| 11:31 |
|
|
...
Şimdi vereceğimiz bir kaç rakam dünyadaki bu kötü gelişme sisteminin, yeryüzünün kötü yönetiminin iflas ettiğini ve bunun sonucu ortaya çıkan felaketin ne boyutlara ulaştığını gözler önüne sermektedir. Öncelikle temel eşitsizlik: Sovyetler Birliği dahil olmak üzere Avrupa’nın, Kuzey Amerika’nın sanayileşmiş ülkeleri ile Japonya ve Avustralya, dünya nüfusunun %30’unu oluşturmaktadırlar. Hal böyle iken bu ülkeler, dünya üretiminin %82’sini ellerinde bulundurmakta ve silahlanmaya ayrılan miktarın %85’ini harcamaktadırlar. Buna mukabil, yarım milyar insan asgari olan beslenme sınırının çok altında yaşamakta ve hatta bu yüzden ölmektedir (günde iki bin kalori). Bir diğer yarım milyar insan ise mutlak fakirlik sınırının altında yaşamaktadır (yılda 70 santimden az).[6]
Gelişmiş ülkelerin silahlanma masrafları 380 milyar dolardır. “Tüm dünyanınki ise 450 milyar dolara ulaşmaktadır.” Oysa aynı sene Üçüncü Dünya Ülkeleri’ne yaptıkları yardım, 1/3’ü silahlanmaya ayrılmak üzere 22 milyar dolardır.
Dikkat edilecek ikinci husus: Bu eşitsizlik ve -onun ayrılmaz parçası olan bağımlılık- giderek artmaktadır. Mesela, az gelişmiş ülkeler, 1980 yılında borçlarının faizlerini ödemek için 13,2 milyar dolar yani yapılan yardımın yarısı kadar parayı vermek zorunda kalmışlardır. Bu sistemde zenginler daima daha zengin fakirler ise daha fakir olmaktadır. Egemen olanlar daha egemen olmakta; eskiden sömürmüş olanlar ise daha çok sömürmektedir. Çünkü bu; Ahmed Bin Bella’nın biraz önce zikredilen mülakatta belirttiği gibi, hepsi de “eşit olmayan mübadele ve bağımlılığın sürdürülmesine” yardım etmekle görevli kuruluşların marifetiyle gerçekleşmektedir. Sadece bir misal ile yetinmek için şunu hatırlatalım ki Dünya Bankası ve şubesi IDA “Uluslararası Gelişme Ortaklığı” ile IMF “Uluslararası Para Fonu” gibi (oy sayısının yatırılan kapitalin miktarıyla orantılı olduğu) kuruluşlar fakir ülkelere ancak şu korkunç şartlarla borç para vermeye razı olmaktadırlar:
- İhracat gelirlerini artırmak (bu, halkları temel ihtiyaç maddelerinden mahrum bırakmaktadır);
- Yabancı yatırımları kolaylaştırmak (bu, yatırım yapanlara, bu ülkelerde elde ettikleri kazançların en büyük kısmını dışarı çıkarmalarına imkan vermektedir);
- Sosyal politikanın zararına devletin masraflarını azaltmak;
- Ücretleri kontrol altında tutmak (bu ise, milyonlarca işçiyi asgari hayat seviyesinin altına düşürmektedir).
Bu siyasi egemenlik ve ekonomik sömürüyü sağlamak için başvurulan birçok mali yol arasından sadece biridir.
Sanayileşme ve teknoloji transferleri de bir başka tuzaktır: Her ülke, yine Ahmed Bin Bella’nın ifade ettiği gibi “kendi hedeflerine varılmasını sağlayacak ilim ve teknolojiyi amaçlar.”[7] Oysa Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin ihtiyaçları Batı ülkelerinin askeri sanayi kompleksleri ile tespit edilen hedeflerden açık bir şekilde farklıdır. Bu bakımdan o, teknoloji transferlerini bir yandan yeni bir egemenlik, diğer yandan da var olma ve düşünme modellerini aktarma vasıtası olarak tahlil etmekte ve şu sonuca ulaşmaktadır: “Bu teknoloji yeniden gözden geçirilmedikçe gelecek olmayacaktır.”
...
Önce tarımı ele alalım. Rudolph Strahm, “fakirlerin yiyeceğinin hangi yollarla zenginlerin hayvanlarına verildiğini” gözler önüne sermiştir.[8] Nüfusları dünya nüfusunun 1/6’sını teşkil eden sanayileşmiş ülkeler, dünya tahıl üretiminin %60’ını ellerinde bulundurmakta ve bunun 2/3’ünü de hayvanların beslenmesi için kullanmakta[9] ve böylece Üçüncü Dünya Ülkeleri’ndeki açlığı arttırmaktadırlar. Buna mukabil ortak pazar ülkeleri 1974 yılında 130 milyon ton sığır etini yani şahıs başına 5 yıllık tüketim için 500 kilogram eti stok olarak ellerinde bulunduruyorlardı. Bu stoklama işi ise Ortak Pazar’ın tarım fonuna 28 milyar eski Frank’tan fazlaya mal oluyordu.
Misalleri çoğaltmak mümkündür: 1 kg. soya insana, 3 kg. sığır eti, 10 litre süt veya 60 yumurta kadar protein temin etmektedir. Oysa dünya soya üretiminin ancak %3’ünden insanların beslenmesinde yararlanılmaktadır; gerisi ise hayvanlar için ya da sentetik iplik yapımında kullanılmaktadır.
Şimdi de tarım sahasındaki Batı tekniklerini ve Üçüncü Dünya Ülkeleri’ndeki etkilerini gözden geçirelim: Bangladeş’te 140 milyon dolara inşa ettirilen su gibi petrol harcayan ve bin işçi çalıştıran bir fabrikada elde edilen gübre miktarı 26 bin köy tarafından metanlı teknelerde üretilebilir. Böylece aynı miktar gübre üretilmekle kalınmamakta aynı zamanda yakacak, aydınlanma ve 130 bin kişiye iş imkanı sağlanmakta ve üstelik bütün bunlar 140 milyon yerine sadece 125 milyon dolara mal olmaktadır. İşte tipik bir teknoloji transferi örneği, ama kimin yararına?
Tarımın önde gelen problemlerinden biri de sulamadır. Aynı şekilde, gübre, ilaçlama ve hidrolik sistemin dışında ekilen hektar başına 905 litre petrol tüketen Amerikan çiftçilerinin kullandıkları sulama sisteminin önemsenmesi de, bu yardımı alan ülkelerin mahvolması demektir. Oysa bu konudaki gerçek yenilik suyun buharlaşmasını önleyerek İran’ın platolarını sulamaya imkan veren yeraltı kanallarının (kanat) yeniden inşa edilmesinden; IX. asırda Ağlebiler hanedanı zamanında toprakların sulanmasını sağlayan su kemerlerinin yeniden hizmete sokulmasından.[10] Mürsiye bahçelerini efsaneleştirmiş olan su sevkiyatı sistemlerinin modernleştirilmesinden ibarettir.
...
Batı modeli büyümemiz ile ona sevk eden pozitivist ve teknisyen kültürün; aşkın, yaratmanın ve imanın karşısına çıkardığı tüm engelleri aşmak için nebevi ruha olan bu karşılaşma yaratma ve aşk konusunda yeni bir iman yaratabilir; çünkü asrımızın en büyük Müslüman Şairi olan Muhammed İkbal’in de ifade ettiği gibi: “Kur’an-ı Kerim’in asıl amacı, insanda, Allah ve evren ile olan çok çeşitli ilişkilerinin daha ulvi bir şuurunu uyandırmaktır.”
islam'in vaadettikleri - roger garaudy
Şimdi vereceğimiz bir kaç rakam dünyadaki bu kötü gelişme sisteminin, yeryüzünün kötü yönetiminin iflas ettiğini ve bunun sonucu ortaya çıkan felaketin ne boyutlara ulaştığını gözler önüne sermektedir. Öncelikle temel eşitsizlik: Sovyetler Birliği dahil olmak üzere Avrupa’nın, Kuzey Amerika’nın sanayileşmiş ülkeleri ile Japonya ve Avustralya, dünya nüfusunun %30’unu oluşturmaktadırlar. Hal böyle iken bu ülkeler, dünya üretiminin %82’sini ellerinde bulundurmakta ve silahlanmaya ayrılan miktarın %85’ini harcamaktadırlar. Buna mukabil, yarım milyar insan asgari olan beslenme sınırının çok altında yaşamakta ve hatta bu yüzden ölmektedir (günde iki bin kalori). Bir diğer yarım milyar insan ise mutlak fakirlik sınırının altında yaşamaktadır (yılda 70 santimden az).[6]
Gelişmiş ülkelerin silahlanma masrafları 380 milyar dolardır. “Tüm dünyanınki ise 450 milyar dolara ulaşmaktadır.” Oysa aynı sene Üçüncü Dünya Ülkeleri’ne yaptıkları yardım, 1/3’ü silahlanmaya ayrılmak üzere 22 milyar dolardır.
Dikkat edilecek ikinci husus: Bu eşitsizlik ve -onun ayrılmaz parçası olan bağımlılık- giderek artmaktadır. Mesela, az gelişmiş ülkeler, 1980 yılında borçlarının faizlerini ödemek için 13,2 milyar dolar yani yapılan yardımın yarısı kadar parayı vermek zorunda kalmışlardır. Bu sistemde zenginler daima daha zengin fakirler ise daha fakir olmaktadır. Egemen olanlar daha egemen olmakta; eskiden sömürmüş olanlar ise daha çok sömürmektedir. Çünkü bu; Ahmed Bin Bella’nın biraz önce zikredilen mülakatta belirttiği gibi, hepsi de “eşit olmayan mübadele ve bağımlılığın sürdürülmesine” yardım etmekle görevli kuruluşların marifetiyle gerçekleşmektedir. Sadece bir misal ile yetinmek için şunu hatırlatalım ki Dünya Bankası ve şubesi IDA “Uluslararası Gelişme Ortaklığı” ile IMF “Uluslararası Para Fonu” gibi (oy sayısının yatırılan kapitalin miktarıyla orantılı olduğu) kuruluşlar fakir ülkelere ancak şu korkunç şartlarla borç para vermeye razı olmaktadırlar:
- İhracat gelirlerini artırmak (bu, halkları temel ihtiyaç maddelerinden mahrum bırakmaktadır);
- Yabancı yatırımları kolaylaştırmak (bu, yatırım yapanlara, bu ülkelerde elde ettikleri kazançların en büyük kısmını dışarı çıkarmalarına imkan vermektedir);
- Sosyal politikanın zararına devletin masraflarını azaltmak;
- Ücretleri kontrol altında tutmak (bu ise, milyonlarca işçiyi asgari hayat seviyesinin altına düşürmektedir).
Bu siyasi egemenlik ve ekonomik sömürüyü sağlamak için başvurulan birçok mali yol arasından sadece biridir.
Sanayileşme ve teknoloji transferleri de bir başka tuzaktır: Her ülke, yine Ahmed Bin Bella’nın ifade ettiği gibi “kendi hedeflerine varılmasını sağlayacak ilim ve teknolojiyi amaçlar.”[7] Oysa Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin ihtiyaçları Batı ülkelerinin askeri sanayi kompleksleri ile tespit edilen hedeflerden açık bir şekilde farklıdır. Bu bakımdan o, teknoloji transferlerini bir yandan yeni bir egemenlik, diğer yandan da var olma ve düşünme modellerini aktarma vasıtası olarak tahlil etmekte ve şu sonuca ulaşmaktadır: “Bu teknoloji yeniden gözden geçirilmedikçe gelecek olmayacaktır.”
...
Önce tarımı ele alalım. Rudolph Strahm, “fakirlerin yiyeceğinin hangi yollarla zenginlerin hayvanlarına verildiğini” gözler önüne sermiştir.[8] Nüfusları dünya nüfusunun 1/6’sını teşkil eden sanayileşmiş ülkeler, dünya tahıl üretiminin %60’ını ellerinde bulundurmakta ve bunun 2/3’ünü de hayvanların beslenmesi için kullanmakta[9] ve böylece Üçüncü Dünya Ülkeleri’ndeki açlığı arttırmaktadırlar. Buna mukabil ortak pazar ülkeleri 1974 yılında 130 milyon ton sığır etini yani şahıs başına 5 yıllık tüketim için 500 kilogram eti stok olarak ellerinde bulunduruyorlardı. Bu stoklama işi ise Ortak Pazar’ın tarım fonuna 28 milyar eski Frank’tan fazlaya mal oluyordu.
Misalleri çoğaltmak mümkündür: 1 kg. soya insana, 3 kg. sığır eti, 10 litre süt veya 60 yumurta kadar protein temin etmektedir. Oysa dünya soya üretiminin ancak %3’ünden insanların beslenmesinde yararlanılmaktadır; gerisi ise hayvanlar için ya da sentetik iplik yapımında kullanılmaktadır.
Şimdi de tarım sahasındaki Batı tekniklerini ve Üçüncü Dünya Ülkeleri’ndeki etkilerini gözden geçirelim: Bangladeş’te 140 milyon dolara inşa ettirilen su gibi petrol harcayan ve bin işçi çalıştıran bir fabrikada elde edilen gübre miktarı 26 bin köy tarafından metanlı teknelerde üretilebilir. Böylece aynı miktar gübre üretilmekle kalınmamakta aynı zamanda yakacak, aydınlanma ve 130 bin kişiye iş imkanı sağlanmakta ve üstelik bütün bunlar 140 milyon yerine sadece 125 milyon dolara mal olmaktadır. İşte tipik bir teknoloji transferi örneği, ama kimin yararına?
Tarımın önde gelen problemlerinden biri de sulamadır. Aynı şekilde, gübre, ilaçlama ve hidrolik sistemin dışında ekilen hektar başına 905 litre petrol tüketen Amerikan çiftçilerinin kullandıkları sulama sisteminin önemsenmesi de, bu yardımı alan ülkelerin mahvolması demektir. Oysa bu konudaki gerçek yenilik suyun buharlaşmasını önleyerek İran’ın platolarını sulamaya imkan veren yeraltı kanallarının (kanat) yeniden inşa edilmesinden; IX. asırda Ağlebiler hanedanı zamanında toprakların sulanmasını sağlayan su kemerlerinin yeniden hizmete sokulmasından.[10] Mürsiye bahçelerini efsaneleştirmiş olan su sevkiyatı sistemlerinin modernleştirilmesinden ibarettir.
...
Batı modeli büyümemiz ile ona sevk eden pozitivist ve teknisyen kültürün; aşkın, yaratmanın ve imanın karşısına çıkardığı tüm engelleri aşmak için nebevi ruha olan bu karşılaşma yaratma ve aşk konusunda yeni bir iman yaratabilir; çünkü asrımızın en büyük Müslüman Şairi olan Muhammed İkbal’in de ifade ettiği gibi: “Kur’an-ı Kerim’in asıl amacı, insanda, Allah ve evren ile olan çok çeşitli ilişkilerinin daha ulvi bir şuurunu uyandırmaktır.”
islam'in vaadettikleri - roger garaudy