13:06

Kaliforniya, bir zamanlar Meksika'nın, Kaliforniya toprakları da Meksikalılarındı. Sonradan bir sürü aç, serseri Amerikalı Kaliforniya'ya akın etti. Bunlar toprağa susamış insanlardı. Sutter'in, Guerrero'nun topraklarını çaldılar, kendilerine kiralanan topraklara sahip çıktılar, bu toprakları parçaladılar, bu topraklar için birbirleriyle hırlaştılar ve kavga ettiler. Bu kudurmuş, aç adamlar; çaldıkları toprakları silâhlarıyle korudular; üzerlerinde evler ve ahırlar yaptılar. Toprağın altını üstüne getirdiler, ekin ektiler. Ve bu ekinler maldı ve mal, mülkiyet demekti. Meksikalılar güçsüzdüler ve toktular. Karşı koyamadılar, çünkü dünyada hiç bir şeyi Amerikalıların toprağı özlediği kadar hırsla özlemiyorlardı. Toprağa yerleşenler, zamanla, birer göçmen olmaktan çıktılar, mal sahibi oldular. Çocukları büyüdü, sonra bu toprak üzerinde onların da çocukları oldu. Onlarda açlık, yabansı açlık, insanın içini parçalayan, ısıran, yeşil ve verimli bir toprak açlığı, su açlığı ve üzerinde güzel bir gökyüzü açlığı, fışkıran yeşil ot açlığı, şişkin kökler açlığı artık kalmamıştı. Bütün bu şeyler o kadar bol bol vardı ki, artık bunların farkında bile değillerdi. Zengin bir toprak için, bu toprağı sürecek pırıl pırıl pulluk ve bu toprağa serpilecek tohum için, kanatları havada dönecek bir yeldeğirmeni için mideyi koparırcasına duyulan hırstan artık iz kalmamıştı. Sabahleyin uyanan kuşların cıvıltısını duymak için, ya da sevgili topraklarının üzerinde parlayacak ilk ışığı beklerken, evin çevresinde esen sabah rüzgârını dinlemek için artık karanlıkta kalkmıyorlardı. Bütün bunlar geçmişte kalmıştı. Ve ürün, artık dolarla hesaplanıyordu. Toprak da konulan para ile elde edilen kâra göre değerlendiriliyordu. Ürün daha ekilmeden alınıp satılıyordu. Artık kötü bir ürün yılı, kuraklık, sel felâketi, yaşamın birer küçük ölümü olmaktan çıkmıştı: Bunlar, yalnızca birer para kaybıydı. Bütün sevgileri para ile birlikte ufalmış, hırsları faiz halinde damla damla süzülmüştü. Ve sonunda birer çiftçi olmaktan çıkmışlardı. Artık küçük küçük birer ürün esnafı, yapmadan satmak zorunda bulunan birer tüccardılar. Sonra, iyi esnaf olmayan çiftçiler, topraklarını kaybettiler. Bu toprakları iyi esnaf olanlar aldı. Bir adamın toprağı ve ürünü tanıma konusunda ne kadar zekâsı olursa olsun, toprağı ve ürünü ne kadar severse sevsin, iyi bir esnaf olmadığı süre, yaşamasına olanak yoktu. Yıllar geçtikte çiftliklere tüccarlar sahip oldular ve çiftçiler büyüdü, sayıları da azaldı. Şimdi artık çiftçilik bir sanayi olmuştu. Çiftliklerin sahipleri bilmeyerek, eski Roma'nın yolundan gidiyorlardı. Onlar da dışarıdan tutsak getiriyorlardı. Ama bunlara tutsak demiyorlardı; bunların adı, yalnızca Çinli, Japon, Meksikalı, Filipinliydi. Tüccarlara göre, bu adamlara pirinç ve fasulye yeterdi. Bunlar, fazla bir besine muhtaç değillerdi. Fazla gündelik verilince ne yapacaklarını şaşırıyorlardı. İnanmazsan işte bak. Yediklerine bak. Eğer biraz kafa tutmaya başlarlarsa., sürüp atarsın kerataları, olur biter. Zaman geçtikçe çiftlikler büyüdü ve sahiplerinin sayısı azaldı. Ve toprakta çok az çiftçi kaldı. Dışarıdan getirilen tutsaklar dövülüyor, korkutuluyor, aç bırakılıyordu. Ve sonunda içlerinden bazıları yeniden yurtlarına dönmek zorunda kaldı. Bir kısmı da yabanlaştı; bunlar, ya öldürüldü, ya da memleketten atıldı. Ve çiftlikler büyüdükçe büyüdü, sahipleri azaldıkça azaldı. Ürünler de değişti. Meyve ağaçlan ekin tarlalarının yerini aldı; toprağa bütün dünyayı besleyecek kadar sebzeler yayıldı; marul, karnabahar, enginar, patates; yumuşak saplı ürünler yetiştirildi. İnsan bir tırpanı, bir pulluğu, bir beli ayakta kullanabilir. Ama marul sıraları arasında böcek gibi sürünmesi, pamuk sıralarının arasında eğilerek uzun torbasını taşıması, karnabaharların önünde bir günahkâr gibi diz çökmesi gerekir. Ve öyle bir zaman geldi ki, toprak sahipleri artık çiftliklerinde çalışmaz oldular. Çiftçiliklerini kâğıt üzerinde yapıyorlardı: Toprağı, toprağın kokusunu, duygusunu unutmuşlardı; ve yalnızca toprağa sahip olduklarını, yalnızca topraktan kazanıp kaybettiklerini hatırlıyorlardı. Kimi çiftlikler o kadar büyümüştü ki, bir adamın bu kadar büyük bir çiftliği kavraması imkânsız olmuştu; o kadar büyümüştü ki, faizleri, kâr ve zararları hesap etmek için sürü sürü muhasebeci kullanmak gerekmişti. Toprağı incelemek, gücünü artırmak için kimyagerler tutulmuştu; sıralar arasında çalışan adamların vücutlarındaki maddelerin dayanabileceği kadar süratle hareket edip etmediklerini kontrol edecek adamlar vardı. Böylece esnaf haline gelen çiftçi, çiftliğini gerçekten bir dükkân işletir gibi işletmeye başladı: Çalıştırdığı adamlara para veriyor, onlara yiyecek satıyor, böylece verdiği parayı yine geriye alıyordu. Sonra sonra artık işçilerine de para vermemeye başladı. Böylece muhasebe masraflarından da tasarruf ediyordu. Bu çiftliklerde kredi ile yiyecek satılıyordu. Çalışan bir insan, ancak kendisini besleyebilmekteydi ve iş bittiği zaman şirkete borçlu olduğunu görüyordu. Ve çiftlik sahipleri, yalnız çiftliklerinde çalışmamakla kalmıyorlar, birçokları çiftliklerini görmüyorlardı bile ömürleri boyunca. Ve sonra mallarını kaybedenleri çekti batı... Kansas'tan. Oklahoma'dan, Texsas'tan, New Meksiko'dan; Nevada ve Ar-kansas'tan, tozun ve traktörün yerlerinden atıp sürdüğü aileler, kabileler geldiler. Kamyonlar dolusu, kervanlar halinde, yersiz, yurtsuz ve aç. Yirmi bin, elli bin, yüz bin ve iki yüz bin kişi. Dağlardan aşağı aktılar. Aç ve tedirgindiler. Karıncalar gibi tedirgindiler; bir iş bulmak, bir iş yapmak... Herhangi bir şeyi, herhangi bir yükü kaldırmak, çekmek, itmek, toplamak, kesmek için, bir lokma ekmek için didinip duruyorlardı. Çocuklar açtılar. Başımızı sokacak bir yerimiz yok. îş ve yiyecek bulmak için ve bunların hepsinin üstünde, toprak için, karıncalar gibi, koşuşup duruyorlardı.

Biz yabancı değiliz. Yedi göbek Amerikalıyız; ondan önceki kuşaklarımız da İrlandalı, İskoç, İngiliz, Alman. Bizlerden biri, Devrim'de bulunmuştur. İş Savaş'ta da bizden birçok adamlar vardı, her iki yanda da. Amerikalıyız... Açtılar, aç kurt gibiydiler. Bir yurt bulacaklarını ummuşlar, oysa tiksintiyle karşılaşmışlardı. Okieler!.. Mal sahipleri onlardan hoşlanmıyorlardı; çünkü kendilerinin yumuşak, Okielerin güçlü olduklarını, kendilerinin rahat içinde ve tok, Okielerin ise aç olduklarını biliyorlardı. Belki de, mal sahipleri, gözüpek, aç ve silâhlı insanların yumuşak insanlardan toprağı ne kadar kolayca alacağını büyükbabalarından dinlemişlerdi. Mal sahipleri, Okieleri sevmiyorlar ve şehirlerdeki dükkân sahipleri de onlardan hoşlanmıyorlardı; çünkü Okielerde harcayacak para yoktu. Bir dükkâncının nefretini kazanmak için bundan daha iyi bir neden olamazdı, onların hayranlığını ve takdirini kazanmak için, insanın cebinde parası olması gerekirdi. Şehirliler, küçük bankacılar da Okielerden hoşlanmıyorlardı; çünkü Okielerden bir kâr çıkarmak mümkün değildi. Okielerin hiç bir şeyleri yoktu. Ve çalışan halk da Okieleri sevmiyor; çünkü aç bir adam, çalışmak zorundadır ve muhakkak çalışması gerektiğine göre, elbette ki ona az gündelik verilecektir ve o zaman hiç kimse yüksek gündelik alamayacaktır. Ve iki yüz elli bin, üç yüz bin yoksul göçmen, Kaliforniya'ya akın etti. Arkalarından toprağa yeni traktörler geliyor ve ortakçıları topraktan atıyor. Yeni bir dalga, yeni bir malsız ve yersiz yurtsuzlar dalgası... Yeni bir dik kafalı, gözüpek, tehlikeli insanlar dalgası geliyor. Kaliforniyalılar, para ve mal biriktirmek, toplumda başarıya ulaşmak, eğlenmek, lüks içinde yaşamak, garip bir banka teminatı elde etmek gibi bir sürü şeyler istedikleri halde, yeni barbarlar yalnızca iki şey istiyorlardı: Toprak ve yiyecek. Ve onlar için bu iki şey bir tek şeydi. Kaliforniyalıların istekleri hayalî ve belirsiz olduğu halde, Okielerin istekleri çok belirli, elle tutulacak, gözle görülecek kadar canlıydı, yolların kenarlarında, elini uzatsan alıverecekmişsin gibi, oracıkta durup duruyordu: İçinden su çıkarılmayı bekleyen güzel tarlalar, güzel yeşil tarlalar, elde ufalanıp muayene edilecek topraklar, koklanacak otlar, boğazda keskin bir tatlılık bırakıncaya kadar ağızda çiğnenecek yabanî yulaf sapları. İnsan boş bırakılmış bir toprağa baktığı zaman, eğilen bir belin, gergin kolların nasıl lahanalar ve sapsarı mısırlar, turp ve havuçlar yaratacağını görür gibi oluyor. Arabasında, karısı yanında, sıska çocukları arkada, yoldan geçen yersiz yurtsuz kalmış aç adam, kâr değil, gıda yetiştirebilecek, ekilmemiş tarlalara bakar; bu adam, toprağı boş bırakmanın ne kadar büyük bir günah, ekilmeyen bir toprağın sıska çocuklara karşı işlenmiş nasıl bir cinayet olduğunu bilir. Ve bu adam, otomobilini yolda sürdükçe her tarlanın çağrısını duyar; bu adam, tarlaları almak, tarlayı, çocuklarını güçlendirmek, karısına biraz oh dedirtmek özlemini duyar. İstek, çağrı, her zaman gözünün önündedir. Tarlalar onu dürtmektedir; içinde güzel suların aktığı, şirketlerin malı olmuş hendekler, onu dürten birer değnektir sanki. Ve güneyde, ağaçlar üzerinde sallanan sapsarı portakalları, koyu yeşil ağaçlarda sallanan küçücük, sapsarı portakalları görür. Bir kimsenin, sıska çocuğuna bir portakal koparma-ması, fiyatlar düştüğü zaman denize dökülecek olan bu portakalları çalmaması için her sırada eli silâhlı bir adam nöbet beklemektedir. Külüstür otomobilini bir kasabaya sokar. Çiftliklerde iş arar. Bu gece nerede yatacağız? Nehrin kıyısında Hooverville diye bir yer var. Bir sürü Okieler orada. Hurda otomobilini Hooverville'e çeker. Bir daha; burası nedir? diye sormaz, çünkü her kasabanın kenarında bir Hooverville vardır. Bu harap kasabalar suya yakındırlar; evler, çadırlardan, otlardan yapılmış, çardaklar ve mukavvalardan oluşmuş, büyük birer hurda yığınıdır. Adam, ailesini buraya sokar ve onlar da Hooverville'in bir vatandaşı olurlar. Elden geldiği kadar suya yakın bir yere kurar çadırını. Eğer çadırı yoksa, kasabanın çöplüğüne gider. Oradan mukavvalar alıp getirir, oluklu mukavvalardan bir ev yapar. Ve yağmur yağdığı zaman ev erir, evi alıp götürür. O, artık Hooverville'de yerleşmiştir, iş ' bulmak için boyuna çiftlikleri taramaktadır ve elinde kalan az bir parası da iş aramak için harcadığı benzine gider. Akşamları erkekler toplanır, hep birlikte çömelirler, konuşurlar; gördükleri toprakları anlatırlar. Orada, buranın batısında otuz bin dönüm toprak var. Orada öylece durup duruyor. Ah Yarabbi! Bunun beş dönümü benim olsaydı, neler yapmazdım. Bütün yiyeceğimi oradan çıkarırdım. Bir şeye dikkat ettin mi? Çiftliklerde ne sebze, ne tavuk, ne de domuz var. Tek şey yetiştiriyorlar... Meselâ, yalnız pamuk, ya da şeftali, ya da marul. Bir de bakıyorsun, başka bir yerde yalnız tavuk besleniyor. Bahçelerinde yetiştirebilecekleri şeyleri dışarıdan alıyorlar. Ah Yarabbi, iki domuzum olsaydı, bak ne yapardım! İyi ama, o senin değil, senin de olmayacak. Peki, biz ne yapacağız? Çocuklar bu gidişle büyüyemeye-cekler. Kamplarda bir fis-kostur gidiyor: Shafter'de iş varmış. Geceleyin otomobillere eşya yüklenecek, yollar otomobillerle ve kamyonlarla dolacak... İşe hücum var... Halk, Shafter'e yığılacak, işe gerekenden beş misli insan. İşe hücum var. Geceleyin gizlice hırsızlar gibi yola çıkmışlar. İş diye deli oluyorlar ve yol kenarlarında çağıran, besin yetiştirilecek tarlalar bomboş. Onun sahibi var. Bizim değil. Eh, belki küçük bir parçası bizim olabilir. Belki., küçücük bir parçası. Şuracıkta. Küçücük bir parsel. Şimdi üstünde otlar bitmiş. Ah, ah, şu küçücük toprak parçasında bütün ailemi geçindirecek patates yetiştirebilirim.
Bizim değil. Ne yapalım, üstünde otlar bitecek. Arada sırada bir adam çıkıp dener; topraktan küçük bir zenginlik çalmaya çalışan bir hırsız gibi toprağa girer, otu temizler. Otların arasında gizli bahçeler. Bir paket havuç tohumu ve birkaç turp... Patates kabukları ekilmiştir. Geceleri i lice gidip toprak çapalanır. Tarlanın kenarında otları, yoncaları olduğu gibi bırak..J Kimse yaptığımızı görmesin. Ortasında da bir parça yonca sın, uzunlarından. Akşamları yapılan gizli bahçıvanlık. Paslı tenekelerle su taşmıyor. Bir gün muhtar görür: Sen ne yapıyorsun orada bakayım? Bir şey yapmıyorum. Ben deminden beri seni gözetliyorum. Burası senin toprağın değil. Başkasının malına tecavüz ediyorsun! Toprak, sürülmemişti ve ben toprağa bir zarar vermiyorum. Allahm belâsı göçmenler! Bu işe göz yumayım da üç gün sonra bu toprak benimdir deyin, değil mi? Aklınız, başınıza gelsin. Siz bu toprağı kendi toprağınız mı sandınız? Defolun buradan bakalım! Ve küçük küçük baş veren havuçlar çiğneniyor, havuçların yaprakları eziliyor. Sonra otlar yeniden büyümeye başlıyor. Ama polis haklı. Bir ürünün yetişmesi, mülkiyet demektir. Toprak çapalanmıyor ve sonra havuçlar bitiyor... İnsan kendisine yiyecek veren bir toprak için dövüşebilir. Çabuk defedin bunları! Sanki kendi toprağı. Bu adam şu küçücük ot bürümüş toprak parçası içni bile dövüşerek ölebilir. Turpları çiğnediğin zaman herifin yüzünü gördün mü? Suratına bakan, bir adamı rahat rahat öldürebilir sanır. Bu adamları buralara sokmamalıyız. Yoksa memleketi ellerine geçirirler. Memleketi ellerine geçirirler. Yabanın ayıları... Evet, gerçi onlar da bizim dilimizi konuşuyorlar ama, onların dili bizimkinin aynı değil. Bak nasıl yaşıyorlar. Biz hiç onlar gibi yaşayabilir miyiz? Asla! Akşamları çömelmeler ve konuşmalar. Heyecanlanmış bir adam konuşuyor: Niçin, meselâ yirmimiz bir olup bir toprağı _ ele geçirmiyoruz? Silâhlarımız da var. Toprağa el koyalım, sonra da: "Sıkıysa bizi buradan atın!" diyelim. Niçin bunu yapmıyoruz? Bizi köpek gibi temizlerler. Peki ama, hangisi daha iyi, ölmek mi, burada böyle yaşamak mı? Toprağın altında mı, yoksa çuval parçalarından yapılmış bir kulübede yatmak mı? Çocuklarımızın şimdi ölmesiyle iki yıl sonra «gıdasızlık» denilen hastalıktan ölmesi arasında ne fark var? Bütün bir hafta ne yediğimizi biliyor musunuz? İçyağında pişmiş ısırgan otuyla kızarmış bazlama!.. Bazlamanın ununu nereden bulduk, biliyor musunuz? Bir marşandiz vagonunun döşemesini süpürmüştük, oradan. Kamplarda konuşmalar, sonra koca göbeklerine asılı tabancalarıyle şişman, koca götlü muhtarların gelerek kamplarda dolaşması: Bunların akıllarını başlarına getirmeli. Onlara hiç göz açtırmaya gelmez, yoksa başımıza belâ olurlar. Ah, siz onları bilmezsiniz. Güneydeki zenciler kadar tehlikeli yaratıklardır. Eğer, birleşecek olurlarsa, onları kimse durduramaz. Not: Lawrenceville'de bir muhtar, bir göçmeni başkasının malından çıkarıp atmak istedi. Göçmen karşı koyunca memur şiddet kullanmak zorunda kaldı. Göçmenin on yaşındaki oğlu, 22'lik bir silâhla ateş ederek muhtarı vurdu. Yılanlar! Bu yılanlara göz açtırmaya gelmez, eğer kafa tutmaya kalkarlarsa hemen ateş edeceksin! Küçücük bir çocuk, muhtarı vurursa, büyükleri ne yapmaz? Aklınızda olsun, siz onlardan daha sert davranmalısınız. Onlara sert davranmalı. Onları korkutmalı. Peki, ya korkmazlarsa? Ya karşı koyar, ilk ateşi onlar açarlarsa?.. Bu adamlar daha çocukken silâh kullanmasını öğrenirler. Silâh onların eli ayağı gibi olmuş artık. Ya korkmazlarsa? Ya Lombardların İtalyan topraklarına, Almanların Gal'e ve Türklerin Bizans'a yürüdükleri gibi, onlar da topraklarımıza yürürlerse? Onlar toprağa susamış serseri sürüleri, jandarmalar onları durduramazlar. Onları kesmekle veya terörle durduramayız. Açlığı, yalnız kendi büzülmüş midesinde değil, çocuklarının da büzülmüş karınlarında duyan bir adamı nasıl korkutabilirsiniz? Onu sindiremezsiniz. Çünkü o, her korkuyu aşan bir korkuyu tatmıştır. Hooverville'deki adamlar konuşuyarlar: Büyükbabamız toprağını kızılderililerden almıştı. Ama şimdi doğru olmaz bunu yapmak!.. Söz aramızda: Senin söylediğine düpedüz hırsızlık derler. Ben hırsız değilim. Değil misin? Daha geçen akşam bir sundurmadan bir şişe süt çaldın. Sonra bakır tel çaldın da bir parça et almak için satmadın mı? Evet. Doğru. Ama çocuklar açtı. Ne olursa olsun, çaldın ya. Fairfield çiftliğinin nasıl alındığını sen biliyor musun? Bak anlatayım sana: O zamanlar arazi hükümetindi ve dağıtılacaktı. Fairfield, San Francisco barlarına gitti, yüz kadar ipten kazıktan kopma serseri topladı. 6u serseriler toprağa yerleştiler. Fairfield onları yiyecek ve viskiyle besledi. Toprak onlara geçer geçmez, Fairfield de toprağı ellerinden aldı. Fairfield toprağının kendisine dönüm başına bir şişe içkiye mal olduğunu söylerdi. Bu, hırsızlık değil de nedir? Evet, yaptığı iş doğru değildi, ama bundan dolayı hapse de girmedi. Doğru, bundan dolayı hapse atılmadı. Bakarsın bir adam, sandalı arabaya yükler de, alıp giderken sandal battı diye rapor verir. Bundan ötürü de hapse girmez. Milletvekillerine, kanun yapıcılara para yedirir, yine hapse girmez. Bütün Kaliforniye içinde, Hoorville'de hep bu sözler. Ve sonra akınlar., silâhlı muhtarların göçmen kamplarına hücumları: Defol! Sağlık müdürlüğünün emri var. Bu kamp sağlığa aykırı. Nereye gidelim? Bize ne! Nereye giderseniz gidin! Emir aldık, sizi buradan atacağız! Yarım saat sonra kampı ateşe vereceğiz! Bu taraflarda tifo var. Her yana tifo mikrobunu yaymak mı istiyorsunuz? Emir aldık. Sizi buradan atacağız. Haydi! Yarım saat sonra kamp ateşe verilecek. Yarım saat sonra mukavva evlerin, ot çardakların dumanları göğe yükseliyor; halk başka bir Hooverville aramak üzere otomobil ve kamyonlarla yollara dökülüyor. Ve Kansas'ta, Arkansas'ta, Oklahoma'da, Texas ve New Mexico'da traktörler toprağa saldırıyor, ortakçıları yerlerinden atıyor. Kaliforniya'da üç yüz bin kişi var ve daha da geliyor. Ve Kaliforniya yolları, çekmek, itmek, kaldırmak, çalışmak için karıncalar gibi oradan oraya koşuşan tedirgin halkla dolu. Bir adamın kaldıracağı bir yükü kaldırmak için beş çift kol uzanıyor; bir mideye yetecek yiyecek için, beş ağız açılıyor. Ve herhangi bir ayaklanma halinde topraklarını kaybedecek olan büyük mal sahiplerinin tarihe bakacak, tarihi okuyacak ve şu büyük gerçeği öğrenecek gözleri de var: Mal, birkaç kişinin elinde birikti mi, ellerinden alınır. Başka bir gerçek daha: Halkın büyük bir kısmı aç ve çıplak olunca, istediğini zorla alır. Ve bütün tarih boyunca haykıran küçücük bir gerçek daha: Baskı, ancak baskı altmdakileri güçlendirir ve birbirine bağlar. Büyük mal sahipleri, tarihin bu üç haykırışına kulaklarını tıkamışlardır. Toprak birkaç kişinin eline düşüp de topraksızların sayısı arttı mı, büyük mal sahiplerinin her çabası, baskıya doğru yönelir. Ellerindeki paraları, büyük malikânelerini koruyacak silâhlar ve gazlar almak için harcarlar; isyan mırıltılarının önüne geçmek için her yana casuslar gönderirler. Ekonomik gelişme, reform projelerine kulak asan olmaz; baş kaldırmanın nedenleri kaldığı halde, yalnızca baş kaldırmanın bastırılması düşünülür. İnsanları işlerinden eden traktörler, yükleri taşıyan transmisyon kayışları, üretimi yapan makineler., bütün bunlar boyuna çoğalıyor; her gün biraz daha çok aile büyük yollara dökülmekte, büyük holdinglerden atılacak ekmek kırıntılarını aramakta, yolların kenarındaki toprakları özlemektedir. Büyük mal sahipleri kendilerini korumak için birlikler, dernekler kurmakta ve korkutma, öldürme, gaz atma usullerini konuşmak üzere toplanmaktadırlar. Ve hep bir sayının korkusu al-tmdalar: Üç yüz bin., hele bir önder bulurlarsa... O zaman tamam. Üç yüz bin aç ve sefil; eğer bunlar kendilerinin ne kadar güçlü olduklarını anlarlarsa toprak onların olur ve dünyanın bütün gazları, silâhları bir araya gelse onları durduramaz. Ve malları yüzünden hem insandan üstün ve hem insandan aşağı bir duruma gelmiş olan büyük mal sahipleri, kendi yıkımlarını hazırlıyorlar, kendilerini eninde sonunda yok edecek çarelere başvuruyorlar. Her küçük tedbir, her şiddet, Hoover-ville'e yapılan her akın, sefil bir kampta muhtarın her dola-şışı, o günü biraz daha uzaklaştırmakta, ama bu sonu daha kaçınılmaz hale getirmektedir. Adamlar. Sert yüzlü, açlıktan ve açlığa karşı koymaktan sıskalaşmış, dalgın bakışlı, sert çeneli adamlar, çömelmişler. Çevrelerinde zengin bir toprak var. Şu ileride, dördüncü çadırdaki çocuğun başına geleni işittin mi? Hayır, daha şimdi geldim. Çocuk uykusunda bağırıp çağırıyor, debeleniyormuş. Anası babası, çocukta solucan var sanmışlar. Müshil vermişler. Çocuk öldü. Oysa çocuğun dili kapkaraymış. Pellagra olmuş dediler. Bu hastalık açlıktan olurmuş. Zavallı yavrucak. Evet ama, ailesi çocuğu gömemiyor. Belediye mezarlığına götürülmesi lâzım. Hay Allah kahretsin! Ve eller ceplere gidiyor, bozukluklar çıkıyor. Çadırın önünde küçük bir gümüş yığını birikiyor ve aile, parayı orada bulup alıyor. Bizim halkımız iyidir. Bizim halkımız iyi yüreklidir. Tanrıya dua edelim, iyi insanların yoksul olmayacağı günler gelsin. Tanrıya dua edelim, çocuklarımız bir gün yiyecek bulabilsin. Ve mal sahipleri, dernekleri bir gün gelip duanın da sona ereceğini biliyorlar. İşte o zaman tamam, tamam..

john steinbeck - gazap üzümleri
21:36

Kaliforniya'nın baharı güzel olur. Kokulu, pembe, beyaz meyve çiçekleri açan
vadiler sığ birer denizdir. Yamrı yumru ihtiyar asmalardan ilk çıkan üzüm
filizleri aşağıya sarkmış, kütükleri örtmüştür. Yemyeşil tepeler yuvarlak ve
yumuşaktır, birer göğüs gibi. Dümdüz sebze tarlalarında, açık yeşil marullar,
ince uzun küçücük karnabaharlar, gri yeşil, garip enginar sıraları uzayıp gider.
Sonra ağaçlardan yapraklar çıkar; meyve ağaçlarının çiçekleri dökülür; yeri
pembe ve beyaz bir halı kaplar. Tomurcukların ortaları şişer, büyür ve
renklenir; kirazlar, elmalar, şeftaliler ve armutlar, çiçeği meyvesinin içinde
kalan incirler... Bütün Kaliforniya'da ürün birdenbire olur; meyveler ağırlaşır;
dallar meyvelerin ağırlığı altında öyle bel verir ki, altlarına destek koymak
gerekir. Bu meyve bolluğunun arkasında işinin ehli, bilgili, çalışkan insanlar
vardır. Tohumlar üzerinde deneyler yapan, köstebek, böcek, güneş, sam gibi
milyonlarca düşmana karşı köklerin dayanmasını artırmak ve daha fazla ürün almak
için tekniklerini durmadan ilerleten insanlar vardır. Bu insanlar; tohumları,
kökleri ıslah etmek için özenle durmadan çalışmaktadırlar. Bundan başka,
ağaçları hastalıktan korumak için ilâç püskürten, üzümlere kükürt serpen,
mikropları, çürükleri, mildiyöleri ve hastalıkları yok eden kimya adamları da
vardır. Koruyucu doktorlar, sınırlardan meyve böceklerinin girmemesine dikkat
eden adamlar, hasta ağaçları karantinaya alan, köklerinden çıkaran, yakan
adamlar, bilgili insanlar vardır. Genç ağaçları, küçük asma fidanlarını
aşılayanlar bunların en beceriklileridir. Çünkü onların işi bir operatörün işi
kadar ince ve nazik bir iştir. Ağacın kabuğunu yarmak, aşı koymak, yarayı
sarmak, yarayı hava etkilerinden korumak için bu adamlarda bir operatör eli ve
operatör yüreği olmalıdır. Bunlar, büyük adamlardır. Dizilerin arasında
bahçıvanlar geziniyor, ilkbaharda çıkan otları kopararak toprağı güçlendiriyor,
toprağın suyu tutması için çevresini kabartıyor, toprakta küçük su yolları
açıyor, ağaçların suyunu emecek zararlı otları yok ediyorlar. Bu sırada meyveler
şişer, asmalardaki uzun salkımlar üzerindeki çiçekler açar. Ve ürün, mevsim
boyunca ısı arttıkça çoğalır, yapraklar koyu yeşil bir renk alır. Erikler küçük
birer yeşil kuş yumurtası kadar büyür, dallar dayandıkları desteklere doğru bel
verir ve katı küçük armutlar biçim alırlar, şeftalilerin üzerinde tüyler çıkmaya
başlar. Üzüm çiçekleri minicik petallerini atarlar. Küçücük sert yeşil teşbih
taneleri birer düğme olur. Ve bu düğmeler, ağırlaşmaya başlar. Tarlalarda
çalışanlar, küçük bahçe sahipleri ürüne bakıp bakıp düşünmektedirler. Bu yıl
ürün çok. İnsanlar gurur duymaktalar; çünkü bilgileri sayesinde bu yıl çok ürün
alınmıştır. Bilgileriyle dünyayı değiştirmişlerdir. Kısa, sıska buğday, büyük ve
verimli bir ürün olmuştur. Küçük ekşi elmalar büyük ve tatlı birer meyve haline
gelmiştir. Ağaçların arasında büyüyerek minimini meyvesiyle kuşları besleyen şu
eski yabanî üzümden kırmızı, siyah, yeşil, açık pembe, erguvan ve sarı binlerce
çeşit üzüm çıkmıştır. Her çeşidin de kendine göre bir tadı vardır. Örnek ve
araştırma çiftliklerinde çalışan insanlar, meyveler de yaratmışlardır:
«Nectarines» ler, kırk çeşit erik, ince kabuklu cevizler. Ve bu insanlar seçme
yaparak, aşılayarak, değiştirerek, kendilerini ve toprağı zorlayarak, durmadan
çalışmaktadırlar. İlk kirazlar olmuştur. Libresi bir buçuk sente. Aman Ya-rabbi!
Bu gidişle kirazları toplayamayız. Vişneler, olgun ve tatlı. Kirazların ve
vişnelerin yarısını kuşlar yedi ve kuşların açtıkları deliklere eşek arıları
dadandılar. Çekirdekler yere düştü, üzerlerinde siyah parçalar sallanıyor;
kurumuş. Kırmızı erikler yumuşadı, tatlılaştı. Hey Allahım, hey!.. Erikleri
toplayıp kurutamayacağız. Kükürtleyemeyeceğiz. Gündelik ne kadar ucuz olursa
olsun, o kadarını bile verecek durumda değiliz. Ve kırmızı erikler yeri
kaplıyor, önce eriklerin kabuğu buruşuyor, sonra sinek akını başlıyor ve vadiyi
tatlı bir çürüme kokusu kaplıyor. Eriğin etli kısmı siyahlaşıyoa ürün toprağın
üstünde kuruyup kalıyor. Armutlar da sararıyor, yumuşuyor. Beş dolara bir tonı'.
Kırk adet elli librelik sandık beş dolara: Ağaçları buda, ilâçla, bahçe
yetiştir... Meyveleri topla, sandıklara koy, kamyonlara yükle, meyveleri
konserve fabrikasına ver... Sonra kırk sandığına beş dolar al. Bunun altından
kalkamayız. Ve sarı meyveler olduğu gibi yerlere dökülüyor, yerde patlıyor...
Eşek-arıları meyvenin yumuşak etine giriyorlar, çevreye bir ekşime, çürüme
kokusu yayılıyor. Sonra üzümler oldu... Biz güzel şarap yapamayız. Halk güzel
şarap alamaz. Kütüklerden üzümleri, güzel üzümleri, çürümüş üzümleri, arı yemiş
üzümleri kes. Saplarıyle, pislikleriyle birlikte bastır, çürüsün. Ama teknelerde
mildiyö ve asit formik var. Öyleyse kükürtle tanen asidi kat. Mayalanmadan çıkan
bu koku, şarabın zengin kokusu değil, çürüyüşün ve kimya maddelerinin kokusu.
Canım, ne olursa olsun, içinde alkol var ya. Sarhoş olurlar ya. Küçük çiftçiler,
borçların üzerlerine bir deniz dalgası gibi saldırdığını gördüler. Ağaçlara ilâç
serpmişler, ürünü satamamışlardı. Ağaçları budamış, aşılamıştılar ve ürünü
toplayamamışlardı. Ve bilginler çalıştılar, düşündüler, bu sırada meyveler
yerlerde çürüyordu, şarap teknelerinde çürüyen sıvı, havayı zehirliyordu.
Şarabın tadına gelince... Su kadarcık bile şarap tadı yoktu, sadece kükürt,
tanen asidi ve alkoldü. Bu küçük bahçe, gelecek yıl büyük bir kumpanyaya ait
toprağın bir parçası olarak, borç sahibini boğacak. Bu bağ, bankanın olacak.
Büyük mal sahipleri yaşayabilecek yalnız, çünkü onların konserve fabrikaları
da var. Dört armut soyulsa ve yanlsa da pişirilip konserve yapılsa, yine onbeş
sente mal olacak. Ve konserve yapılan armut bozulmaz. Yıllarca durur. Çürüme,
Kaliforniya devletinin her yanına yayılıyor; bu tatlı koku, memlekette büyük bir
acı yaratıyor. Ağaçları aşılamasını, tohumları yeşertmesini, büyütmesini bilen
insanın, aç halkın kendi ürününü yiyebilmesine bir çare bulamıyor. Dünyada yeni
meyveler yaratmasını bilen insanlar, meyvelerinin yenmesini sağlayacak bir
sistem yaratamıyorlar ve bu başarısızlık, devletin üzerine büyük bir felâket
gibi çöküyor, kalıyor. Asma köklerinin, ağaç köklerinin yarattığı ürünler,
fiyatları düşürmemek için yok edilecek. Ve işte bu hepsinden acı, hepsinden
berbat... Kamyonlar dolusu portakal yere dökülüyor. Halk meyveleri toplamak için
kilometrelerce uzaklardan geliyor. Ama halk, portakalları toplarsa, sonra nasıl
gider de düzinesi yirmi sente portakal alır?.. Ve adamlar portakalların üzerine
hortumlarla gaz fışkırttılar. Yaptıkları bu cinayete ve meyveleri toplamaya
gelen halka kızıyorlardı. Milyonlarca halk aç, halka meyve lâzım... Dağlar gibi
yükselen sapsarı yığınlara gaz püskürtülüyor. Ve çürüme kokusu bütün ülkeyi
kaplıyor. Kahveyi gemilerde yakıt olarak kullanın. Isınmak istiyorsanız mısır
yakın, çok ısıtır. Derelere patates boşaltın, aç halkın patatesleri avlamaması
için derelerin kenarına adamlar koyun. Domuzları öldürün, gömün; dünyanın
üzerine pis bir koku çöksün. Kanunun suç saymadığı bir cinayet bu. Gözyaşlarıyla
belirtilemeyecek bir keder. Bütün başarısızlıklarımızı hiçe indiren tam bir
iflâs. Bereketli toprak, dümdüz ağaç dizileri, güçlü ağaç gövdeleri ve olgun
meyveler. Ve pellagra hastalığına yakalanan çocuklar ölecek. Çünkü portakal, kâr
getirmiyor. Belediye doktorları gömme kâğıtlarını dolduradursunlar...
«Gıdasızlıktan ölmüştür» diye... Ama gıdanın çürümesi, çürütülmesi gerek. Halk.
patates toplamak için balık ağlarını alıp, derelerin kenarına gitti, muhafızlar
onları derelerin kenarına bile yaklaştırmadı. Hurda otomobilleriyle yerlere
atılmış portakalları toplamaya geldiler; ama üzerlerine gaz dökülmüştü. Ve
öylece durup, patateslerin derenin akıntısıyle birlikte nasıl sürüklendiğine
baktılar. Hendeklerde öldürülen ve sönmemiş kireçle üzerleri örtülen domuzların
böğürtülerini dinlediler. Portaka yığınlarının ilâçlı çamur içinde gittikçe
çöküşünü seyrettiler insanların bakışlarında bir şaşkınlık vardı ve açların
gözlerinde de artan bir kızgınlık, bir gazap... Halkın ruhunda büyüyen gazap
üzümleri olgunlaşıp ağırlaşıyor ve bağbozumunu hazırlıyordu.

john steinbeck - gazap üzümleri
12:04

- Bana öyle geliyor ki, spot ışıklarından rahatsız oluyorsunuz. İnsanlarla temastan kaçınıyorsunuz. Mesela, sadece ara sıra röportaj veriyorsunuz.


Evet, pek sosyal bir insan değilim. Şöhretin sunduğu avantajlardan yararlanan, gazetecilerle temasta bulunmaktan hoşlanan insanlar vardır. Ben bunları sevmiyorum. Şimdiye kadar gazetecilerle yaptığım söyleşilerden sonra yazılmış tek bir makale olmadı ki, beni tatmin etmiş olsun. Mesele bana övgüler düzülmemiş olması değil, yazılanların tartışılan, konuşulan şeyle ilgisinin olmaması. Şöhretim yüzünden birinin ilgisine mahzar olduğumu anlamak benim için bir yük. Beni sinirlendiriyor.

- Sizi sinirlendiren şey ne?

Cevaplaması zor. Biraraya gelip konuşan insanların ortak bir noktaları olmalı diye düşünüyorum, ki sohbet tek taraflı olarak kalmasın. Oysa hemen her gazeteci sorusunu yönelttiğinde cevaplarla değil, notlarıyla ilgileniyor. Sohbet onu etkilemiyor, yalnızca işi için anlamlı. Aynı şekilde bir sohbet arkadaşı olarak sinema seyircisi de beni sinirlendiriyor, benim hakkımdaki merakımdan ötürü. Kısacası bu tür sohbetler samimi değil, bu da beni küplere bindiriyor. İnsanlar sosyalleşiyorlar, ama karşılıklı, samimi bir ilgi yok; dolaylı bir yolla karşılaşıyorlar.

- Siz samimi bir temas mı istiyorsunuz?

Bana öyle geliyor ki herkes biraz bunu istiyor. Yaptığımız bir çok şeyde büyük bir samimiyetsizlik var, özellikle insan içine çıktığımızda yaptığımız şeylerde, bir sürü saçmalık, boşluk. Şahsen söylemeyi önemli bulduğum bir şey yoksa, bu tür sohbetlere bir anlam veremiyorum. Film yaptığım için de her şeyi eserlerimle söylemeye çalışıyorum.

- Sohbetimizin temelinin bir hayli olumsuz olduğunu mu söylemeye çalışıyorsunuz bana?

Hep böyle olmuştur. Bu konuda yapacak bir şey yok. Hem ne demek öyle olumsuz bir temel? Bir temelimiz yok. Sizin benimle söyleşi yapma dileğiniz, benim de bütün gücümle size direnme dileğim var yalnızca.

- Bunu kuvvetle hissedebiliyorum.

Bakalım sohbetimiz nasıl devam edecek. “Zekice bir cevap istiyorsan, zekice bir soru sor,” diyen Goethe’ydi yanılmıyorsam.

- Sayın Tarkovski, eğer hiçbir ortak yanımız olmadığınızı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Size geldim, çünkü filmlerinizden ötürü kendimi size yakın hissettim. Bu söyleşi benim açımdan sizinle konuşabilmenin bahanesi yalnızca.

İşte bunu bana kanıtlamanız gerekecek.

- Umarım kanıtlayabilirim. Londra’ya sizin için geldim. Buradan bir makale çıkacak olması yalnızca tali bir sonuç, bu sohbetin peşi sıra gelen bir şey.

Anlıyorum, her şeyi birbirine bağlamak istiyorsunuz.

- Her şeyden önce şu var: Sizi görmek benim dileğimdi, isteğimdi. Sonra bunu yapabilmek için bütün o engellerle karşı karşıya kaldım.

Ve maalesef hepsini aştınız. Diğer bütün gazeteciler gibi sizin de bu engellerle tökezleyeceğinizi ummuştum, ama buradasınız.

Dinleyin, filmleriniz beni derinden etkiledi; şeylere bakışınız çok tanıdık, bir kadın olarak kendimi o filmlerde görememem dışında. Kadınlar filmlerinizde kesinlikle geleneksel bir rol oynuyorlar. Erkek dünyası egemen, daha doğrusu yalnızca erkek dünyası var. Erkeklerin bakış açısından kadın gizemli. Sevgi dolu; erkeği seviyor, bütün varoluşu erkekle olan ilşkisi etrafında dönüyor. Kadının kendine ait bir hayatı yok.

Buna pek kafa yormadım; demek istediğim, kadının için dünyasını hiç düşünmedim. Kadının kendine ait bir dünyası olduğunu inkar etmek zor olur, ama bana öyle geliyor ki bu dünya kadının ilgili olduğu erkeğin dünyasına kuvvetle bağlı. Bu bakış açısına göre, tek başına kadın anormalliktir.

Peki tek başına bir adam, bu normal midir?

Tek başına olmayan bir adama göre daha normaldir. İşte bu yüzden kadın filmlerimde ya hiç yok ya da erkeğin gücü üzerinden yaratılıyor. Kadın yalnızca iki filmimde var, Ayna ile Solaris’te. O filmlerde de erkeğe bağlı olduğu belirgin. Kadının böyle bir rolü olduğuna itiraz mı ediyorsunuz?

Söylediğiniz şeyi nasıl kabul edebilirim ki? Ben, kendi adıma, kendimi o rolde göremiyorum.

Birlikte yaşadığınız erkeğin dünyasının, sizin dünyanıza bağlı olması gerektiği sonucuna mı vardınız peki?

Hayır, öyle de değil. Ben kendi dünyamı korurum, o kendi dünyasını korur.

Bu imkânsız. Siz kendi dünyanızı, o kendi dünyasını korursa ortak hiçbir şeyiniz olmaz. İç dünyanın ortak bir dünya haline gelmesi gerekir. Gelmezse eğer, ilişkinin bir geleceği olmaz, umutsuzdur, uyumsuzdur, ölmeye mâhkumdur. Bir kadının eş değiştirmesini tuhaf bulmaya meyilliyim. Mesele kaç eşi olduğu değil, ben ilkeyi düşünüyorum. Mesele şu ki, kadın bu evlilikleri bir hastalık gibi yaşar. Yani önce bir hastalığa düşer, sonra bir başka hastalığa, sonra bir başkasına, vs. Aşk öyle bütün bir duygudur ki, aldığı biçim ne olursa olsun tekrarlanamaz; bütünlüğü yüzünden tekrarlanamaz. Kadın bu duyguyu tekrarlayabilirse ona tümüyle anlamsız gelir. Bu kadın şanssız olmuş olabilir ya da kendi dünyasını korumaya çalışmış, kendi dünyasını daha önemli bulmuş, yabancı bir dünya içinde erimekten korkmuş olabilir. Bu durumda da ciddiye alınmayı bekleyemez ki. Anlıyor musunuz?

Daha önce kendine ait bir dünyası olan bir kadınla tanışmadınız mı hiç?

Böyle bir kadınla ilşki kuramam ki.

Doğru anladıysam eğer, siz bir kadında erimezsiniz, öyle mi?

Hayır, erimem. Buna ihtiyacım yok. Ben bir erkeğim.

Ama sizin içinizde eriyen bir kadına ihtiyacınız var?

Doğal olarak. Kadın kendini korumaya çalışırsa, ilişki soğuk olur.

Ama bu sevgi içinde siz kendinizi koruyorsunuz.

Ben erkeğim. Benim farklı bir doğam var.

Kadın doğasını bildiğiniz gibi bir izlenime mi sahipsiniz?

Sizin gibi, benim de kadın doğası hakkında bir fikrim var.

Ama ben kendimi içerden, bir kadın olarak tanıyorum, çünkü bir kadınım.

İnsanlar kendilerine toz kondurmazlar. Kendi dünyasını korumak isteyen bir kadın beni şaşırtıyor. Bana öyle geliyor ki kadının anlamı, kendini feda etmektir. Kadının büyüklüğü buradadır. Böyle bir kadının önünde saygı ile eğilirim. Böyle vakalar biliyorum.

Dünyada böyle vakaların kıtlığı çekilmiyor pek.

Evet, büyük kadınlar. Kendi dünyasında ısrar edip de, büyüklüğünü kanıtlamış bir tek kadın bilmiyorum. Birini söyleyin.

Karşınızda dilim tutuldu. Yani kadın yalnızca erkeğe duyduğu aşka var olma hakkına sahip, öyle mi?

Ben öyle mi dedim? Kadın-erkek ilişkisi üzerine konuştuk yalnızca. Lafım ağzıma tıkılmadan bir şey ifade etmem de pek mümkün olmadı.

Epey bir şey söylediniz, gayet iyi biliyorsunuz.

Ben sadece, erkek ya da kadın, bir insanın, sevdiğinde kendine ait kapalı bir dünyası olmasının imkânsız olduğunu, bu dünyanın ötekinin dünyası ile karışıp tümüyle farklı bir şeye dönüştüğünü söyledim. Kadını bu ilişkiden azat ederseniz, ilişkiyi bozarsınız. Kadın ayağa kalkamaz, şöyle bir silkinip beş dakika sonra yeni bir hayata başlayamaz. Kadının iç dünyası tümüyle erkeğe karşı beslediği duygulara dayanır. Benim fikrime göre, kadın kesinlikle, mutlaka bu duygulara dayanmalıdır. Kadın, aşkın sembolüdür. Aşk, insanın en büyük hazinesidir, kelimenin hem maddi hem de manevî anlamında. Kadın, hayatın anlamını verir. Mesih’i doğuran bâkire olarak Bâkire Meryem’in bir sevgi sembolü olması tesadüf değildir. Kadınlara bu konudan bahsettiğimde, onur duygusundan laf açılıyor hep, görünüşe bakılırsa bu onur duygusundan yoksun bırakılmak istendiklerinden bahsediyorlar. Benim bakış açıma göre bu kadınlar yalnızca bir erkek-kadın ilişkisinde, erkeğe tamamen kendilerini adamakla onur bulacaklarını anlamıyorlar. Kadın gerçekten severse çetele tutmaz, sizin sorduğunuz gibi sorular sormaz. Sizin neden bahsettiğinizi bile anlamaz.


Neden bir başkasının, özellikle de bir kadının bütün sevgisini istiyorsunuz, merak ediyorum. Neden kendinizi aşka adayıp yapması gereken her neyse yapmayı kadına bırakamıyorsunuz?

Bu da mümkün olabilir tabii. Ben kimseden belli bir davranış göstermesini istemiyorum. Ben yalnızca kadının, bütün manevi benliğini ifade edebilmesi için, içinde bulunduğumuz şu anda kendi dünyasında ısrar etmemesi gerektiğini düşünüyorum.

Kadının bir kişilik olarak var olmayı bırakıp da yalnızca sizin üzerinizden yaşamasından ne bekliyorsunuz? Bu size neyi getiriyor?

Onun iç dünyasını anlayabilir ve kendi dünyamı ona açabilirim. Kadın kendi dünyasında kalırsa birbirimizi hiç tanıyamayız.

Kadının sizin bahsettiğiniz gibi erkeğe kendini tümden adaması, kadın adına büyük tehlike taşıyor. Kadın, erkek üzerinden yaşamayı tercih ederse, eli boş kalma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu eski, çok eski bir hikaye. Çok iyi bildiğim bir hikaye. Ben de aşk içinde eriyip gitmeye zaman zaman epeyce meyilli olurum.

Şükürler olsun. Bununla gurur duyun. ‘Eriyip gitmeyi’ kadından beklediğimi de düşünmeyin. Maalesef ben kendim, bu aşk duygusunu nadiren yaşıyorum. Çok nadir oluyor, olduğunda da insan, kadın ya da erkek o kişiyi kıskanabilir ancak. Bundan bahsetmem, birinin kendisini adamasını beklediğim anlamına gelmiyor. Böyle şeyler istemek imkansızdır. Aşk kaba kuvvetle yürütülemez. Bu yüzden de benim bakış açımın kimseye bir zararı yok.

Aşk ya olur ya olmaz, öyle mi?

Evet, ya olur ya olmaz. Olmazsa hiçbir şey olmaz ve insan yavaş yavaş ölür. Bu benim fikrim. Doğal olarak tarafların kendilerinin sorumlu olduğu, birbirlerinden daha da bağımsızlaştığı, bunun da birbirlerinden daha bir soğumaları, daha bir bencil olmaları anlamına geldiği ilişkiler de var. Belki böylesi daha kolaydır. Bu tür ilişkiler elbette o kadar tehlikeli değil, daha rahat. Ve feminizm düzeyinde bir yerde hareket ediyorlar. Bana göre feminizmin anlamı yalnızca kadınların sosyal haklarını garanti altına almak değil. Gerçi bugün kadının sosyal durumu, eskiden olduğu kadar ağır değil, birkaç yıl içinde de denge sağlanacak.

Tuhaf, çok tuhaf, bundan bahseden kadınlar erkeklerle benzerlikleri üzerinden duruyor, kadın olarak emsalsizliklerini anlamıyorlar. Bu beni hep hayrete düşürmüştür, çünkü kadının iç dünyası erkeğinkinden esasen çok farklıdır. Kadının, özel olması yüzünden erkekten bağımsız var olmayacağına inanıyorum. Erkekten bağımsız varolursa, doğal, organik değildir artık. Toplum içinde kesinlikle bir yer edinebilir; bir erkeğin işini yapabilir, ama bu onu kadın yapar mı? Hayır, asla.

Bazı kadınlar bir erkeğin işini yaparak eşit olabileceklerini düşünüyorlar. Oysa kadının erkekle aynı hakları istemeye ihtiyacı yoktur. Kadın tümüyle erkekten farklıdır. Kadının bir emsalsizliği vardır, onda önemli bir şey, erkekte olmayan temel bir şey vardır. Kadınlar eşit haklar istiyorlar. Ne demek istediklerini anlıyorum; artık kendilerini feda etmek istemiyorlar. Her zaman bastırılmış olduklarını anladılar ve eşit haklara sahip olarak kendilerini özgürleştirebileceklerine inanıyorlar. Kadın ya da erkek herkesin, doğal olarak özgür olmak isterse özgür olduğunu anlamıyorlar. Hepimiz özgür insanlarız, ama özgür ülkede yaşıyor olabileceğimiz için değil. O önemli bir sebep değil. Antik Roma’nın duvarcısı, özgür bir insanın içinde olabilir. İnsan temelde özgürdür. Özgür değilse, bu onun, yalnızca onun hatasıdır. Nihayet sadede gelebildik.

Kadınların dünya olaylarından büyük ölçüde dışlanmış olmaları gerçeğini inkar etmiyorum. Kuşkusuz bu bir haksızlık. Ama kamusal hayata tamamen entegre olursa kadına neler olacağını bilemiyorum henüz. Buna karşı olmadığımı, bunu desteklediğimi vurgulamak isterim, ama kendini orada bulamayacağı yönünde bir izlenimim var. Tatmin olmayacak.

Size katılıyorum. Erkek egemen değerler hakim olduğu sürece, bu dünya bir kadın için zor olacak, kariyerinde erkek değerleriyle yarışmak zorunda olduğu sürece.

Yanılıyorsunuz. Bence parlak kariyeri olan bir kadın kadar sevimsiz bir şey olamaz. Erkek haklarım için korktuğumdan değil, bunu gayri tabii bir şey olarak gördüğüm için. Görmezden gelmesi gereken bir yolu tutan bir kadın modeli bu. Yalnızca erkeğe karşı beslediği yanıltıcı, rekabetçi bir duygu böyle yapmasına sebep oluyor. Peki, neden oluyor bu? Kadın, erkek gibi mi olmak istiyor? Erkeğe, onunkine benzer becerilere sahip olduğunu mu göstermek istiyor? Bir kadının bir erkeğin işini yapabileceğine hiç kuşkum yok. Burada, İngiltere’de bir kadın, mücadelelerle dolu bir yoldan geçerek, büyük bir siyasal kariyere sahip oldu. Bir kadının bir erkeğin işini yapabilmesi özel bir şey değil. Elbette ki yapabilir. Ama bu bir şey kanıtlamıyor.

İnsan M. Thatcher’ı anlayabiliyor. Bir kadının erkek alanında erkek değerlerini benimsemesi şaşırtıcı bir durum değil. Yapabileceği başka bir şey yok. Başka bir seçeneği yok. Sizin ifadenizde beni rahatsız eden şey, kadının gerçek doğası diye bir şey varsaymanız. Kadınlar asırlardır erkek egemen bir dünyada yaşadıklarından, kadın doğasının ne olduğunun, kadınların kadın değerleriyle nasıl bir dünya yaratabileceklerini kestirmek zor.

Afedersiniz, sizin adınız ne?

İrena.

Dinleyin beni, İrena, siz kadın doğanızdan memnun olmadığınızı söylüyorsunuz.

Hayır, beni yanlış anladınız.

Ama hep var olmuş olan, yaratılmış olandan daha farklı bir kadın-erkek ilişkisi olamaz. Çünkü dünyamız iki cinsiyetli, ister beğenin, ister beğenmeyin. Belki başka bir gezegende tek ya da beş cinsiyetli bir dünya vardır, hayatın devamını sağlamak için bu tür bir gruplaşma gerekiyordur. Belki orada fiziksel ve manevi aşk için beş cinsiyet gereklidir. Ama yaşadığımız dünyada iki cinsiyet gerekli. Bir sebepten bunu hep unutuyoruz. Haklardan, koşullardan, bağımlılıktan bahsediyoruz. Bir kadının kadın olduğu, bir erkeğin erkek olduğu gerçeğinden hiç bahsetmiyoruz. Tek itirazınız bunu sevmediğiniz olabilir.

Bence kadınlık bir başka kişiye bağımlı olmakta yatmıyor, bu yüzden de filmlerinizdeki kadın kahramanlarda kendimi bulamıyorum. Bütün o kadınlar erkek gezegeninin etrafında dönen uydular, bir iç dinamizme sahip olmaları bir nebze olsun mümkün değil.

Tuhaf. Moskova’da kadınlardan birçok mektup almıştım, Ayna adlı filmimde, kimsenin erişemeyeğini, kimsenin göremeyeceğini düşündükleri dünyalarını açıp oraya sızmayı başardığımı söylüyorlardı. Belki sizin farklı bir kişilik yapısınız var. Belki kendinizden talepleriniz farklı. Belli ki, Ayna’daki anne gibi değilsiniz. Ayna annem hakkındadır. Kurgu değildir, gerçeğe dayanmaktadır. İçinde kurgusal bir tek bölüm bile yoktur. Belki haklısınız, belki de kendinizi orada göremiyorsunuz.

Temel insanlık durumu ve sizin buna yaklaşımınız, özellikle Stalker ve Solaris’te beni çok etkiledi. İşte bu yüzden buradayım. Solaris’te aşkı resmetme biçiminiz muhteşemdi, incelikliydi. Ama aşk Hari’nin tek gücü ve aynı zamanda onun Aşil topuğu. Sadece aşkı var.

Yani, siz bir Aşil toğuğu istemiyorsunuz. İncitilmez olmak istiyorsunuz.

Kadınlar erkeği hiçbir zaman erkekçe fethedemezler. Kadın bütün sevgisini ortaya koymazsa, erkek-kadın ilişkileri farklı olur.

Evet, farklı olur; farklı olması gerekir. Asırlardır başkaları için yaşamaya yönlendirilmiş, asla kendisi için yaşamamış, başkaları için her zaman kullanıldıktan sonra atılabilir bir kadın olduğunuzu düşünün bir. O yükü hissedebiliyor musunuz?

Bunun bir erkek açısından daha mı kolay olduğunu düşünüyorsunuz?

Değil tabii. İşlerin şimdiki hali, her iki taraf için de zor.

Erkek olmak, kadın olmak kadar zor. Bahsettiğiniz ısdırabın kaynağında başka bir şey var aslında. İnsanın manevi düzeyinin çok düşük olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Bugün yatıp uyduğumuzda, ertesi gün kalkamayabileceğimizi biliyoruz. Çılgının biri düğmeye basarsa eğer, bu gezegen üzerinde hayatı silmek için üç bomba yeterli olacaktır. Bunun bilincinde olmadığımız söylenmez, ama sürekli unutuyoruz. Manevi ilgilerimiz o derece maddiyatın kölesi olmuş ki, asla gündeme gelmemesi gereken meselelerle uğraşmamız gerekiyor.

Toplumsal sorunların gelişmesi, bizim çılgın maneviyat karşıtlığımızın bir sonucu. Manen ergin bir kadın, erkekle ilişkisinde köleleştirildiğini ya da aşağılandığınız hiç düşünmeyecektir. Manen ergin bir adam da bir kadından bir şey istediğini hiç düşünmeyecektir. Yalnızca siz, argümanınızın gücüyle beni bu tür cevaplara getirdiniz. Bu tür meselelerden konuşmak bize yabancı olmalı.

Bunlar hakkında konuşuyor olmamız bir şeylerin yolunda gitmediğini gösteriyor. Sorun doğal bir şey olmalı. Fakat kazanılmış ya da kazanılacak kadın hakları, kadınların kendi kendilerini onaylamalarını sağlamayacak. Tam tersine, bundan sonra aşağılanmayı hissedecek. ‘Neden’ diye soracak kendine, ‘erkekten çok farklı bir insan olarak, bir erkeğin hayatını yaşıyorum?’ Bu sorunlar maneviyattan yoksun oluşumuzun işaretleri.

Hayret verici kadınlar, manen hayret verici kadınlar tanıdım. Bu kadınlar kendilerini bu tür sorunlarla sıkmıyorlar, ama öyle bir iç zenginlik, manevi büyüklük, öyle bir moral gücü gösteriyorlar ki, erkeklerin dizlerine kapanması, bundan utanç değil, onur duyması gerekir.

Bakın, işte asıl mesele burada. İlişkilerimizi açıklamaya başladığımızda, çoktan kötü yola girmiş oluyoruz. Buna özlem duymak hoşnutsuzluğumuzun bir belirtisi, adalet arayışı değil. Hoşnutsuzluk ve adalet arayışı da iki farklı kategori, gördüğüm kadarı ile kadınlar bugün korkunç durumdalar. Gerçekten seven bir kadın böyle sorular sormaz. Bunlarla ilgilenmez.

Dünyaya egemen olan erkek değerlerinden bahsediyoruz. Kadın değerlerinin güçlü bir etkisinin olduğu bir toplumda işler böyle kıyametvari bir tehdide varmayabilirdi. Bugün bir kadının Kıyamet’i bilip de, kendini bundan sorumlu ve bununla yakından ilgili hissetmeyip onun yerine kendini tam bir aşk içinde tek bir adam için, hâlâ aşkıyla sımsıcak olan bu adamın gezegeni mahvedeceği düşüncesiyle feda edebileceğini nasıl oluyor da tasavvur edebiliyorsunuz?

Şok edici, şok edici. Ne demek istediğinizi anlıyorum. Ama hayretten ağzım açık kaldı, İrena, bir erkeğin aynı hislerle, aynı kaygılarla dertlenmediğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu gezegene erkeğin hükmettiğine inanıyorsanız, yanılıyorsunuz.

Kim hükmediyor peki?

O.

Nerede O?

(Yukarıyı işaret eder.) Anlıyor musun? Olayları tartışıyoruz, sebepleri değil. En önemli şeyden bahsediyoruz. İnsan, varoluşunun sebebini bilmeden yaşıyorsa, bu dünyaya hangi sebepten geldiğini, neden bir süre yaşamak zorunda olduğunu bilmeden yaşıyorsa, o zaman dünyanın bugün içinde olduğu hale gelmesi gerekirdi. Aydınlanmadan bu yana, insan, görmezden gelmesi gereken şeylerle uğraşıyor. Maddi şeylere doğru dönmeye başladı. Bilgi açlığı insanı ele geçirdi. Kadınlar erkekler kadar bilgiye aç değildir. Şükürler olsun.

Kadınların başka tür algılara duyarlılığı olabilir.

Evet, kesinlikle. Demek bunu anlamışsınız. Peki sonra ne oldu? İnsan körmüş gibi kendi kendisinin etrafında dönmeye başladı. Elleri dışında dünyayı algılamasına yarayacak bir organı kalmamıştı. Bu dünyaya dair o kadar çok şey algıladık ki, bunun mutluluk ve uyuma varmak için yeterli olacağı düşünülebilir. Ama hayır, tam tersine, ‘dünya hakkında ne kadar çok şey bilirsek’, aslında atalarımızdan o kadar daha az biliyoruz, açıklığı daha fazla yakalamış uzmanlar bunu görüyorlar. Karıştırma kabiliyetimiz var. Körsünüz diyelim, soğuk bir radyatöre dokunduğunuzda, etrafınızdaki dünyanın da soğuk olduğunu düşünürsünüz, kaloriferler yanıyorsa da tam tersini, etrafınızdaki dünyanın sıcak olduğunu. Orası önemli değil, ama bu anlayışın gerçek dünyayla bir ilgisi yoktur; yalnızca dokunma duyusunu ifade eder. Dünyayı algılamamızın kaloriferlerin yanıyor olup olmamasına bağlı olması zavalıca. Dünya hakkında çok şey bildiğimize karar verdik. Oysa hiçbir şey bilmiyoruz. Dünyanın küçük bir kısmına dair belli belirsiz bir kavrayışa sahibiz, ama o da bize genel tabloyu vermiyor, çünkü dünya sonsuz.

Bence insanın varoluşunun pathosu, anlamakta yatmıyor; o insanın entelektüel bir görevi, ama asıl işi değil. İnsanın sorunu, hayatın anlamının bilgisine sahip olarak yaşamak. Dünyayı pragmatik, kâra dönük, avantaj arayan taraftan algılamamız ne kadar ilginç. Durmadan protez üretiyoruz. Bütün teknolojiler buna dayanıyor. Uçakları icat ettik, çünkü at sırtında gitmekten yorulduk. Hayatlarımızı daha hızlı hareket ederek zenginleştirmeyi düşünüyoruz. Bu, çıplak gözle bile görülebilen temel bir hata.

Bilimci amacının keşif yapmak olduğuna inanıyor. Bu hakikatle ilgili pragmatik bir yaklaşım. Sanatçı sanat eseri üretmek için yaşıyor. Herkesin hayatındaki amacı yakalayıp onu yaşaması gerekirken, herkes belli görevlerle yaşıyor, herkes eşitsizliği hissediyor, herkes öbürünü kıskanıyor. Bu zeminde herkes haklı ve eşit haklara sahip; sanatçılar, işçiler, rahipler, çiftçiler, çocuklar, köpekler, erkekler ve kadınlar. Hayatın bu anlamı içimizde gizli kalırsa tökezlemeye başlarız ve hayatın anlamını anlamış olsak ortaya çıkmayacak sorunlar icat ederiz. Bu benim bakışım. En baştan alacak olursak, her şey yerinde kalır. Uygarlığımızın krizi bir orantısızlıktan kaynaklanmıştır. İki kavram arasında uyumsuzluk var; maddi gelişme kavramıyla manevi gelişme kavramı arasında.

Bu Platon’la başlamıştı.

Hayır, çok daha önce. İnsan kendini doğaya ve diğer insanlara karşı korumaya başladığında başladı. Toplumumuz bu kırık fay üzerine gelişti. İnsanlar sevgiyle, dostlukla, manevi bir temas ihtiyacı ile değil, yarar sağlama itkisiyle birbirleri ile ilişki kuruyorlar. Ayakta kalmak için, doğal olarak. Ama ben insan her durumda ayakta kalabilirdi diye düşünüyorum, çünkü insan, hayvan değil. İnsanın doğayla uyum içinde yaşadığı ve hayret verici şeyler yarattığı örnekler biliyoruz. Örneğin Sanskrit dilinde belgelenmiş o Doğu kültürleri, maddi dünya ile manevi dünya arasında bir denge kurmayı başarabilmişlerdir. Hâlâ bu kültürlerin izlerini taşıyoruz, bize uygarlığın bir zamanlar farklı, gerçeğe daha yakın bir yol aldığını anlatıyorlar. Bu uygarlıkların neden silinip gittiği sorulabilir. Öyle görünüyor ki başka kültürler onlara paralel gelişti, birbirlerine karşı birtakım düşmanca duygular beslemeye başladılar ve bu uygarlıklar kendi kavramlarını geliştirme imkanı bulamadılar. Yine de bunun tam sebepleri bilinmiyor.

Her halukarda insanın bu dünyaya manen yükselmek amacıyla geldiğini, kötülük dediğimiz şeyi yenmek, kaynağı egotizmde yatan kötülüğü yenmek için geldiğini anlaması lazım. Egotizm, insanın kendi kendisini sevmesinin, sevgi kavramına dair hatalı bir kavrayışı olmasının bir semptomudur. Her şeyin deforma olmasınn kaynağı budur. Bilimimizin budalalığı, hataları ve yıkıcı sonuçları, kadınların doğru zamanlarda iktidarı almamalarının değil, insanın manen yüksek seviyeye çıkamamış olmasının sonucudur. İnsanlık manevi değerler doğrultusunda ilerleseydi, bir enerji kaynağı değil manevi bir kaynak arayışına girseydi, o zaman bu konuştuğumuz hiçbir şey gündemimizde olmayacaktı. O zaman insan manevi bir sürecin denetiminde uyum içinde gelişecekti. Manevi sürecin entelektüel süreç gibi böyle bir tek taraflılık yaratabileceğini sanmıyorum. Maneviyat, uyum kavramını içerir zaten. Ne kadar haklı olursanız olsun, başka her şey ikincil önemdedir. Filmlerimde kendinizi göremiyorsanız bu benim yanlış olduğumu kanıtlamaz. Ben resmetmek istediğim kadınlar hakkındaki gerçeği söyledim. Siz beğenmeyebilirsiniz. Yoksa kadınları toplumsal gerçekçi bir anlamda mı resmetmemi izterdiniz?

Bana karşı önyargılısınız.

Yo, yanılıyorsunuz, siz benim hakkımda önyargılısınız. Bence birlikte yaşadığınız erkeğe ‘neden bu kadar aptalsın?’ diye sormalısınız. Sorunun böyle sorulması gerekir.



şiirsel sinema - andrey tarkovski