Ne ben Şehrazattım, ne o sultan. Aramızda, binbirincisini yaşadığımla kuracağım masallar da anlatılmıyordu. Ama günleri sayıp duruyordum. Üçüncü sabah incir ağacının acı gölgesinde bir tabak altın rengi zeytinyağı, üzerine kekik ve nane yaprağı serpilmiş bir tabak zeytin. Olsa da. Hiçbir şey eskisi gibi değildi. Hala dönüp de hem ileriye hem geriye bakan ben. Aşkın büyüklüğünü terk ettiğinin çokluğuyla ölçmeyi öğrenmiş olan ben, masumiyetiyle fedakarlık, safiyetiyle aşktım ben. Aşkım saf aşktan ibaret kalsaydı böyle dağılmayacaktım. Bu kadar sormayacak ve kelamın muammasında bu kadar boğulmayacaktım. Ama aşkın masumiyeti bozulmuştu. Çünkü hiçbirisini daha evvel farketmediğim darbeler yağmur gibi yağıyordu. Aşkın esası bozulup, asli düzlem ayağımın altından kaymadığı zamanlarda. Aşkın masumiyetinin bozulmadığı, kalbin aklı ikna edebildiği o zamanlarda kolayca savuşturabileceğim küçücük darbeler bu yüzden sağılmaz yaralara dönüşüp duruyordu. Her defasında bir uzvu koparıp atmam gerekiyordu. Her şey bir şeyi alıp götürüyordu. Üstelik her defasında, sağalttığımı sandığım yaralar da yeniden yeniden açılıp duruyordu. Bütün yollarım şurada tıkanıyordu ki bütün eksik parçalarıma denk düşen ve bütün boşluklarımı dolduran Nihade, şimdi nasıl olup da kabil olduğu halde bu ölümcül boşluğu doldurmuyordu? Yoksa varlığı gibi yokluğunun da mı bilgisinde değildi? İçine düştüğüm ve giderek daralan bir dehlizin ne ileri gidilip ne geri dönülen ışığa iyice uzak karabasanında. Bunalıyordum. Böyle zamanlarda sıkışan ruh belli ki ne ileri ne geri gidebilince, ya düşer ya yükselirdi. Belli ki böyle zamanlarda aşk, sırtından kanlı bir gömleği sıyırıp da atar gibi gözden çıkararak geçmişi, ileri doğru yürümekti. Aşkın kalbe indiği makama doğru yükselmekti. Böyle zamanlarda aşık, kendisine görüntü veren sevgilinin aşkıyla mutlak olanın aşkı arasında bir bağlantı kurunca, Sevgilinin ismiyle O'nun ismi arasındaki binlerce ismi yol, durak, menzil, aşmayı başarınca. Belli ki bu yükselmeyi başaran âşıkın gönlüne; muazzam yangınlardan sonra başlayan bir yağmur, lanetlenmiş kavimleri yok eden ve dinmek bilmeyen rüzgarları kesen bir yağmur, denizin yüzünden gökyüzünün katlarına yükselen şiddetli hortumları bölen bir yağmur gibi, serinlik ve selamet dökülüverirdi. Ama ben, bu kemter kul.Yapamadım. Eşiğin bir adı da acıydı, aşamadım. Ödünç aldığı ışığın safiyetini kaybedince kayboldu aşkımın masumiyeti. Keşke aşkı saf olmayana da rıza olarak tanımlasaydım. Nihade'nin çocukluk cennetinden çıkışın ilk haberini bile umarsızlıkla karşılayan bir çocuğun yüzü kadar çocuk kalmış yüzünü ve içindeki, ihtimal kendisine de karanlık oluşları düşününce merhametle doldu kalbim. Kendisine de karanlık kalan yanları masumiyeti anlamına gelmekteydi Nihade'nin. Lakin merhametim onu anlamaya sevk ederken kalbimi, adaletim aşka ve bana yönelikti. Merhametim sükunet, adaletim muamma, merhametim kalp, adaletim fikirdi. Merhametim rıza, adaletim öfkeydi. Öfke ile rızanın sapağında duruyordu aşk. Aşkla uyumu imkansızdı öfkenin. Oysa aşk razılık demekti. Eşyanın hükmünün, sahibinin tasarrufunda olduğunu bilmekti razılığın dairesi. "Neylerse güzel eyler". Rızayı kaybettim. Bedeli olsaydı aşkın, Nihâde’yi kurtarmak için fidyeyi gözden, göz kırpmaksızın çıkartacaktım. Ama anladım ki aşk tarihçesi olmayan bir eş zamanlılıktı. Ne dünü vardı ne de yarını. Bütün hükümleri an üzerinden mühürleniyordu. Bütün birikimleri an gelip hükümsüz kalıyordu. Teminatı yoktu. Peşinatı yoktu. Telafisi yoktu. Aşkın bedeli yoktu. Yoktu, hiçbir şeyi yoktu. Aşk o ki bir kez karanlık düşünce hikâyenin orta yerine, yok oluyordu. Sürekli kayan bir zemin üzerinde dik durmak mümkün olmuyor, gökten yıldızlar kayıp kayıp gidiyordu. Öyle bir an geliyordu ki durdurmak istese bile insan kendi içindeki işleyişlere söz geçiremiyordu. En acısı da parmaklar arasından kayıp giden bu bir avuç suya tanıklıktı. Çare yok; aşk onu yaratan tarafından, hikmet işte, mükemmelliği azaltılarak yaratılmıştı. Eyüp oyuncakları satan yaşlı oyuncakçıyı hatırladım. Nur’a uykunun sularına düşerken eşlik etmesi için, müzikli bir salıncak alırken, bir vidasının gevşek olduğunu fark etmiştim. Usta şunu bir sıkıştırıver, demiştim, yoksa iki gün sonra dağılacak. Gülümsemişti. Bırak gevşek kalsın, demişti, ki dönüp yine bana gelesin. Aşk, yaratılmışların içinde kusursuz görünse de en kusurlu olanıydı kuşkusuz. Hiç dağılmayacak zannedilen bir bütünün ansızın darmadağın olmasının mantığa gelir bir nedeni yoksa, bu sadece kusurlu yaratılmış olmakla izah edilebiliyordu. Bilerek ve isteyerek. Onu yaratana, rakip sıfatıyla araya girme hakkını versin ve ki kulları onu bırakıp da aşka tapmasın diye Aşkı ve dahi onu kalbinde taşıyacak olanların tümünü yaratan kuşku yok ki; aşıklar, gerçek aşkın mahiyetini ve kaynağını önünden bulutlar çekilen dolunay gibi fark etsinler diye, birbirlerine bitimsiz bir aşkla bağlanmasınlar diye, aşkı bitimli kılmıştı. Bitmemesi aşkın, ancak onu yaratanın fark edilmesi anlamına geliyordu. Çünkü bitimsiz olan sadece O'ydu. Fakat kaderi öfke ve rıza arasında sallanıp duran aşkın beşeri yanı ruhani yanını tedirgin edip duruyordu. Ve ben, aklımla öfkemle, beşeri yanımla tedirgin olup duruyorken; Nihade hala her şey olup da hiçbir şey olmamış gibi yaşayaduruyordu. Bir isim! Bazen insanı nerelere kadar getiriyordu! nazan bekiroğlu - isimle ateş arasında
Posted in
|
0
Comments »
... Belli ki aşkların da devletler gibi ömürleri vardı. Doğuyor, büyüyor ve ölüyorlardı. Ama aşklar ölüyordu da aşıklar sağ kalıyordu. Bunu bilmek türlü suret tarih teorisinin içinde kendine yakın gelen yazdığının hükmüne,kadim olan kelamdan apaçık bir delil bulan yazıcının isimleri öğrendiği andaki gönül açılmasına benzer bir ferahlama vermiyordu bana. Çünkü aşıktım ben. Üstelik kelama mecburdum ben. Ülkelerin ecellerinin Rab katından gelen bir yazgı olduğunu söyleyen kitap, aşk ve onun müştaklarına yer vermiyordu. Aşkların da devletler gibi kaçınılması imkansız ecelleri olduğuna, her şeye yer veren kitapta rastlasaydım, aşkı bu ismiyle okusaydım. Dayanacaktım. O kitapta, hub vardı, muhabbet vardı. Ama o kitapta aşkın esamesi okunmuyordu. Belli ki herşey ismi ile biliniyordu da bir tek âşık kalbinin kanı ile tanınıyordu. Çünkü aşkın sadece yangını vardı, ismi yoktu. Belli ki, herşey gibi dilin de kusursuzu cennette oluyordu. nazan bekiroğlu - isimle ateş arasında
Posted in
|
0
Comments »
Bir gün girdi araya. Bir gece girdi. Tatsız tuzsuz yemekler, büyüsü kaçmış bir fincan kahve, uyanış anından korkuları huzursuz bir uyku girdi. Karanlık geldi, kalbimin üzerine oturdu. Karanlıktan çok korktum. Korku indi kalbimin üzerine, kalbimin içine oturdu. En çok da onda gördüğümün, benim onda görme kabiliyetim kadar olduğunu farkettiğimde korktum. Ölüm başlamıştı ya, yorumlanması için gerekli işaretleri tersine çevrilmiş bir rüyada ya da kırk yıllık aşina vazoda solmuş bir çiçek gibi gözden mi düştüm, bunu bilebilseydim. O ki asıl acı olan, hiç gözde oldum mu, bunu bilemedim. Onun düşüneceğini zannetmiş olduğum şeylerin hiçbirisini düşünmemiş olduğunu dehşetle farkettim. Dehşetle, çünkü bunun hep de böyle olmuş olduğu anlamına geliyordu. Ve böylece geçmişle gelecek bir arada yitiyordu. Aşkın başlangıcını geçmişimin hükümsüzlüğü olarak yorumlayıp ona öyle bağlanmıştım. Onu yitirişimin de geçmişimin yitmesinden ibaret olacağını o zaman hesaba katmamışım. En acısı da şu oluyordu ki, ondaki karanlık gibi bendeki bulanığın da adını bir kez koyunca ve dönüp geriye bakınca. Merdiveni olmayan kuyulara aslında çok önceden düşmüş olduğumu görüyordum. Bunu en çok da, okumayı her istediğimde onun benden esirgediği defterler aklıma geldikçe görüyordum. Ve bu, artık bulanmaktan çok suyun mahiyetinin bozulması oluyordu. Bulanan sular neden sonra durulurdu hiç olmazsa, benimse bulanıklığım cinnete bakıyordu bir yanıyla, ben durulmuyordum. En fazla da bana böyle bir duruş noktası sağladığı için içerledim ona. Aşksa, nasıl bir bakış noktasında duruyordu ki bendeki bu bulanmaya izin veriyordu? Böyle bir noktada durmama izin verdiği için hızlandı uçurumum. Onu önce böyle karanlık kuyulara düşmeme izin verdiği için, isteseydi düşürmezdi, sonra beni o dipsiz kuyulardan çıkarmak için hiçbir çaba sarf etmediği için, isteseydi çıkarırdı, içimde çok parçalara ayırdım. İçinde kıvrandığım karanlığa yol açtığı için değil, her karanlık bir öncekinin son-ucu bir sonrakinin sebebi olduğu için suçladım onu. Bu yüzden silsile silsile uzandı önümde barikatler. Aşamadım. Ben, kesintisiz acının ikinci gününde acıdan öte bir oluşla yok olup dururken. Nihadeyse koku kazanlarının, bahçedeki fidanların, dükkandaki rafların arasında hiçbir şey olmamış gibi yaşıyordu. Bütün bu olanları nasıl taşıyordu? Olan benim içimde olmuştu. Değil mi ki o, boşluğa bir isim üflerken şuursuzdu. Nihade içimde dönüp duran halleri bilseydi böyle gaflette olmazdı kuşkusuz. Bana ne yaptığını ihtimal ki hiç anlamadı. Anlamadığı için suçsuzdu. Ama anlamadığı için yine de o suçluydu. Onu götüren kalbimin taşıyıcılığını biliyor idiyse de bilmiyor idiyse de suçluydu. Ve onun mahiyetiyle seyri arasında düştüğüm derin uçurumda, fikrimle felaket kalbimle aşkken, aradığım denizler bulduğum denizler karşısında yoruldu. Bu yüzden ilk kabahatin sahibi ölümcül sorumluydu. Belki aşk hiç suçlamamanın adıydı. Bunu da ben başaramadım. Çünkü ben azgın denizlerin dalgalarına kapılan toprak parçaları gibi aklın istilasına uğradım. Akletmenin yaman istilasına uğradım ben. Aşkı kalbimle değil aklımla onaylamanın telaşına düştüm ben. Oysa kalbin tafsilatı ancak kalp olduğunda sükunet var. Kalbin tafsilatı fikr olunca muamma. Kalbin fikri ikna edemediği yerin adı nifak. Fikrin terazisine düşen aşkın yekünunda kopan kıyametin bir benden nasıl menzil bulduğuna en yakın tanık tutuldum ben. Fikrin ve muammanın ayrıntısına böyle düşüverdim. Aşkı taşıyan her kalbin muhkem olduğunu zannediyordum oysa. Meğer aşk indiği kalbi ihya ediyordu ya, ihya edemezse yok ediyordu. Kazasız belasız kurtulmanın imkanı yoktu. İçimdeki aşka rağmen, aklımla aşkın iflasına tanık olmamla yittim ben. Bir yanımla yitik bir aşk, bir yanımla hala tüten bir tütsüydü kalbim. Biri aşkta biri şüphede direnen iki kişiydim ben. Oysa aşkın kaldıramayacağı tek yükün, aklın çocuğu olan şüphe olduğunu çok iyi biliyordum. Ama kendini göremeyen göz gibi, aklın güvenilmez terazisine düşünce bir daha aşkın katıksız sevincine geri dönemedim. Oysa fazla değil, varlığında duyduğum sevinç ile yokluğunda duyduğum acıdan ibaret bir aşkım olsun istiyordum sadece. Bu kadar sadeydi istediğim. Başka bir şey istemiyordum. Ama akıl şüpheyi, şüphe vehmi, vehim vesveseyi doğurup duruyordu. Kalp değişkendi, tutarsızdı, fikir müdahale edip duruyordu. Kapı bir kez açılmaya görsündü, önünü almanın artık imkanı yoktu. Bir karanlığın bütün aydınlıkları yutması gibi, vehim de tüm söylenenleri yutuyordu. İşin en acısı doğru olanları da yutuyordu. Ve bütün bunları, sınırsız doğurganlığıyla kelam doğurup duruyordu. nazan bekiroğlu - isimle ateş arasında
Posted in
|
0
Comments »
Söylemek istediğini anlıyordum elbet. Benim yürüyegeldiğim bir yolun sözcükleriyle konuşuyordu. Benden Sıddiyk Ebubekir olmamı istiyordu. O diyorsa doğru söylüyordur, o yapıyorsa doğrudur, teslimiyetini. Kayıtsız şartsız, sorgusuz sualsiz teslimiyeti. Sınırsız inanmayı ve sonsuz güvenmeyi. Ama inanmak neydi ki? Kalbin mi, fikrin mi yoksa nefsin mi eylemi? "Teslimiyette acı yok", diye başlayan cümleleri ben de biliyordum. Ama tamamını o cümlelerin "ama" ile başlayan muhalefet şerhlerine bağlayıp duruyordum. Ben, amasız cümle kurmayı bilmiyordum. Yaşama hakkı azad edilmemiş aşkın dininde sitem ve sual şirk olsa gerekti ama aşkın dininde o peygamber miydi? Peygamberse ve ona inançta şüphe duyuyorsam müşrik oluyordum. Ama yalancı peygamberse ve ben ona kayıtsız şartsız minnet duyuyorsam yine müşrik oluyordum. O zaman, dedim, sana inanmam için göster bana mucizeni. Haberciysen haberin nerede? Öldürüp sonra can vermenden vazgeçtim. Aşkın dininde en büyük mucize olan şeyi göster bana. Kur benim kayıtsız şartsız güvenimi. Bundan sonra benden geriye akıl ve yürek namına ne kaldıysa onu da aşkın tanımına ilişkinin bu muammanın yorumu, tahlili, inşaası, tefriki, onayı için sarf ettiğim beyhude çaba doldurdu. Beyhude çünkü aşkın bir tanımı kayıtsız şartsız güvenmek idiyse,bir tanımı da kayıtsız şartsız güvenin tesisi değil miydi? Çıkışı olmayan daire. Yollarım gelip buraya dayanmıştı. Burada kaybedendim ben. Tanımlanması mümkün olanlar arasında kesin tanımı imkansız olan aşkın bu iki tanımını kim pazara sürse, cevabı bulunamayacak o hassas terazide dengesi bozulandım ben. Ona, alemlerin Rabb'i bile ona inanmamız için her yerde görünüyor, görmüyor musun, dedim. Aramıza bir isim düşmüşken, bir isim kuvveden fiile çıkan güç gibi telaffuz edilmişken, ben düz bir satıh üzerinde ayakta duramıyorken, böyle olmuyorken... Bunları yine söyleyemedim. Sadece sınırsız güvene ihtiyacım var, ikna et beni, dedim. Sesim giderek alçalıyordu. Sadece bana inan, dedi. Sesi. Bu sesteki sukunete mevzilenmiş inandırıcılık, aynı inandırıcılıkla söylenmiş bütün isimlerden şüphe etme hakkını verdi bana. Kendine duyduğu inancın enginliği karşısında ürperdim. Acısızlığıyla vuruldum. Sükunetiyle vuruldum. Oysa öyle biliyordum ki yek-vücut olanlarda acı aynı şiddette hissedilirdi. Çünkü acı vücudun her yerindeydi. Bütün bu acılıklar, ben yatağın bir ucunda o öbür ucunda, kelam suretinde gelip giderken aramızda, güneş yükselip duruyordu. Pencereden bahçenin koyu yeşil ve iri yapraklı ağaçları görünüyordu. Ve ben en çok da zamanı geri almanın, incir ağacının altında hiçbir şey olmamış gibi bir daha kahvaltı yapmanın mümkün olduğunu bilmek isteyerek acı çekiyordum. Ama her şey olup da hiçbir şey olmamış gibi yaşamanın mümkün olmadığını henüz bilmiyordum. Bana sevgilinin her yaptığı hoşken ne olup da artık onun yaptıklarını na-hoş bulmaya başladığımı sordu. Sonra. Aşk bittiği için mi artık yaptıklarının bana hoş gelmediğini yoksa yaptıkları bana hoş gelmediği için mi aşkın bittiğini sordu. Kanım damarlarımda dondu. Ona, aşkın bitmesinden hiç sözetmemiştim oysa. İkimiz arasındaki aşk için bitmek sözcüğünü kullanmıştı ilk defa. Bir isim koymuştu. Bir isim koyması, çoktandır başlamış ölümüme bir daha başlangıç oldu. Bana inan, diye yineledi. Aşkı besleyen en büyük ateşin inanmak olduğunun bilgisiyle, inanmak istedim ama sadece inanmıyorum, diyebildim. Çünkü tahayyül edilemezleri vardı aşkın, telaffuz edilmeyenleri, dünyalar bir araya gelse akıldan, hayalden, fikirden geçirilemeyenleri. Olmazları. Hesaba katılmayanları. Bizatihi aşkın varlık nedeniydi bu imkansızlık. Ama olmaz zannedilenlerden biri olduğu zaman, tahayyülün sınırları kırılıyordu. O zaman aşkın olmazları olura doğru genişliyordu. Olumsuzluğa doğru bir ihtilaldi bu. Kalbin, yürünmez zannedilen yolları yürüdüğünü fark etmekle başlıyordu tahayyülün sınırlarının yıkılması. Açılmaz sanılan kapı bir kez açılınca bir kez daha, sonra bir kez daha açılması işten bile olmuyordu. Ve tahayyülün sınırlarının yıkılması, bir elyazmasında cengaverin, minyatürünün çerçevesini kırarak dışarı taşmasına benzemiyordu. Sarhoşun meclis sonunda ayak kırmasına, delinin baharda zincir kırmasına da benzemiyordu. Öyle çaresiz öyle acizdim ki. Hep, o her şeyi bir anda çözecek hamleyi bekledim. Bir şey, durdursundu uçurumu. Öyle bir hamle ki her yanıyla değilse de bir yanıyla gerçek olsundu. Bir şey dokunsunda ellerime. Aşk bir hamleler dizisiyse eğer, ki öyle olması gerekiyordu,, hareketsiz kaldığında Nihade, bitecekti oyun. Çünkü şahımdı. Ve ben çok hesap yapıyordum. Çünkü çok korkuyordum. Aşkın hepsi siyah beyaz olan sınırsız sayıdaki karesinde hiç kimse bir tek buğday tanesinin katmerlenen hesabında bir ülkenin tüm hazinelerini ele geçirecek kadar akıllı davranamıyordu oysa. nazan bekiroğlu - isimle ateş arasında
Posted in
|
0
Comments »
Ey paranın kulu olan insan. Ne zaman paraya kul olmaktan kurtulacaksın? Ey hırs ve tamahın esiri! Bu esaret bağını ne zaman çözeceksin? Heyhat ki, bu gidişle ne paraya kul olmaktan kurtulacak, ne de hırs ve tamah bağını çözeceksin. Ancak şu var ki, paraya, mala esir ederek zayıflattığın dinini, hayır ve hasenat ile kurtarabilirsin. Ve kurtarmalısın da. Ey bir dilim ekmekle karnı doyan zavallı! Nedir bu hırs ve açgözlülük? Ey bir bardak suya kanan! Nedir bu telaş? Yarın beyhude geçmiş zamanlarına acıyacak ve her şeyi anlayacaksın. Hayatın boyunca yaptıklarından -sahih amellerin hariç- hiçbir şeyin fayda vermediğini, kıymeti olmadığını yakinen göreceksin. Ölüm meleği karşına geldiği zaman, ne servetinin faydası olacak, ne de çoluk çocuğunun... Geçmeye mecbur olduğun bu fani dünyanın hayat köprüsünden geçerken, sana dünyalığına ait hiçbir şeyinin faydası dokunmayacak. Öyleyse o zaman geçmez akçe olacak bu yükü ne yapacaksın. Geçici bir gölge olan bu dünyada misafir olan insanoğlu, fani güzellikleri ve dünyalıkları niçin istemeli!... ... Kim kamil bir insan olmak isterse hem alim hem amil [amel eden] olmalıdır. ... zemahşeri - altın küpeler
Posted in
|
0
Comments »
... Kalacak olan yalnız nedir bilir misin? İyi ad ile hayırlı iş. Sırf bu iki şey aynı kalır. İşte o zaman bu gibiler rahmetle anılırlar. Büyüklük işte budur. Sen kerem ağacı büyütüp ondan meyve almaya bak. Ancak bunu ve bu kadarını umabilirsin. Sen de kerem kıl, lütuf et, ihsanda bulun. Çünkü yarın kıyamet günü herkes yaptığı iyilik nispetinde mükafat görecektir. Her kim Allah yolunda fazla adım atmış ve fazla çalışmış ise Allah katında derecesi ve Allah'a yakınlığı da o nispette olacaktır. Bunun aksini yapan mahşer günü mahcup olur; Allah'tan bir şey isteyemez. İnsan yapmadığı şeyin ücretini alamaz ki... Tandır sıcak iken ekmeğini pişiremeyenler yarın pişman olurlar. Ekin ekenler harman vakti mahsul alırlar. Ekmeyenler ise tembellik ve gevşekliklerinin cezasını çekerler. ... şeyh sadi - bostan
Posted in
|
1
Comments »
hikmet İki kişi boşuna zahmet çektiler,boşuna çalıştılar. Birincisi kazanıp yemeyen, ikincisi de ilim öğrenen, ancak onunla amel etmeyen. mesnevi Ne kadar okursan oku, ne kadar öğrenirsen öğren, ne kadar bilgi edinirsen edin, onunla amel etmedikçe cahilsin... Üzerine birkaç kitap yüklenmeyle, merkep alim olur mu? O beyinsiz sırtındakinin odun mu, yoksa kitap mı olduğunu bile bilmez!.. şeyh sadi - gülistan
Posted in
|
0
Comments »
|