| 21:28 |
|
|
Söylemek istediğini anlıyordum elbet. Benim yürüyegeldiğim bir yolun sözcükleriyle konuşuyordu. Benden Sıddiyk Ebubekir olmamı istiyordu. O diyorsa doğru söylüyordur, o yapıyorsa doğrudur, teslimiyetini. Kayıtsız şartsız, sorgusuz sualsiz teslimiyeti. Sınırsız inanmayı ve sonsuz güvenmeyi. Ama inanmak neydi ki? Kalbin mi, fikrin mi yoksa nefsin mi eylemi? "Teslimiyette acı yok", diye başlayan cümleleri ben de biliyordum. Ama tamamını o cümlelerin "ama" ile başlayan muhalefet şerhlerine bağlayıp duruyordum. Ben, amasız cümle kurmayı bilmiyordum. Yaşama hakkı azad edilmemiş aşkın dininde sitem ve sual şirk olsa gerekti ama aşkın dininde o peygamber miydi? Peygamberse ve ona inançta şüphe duyuyorsam müşrik oluyordum. Ama yalancı peygamberse ve ben ona kayıtsız şartsız minnet duyuyorsam yine müşrik oluyordum.
O zaman, dedim, sana inanmam için göster bana mucizeni. Haberciysen haberin nerede? Öldürüp sonra can vermenden vazgeçtim. Aşkın dininde en büyük mucize olan şeyi göster bana. Kur benim kayıtsız şartsız güvenimi.
Bundan sonra benden geriye akıl ve yürek namına ne kaldıysa onu da aşkın tanımına ilişkinin bu muammanın yorumu, tahlili, inşaası, tefriki, onayı için sarf ettiğim beyhude çaba doldurdu. Beyhude çünkü aşkın bir tanımı kayıtsız şartsız güvenmek idiyse,bir tanımı da kayıtsız şartsız güvenin tesisi değil miydi? Çıkışı olmayan daire. Yollarım gelip buraya dayanmıştı. Burada kaybedendim ben. Tanımlanması mümkün olanlar arasında kesin tanımı imkansız olan aşkın bu iki tanımını kim pazara sürse, cevabı bulunamayacak o hassas terazide dengesi bozulandım ben.
Ona, alemlerin Rabb'i bile ona inanmamız için her yerde görünüyor, görmüyor musun, dedim. Aramıza bir isim düşmüşken, bir isim kuvveden fiile çıkan güç gibi telaffuz edilmişken, ben düz bir satıh üzerinde ayakta duramıyorken, böyle olmuyorken... Bunları yine söyleyemedim. Sadece sınırsız güvene ihtiyacım var, ikna et beni, dedim. Sesim giderek alçalıyordu.
Sadece bana inan, dedi. Sesi. Bu sesteki sukunete mevzilenmiş inandırıcılık, aynı inandırıcılıkla söylenmiş bütün isimlerden şüphe etme hakkını verdi bana. Kendine duyduğu inancın enginliği karşısında ürperdim. Acısızlığıyla vuruldum. Sükunetiyle vuruldum. Oysa öyle biliyordum ki yek-vücut olanlarda acı aynı şiddette hissedilirdi. Çünkü acı vücudun her yerindeydi.
Bütün bu acılıklar, ben yatağın bir ucunda o öbür ucunda, kelam suretinde gelip giderken aramızda, güneş yükselip duruyordu. Pencereden bahçenin koyu yeşil ve iri yapraklı ağaçları görünüyordu. Ve ben en çok da zamanı geri almanın, incir ağacının altında hiçbir şey olmamış gibi bir daha kahvaltı yapmanın mümkün olduğunu bilmek isteyerek acı çekiyordum. Ama her şey olup da hiçbir şey olmamış gibi yaşamanın mümkün olmadığını henüz bilmiyordum.
Bana sevgilinin her yaptığı hoşken ne olup da artık onun yaptıklarını na-hoş bulmaya başladığımı sordu. Sonra. Aşk bittiği için mi artık yaptıklarının bana hoş gelmediğini yoksa yaptıkları bana hoş gelmediği için mi aşkın bittiğini sordu.
Kanım damarlarımda dondu.
Ona, aşkın bitmesinden hiç sözetmemiştim oysa. İkimiz arasındaki aşk için bitmek sözcüğünü kullanmıştı ilk defa. Bir isim koymuştu. Bir isim koyması, çoktandır başlamış ölümüme bir daha başlangıç oldu.
Bana inan, diye yineledi.
Aşkı besleyen en büyük ateşin inanmak olduğunun bilgisiyle, inanmak istedim ama sadece inanmıyorum, diyebildim.
Çünkü tahayyül edilemezleri vardı aşkın, telaffuz edilmeyenleri, dünyalar bir araya gelse akıldan, hayalden, fikirden geçirilemeyenleri. Olmazları. Hesaba katılmayanları. Bizatihi aşkın varlık nedeniydi bu imkansızlık. Ama olmaz zannedilenlerden biri olduğu zaman, tahayyülün sınırları kırılıyordu. O zaman aşkın olmazları olura doğru genişliyordu. Olumsuzluğa doğru bir ihtilaldi bu. Kalbin, yürünmez zannedilen yolları yürüdüğünü fark etmekle başlıyordu tahayyülün sınırlarının yıkılması. Açılmaz sanılan kapı bir kez açılınca bir kez daha, sonra bir kez daha açılması işten bile olmuyordu. Ve tahayyülün sınırlarının yıkılması, bir elyazmasında cengaverin, minyatürünün çerçevesini kırarak dışarı taşmasına benzemiyordu. Sarhoşun meclis sonunda ayak kırmasına, delinin baharda zincir kırmasına da benzemiyordu.
Öyle çaresiz öyle acizdim ki. Hep, o her şeyi bir anda çözecek hamleyi bekledim. Bir şey, durdursundu uçurumu. Öyle bir hamle ki her yanıyla değilse de bir yanıyla gerçek olsundu. Bir şey dokunsunda ellerime. Aşk bir hamleler dizisiyse eğer, ki öyle olması gerekiyordu,, hareketsiz kaldığında Nihade, bitecekti oyun. Çünkü şahımdı. Ve ben çok hesap yapıyordum. Çünkü çok korkuyordum. Aşkın hepsi siyah beyaz olan sınırsız sayıdaki karesinde hiç kimse bir tek buğday tanesinin katmerlenen hesabında bir ülkenin tüm hazinelerini ele geçirecek kadar akıllı davranamıyordu oysa.
nazan bekiroğlu - isimle ateş arasında
O zaman, dedim, sana inanmam için göster bana mucizeni. Haberciysen haberin nerede? Öldürüp sonra can vermenden vazgeçtim. Aşkın dininde en büyük mucize olan şeyi göster bana. Kur benim kayıtsız şartsız güvenimi.
Bundan sonra benden geriye akıl ve yürek namına ne kaldıysa onu da aşkın tanımına ilişkinin bu muammanın yorumu, tahlili, inşaası, tefriki, onayı için sarf ettiğim beyhude çaba doldurdu. Beyhude çünkü aşkın bir tanımı kayıtsız şartsız güvenmek idiyse,bir tanımı da kayıtsız şartsız güvenin tesisi değil miydi? Çıkışı olmayan daire. Yollarım gelip buraya dayanmıştı. Burada kaybedendim ben. Tanımlanması mümkün olanlar arasında kesin tanımı imkansız olan aşkın bu iki tanımını kim pazara sürse, cevabı bulunamayacak o hassas terazide dengesi bozulandım ben.
Ona, alemlerin Rabb'i bile ona inanmamız için her yerde görünüyor, görmüyor musun, dedim. Aramıza bir isim düşmüşken, bir isim kuvveden fiile çıkan güç gibi telaffuz edilmişken, ben düz bir satıh üzerinde ayakta duramıyorken, böyle olmuyorken... Bunları yine söyleyemedim. Sadece sınırsız güvene ihtiyacım var, ikna et beni, dedim. Sesim giderek alçalıyordu.
Sadece bana inan, dedi. Sesi. Bu sesteki sukunete mevzilenmiş inandırıcılık, aynı inandırıcılıkla söylenmiş bütün isimlerden şüphe etme hakkını verdi bana. Kendine duyduğu inancın enginliği karşısında ürperdim. Acısızlığıyla vuruldum. Sükunetiyle vuruldum. Oysa öyle biliyordum ki yek-vücut olanlarda acı aynı şiddette hissedilirdi. Çünkü acı vücudun her yerindeydi.
Bütün bu acılıklar, ben yatağın bir ucunda o öbür ucunda, kelam suretinde gelip giderken aramızda, güneş yükselip duruyordu. Pencereden bahçenin koyu yeşil ve iri yapraklı ağaçları görünüyordu. Ve ben en çok da zamanı geri almanın, incir ağacının altında hiçbir şey olmamış gibi bir daha kahvaltı yapmanın mümkün olduğunu bilmek isteyerek acı çekiyordum. Ama her şey olup da hiçbir şey olmamış gibi yaşamanın mümkün olmadığını henüz bilmiyordum.
Bana sevgilinin her yaptığı hoşken ne olup da artık onun yaptıklarını na-hoş bulmaya başladığımı sordu. Sonra. Aşk bittiği için mi artık yaptıklarının bana hoş gelmediğini yoksa yaptıkları bana hoş gelmediği için mi aşkın bittiğini sordu.
Kanım damarlarımda dondu.
Ona, aşkın bitmesinden hiç sözetmemiştim oysa. İkimiz arasındaki aşk için bitmek sözcüğünü kullanmıştı ilk defa. Bir isim koymuştu. Bir isim koyması, çoktandır başlamış ölümüme bir daha başlangıç oldu.
Bana inan, diye yineledi.
Aşkı besleyen en büyük ateşin inanmak olduğunun bilgisiyle, inanmak istedim ama sadece inanmıyorum, diyebildim.
Çünkü tahayyül edilemezleri vardı aşkın, telaffuz edilmeyenleri, dünyalar bir araya gelse akıldan, hayalden, fikirden geçirilemeyenleri. Olmazları. Hesaba katılmayanları. Bizatihi aşkın varlık nedeniydi bu imkansızlık. Ama olmaz zannedilenlerden biri olduğu zaman, tahayyülün sınırları kırılıyordu. O zaman aşkın olmazları olura doğru genişliyordu. Olumsuzluğa doğru bir ihtilaldi bu. Kalbin, yürünmez zannedilen yolları yürüdüğünü fark etmekle başlıyordu tahayyülün sınırlarının yıkılması. Açılmaz sanılan kapı bir kez açılınca bir kez daha, sonra bir kez daha açılması işten bile olmuyordu. Ve tahayyülün sınırlarının yıkılması, bir elyazmasında cengaverin, minyatürünün çerçevesini kırarak dışarı taşmasına benzemiyordu. Sarhoşun meclis sonunda ayak kırmasına, delinin baharda zincir kırmasına da benzemiyordu.
Öyle çaresiz öyle acizdim ki. Hep, o her şeyi bir anda çözecek hamleyi bekledim. Bir şey, durdursundu uçurumu. Öyle bir hamle ki her yanıyla değilse de bir yanıyla gerçek olsundu. Bir şey dokunsunda ellerime. Aşk bir hamleler dizisiyse eğer, ki öyle olması gerekiyordu,, hareketsiz kaldığında Nihade, bitecekti oyun. Çünkü şahımdı. Ve ben çok hesap yapıyordum. Çünkü çok korkuyordum. Aşkın hepsi siyah beyaz olan sınırsız sayıdaki karesinde hiç kimse bir tek buğday tanesinin katmerlenen hesabında bir ülkenin tüm hazinelerini ele geçirecek kadar akıllı davranamıyordu oysa.
nazan bekiroğlu - isimle ateş arasında