...
Ooh, din bu irtifada bir akil ve mantik meselesi degil, bizi ozledigimiz yukseklige cikaracak bir kanat, kalbimizi ustumuze yatirabilecegimiz bir yumusak his, bir siirdir ve siir ile yasar. Ah ne yaziktir, vaiz efendi, onu dunyaya indirmeyiniz. O daima hafif kul rengi bulutlara sarili bir "hicr-i muallak" manzara-i i'caziyla yer ve gok arasinda dursun; ona uzanmak icin kollarimiz birer dua gibi yildizlara dogru yukselmeli. Insan cemiyetinin hadiseleri arasina karisan din er-gec dirseklenir, itilir, kakilir. O, ars ve kursuden akan saf siir degil midir? Arzin ustunde tozlanir, eskir ve bir gun bakarsiniz ki beserin buyuk gurultusu icinde o da bir gurultu parcasi olmus... Yeryuzune ve yeryuzunde bizim hayat-i munazaamiza temas etmedikce eb'ad ve ezmine onundur.
...
istanbul'da bir ramazan - cenab sahabeddin
Posted in
|
0
Comments »
...
“Doğan Hasol bize hep ‘Kötü binada iyi insan yetişmez’ derdi. Çarpık şehirden de düzgün insan çıkmaz. Hepimizin sevdiği bir futbolcu, politikacı, sinemacı veya müzisyen var. Fakat her birimiz yaşayan bir mimar benimsiyor muyuz? Romalı Mimar Vitruvius, 2000 yıl önce yazdı: ‘Bir binanın üç özelliği olmalı: Sağlamlık, kullanışlılık, estetik.’ Bu nitelikler, şehrin bütünü için de lüzumludur. Aksi takdirde, iyi binalar hayati çelişkilerin simgelerine dönüşür. Mimari, kente karakter temin eder. Sadece sembol yapılar [Kabe, Eiffel Kulesi, Hürriyet Abidesi...] değil, tüm yapılar şehrin temsilcisidir. Kente özgü kültürün ya canlılığına ya da can çekişmesine etki eder. Mimari bütünlük, insani yakınlığı, duygu birliğini mümkün kılar. Yapısal’ ortak paydadan mahrum bir muhitte insanların aşkları kısa sürer, kavgaları uzun. Mimari, şehirde yaşayanların rollerini belirler, onları yönlendirir. Yozlaşmış bir yığın mıyız, bireylerden müteşekkil bir toplum mu? Bu, mimariye bakar. Herhangi bir kentin panoramik fotoğrafını inceleyerek, orada oturanların ekonomik, psikolojik, eğitimsel... her türlü durumunu anlayabiliriz. Kentte meydan yoksa, demokrasi gelişmez. Kaldırımlar darsa, bireye saygı kıttır. Yapılar çok katlıysa, kanser yaygındır. Çünkü komşuluk ölmüştür. Binalar, insanlardan uzun yaşar. Tapusu kimde olursa olsun, her bina şehirdeki herkesindir. Çünkü manzaranın değişmez bir parçasıdır. İçinde barınmasan da, yapının yüzüne bakarsın. Somurtkan yapılar, şehir hayatının tadını kaçırır. İyi bir bina yaptığınızda evlatlarınıza, torunlarınıza ve de komşularınıza harika bir hediye sunmuş olursunuz. Kötü bina yaparsanız, gelecek nesilleri de hasta eder, kronik depresyona sürüklerlersiniz. Eğitim kalitesini arttırmada, en az maliyetle en etkili sonuç; okul binalarının ve bahçelerinin estetikleştirilmesiyle elde edilir. Bahçesi çölleşmiş, cezaevi benzeri okullarda öğretmenler şefkatli, öğrenciler mutlu olamaz. Bahçeler, dünyevi eserler olan binaların, cennetle bağını kurar. Bahçesiz evden çıkan cenaze cennete gidebilir mi? Ha? Bahçe, bir binanın asıl manzarasıdır. Saklanmak için ideal yerleşimler olan metropoller, kaçaklar için tasarlanmış gibidir. Çünkü insanları birbirinden yalıtır, koparır, ayırır. Dolayısıyla bir tür cezaevi işlevi de görürler. [Sanal alemin hipnotik mimarisi, metropoldeki ‘iptilala-ra’ yeni bir seri ekler.] Büyük şehirde mukimsen, ya kaçaksın ya da mahkum. Mimari üzerine düşünmek, bizi ideolojik obsesyonlardan kurtarır. Kim ki mimariyi [inşaat ayrı] dert ediyor, kavgayı değil, aşkı seçiyor demektir. [Âşıklar pembe panjurlu evi aşıp, bir aşk şehri hayal etmeliler.] Mimari bilmeden şehirli olunmaz. Sosyalist, özgürlükçü, dindar, muhafazakar, milliyetçi... de olunmaz. Bu yüzden, enkazda yankılanan kuru gürültü dinmiyor. Gömülmenin neresinden dönsek kârdır.”
...
ruhi mucerret - murat mentes
Posted in
|
0
Comments »
... “Bir hususu göz ardı ediyorsunuz.” “Ne? Neyi?” “Dünya, ahretin içindedir.” Gene başlıyoruz. Avni Vav, bendenizi şaşırtmayı bir kez daha beceriyor. “Valla... ayaklarımızdan sadece biri çukurda sanıyordum?”
Yüzü, fener gibi aydınlanıyor: “Dünya ahretin tarlasıdır. Yani nasıl ki Kadıköy İstanbul’un hudutları dahilindeyse, ahret de dünyayı kapsamaktadır. Dünya uzayın bir parçası; bizler de dünyalı olduğumuz kadar uzaylıyız. Ahret ile dünya arasındaki ayrım, kainat ile yeryüzünü ayırmaya benziyor. Sana koordinatları veremem, aşikar olan şu ki dünyevi niteliklerin hepsi aynı zamanda uhrevidir. ‘Şimdi’ her an daimi bir şekilde kontrolümüzden çıkıp mazileşiyor, buharlaşıyor. Zaman bizi sabitlikten alıkoyuyor. İstikbal hep meçhul. Tüm bu hayalî hareketlilik ve otomatik muğlaklığı ölüm ve onun ekstraları çevreler.” Ufukta şimşek çaktı. İlahi kudret, Avni Bey’in sözlerinin altını çiziyordu sanki. Ya da Mikail ikimizin fotoğrafını çekiyor. Temkinli bir fısıltıyla sordum: “Benim dünyevi krizimi, dinî aspirin tabletleriyle yatıştırıyorsun... haksız mıyım?” 85 yaşındaki Avni Vav, beni taklit etmek için sesini değiştirerek ihtiyar numarası yapıyor: “Hz. Adem’in yediği elma, tüm erkekler gibi benim de kursağımda kaldı. Mini eteklerin peşine takılmak bana iyi gelebilir. Tarım Bakanlığı’nın onayladığı hatta ödüllendirdiği bir damızlığa benzeyen şu hatunu aklımdan çıkaramıyorum. Kadın ile erkek arasındaki savaşta [çürüğe çıkarıldığım halde] vicdani retçi pozu vermekten usandım. Heyhat! Peynirden yapılmış eve avize takamazsin. 100 yaşma kadınsız girmek, oksijen tüpsüz dalış yapmaya benziyor. Gelgelelim kadınlar, kendilerine acıyan fakat gösterişçi yaratiklar. Hülasa, zevk almaktan utanmak uygarlığa aykırıdır. Varsın, hiçbir cilt kremi kırışıklarıma kâr etmesin! Morg çekmecesine girmeden evvel serinlemek hakkım! Feleğe şiirsel bir misilleme yapmak istiyorum!” İşte bu çok tuhaf. Avni Vav, benimle, muhtemelen herhangi biriyle ilk kez alay ediyor. Müstehzi bir edayla “Beni gafil avladın... En zayıf yerimden yakaladın” diyorum. “Bana ‘Kelleni kesip torunlarının odasına asarım’ der gibi bakmazsan hoşnut olurum.” “Sen de bana hovardalık isnat edeceğine... Şu halime bak Avni Beyciğim... bir çok ölüden daha solgun görünüyorum... Dinle... ben... can çekişiyorum, tamam mı. Filhakika, sen yegane refikimsin. Sana küsmeye ya da seni küstürmeye niyetim yok... ‘Dünya ahretin içinde’ mi cidden, bilemem, lâkin ben ahret ahalisinden sayılırım gayrr. Sadede gelsen iyi edersin.” “İnsanlar ikiye ayrılır: Cennetlikler ve cehennemlikler.” “Yeni bir şey söylemediğin için teşekkür ederim.” “Cennete veya cehenneme bu dünyada adım atarız. Ölmeden cennete gitmek ister misin Ruhi Bey?” “A-ha? Al buyur.” “Cennet ağaçlar, kuşlar, kelebekler, güllerle doludur. Aydınlık, temiz ve ferahtır. Orada bolluk, ikram, ödül ve yüceltme vardır. İnsanlar hoşnut, enerjik, neşeli, sevinçlidir. Kimseden emir almazsın. Tasallut, esaret, tahakkümden muafsındır. Sanat, bilgi, zarafet yürürlüktedir. Özgürlük ve aşkın sonsuzluğa müteallik sırları ayan olur. Ve bütün bunlar dünyevi kayıtların ve sınırların fevkindedir...”
“Sence beni oraya alırlar mı?” “Evet.” “Cehennem... Cennetten daha komplike, teknolojik bir tesis gibi geliyor bana... Ne dersin?” “Ben de cehennemi eski telefon kulübeleri kadar, küçük bir kabin ebadında tasarlıyorum. Giriyorsun, ahizeyi kaldırıp jeton atıyorsun, o anda yanmaya başlıyorsun ve çığlıkların canlı yayında CSR’de [Cehennemin Sesi Radyosu] yayınlanıyor. Teknoloji ile tabiat, canlı ile cansız arasındaki fark bizim açımızdan bariz ve belirleyici olsa da hakikatte öyle değildir. Cennet teknolojisi, dünyadaki ‘çileci’ karakterinden arınmış bilgeliğin transandantal mamullerinden müteşekkildir.” “Hımmm?” “Cehennemde 6 ay gece, 6 dakika gündüzdür. Mahrumiyet, yoksulluk, azap vardır. Umutsuzluk, utanç ve keder. Bilgiyi edinme ve uygulama yolu tıkalıdır. Orada sanatın s’sini bulamazsın. Cezai buyruk altındasındır. Zebanilerin başlıca vazifesi, sana cehennemde olduğunu unutturmamaktır...” “Feci...” “Velhasıl dünyada bir cennet inşa edersen, ölümle cennete yatay geçiş yaparsın. Asıl hayat cennettedir. Demek ki dünyada mümkün olduğunca yaşatmaya bakmak gerek. Fidan dik, kuş besle, evlat büyüt, umut ve sevinç aşıla... İnsanlar senin yanındayken kendilerini cennetteki gibi kınanmayan, yadırganmayan, dışlanmayan aksine ödüllendirilen, yüceltilen, hoşnut edilen, ikramda bulunulan konumunda, özgür hissederlerse sen, bulunduğun yeri cennete benzetmişsin demektir. Cennetin inşaatında bir mühendis, mimar, usta, kalfa ya da işçi olarak çalışıyorsun demektir. Yok, eğer öldürürsen, yaşatmazsan, beslemezsen, yaşama azmi aşılamazsan; insanlar senin yanında kendilerini cehennemin dumanında boğulur gibi sıkıntılı, üzgün, baskılanmış, boyunduruk altında, kısıtlanmış, suçlu, mahcup, rahatsız, cezalandırılmış, mahrum... hissederlerse, sen cehennem kurmuşsun demektir. Zebanileşmişsin. Burada kendi ellerinle bina ettiğin cehennemden, öldüğün anda yatay geçişle ahret cehennemini boylarsın.” “İyi de, kıldığımız namazlar, tuttuğumuz oruçlar, kestiğimiz kurbanlar... ne oluyor?” “Ruhi Bey, tüm vecibeler, seni cennet inşa etmeye yöneltmek içindir. Sen defalarca hacca gitsen de, eğer insanları hor görüyorsan, öldükten sonra şaşakalırsın. Aptala dönersin. Zebaniler o hacı kıçına kızgın demiri sokar.” “Aşkolsun Avni Bey, bunları daha vakitlice söyleseydin keşke...” “Erkeni geçi yok bunun ağabeyciğim. Tek mesele şu: Kimin cennete, kimin cehenneme gideceğine ilişkin karar kalplerde verilir. Seni ahret sevincine ya da hüznüne iletecek olan, başkalarının senin hakkindaki hissiyatı, sezgisi veya duasıdır.” “Kendi içimizde de bir kurtuluş savaşı vermemiz lazım desene... Sahi, sen harbe yetişemedin, değil mi?” “Annem harpte hamileydi. Bendeniz validemin içindeydim. Savaşa cenin olarak katıldım.” “Hah hah hayyy! Ne diyorsun! Tevekkeli değil senin bu alengirli halin. Demek o patırtı karıştırmış kafanı... Ahhh, nasıl da posamız çıktı... sonumuz hayrolsun inşallah.” “Âmin, Ruhi Bey, Allah niyetlerimiz ile akıbetimiz arasındaki bağı rahmetiyle kursun.”
...
ruhi mucerret - murat mentes
Posted in
|
0
Comments »
Gülümseyebilen ölü, daha canlı bir ten, konuşacak gibi yaşıyormuş gibi, eskisinden daha canlı ve taze ölü funeral homes sayesinde olabilmektedir.... Yaşamın renklerine sahip hileli ve idealleştirilmiş bir ölüm... Ölü ve ölüm doğallaştırılarak canlılar arasında dolaşan simulakr kılıfında ve görevindedir. "İlkel toplumlar ölüleri eve, ortaçağda Hristiyanlar köyün ortasına gömmekteler. Modern toplumlar ölüyü ve ölümü dışlamaktadırlar. Ölüler günlük yaşamdan uzak şehir dışına ölüm de bilimsel ve güncel yaşamdan silinmeye çalışılır. Nesnel, kusursuz, ultra hızlı bir bağlantıdan ibaret ultra modern ölümün gerçek yüzü bize ve sisteme özgü gerçek nekropoller, artık Mezarlıklar hastaneler, savaşlar ve hekatomplar değildir. Ölüm artık bulunduğunu sandığınız yerde değildir. Ölüme ait nekropoller bilgisayarlarla doldurulmuş bodrum katları ve hollerle her türlü insan gürültüsünden arındırılmış beyaz mekanlardır. Bu dünyaya ait belleğin tamamıyla sterilize edilerek içine yerleştirilip, dondurulduğu saydam bir tabuttur.
baudrillard, simgesel değiş tokuş ve ölüm
Posted in
|
0
Comments »
...
Donus yolunda bir yetimhaneye ugrayacagimizi soyledi mihmandarimiz Faruk. Yedik, ictik, gezdik, bir yandan da uzerimizdeki vazifeyi yapmis olmanin erinciyle donus yoluna dusmustuk. Afganistanda gordugum yetimhanelere benzeyen "aci yetimhanelerden" gormemistim. Ugrayacagimiz yerin de Darusselam'da oldugunu dusundugumde, eh iste, devletin yetimhanesi, eli yuzu duzgun bir yerdir, diye gecti aklimdan.
Bir yere vardik. Dillerimiz lal oldu. Kapi dersen kapi, pencere dersen pencere yok. Yuzondokuz yetim ile onlara bekcilik yapan bir kadin ve bir erkekten baska ne vardi orada? Ne yoktu ki... Burnunun sumugu akan minicik cocuklarin isil isil gozleri, utanip fotograf makinesine bakmayan 18-20 yaslarindaki delikanlilarin yuzlerini yere yikmalari, gencecik kizlarin utancla baslarini egmeleri bir sogut dali gibi, yerler kara, kapkara iken ayak yalin gezen onlarca cocuk, bir yatakta bes minik kiz cocugu birlikte yatiyordu iste. Acindirmaya mi calisiyorum? Hayir, ne oyle bir niyetim var, ne de o guzel cocuklara acimaya hakkim var.
Bir odada oturduk. Ceplerimizde ne var ne yok cikardik... Hepi topu yuz-yuzelli dolar kalmisti. Hangi yaraya merhem olurdu oncacik para... Utana sikila o para verildi.
Bir kadin oturdu tam karsima. Afrika gibi oturdu:kadim, derin, masum, ac ama sessiz. Bir kadin oyle bir oturdu ki tam karsimiza, tum kadinlari silip atti yuregimizden. Ne guzeldi, ne de alimliydi. Ne seker serbet dili vardi, ne de kahkahalar atiyordu suh ve ayartici. Ne bir rahibeydi ne de bir ayartici. Bir kadin, Afrika kadar guzel ve derin bir kadin geldi yanimiza. Cantasini acti; kocaman bir proje cikardi. Uzuldum. Yazik, dedim. O projede, buyuk bir villa vardi ve o villayi yaptiramayacak diye uzuldum. Bilmiyordum tabi, kadinin o villanin kaba insaatini bitirttigini ve yil olmadan cocuklari oraya alacagini. Evet, gayretiyle,baska bir ulkeden, kendine benzeyen varsil bir kadin bulmus ve onunlabirlikte yetimhaneyi yaptiriyormus. Kendi maasi ya 30 ya da 50 dolardi. Hatirlamiyorum. Zaten o da hatirlamiyor, zira aldigini da yetimhaneye harciyormus.
Kadin, acilarini tespih taneleri gibi, bir avuc pirinc gibi, yuzumuze toprak savurur gibi atmadi iste! Kimileri dunyayi ayakta tutan sabilerdir, der. Baskalari, dunyayi ayakta tutan gucun iyilik oldugunu soyler. Kimi dervisler, evliyalarin birer sutun gibi gokkubbenin uzerimize yikilmasini engelleyen nurdan heykeller oldugunu anlatirlar. Evet, dunyayi donduren tabiat yasalari degildir. Ben de kendimce sebepler pesinde kostum onca sene... Ekvatorun iki enlem altinda bir yerlerde, Afganistanin asilmaz daglari arasinda, Bagdat'ta Dicle kenarinda, Drina'ya dogru yurudugum bir gun gordum goklerin uzerimize cullanmasini engelleyen gucun ne oldugunu. Kendinden asla bahsetmeyen insanlar tanidim soyledigim yerlerde. Nefsini silip supurmus ademogullari ve adem kizlari tanidim. Utandim. Erinc duydum. Insan olmanin ne guzel, ne zor bir hal oldugunu o insanlarla daha bir pekistirdim. Sehre geldim, kendime gelemedim ve varip kapitalizmin, insana yadirgi dusuncelerin urunlerine fit oldum!
Bu sebeptendir ki Darusselamda, kerhane sokagi gibi kullanilan bir sokakta, bir basina bir kadinin, anasiz ve babasiz cocuklara kol kanat gerdigini sanki bir ruyada gordum. O kadinin oyle kanatlari vardi, oyle keskin penceleri vardi ki disarida ucuz kokain pazarliklari yapiliyordu ve icerideki cocuklar kirin kokusunu bile almiyorlardi Ayse Mama@nin gozlerine bakip, eteginin altina sigindiklarinda.
Dunyada, bir yerlerde, Ayse Mama denli ozunu bulmus, nefsini yikmis, dunya donerse donsun, dizi filmlere insanlar aglarlar ise aglasinlar, Afrika ac ve sis karinli bir cocuk olarak tasvir edilirse edilsin, Darusselam'da bir kadin var ve hayatin ne oldugunu ogretiyordu cocuklara. Nufusunun yuzde kirkbesi aids olan bir baskentte, cocuklari sag salim buyutmeye, ana sefkati, baba yurekliligi vermeye calisiyordu. Ve bizim karsimizda asla egilmedi, ii kagit para fazla verelim, diye. Sesi ve durusu ne kadar da dimdikti o kadinin.
Ve biliyorum ki bazi kadinlar gercek olamayacak kadar insanin elini kolunu baglar. O kadinlar ne bir ruya ecesi, ne de bir Afrika gecesi kadar egzotiktirler. Onlar gercegin ta kendisidirler ve bizler bazen, ruyalarimizda gercegin kokusunu alir, etegine dokunuruz. Sanirim Tanzanya adli bir ulkenin, Darusselam denilen baskentindeki bir yetimhanede duran gercege dokundum;ruyamda.
Simdi gercek zamani. Yalana ve ogretilmis kolelige boyun egme vakti. Hayat devam ediyor., cumlesini de kurdum mu, alin size kurmaca bir hayatin piyonu olmak ne demekmis goresiniz! Sahi, siz de gercege dokunan, gercegi ozleten ruyalar gorur musunuz?
darusselam'da gercekle ilgili bir ruya - zeki bulduk
Posted in
|
0
Comments »
|