23:45

...
Bu evrim süresinde, kayda değer bir şey de, bundan tam 75 milyon yıl önce yaşamış, sonra yok olmuş bir dinazor neslinin olması. Bunlar da Dünyamız sonrasına ait olan bilgiler. İşin ilginç yönü "Kozmik takvim denilen" bu sürede insan yaşamının ne kadar yer tuttuğudur. Dilerseniz bunu da matematiksel işlemlerle saptayalım. Evrenin varolduğu kabul edilen Big-Bang anından, yaşadığımız şu ana kadar geçen 15 milyar dünya yılı, bir "Kozmik Yıl"dır. Güneş, dünya senesiyle 4,5 milyar, kendi senesine göre ise, henüz 8 yaşında bulunmaktadır.

Çünkü, içinde yer aldığı Samanyolu Galaksinin merkezine, bugüne kadar ancak 8 tur atabilmiştir. Güneş'in bir turu, Dünya yılıyla 255 milyon yıldır. (Hesaplamalar sonucunda 2.040 milyon yaşında olması gerekir. Bu rakama, termonükleer tepkimelerle geçen süre ve proto gezegen devresi dahil edildiğinde, Güneşin yaşı 4.500 milyon yıl olmaktadır.) Şimdi, bu astronomik veriler ışığında hesaplayalım. Evrenimizin yaşı varsayılan 15 milyar dünya yılını 12 ay olarak düşünürsek, 4.500 milyon yaşında olan Güneş'in yaşı, 3.6 ay (yaklaşık 4 ay) eder!.. İnsanın dünya üzerindeki varoluş süresini, 200 milyon yıl, 15 milyar dünya yılını da 8766 saat (365 gün x 24 saat= 8760+6= 8766) olarak kabul ettiğimizde, 200 milyon yıldır varolan insanoğlunun kozmik takvime nisbetle, dünya üzerindeki hayatiyeti 5 gün gibi bir süreye sığmaktadır. Buna benzer bir hesaplama ile ortalama 70 yaş ömrü olan bir insanın yine kozmik takvime göre dünya yaşamı 8.6 sn., bilemediniz 9 sn. civarındadır. Ve bizler, hayatımıza bitmez tükenmez bir kavga ve ego ile insanlık onur şeref ve haysiyetine yakışmayacak bir şekilde sıradan, şartlanmaların oluşturduğu değer yargıları ve yorumlarla devam ederken, hiç diyebileceğimiz bir süreye sığan yaşantımızın saliselelerle ifade edilebilecek kesitlerini, nasıl ve ne yönde değerlendirebileceğimizi tekrar gözden geçirelim.

Doğru olan da budur.

kozmik takvimde insan - ahmet f. yüksel
15:01

Ortaçağ kapanırken, Batılı insan hayalini kurduğu dünyanın nihaî tahakkukuna ulaşıyor görünüyordu. Totaliter bir kilisenin otoritesine, geleneksel düşüncenin dayanılmaz ağırlığına ve nihayet yarı-keşfedilmiş gezegenimizin coğrafi limitlerine karşı artık özgürlüğünü kazanmıştı. Onu, en sonunda, o zamana dek duyulmamış derecede üretken güçlerin doğuşuna ve maddi dünyanın mutlak transformasyonuna götürebilecek bir bilim inşa etmişti. Batılı insan, özgün ve üretken bir fert yetiştirmeyi garantileme iddiasında olan politik sistemler üretti. Üstelik, çalışma zamanını öylesine düşündü ki atalarının hayalini bile kuramayacağı kadar bol tatil imkanına sahip oldu.

Peki, bugün neredeyiz? Her şeyi yakıp yıkabilecek çaptaki savaş tehlikesi insanlığın tepesinde bir kâbus gibi duruyor. Bu, öyle bir tehlike ki, bu yazının yazıldığı zamanda hükümran olan "Cenova ruhu"yla hiçbir şekilde üstesinden gelinemeyecek bir tehlike. Ama siyasî temsilcilerimiz her ne kadar muhtemel bir savaştan sakınmaya yetecek bir insaniyete sahip olsalar bile, günümüz insanının şartları 16., 17. ve 18. yy.ların umutlarını karşılamaktan çok uzaktır. İnsan karakteri, kendi eliyle kurduğu dünyanın talepleri altında iyice ezilmiş ve çürümüştür. 18. ve 19. yy.larda insan karakterinin kaynağı büyük ölçüde sömürücü ve saptırıcıydı. Hayat boyu edindiği tecrübe, başkalarını sömürme ve daha fazla kâr elde etmek için yatırım yapma isteğiyle şekillenmiştir. 20. yy.da insan karakterinin kaynağı ise alıcı (tüketici) ve pazarlayıcı bir yapıydı. Boş zamanlarının ekseriyetinde alıcıdır. Modern insan artık "ebedî tüketici" dir. O; yiyecek, içecek, sigara, ders, görüntü, kitap, oyun "tüketir." Dünya, onun için büyük bir nesne, doymayan iştahı için kocaman bir şişe, büyük bir elma ve belki de sürekli emilen büyük bir memedir. İnsan, artık emici, ebedî bekleyici ve tabii ki ebedî inkısar-ı hayâl kurbanıdır.

Eğer modern insan "mahremiyet" yönüyle, yani kişisel olarak bir tüketiciyse, "içtimai" yönüyle yani topluma aktif katılımı yönüyle tam bir tüccardır. Bizim ekonomik sistemimiz, her şeyin fiyatını belirleyen ve herkesin toplumsal üretimdeki payını düzenleyen bir sistem olarak piyasa (pazar) fonksiyonu çevresinde odaklanmıştır. Ne kuvvet, ne gelenek ve daha önceki tarihi dönemlerin aksine olarak da ne hile ne de kurnazlık bundan böyle modern insanın ekonomik aktivitelerini yönlendirmiyor. Modern adam üretmek ve satmak hususunda hürdür. "Pazar" günü onun başarılarını tartıya vurduğu gündür. Sadece metalar değil emek de artık bir pazar malzemesi olarak serbest rekabet altında alınıp satılabilen bir maldır. Ama pazar sistemi sadece metalar ve emekle sınırlı kalmamıştır. Modern insan kendisini de mala dönüştürmüştür. Hayatını, kârlı bir şekilde yatırım yapabileceği bir sermaye olarak görür. Eğer bunu başarırsa "başarılı"dır. Ve hayatı belli bir anlama sahiptir. Ama bunu sağlayamazsa "başarısız" dır. Onun "değer"i; sevgi ve mantık gibi insanî meziyetleri veya sanatkârlığında değil de satılabilirliğinde aranılır. Kendi iç değerine ait hissiyatı, bundan böyle harici faktörlere bağlıdır; kendi başarısına ve başkalarının değerlendirmelerine. İşte bundan sonra modern adam, tamamen başkalarına bağımlıdır. Güvenliği, uyumunda ve homojenleşmiş toplumun iki adım ötesinde katiyen bulunmamasındadır.

Bununla birlikte, modern insanın "içtimaî" karakterini belirleyen sadece piyasa olayı değildir. Diğer bir faktör yine piyasa olayıyla ilgili olan-endüstriyel üretimin "modu" dur. Teşebbüsleri gün geçtikçe büyüyor. Aynı şekilde bu teşebbüsler sonucu oluşan alanlarda istihdam edilen işçi ve personelin sayısı da durmaksızın artıyor. Malikiyet, işletmeden ayrılmıştır. Endüstri devleri, öncelikli olarak, üretim fonksiyonunun pürüzsüz gerçekleşmesi ve mevcut teşebbüsün genişletilmesiyle ilgilenirler.

Böylesi bir durumda, toplumumuz insicamını muhafaza için ne tür bir insana ihtiyaç duyuyor?

Evvela, geniş gruplarla pürüzsüz bir uyumluluk gösteren insanlara ihtiyacı var. Bunlar öyle tiplerdir ki, tükettikçe tüketmek isteyen, lezzetleri (zevkleri) standardize edilerek kolaylıkla yönlendirilebilen ve bundan da netice alabilen insanlardır. Kendini hür ve bağımsız hisseden ve hiçbir otorite, prensip veya vicdana bağlılık hissi duymayan ancak yönlendirilmeye; kendisinden isteneni yapmaya ve sosyal makineye hiçbir arıza çıkarmadan tabi olmaya hazır insanlara ihtiyacı var.

Modern kapitalizm bu neviden insanlar üretmeye muvaffak oldu. Bu insan otomattır ve yabancılaşmıştır. Yabancılaşmıştır, çünkü davranışları ve kuvveleri ona yabancılaşmıştır. Onun üstünde ve karşısında dururlar. Ve onun tarafından idare edilmek yerine onu idare ederler. Yaşantısındaki tesirler, eşyaya ve bir takım kurumlara akmıştır. Bu zamanda putlara dönüşen şeyler, onun kendi çabalarının neticesi olarak yaşanmazlar. Aksine, tapınıp boyun eğdiği, fakat kendi dışında cereyan eden ve iç piyasanın genişlemesi için gerekli olan tüketim tipiyle desteklenmektedir. Birimiz, çoğumuzun çocukluktan beri şartlandığı yolu rahatlıkla hülasa edebiliriz: "Bugünün zevkini asla yarına bırakma".

Eğer arzularımın tatminini ertelemezsem (ve ulaşabildiğim her şeyi arzulamaya şartlandığıma göre) hiçbir çatışmam yoktur, şüphesiz. Hiçbir seçime gerek yok. Ben, hiçbir zaman kendimle baş başa değilim. Çünkü her zaman meşgulüm-çalışarak veya eğlenerek. Kendimin-kendim olarak-farkında olma ihtiyacı duymuyorum. Zira, mütemadiyen tüketmekle meşgulüm. Ben, bir arzular ve tatminler sistemiyim. Arzularımı tatmin için çalışmak zorundayım. Ve maalesef bu arzular ekonomik makine tarafından sürekli uyandırılıp, yönlendiriliyor.

Yahudi-Hıristiyan geleneğini takip ettiğimizi iddia ediyoruz-Allah sevgisi, komşu sevgisi vs.. Üstelik, bize, dini Rönesans sözü verdiğimiz bir dönemden geçiyoruz diye öğretiliyor. Hiçbir şey gerçeğin ötesinde olamaz. Hakikaten, dinî geleneğe ait semboller kullanıyoruz. Ve bu sembolleri, yabancılaşmış modern insanın amaçlarına hizmet eden formüllere dönüştürüyoruz. Din, birilerinin başarısı için güç arttıran ve kendi kendine yardım eden bir âlet hâlini almıştır. Tanrı, iş dünyasındaki ortaklardan biri durumuna düşmüştür. Zira, "Arkadaş Kazanma Ve İnsanları Etkilemenin Yolları," "Pozitif Düşüncenin Gücü"nün halefidir.

İnsan sevgisi de nâdir rastlanan bir olgudur. Otomatlar sevmezler; yabancılaşmış insanlar ilgisizdirler. "Sevgi uzmanları" ve "evlilik üyeleri"nin övgüsüne mazhar olan şey ise bir ekip ilişkisidir. Birbirini doğru ve yerinde tekniklerle maniple eden bu eşler için sevgi, yokluğunda dayanılmaz bir yalnızlığın ve egoizmin (à deux) yaşanacağı sığınma yeridir.

O halde, gelecekten ne beklenebilir? Şayet biri, arzularımızca üretilmiş düşüncelerden sıyrılabilmişse, korkarım, şunu kabul etmek zorunda kalır ki; su an için en yakın ihtimal, teknik dehayla, aklıselim arasındaki uyumsuzluğun bizi bir atomik savaşa götürme tehlikesidir. Bu savaştan çıkacak en muhtemel sonuç, endüstriyel medeniyetin yok olması ve yerini iptidai bir tarımsal düzeye terk etmesidir. Veyahut, eğer bu tahribat bu uzmanların inandığı kadar genel olduğu ispatlanmasa bile sonuç galip tarafın bütün dünyayı düzenleme ve kontrol etme gereksinimidir. Bu, ancak kuvvete dayalı merkezî bir devlet sistemiyle gerçekleştirilebilir. Payitahtın Moskova mı, Washington mı olacağı ise pek fazla bir değişiklik yapmayacaktır.

Ama, maalesef savaştan sakınmak bile pek öyle parlak bir gelecek vaad etmiyor. Tahmin edebileceğimiz gibi hem kapitalizm, hem de komünizmin önümüzdeki yüzyıl içindeki gelişmelerinde otomatizasyon ve yabancılaşma süreçleri devam edecek. Her iki sistem de, karnını iyi doyuran, üstü başı iyi, arzularını tatmin eden ve tatmin edilmeyecek arzuları olmayan fertlerden oluşan yönetici toplumlardır. Hiç zorlamasız takip eden, rehbersiz yönlendirilebilen fenleriyle, insan gibi davranan makineler ve makine gibi davranan insanlar üreten bir sistemdir. Bu insanlar dehası arttıkça kötüleşen ve bu yüzden, insanı nasıl kullanácağını bilmediği muazzam bir materyal gücüyle teçhiz etmek gibi tehlikeli durumlar oluşturan insanlardır.

Artan üretim ve konforun aksine insan, benlik duygusunu gittikçe daha fazla yitiriyor; her ne kadar bilinçsizce gerçekleşse bile. Yaşamını anlamsız buluyor, zira 19. yy.da problem şuydu: "Tanrı öldü!" 20. yy.da ise problem: "İnsan öldü". 19. yy.da gayri insanîlik, zalimlik demekti. 20. yy.da ise bu kavram şizofren bir kendi kendine yabancılaşma anlamına geliyor. Dünkü tehlike insanların köleleştirilmesiyken, yarının tehlikesi insanların robotlaşmasıdır. Doğrusu, robotlar başkaldırmaz. Ama, insan fıtratı taşıyan robotlar duyarsız kalamazlar; "Gözlemler"e dönüşürler. Kendi dünyalarını ve kendilerini tahrip edecekler. Çünkü artık anlamsız bir hayata daha fazla dayanamazlar...

modern insanın yaşam şartları - erich fromm
21:45

Son yıllarda dinamik görüntüleme tekniklerinin yardımıyla sadece beyin yapılarının değil, işlevlerinin de renkli resimler ve kliplerle belirlenebilmesi, iki kulağımızın arasındaki 1.350 gramlık et parçasının fiziksel olduğu kadar duygusal alanda da ne denli olağanüstü karmaşık bir yapıda olduğunu bir kere daha ortaya koyuyor.

“Aşka dair” konularda sürpriz sayılacak gelişmelerden bazıları, kadın beyninin gerçekten daha küçük olmakla beraber en az erkek beyni kadar mükemmel olduğunun bunu da gramajdan kaybettiğini “verimli çalışmayla” dengelediğinin gösterilmesi, anatomik yapı olarak, sinir hücresi yoğunlukları, sinirlerarası kimyasal ileticilerin cins ve miktarlarındaki dağılım farklılıkları ve nihayet bilgiyi alma, işleme, depolama ve geri-çağırma konularındaki işlevsel farklılıklar gösterilebilir. Kadınlarla erkeklerin beyni hem yapısal hem işlevsel olarak farklılıklar gösteriyorlar çünkü bazı farklar onların biyolojik olarak üstlendikleri görevleri daha iyi yerine getirmelerini sağlıyor.

İnsanların aşık olacakları ve/veya eş seçecekleri insan hakkında beyinlerinde taşıdıkları şablonların 2 ile 8 yaşlar arasında oluştuğu düşünülüyor. Bu özellikler sadece yakınlarında olan anne, baba, kardeş, bakıcı, akraba, öğretmen, arkadaşlar tarafından değil, sinema, TV, dergi vb. kaynaklarda rastladıkları ve etkilendikleri sanal kişilerle de belirleniyor. Beynin derinliklerinde birçok farklı alanda depolanan bu sevgili/eş resmine uygun bir kişiye rastlayınca, şimdi beyinde romantik aşk dediğimiz bir “kimyasal heyelan” ortaya çıkıyor. Basit bir tetiklenme değil bu! İlk etkileri saniyeler, dakikalar içinde (yıldırım aşkı), daha karmaşık etkileri günler, haftalar içinde beliriyor ve beynimizde - zorlama bir ayırım yaparsak bir çok farklı duygusal ve bedensel olayı harekete geçiriyor. Bunların en önemlileri, otonomik sistemimizi canlandıran dopamin ve noradrenalin salgılarının artması. Testosteron hormonunun artmasıyla artan sex dürtüsünün aksine bunlar, bedensel ve duygusal bir ödüle ulaşma konusunda beynin ve vücudun hedefe kilitlenmesini ve ona ulaşmak için biyolojik anlamda “gaza basmasını” sağlıyor. Kalp atışları hızlanıyor, ateş basmaları, terlemeler oluyor, iştah azalıyor, sevgili dışında herşey ve herkes giderek önem ve açıklık kazanıyor. Konsantrasyon saplantıya varacak düzeylere çıkıyor, uyku kaçıyor, aşık olunan dünyanın en akıllı, güzel, sevimli, iyi huylu bulunmaz hazinesi haline getirilirken bütün olumsuz özellikler beyin tarafından filtreleniyor, çarpıtılıyor ve bastırılıyor. Bu süreç içinde aşık olunana ulaşamama, sadece ulaşma dürtülerini daha da arttırmaya, yanmaya tutuşmaya sebep oluyor. Tahmin edileceği gibi, biyolojik bir sistemin yemeden içmeden uyumadan kısıp metabolizmasını ve beyin faaliyetlerini tek bir kişide yoğunlaştırması uzun süreli olamaz. Bu noktada iki olasılık var: Birincisi sevgiliye ulaşmak, birlikte olmak, birlikteliği sürdürmek ve bunun sonucu “motorun turunu düşürmek” ikincisi, ilgiyi hastalıklı bir saplantı haline getirmek, yıkıcı ve zarar verici fikirleri giderek arttırmak ve sonunda sevgiliye ve kişiye zarar verecek akıl hastalığı düzeyine vardırmak. Cinayetler, intaharlar, yakmalar, yıkmalar bu aşama ortaya çıkan çaresizliklerin olumlu yoldan çözümlenememsi halidir. Eğer sevgiliye ulaşılırsa beyinde farklı hormonlar, oksitosin ve vazopressin gibi kimyasallar, çiftin “aşkın ateşinden” çıkıp, zamanla “oda ısısında” bir sevgiye, güvene ulaşmalarına , karşılıklı saygı ve bağlılığa ulaşmış bir çift olarak çok uzun yıllar beraber olmalarını sağlıyor. Bütün bu anlattıklarım hem insanlardaki laboratuvar testleriyle, hem de hayvanlar aleminde yaşayan bazı tek eşli hayvanlarda yapılan deneysel yöntemlerle ortaya konmuş bulunuyor.

Aşk konusundaki anlaşılmazlığın temelinde, sanırım, kavram kargaşası yatıyor. Seks, şehvet, arzulama, üreme dürtüsü, sosyal statü aracı olarak seks alma ve verme, toplumsal baskınlık için elde etme, elde tutma ve elden çıkartma gibi çok farklı duygusal durumlar için “aşk” kelimesi kullanılıyor. Cuma akşamından Pazartesi sabahına “aşklar” yaşanıyor, yenisi bulunana kadar seviyeli beraberliklere giriliyor, ve bunların hiçbirisi “romantik aşkı” tarif etmiyor.

Aşkın biyolojik önemi ve temel işlevi, evrim süreci içinde ortaya çıkan ve bizi akıllı maymunların çok ötesinde yaratıklar haline dönüştüren beyin gelişmesi ile ilgili. Bence romantik aşk olmasaydı insan neslinin sürmesi mümkün olmazdı. Bizi nesli tükenmiş maymunsu/insansı diğer primatlarda ayıran en kritik evrimsel sıçrama, üreme yaşına gelmiş insanlar arasında ortaya çıkan “mucizevi” aşk duygusu ve bağlılığıdır. Atalarımızın dört ayaktan vazgeçip ayağa kalkmasının bedeli olarak doğum kanalının küçülüp uzamasına yol açan sürecin, bir yandan beynin büyüyüp özelleşmesine olanak sağlarken, tam gelişmiş büyüklükte bir beyni olan çocuğun normal yoldan doğumunun olanaksız hale gelmesi, nesil tüketecek bir sorun yarattı: Yüzbinlerce yıl öncesinin mağra koşullarında aylarca gebe, sonra aylarca-yıllarca aciz bir bebek bakmakla yükümlü olan bir annenin, kendisini ve yavrusunu koruyup besleyecek bir “partner” bulmaya ve elde tutmaya ihtiyacı var! Bu ikilinin, bizim şimdiki babalık kavramı ve bilgilerinin olmadığı bir çağda, seks, şehvet, sosyal üstünlük kanıtlama gibi katma getirileri olmadan birbirine ve yeni doğan bebeğe yıllarca (yaklaşık 3 yıl kadar) “karşılıksız” bakmaları ancak son derece güçlü ve özverili bir duygusal ilişkiyle olur. Bu ilişkiyi yönlendiren duygular ve bunları yöneten fizyolojik sistemler, tıpkı gebelik, doğum, erkenlik, menapoz gibi doğal yaşamın doğal süreçlerinden biri olan Aşk’tır. Ne hastalıktır, ne anormallik. Her insanda biraz farklı ortaya çıkan ve gelişen bir insanlık halidir. Son 8-10 senede evrimsel gerekliliğinden uzaklaşıp daha çok duygu zenginlikleriyle bezenmiş olsa da, aşk yaşanabilecek en karmaşık ve iz bırakan duygu durumlarundan birisidir. Üstelik bu haliyle aşk, üreme fizyolojisinin ve neslin sürdürülme dürtülerinin çok üstünde farklı bir düzeye çıkmıştır önbeynimizin gelişmesi sayesinde. Üstelik duygu ağırlığı üstün bu tutkular, sevenler arasındaki cinsiyet, yaş, sosyal statü, ırk, din gibi farklılıkların da üstesinden gelebilecek bir güce ulaşmıştır. Montaigne’nin dediği gibi “Her insanda insanlığın her hali vardır”, bu nedenle de insan sayısı kadar çeşitli aşk vardır, her aşk eşsizdir, kendi içinde herbirisi güzel ve saygıdeğerdir. Marifet yargıcı olmadan bu duyguyu dürüstce ve alabildiğine yaşamak, değerini bilmek ve anısına saygı gösterebilmektir.

Dr. Sabri Derman, Amerikan Hastanesi Uyku Bozuklukları Kliniği Şefi