10:53

kör: Vaktiyle, kubbeleri altın bir şehirde, çok çok yaşlı bir adam yaşarmış. O kadar yaşlıymış ki, ne zaman yağmur yağsa, yüzündeki kırışıklıklara dolan sular günlerce buharlaşmazmış. Yaşının hesabını yapamaz, şu dünyada olan biten hiçbir şeyi yadırgamazmış. Ne de olsa gördüğü her şeyi daha önce de görmüş.
Bir gün şehirdeki okullardan birinde korkunç bir yangın çıkmış. Alevler o kadar hızlı yayılmış ki, içerdeki çocukları kurtarmak mümkün olmamış. Nihayet yangın söndüğünde, okul binasından geriye hiçbir şey kalmamış. Herkes kahrolmuş, yaşlı adam hariç.
"Daha önce de yanmıştı," demiş yaşlı adam "ama o zamanlar hapishaneydi bu bina. İçerdeki tüm mahkumlar yanmıştı. Bir keresinde de hastalar yanmıştı içerde. O zamanlar hastaneydi bu bina. Ah bu gözler nice yangınlar gördü bu da bir şey mi!"
Yangında çocuğunu kaybeden bir anne öfkesinden deliye dönüp yaşlı adamı taşlaya taşlaya kovalamış.
Gel zaman git zaman, kubbeleri altın şehirde kuraklık başlamış. İnsanlar, bir lokma yiyecek için birbirini boğazlarken, yaşlı adam sakin sakin onları seyretmekteymiş. "Daha önce de olmuştu." demiş. "Tam üç bahar üst üste yağmur yüzü görmemişti bu şehir. bir keresinde de düşman orduları talan etmişti ambarlarımızı, gene aç kalmıştık. Bu gözler nice açlar, açlıklar gördü. Bu da bi şey mi!"
Açlıktan midesi yapışmış biri bu lafları duyunca öyle öfkelenmiş ki yaşlı adamı silme tokat dövmüş.
Derken, savaş çıkmış kubbeleri altın şehirde. Savaş uzadıkça her evden birileri eksiliyormuş. Kimsenin ağzını bıçak açmıyormuş üzüntüden. Bir tek yaşlı adam, bir tek o konuşuyormuş durmadan. "Bu gözler nice savaşlar, katliamlar gördü. Bu da bi şey mi!"
Askerden dönemeyen delikanlılardan birinin süngüsü bu sözleri işitince öyle sinirlenmiş ki, yaşlı adamın gözlerini çıkarmış.
İşte o zaman yaşlı adam hayretle bağırmış. "Karanlık! Her yer karanlık. Bunu daha önce hiç görmemiştim."
Ve daha önce hiç görmediği karanlığı öyle yadırgamış, öyle yadırgamış ki, yaşlı yüreği durmuş.

mahrem - elif şafak
19:38

İşte kurşun kubbeler şehri İstanbul'dasın
Havada kaçan bulutların hışırtısı
Karaköy çarşısından geçen tramvayların camlarına yağmur yağıyor
Yenicami Süleymaniye arkalarını kirli bir göğe vermişler
Hiç kımıldamıyorlar
Ayasofya elleriyle yüzünü kapamış bütün iştahıyla ağlıyor

İnsanlar sokak sokak çarşı çarşı ev ev
İnsanlar sırt sırta omuz omuza verip durmuşlar
Boyunları bükük
Yorgun asabi kederli kindar
Yığın yığın olmuşlar hepsi köprünün açılmasını bekliyor
Bir anda şehrin dört bucağına akacaklar
Bir anda iki ayrı kıtadaki insanlar gibi
Fatihliyle Beşiktaşlı sarmaş dolaş olacak

Sarı uzun yüzlü cesur işçiler
Dört köşe halinde veya dağınık bir şekilde durmuşlar
Hiç konuşmuyorlar
Benim onları birer birer çalıştıkları yerlere götürüp bıraktığım
olmuştur
Hepsi dar kapanık yerlerde, sıkıntılı işlerde çalışırlar
Hepsi deli gibi severler yaşamayı
Bu en önde giden grup
Tophane'de Dikimevi'nde çalışır
Sekiz kızdır ancak üçü evlenmiştir
Bu saçları darmadağın asık suratlı delikanlılar
Kömür işçisidir
Bu üç kız, Beyoğlu'nda büyük bir mağazada tezgâhtar
Bunlar yol amelesidir
Bunlar vapur işçisi
Öbürleri duvarcı hamal ırgat kayıkçı
Hepsi bu gök altında sarmaş dolaş olmuş yürüyorlar

Dünyada işlerine giden insanları görmek kadar güzel bir şey yoktur
(Biliyorum artık akşama kadar onları hiç görmeyeceğim)

Durduğun yerden İstanbul köprüsü tramvayları mavnalarıyla
sanki yürüyor
Bu sislerin ve bulutların arasından en sonra harekete geçen Kız
Kulesi'dir
Kayıkların direkleri insanların üzerinde
Büyük bir bulut gelip durmuştur
İşte karın karına vermiş motorlardaki balıkların üstlerine yağmur
yağıyor
Bir defa olsun akıllarına gelmemiştir
Gözleri pırıl pırıl balıkların
Bir İstanbul göğü altında ağlamak

Hepsi denizde geçen hayatlarını düşünüyorlar
Dokunsanız ağlayacaklardır


İstanbul açları tokları hastalarıyla aynı kıta üzerinde bulunuyor

istanbul'dan - ilhan berk
23:17

Varlıklarında bunca yok iken, yokluklarında bunca var olan tanıdıklarını hatırladı teker teker. Ve böyle bir yığın acıyı bulup çıkardı ömründen.
...
Benim gerçeğim sensin, diye fısıldadı, benim gerçeğim sensin ve padişahım. Beni bir tek sen anlarsın. Sen beni tam anlarsın. Hiç boşluk kalmadan. Aşinamsın Hünkârım. Beni anla, bana vakıf ol, beni oku. Sesim sana ulaşsın, sende çoğalayım, sende yankılanayım, sana bölüneyim. Daha ne isterim, ne olsun daha.
...
... musaade buyur âşinan olayım, vâkıfın olayım sultanım. Aç gönlünün örtülerini, göster bahçelerini bana hünkârım. Seni bir tek ben görebilirim, bu kabiliyet bende var padişahım.
...
Yalnızlığı gösterecekti hattata. Kalabalık arasındaki yalnızı. Ölümü sevebilmenin eğitimini. Iztırabı gösterecekti. Gözyaşı ve kanı. Ter ve aşkı sonra. Aşkı ve güzelliği. Kalıcı olamayan geçici ve anlık aşkı. Hattattan bir tek şey isteyecekti. Kalıcı olanı.
...
İçimdeki denizden kaç dalga geçtiğini kim saydı? Bütün kalelerimin neden her defasında böyle savunmasız düştüğünün sebebini kim merak etti? Her çıkışımda kalelerimden, biraz daha nasıl olup da bu kadar küçülebildiğimin nedenini kim anladı? Mutlak olanda var olmak için yaptığım her şey, yazdığım her yazı, var olmak ve toplanmak için attığım her imza biraz daha dağılmama ve küçülmeme yol açtı.
...
Ne kadar isterdim, ne kadar isterdim bir akşamüzeri müjdeci bir ses kapımı çalsaydı ve gözlerimi kamaştıran bir kuyruklu yıldız suretinde nefesimin artık kesildiği bir an içinde saltanatıyla odamı aydınlatsa idi. Ona saatlerce içimdeki ülkeden bahsedebilseydim ve o ışığıyla bana içimdeki ülkenin de içindeki cevheri anlatsaydı. Ona içimdeki ülkenin aslından ödünç alınmış bütün bulutlarını ve akşamlarını gösterebilseydim. Ve sonra ona şimdi bana bütün bunları yorumla ve bana gerçeği kalıcı ve mutlak olanı aydınlığında göster diyebilseydim.
Ne kadar isterdim bir akşamüzeri müjdeci bir sesin kapımı çalmasını ve kocaman kuyruğundan ışıltılar saçarak gerçeği odama bırakmasını. Bunca emanetini bunca yangının gömleği ile sırtlandığım halde bütün gölgelerini olmayan gözlerimle buğular sisler ardından gördüğümü vehmettiğim o asıl ülkeye hiç ulaşamadım. Ben yaklaştıkça o ödünç ve pahalı bir tüy bırakarak arkasında eskisinden daha fazla uzaklaştı. Çünkü bende sadece onu uzaklaştırmak için kabiliyet vardı. Çünkü ben sürekli dağılıyor ve parçalanıyordum. Bir türlü birleşecek ve görecek kabiliyetim olmuyordu.
...
Ya sen hattat o kadar içimdeki ülkeden gelme olduğun halde bana fazla değil sadece bulutlarımın esrarını söyleyecek güçte bile hiç olmadın. Oysa içimdeki alemin bütün unsurlarını ödünç aldığım o asıl ülke hakkında benden fazla bir şey bilmeni istedim hep. Ve bunun böyle olduğunu da zannettim. Bu yüzden değil mi arka arkaya hep seni yazdım ve sen beni hiç bırakmadın. Bu vefa ne kadar çok şey vaat ediyordu. Seni o ülkenin bir parçası zannediyordum. İçimde o kadar güzeldin.

İçimizde hep hüzün filizlendi ve içimizde hep ağlamaya ilişkin bir şeyler vardı. Hep yanlış kalelerin burçlarına bayrak çekmeyi düşledik. Tükenmemek için gerekli olan tılsımı bir türlü bulamadık. Çıktığımız yolculuklar hep yanlıştı ve bunu neden sonra fark ettik.

gerçek o kadar yakınımızda duruyorken, gerçeği o kadar berrak görmenin adım başı yakınıma düştüğünü zannederken. gerçek bulutların arkasında, gerçek baharın ilk çiçeğinin açımında, gerçek rüzgarda ve yağmurda zannediyorken. O kadar yakınımızdayken gerçek sen ve ben bir gün buluşacağımıza ve birbirimizden razılık dileyeceğimize dair hala inancım var.

nun masalları - nazan bekiroğlu
22:37

Aniden yerinden fırladı. Dolaplardan, raflardan, yastığının altından ciltli ciltsiz bir yığın defteri, kağıt tomarını buldu çıkardı. Şunda çiçeklerimi anlattım, diyordu kendi kendisine. Şurada beni insan kılan acılarımı. Şunda mevsimlerimi, şunda erdemlerimi ve erdemsizliklerimi. Acılarımı ve aşklarımı, kan ter ve gözyaşlarımı. Ve onları çok güzel anlattım. Bugüne kadar hiç, hiç kimsenin anlatamadığı kadar güzel anlattım. Yüzü yine ter içinde kalmıştı ve kumral perçemleri yine alnına yapışmıştı. Hepsini tekrar okumaya, kendi güzelliğimi görmeye ihtiyacım var. Ağlamaya başlamıştı. Ben ağlamalıyım ve diyordu, biri bana ne kadar güzel ağlıyorsun, gözyaşların ne kadar güzel demeli. Sonra o birisinin, ağladığı zaman ona, ne güzel ağlıyorsun, gözyaşların ne kadar güzel hattat, diyebilecek birisinin kendi zamanında hiç var olamayacağı düşüncesi, korkunç, şimdiye kadar çektiği bütün acıların hepsinden çok daha korkunç bir biçimde kalbini deldi. Defterlerinin ilkine uzandı. Sahifeleri sağdan sola doğru çılgın gibi çevirmeye başladı. Birini, diğerini, üçünü, beşini. Hıçkırıkları kahkahalara karışıyor, bir yığın kağıt yerlerde sürünüyordu. Ve hattat defterlerinin bomboş olduğunu görüyor, bembeyaz kağıtlardaki simsiyah bir lekeye bakarak, hıçkırıklarıyla kahkahaları arasında, oysa benim ne güzelliklerim vardı, diyordu. Ve hüzünlerim. Oysa benim ne öykülerim vardı.

nun masalları - nazan bekiroğlu
13:08

Kâlb öncesi zamanlar vardı,..
Sonra mucize gerçekleşti, kâlbin oluşum süreci tamamlandı. Emir geldi ve kâlb atmaya başladı... O ilk darbe ânı ve hareketin başladığı hayat noktası "Fuad" ile sarsılır cisim... Gücü vardır, sesi vardır, ritmi vardır...
Kâlb, hayata hevesle, tüm gerçekliği ile başlar... Hızlanmalar, yavaşlamalar, heyecanlar, korkular, aşklar, mutluluklar, hüzünler, müzik, coşkular, keskin şoklar, gider bozuklukları, yetmezlikler, hastalıklar, durma ve yeniden başlamalar...
Derken cisme gelen sinyal ve durma ânı... "Fuad". En küçük sonsuzluktan, en büyük sonsuzluğa, yokluktan varlığa kâinatı başlatır, "Fuad"... Orada artık ne son ne de ilk olmak tariflenemez. Mutlak varlık yegâne gerçektir...
Kâlb öncesi, kâlb ânı, kâlb sonrası sorularını kendime sormaktayım...
Kâlbin kırıldığı an vardır ki, o hayat noktasından "Fuad" dan kırılır. Kâlbin en mutlu olduğu an "Fuad"dır...

"Fuad" ile görür, duyar, dokunur, tadar, koklar, sever, gariplikleri sezer, hissederiz... Ve "Fuad" ile düşünürüz. Yeteneklerimiz, ve hatta hiçbir zaman keşfedemeyeceğimiz yeteneklerimizdir Fuad...

Mantık kâlbimizde şekillenir ve nasîbimiz ölçüsünde acımasız ya da sevgi dolu olabilir. Bu müzikler, insan ve insan dışında bilinen, bilinmeyen ve hiçbir zaman bilinmeyecek olan, ya da ileride keşfedilecek canlı, cansız her nesnenin özündeki eksiklikleri tamamlamada karşılıksız hizmetkâr olan "Fuad" özlemi ile insanlık hayaline armağandır...

erkan oğur

23:15

...
Bu adamların hepsi büyük bir tezat ve ikilik içinde çırpınıyorlar. Hiçbiri sırtında taşıdığı ve muhafazaya mecbur olduğu mevki ve paye ile ahenk içinde yaşamıyor. Kafaları, zeka itibariyle olsun, yarım yamalak bilgileri itibariyle olsun, merhamete muhtaç bir halde. Şahsiyetleri kırpıntı bohçası gibi. Her şeyleri iğreti, her vasıfları, her kanaatleri iğreti... basit bir insan, mesela hiç okuması yazması olmayan bir köylü, bir amele, lalettayin bir adam bunlardan çok daha mükemmel bir bütündür. Çünkü o adam, mesela Hasan ağa, Hasan ağa olarak düşünür, böyle yaşar. Hükümleri hayatın verdiği bir takım tecrübelerin neticesidir ve kendine göredir. konuşurken karşısında Hasan ağadan başka kimse yoktur. Fakat bu efendilerin hiçbiri kendisi değildir. Fikir diye ortaya attıkları her şey, kafalarına rastgele doldurdukları hazmedilmemiş, acayip birbirine zıt bilgilerin tahrip edilmiş şekillerinden ibarettir. Mesela Mehmet beyle asla Mehmet bey olarak konuşmaya imkan bulmazsın. Siyasetten bahsedecek olsan karşında şu Fransız gazetesinin veya bu diktatörün nutkunu bulursun... Müzik lafını açsan bilemem hangi gavurun kitabı veya hangi Müslümanın makalesiyle karşılaşırsın... Beğendiği yemeği söylerken bile Mehmet bey değildir. Mühim adamların nasıl yemekleri beğenmesi lazım geldiğini düşünmeden bir şey diyemez. Çok kere iki lafı birbirini tutmamak mecburiyetindedir. Çünkü edebiyat hakkında duyup veya okuyup benimsedikleri şu müellifin fikirleri ise, tesadüfen, müzik hakkındaki bilgileri de , dünya görüşü ve sanat anlayışı itibariyle ona taban tabana zıt başka bir muharrirden edinmedir. Bu belkemiksiz malumat ve kanaatler mütemadiyen kopar, birbirinden ayrılır, sahibiyle münasebetlerini mütemadiyen değiştirir. Çünkü hiçbirinde fikirler ve bilgiler şahsiyet haline gelmemiştir. hiçbiri ukalalık etmek için malzeme toplamaktan başka bir şey düşünmemiştir. hiçbiri insanı insan yapan şeyin şahsiyet olduğunu, bütün ilimlerin, bütün tecrübelerin yalnız bunu temine yaradığını anlamamıştır. Onun için bu nevi insanlardan bahsedilirken boyuna birbirine uymaz sözler duyarız. Biri aptaldır derken öteki akıllı, biri ahlaksız derken diğeri haluk der. Şu tarafı iyi ama bu tarafı çürük diye hükümler verilir. Bir insanın, bilgisi, düşünceleri, mantığı, ahlakı, hulasa her şeyiyle kül olduğunu henüz anlayan yok. Bu muhtelif taraflar bir insanda ne kadar farklı çehre gösterirse göstersin, bir noktada birleşir ve bir ahenk meydana getirirler.O nokta da şahsiyet dediğimiz şeydir. İşte bunun için ben bu yarım, bu iğreti, bu zavallı ve gülünç adamlarla ahbaplık etmekten sıkılıyorum. Buna mukabil, piyano dersi verdiğim sekiz yaşındaki bir çocuk, eğer ailesi tarafından gayret edilip daha bu yaşta kuşa benzetilmemiş ve tabii halinde bırakılmamışsa, benim gözümde bir çok muharrir ve mütefekkirlerden daha alaka verici bir mahluktur. Bir garson, bir kayıkçı şahsi fikirleri olmak, gördüğü ve öğrendiği şeyleri kendine mal etmek bakımından, bizim bu münevverlerin hepsinden üstün ve kıymetlidir. konuşurken birçok şeyler öğrenirim ve karşımda bir insan görürüm, hazin ve geveze bir kukla değil... Siz onları uzaktan bir şey zannettiniz fakat yavaş yavaş ne mal olduklarını gördünüz... Hiç merak etmeyin...Hatta onların küstah ve mütecaviz hallerini bile mazur görün... Çünkü alelade bir insan bile olmadıkları halde kendilerine bir münevver insan payesi verilince ve hayattaki mevki ve itibarlarını kaybetmemek için bu sıfatı akla hayale gelmeyecek hokkabazlıklarla muhafazaya mecbur kalınca, pek tabii olarak dalavereci olacaklar, ahlaksızlaşacaklar ve mütemadiyen birbirlerinin kıymetsizliklerini ortaya vurarak kıymetsizliğin esas olduğu kanaatini uyandıracaklar... Bereket versin herkes böyle değil... Daha sarp yollardan yürüyen fakat buna mukabil insan denecek bir insan olmak isteyenler de var. Belki pek az... Ama var... Unutmayın ki dünyada en korkunç şey, ümidini kaybetmektir. Bu söylediğim gibilerin az ve henüz kendilerini göstermemiş olması, günün birinde iyinin, doğrunun ve kıymetlinin hakim olacağından ümidi kesmeyi icap ettiremez...Bugün şurada burada teker teker yaşayan ve çalışanlar yarın birleşince bir kuvvet olacaklar ve en kuvvetli silahı: haklı olmak silahını ellerinde tutacaklardır.
...

içimizdeki şeytan - sabahattin ali
21:55

...
Bugüne kadar ne yaptığımı düşündüm. Bir sıfırdan başka netice alamadım. Hayatta hiçbir şey yapmamış olmak gibi korkunç ve utandırıcı bir şey var mı? Son zamanlara kadar "Fena bir şey yapmıyorum ya!" der ve kendimi temize çıkarmaya çalışırdım.Fakat hadiseler gösterdi ki, fena olmayışım tesadüf eseriymiş, fırsat düşmemiş, zaruret olmamış. nitekim hayatın ilk çelmesinde yuvarlanıverdim. iyilik demek, kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir. Bende bu fena cevher fazlasıyla mevcutmuş. Belki herkeste var... Fakat insan olan onu söküp atmasını, yahut boğmasını biliyor. Dokunmadan bırakmak, bir gün başını kaldırmasına meydan vermek olur... Sana ahlak dersi verecek değilim. Yalnız benim gibi eş dost arasında akıllı geçinen bir insanın nasıl olup da bu kadar manasız ve bomboş bir gençlik geçirdiğine herkesten evvel kendimin hayret ettiğini söyleyeceğim... Evvela bunun farkında değildim. Kendilerini derecesiz bir zeka ve kabiliyete sahip sayan arkadaşların arasında, mukaddes ve mağrur bir aptallığa sırtımı vererek yaşıyor ve sırf bununla mühim bir iş yaptığımı sanıyordum. Ne gayem, ne düşüncem vardı. Zekam bütün kuvvetini içinde bulunduğu ana sarf ediyordu. Yerinde bir cevap, keskin bir nükte bütün hakikatlere bedeldi. Böyle günü birlik bir fikir hayatının tabii bir neticesi olarak tezatlara, manasılıklara, hatta edepsizliklere düşüyordum. İsteyip istemediğimi doğru düzgün bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum; müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması... İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... İçimizde şeytan yok... İçimizde aciz var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var... Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz.
...

içimizdeki şeytan - sabahattin ali
21:41

...
Bir zamanlar Nihat'la münakaşa ederken söylediği gibi, Ömer arkadaşının söylediği sözlerin doğru olmaması icap ettiğini seziyor, hayatın bu kadar aşağı emeller üzerine kurulabileceğini kabul etmiyor, fakat fikirlerini müdafaa edecek kudreti de kendinde bulamıyordu. Hayat herhalde bir katakulli değildi. Ama neydi? Bu hayatın bir manası olmak icap ederdi. İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı! Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı. Lakin tembelliğe alışmış olan kafası bunu bulamıyor, bulmak için uğraşmaya üşeniyor, yanlış ve bayağı olduğunu sezdiği şeyleri kabul edemediği için selameti firarda buluyordu... Her şeyden, her derin düşünceden, her üzüntülü nefis muhasebesinden kaçmayı itiyat edinmişti. Düşünce adamı olmaktan çıkmış, muhayyile, daha doğrusu kuruntu adamı olmuştu. Etrafında kendisini doğruluğuna inandıracak bir fikir cereyanı bulamadıkça, arkadaşlarının ve hatta hocalarının, büyük ve gösterişli sözler arkasında adamakıllı esnafça işler kovaladıklarını gördükçe kendi muhayyel aleminde yaşamayı tercih ediyor ve hakikatte sadece muhayyilede yaşamak mümkün olmadığından maddi hayatında tesadüflerin, ani heyecan ve ihtirasların oyuncağı olup kalıyordu.
...
içimizdeki şeytan - sabahattin ali
18:07

Aşka gönül ile düşersen yanarsın.
Zeka ile düşersen kavrulursun.
Akıl ile düşersen çıldırırsın.
Duygu ile düşersen gülünç olursun.
Aşka düşmezsen kalabalığa karışırsın, ezilirsin.
Sersem, sersem bakınıp durma, bir yol seç.

yuvarlağın köşeleri - özdemir asaf
21:27

Ne halt ediyorum?.. Niçin böyle aptalca sözler söylüyorum? Evet bu gece onu bekledim. Evet... Bu sefer hakikaten bir şey bana buralardan ayrılmamı söyledi. Bu kadarı iyi... doğru... Fakat bundan istifadeye kalkmak, bütün sükunetine rağmen muhakkak dimağında fırtınalar geçen kızı, böyle en zayıf anında en cahili olduğu taraflarından avlamaya çalışmak... Ne bayağılık... Sizi kendim kadar tanıyorum... Bundan daha büyük bir zırva olur mu? Kendimi ne kadar tanıyorum ki?.. Ne basit hilelere başvurdum: Bu gece bana muhtaç olacağınız içime doğdu... Yani bana malum oldu... Aman yarabbi... Demek ki içime doğdu... Su halde ruhlarımız birbirine ne kadar bağlıymış görünüz... Eğer ruhların bağlılığı böyle ispat ediliyorsa vay o ruhlara... Ne lüzumu vardı... Bu hilelere muhtaç mıydım? Bak yanımda ne kadar sükunetle ve itimatla geliyor... Böyle bir insanı ahmakça kafese koymaya çalışmak neden? O, bu kadar kolay inananlardan değil ki... Nitekim "Hayret ediyorum!" dedi. Neden? Bir tesadüfe mi hayret etti acaba? yoksa... benim böyle sözlere müracaat edişime mi? Bu daha akla yakın... Bu "Hayret ediyorum!" sözünde bana yüzde yüz itimat yoktu... Manevi hayatımızda, bizim pek de haberimiz olmadan, bir takım hadiseler cereyan ediyor... Bu doğru... İnsan ruhları arasında, şuurun pek de karışmadığı bazı münasebetler var... Bu da doğru... Buna benzer daha bir takım şeyler var ki, hadi onlara da doğru diyelim... Fakat bunları arzularımızın hizmetkarı olarak kullanmaya kalkmak, tam hakimi olmadığımız şeyleri hilelerimize alet etmeye çalışmak... Onların mahiyeti hakkında en küçük bir fikrimiz olmadığına delil değil midir?
...
Daha ileriden başlayalım... Bu akşam Macide'nin bana muhtaç olabileceği düşüncesi nereden geldi? Her akşam ayrılırken içimden böyle endişeli fikirlerin dolaştığını söyledim... Yalan değil... Ben Emine teyzemi bilirim. Bu kızcağızın bir kaç kere eve geç gelmesi onlara iğneli laflar söylemek fırsatını verebilir... Babasının ölümü üzerine gayet tabii olarak alınganlığı artan Macide'nin, küçük bir sözü büyütüp neticesi ağır kararlar vermesi pek muhtemeldir... Verdiği kararı yapmakta hiç tereddüt etmeyecek bir insan olduğu da belli... Fakat bu akşam nasıl oldu?.. Her zamanki gibi ayrıldık. Ağır ağır geri döndüm ve tramvay caddesine çıktım... Burada birdenbire o fikir kafama geldi... Daha doğrusu o korku: Ya bu gece bir şeyler olursa ve Macide yalnız kalırsa... Fakat nereden geldi? Her zamanki gibi geri dönüp yürüdüm... Hiçbir başkalık yok muydu?.. Evet, hiçbir fevkaladelik yok muydu?.. Ah yarabbi, nasıl yoktu... İşte...
...
Her akşam ne yapardım? Evin önünden tramvay caddesine kadar olan kırk elli metreyi ağır ağır yürür, arada sırada durur, şimdi merdivende... şimdi odasının kapısında, şimdi odasında diye tahminlerde bulunurdum... Ben onu muhayyilemde odasına soktuğum anda ekseriya garip bir tesadüfle Macide'nin elektriği de yanardı... Bu akşam gene aynı şeyi yaptım... Fakat "Şimdi odasında!" dediğim zaman dönüp bakınca elektrik yanmadı. Biraz bekledim gene yanmadı. Ben kendi kendime: Herhalde vakit geç olduğu için karanlıkta soyunup yattı dedim. Fakat genç kız odasına girmeden evvel herhangi biri tarafından alıkondu ise o zaman da ışık yakmayabilirdi... Ben bunu düşünmedim... Fakat ne malum, belki de düşündüm. Muhakkak olan taraf, içimdeki telaşın bu andan itibaren başlamış olmasıdır. Her akşam yanan ışığın bu akşam yanmaması bir fevkaladelik miydi? Tabii... Şu halde kafam benim haberim olmadan bunun üzerinde durdu, bu fevkaladeliğin sebeplerinin belki başka şeyler olacağını düşündü ve beni o nereden geldiğini anlayamadığım telaşa, korkuya düşürdü... Bunun harikuladelik eresinde?.. Bunun ruhların yakınlığı işe münasebeti ne? Acaba Nihat haklı mı? Ben sahiden topraktan uzak mı düşünüyorum? Fakat zannetmem.... Herkes aşağı yukarı böyle... Kusurlarımı başkalarında da görmekle ne değişecek sanki...

içimizdeki şeytan- sabahattin ali
20:37

sözün en güzeliyle başlamak
Bismillah her sözün başıdır. Biz dahi başlarken onunla başlarız. İnanırız ki kalemimizden damlayan her sözün/sözcüğün üzerimizde hakkı vardır. Akıp giden zaman, varolagelen tarih ve coğrafyalar üzerindeki tekmil toplumların devinimi “söz” le anlam kazandı. Duyuşlarımız ve düşünüşlerimiz kendini “söz”ün enlem ve boylamına göre yeniden biçimlendirdi. “Söz”ün dokunduğu her yeryüzü parçası bir medeniyet perspektifi kazanarak geleceğe miras kelimeler bıraktı. İnsanlar bu kelimelerle inşa ettikleri cümleleri kurgulayarak kendi tanımlarını ortaya koydular. Ve bu tanımlar medeniyetlerinin yapıtaşlarını oluşturdu. “Söz” başlangıcından beri iki ana karakter taşıyordu; biri açık, berrak, devingen bir yürüyüşe sahipken diğeri fısıltılı ve renksiz halde ilerliyor, önce yüzleştiği şeylerin rengini alıyor daha sonra onlara kendi rengini katıyordu. Çoğu zaman albenili ve çekici olan bu ikincisi oldu. Çünkü birinci söz muhatabını kendi gerçekleriyle yüzleştirir ve doğru olana yönlendirirken diğeri bulanık, tanımsız ve ayartıcı bir nitelik taşır. Wittgenstein, “Söz” ün bir yaşama biçimine işaret ettiğini ve sözcüklerin yaşam ırmağında anlamlarının olduğunu, belirtir. Ve ekler, dil olguların ve bütün olarak da gerçeğin resmidir. Böyledir, kimin dilini kullanıyorsanız, onun bakış açılarıyla dünyayı anlıyorsunuz ve yaşama katılıyorsunuz demektir. İnsan yaratıldığında meleklerin şaşkınlığını hatırlayın. “Ey yaratıcımız” diyorlardı, “Biz sana her dem şükür halindeyken, sen, duruşunda isyan bulunan bir varlık mı yarattın? Demişlerdi. Ve insana kelimeleri, kelimelerle hakikatin bilgisine ulaşmayı öğretti Yaratıcısı. İnsanın bütün varlıkların üzerinde bir konumda yükselişe geçmesi böyle başladı. İnsan “sözün tamamını dinleyip en güzeline uymayı” yaşamının merkezine koyduğunda yeryüzü dengesinin efendisi olarak; dahası ‘varlıkların en şereflisi’ olarak kabul gördü ve kendini yükseltti. Ama ne zaman ki ‘ kendine verilenlerin üstün bir güç tarafından değil de, kibrine evrilecek nefsinin süreği ’ olduğu vehmine kapıldı; ‘aşağılık bir nesne’ den başka bir şey kalmadı geriye. İnsanın yeryüzündeki duruşundaki ahenk, yürüyüşünün başlangıcında ‘verilmiş bir söz’ üzere olmasıyla kaimdir. İnsanın ile Yaratıcısı arasında bu ahitleşme dünya serüvenin başlangıcıydı. İnsanı yok iken var, bilmez iken bilir, anlamsızken anlamlı kılan bir ‘söz’ üstünde kuruldu her şey. Oysa insan kendisine verilmiş söz ile, kelimelerle, bilgiyle kendini merkeze aldığında bir başka açıdan kendine tapmaya başladığında, diğer bir ifade ile kendini varoluşun merkezine koyduğunda özgürlüğünü kaybetti. Varlıkların efendisi konumuna Yaratıcısının tasdiki ile yükselirken, varlıkların en aşağılığı konumuna kendini ilah yerine koyarak, ilahlar üreterek, ilahlar alıp ilahlar satarak yuvarlandı. Ne kadar vehmi ve hırsı varsa o kadar ilahı piyasaya sürdü ve bu piyasa ilahlarına itibar edilmesi ve bu ilahların kutsaması için elinden gelen her türlü şeytani yöntemi denemeye başladı. Bugün yeryüzünün her tarafında olan bundan başka bir şey değil. Bismillah her sözün başıdır. Ve dahi onunla devam ederiz. Cümlelerimiz ve kelimelerimiz anlam dünyamızın dışavurumlarıdır. Tanımlarımızı giydirdiğimiz zihinsel faaliyetler, bakış açılarımızın rengini ortaya koyar. Medeniyet perspektifimiz, geleceğe dönük kurgularımız ve duruşumuz ‘söz’ ün hayatta karşılık bulması, hayatla birlikte hareket etmesi ve hayata istikamet vermesi ile kaimdir. İnsana verilen emanet, yeryüzünde kurulması istenen dengenin doğru ve sürekli bir çaba ile sürdürülmesi gerektiğine işaret etmektedir. Bu da arındırılmış bilginin, diri tutulması gereken bilincin ve berrak bir eylemliliğin ifadesidir.

medeniyet ekseni
"Bütün medeniyetler çöktü. Sadece çöküşleri farklı şekillerde oldu; Doğu'nun çöküşü pasifken, Batı'nınki aktif oldu. Çöküş'te Doğu'nun hatası düşünmeyi terk etmesidir; Batı'nın hatası ise çok ve yanlış düşünmesidir. Doğu doğrular üzerinde uyuyor, Batı ise yanlışlar üzerinde yaşıyor." diyor Seyyit Hüseyin Nasr. Bir sömürgeci tasavvuru olarak ortaya çıkan oryantalizm'in belki de en önemli fonksiyonu doğu dünyasının düşünme alanlarındaki boşluğu kendi tanımlarıyla doldurmasıdır. Çünkü özellikle 17. yüzyılın sonundan itibaren hikmetin bilgisini ve arayışını terk etmesi, toplumsal dinamikleri sağlayacak kutsal referansları dondurması (içtihad kapısını kapatması gibi), yönetsel açıdan dönüştürülebilir egemenlik anlayışını yalnızca askeri alana sıkıştırması özellikle ait olduğumuz Müslüman dünyayı üzerine doğru gelen sömürgeci dalgasına karşı savunmasız bıraktı. 18.yüzyıldan itibaren gelişen yeni batılı bakış, doğuyu, kendisinin çoktan geçtiği emekleme döneminde sayar ve ötekileştirdiği bu dünyayı adam edilmesi, terbiye edilmesi ve yönlendirilmesi gereken bir unsur olarak görür. Batılıya göre henüz akılbaliğ olmamış doğu kendi başına bırakılamayacak kadar yavan bir konumdadır. Bu yüzden doğunun kullanacağı her türlü entrüman, doğuluların zihinsel seviyelerine göre yeniden tasarlanmalı ve kullanıma sunulmalıdır. Bugünün dünyasına söz söyleyebilecek ehliyette görülmeyen Müslüman dünya, batılı kafanın öznesi olduğu bir yaşam hattında karantinada tutulmalıdır. Ünlü oryantalist Bernard Lewis'in deyimiyle, "İslam dünyasının haşmetli günleri geride kalmış"tır ve artık biz doğuluların "medeniyet adına sunacakları bir şeyimiz yok" tur. Bu bakış açısıyla egzotik, romantik ve acınası halinin ötesinde başka bir işleve sahip olmayan bir Müslümanın her türlü gereksiminin karşılanmasında başvuracağı tek bir üst makam bulunmaktadır o da Batıdır. Bu ötekileştirme vurgusu, öteki kabul edilenin aşağılanması ve bu aşağılanışın medyatik unsurlarla dünyaya servis edilmesi, üstün bir uygarlık tarafından dizayn edilmeye çalışılan yeryüzü cennetine yönelebilecek tehdidin 'ipliğinin pazara çıkarılması'dır adeta. Dünya sömürge sistemini yeniden kurgulama yoluna giden Amerika Birleşik Devletleri'nin 'yeni dünya düzeni' ya da 'büyük Ortadoğu projesi' adı altında sürdürdüğü çalışmalar aynı zamanda rüştünü ispat edememiş gözüyle bakılan toplumların ıslah ve medenileştirme projesidir. Bu bağlamda modernizm oryantalist zihinde doğunun 'işaretlenme' aracıdır. Ekonomik sistem olarak kapitalizm, düşünsel açıdan liberalizm, yönetsel olarak da demokrasi insanlığın (elbetteki batının) geldiği son muhteşem noktadır ve bunun ilerisi yoktur. Bu sunulan çerçeveye uzaklık ya da yakınlık kadar diğer toplumsal yapılar ilgi görür ve muhatap alınır. Özellikle Müslüman dünya yukarıdaki sistematiğin henüz başlarında sayıldığı için her türlü 'ehlileştirme' operasyonuna muhatap olmak durumundadır. Üstünde yaşadığı, çevresinde bulunan zenginliklere sahip olduğu halde onları rantabl olarak kullanma derecesine gelemediği için istenilen düzeye gelene kadar bu zenginlikler batılı eller tarafından kontrol altında tutulmalıdır. Batının 'arındırılmış akıl uygarlığı' elbette ki söylemine uygun olarak bir yeryüzü cenneti yaratmanın ve bu cennetin efendisi olarak hüküm sürmenin peşindedir. Makinalaşmış bir öngörüyle eşyaya ve tabiata bakan bir zihnin matematiksel komutlarla yönlendirdiği devasa bir düzenden söz edilebilir.
Yukarıdaki vurguları neden yapma ya da hatırlatma gereği duyduk;
Ortadoğu tanımından başlayarak bu adlandırmaların batı zihninin bir ürünü olduğunu bilmek gerekiyor. Tarihi çeşitli bölümlemelere ayırarak, kendine göre bir çağ tasarımı ortaya koyan batı, bu çağları kendi tarihi serüvenine göre adlandırırken, tarih yapıcı olarak kendini tarihin merdivenlerini tırmanırken bastığı basamakları diğer milletler olarak görmektedir. (İşin hazin yanı ise içinde Türkiye'nin de bulunduğu bir çok ülkenin okullarındaki duvarları bu tür izahlar içeren tarih şeritleriyle kaplıdır). Bunu oryantalist uygulamaların öteki saydığı milletlerin içine düşürdüğü vehimler olarak da görebiliriz. Merkezinde aşağılık kompleksi olan vehimler. Batı, Müslüman toplumlara adam edilmesi gereken toplumlar nazarıyla bakarken, Müslümanların tarihlerine, medeniyetlerine ve duruşlarına olan ilgisizliği ve itibarsızlığı ihanet noktasındadır ne yazık ki. Kapımıza kadar dayanan sıcaklığın/ateşin Türk, Kürt, Arap, Şii ya da Sunni demeden hepimizi yakacağının farkına varamayacak kadar körleşmiş bir ihanet. Sömürgenlerin taktığı ayrıştırıcı/ etnik gözlüklerle birbirimize baktığımızda kaybettiğimiz kardeşlik, onur ve vefa olacaktır. Biz doğulular, biz aydınlığın çocukları, biz Müslümanlar çökmüş bir medeniyetin çocukları, bilmeliyiz ki çöken bir medeniyet doğrularıyla çökmüştür ve o doğrular her zaman elimizden, yüreğimizden tutmayı bekliyor. Ve dua edelim ki sapmış bir topluluk haline evrilmeyelim bu günkü batı gibi. Çünkü yoktur kurtuluşu sapmış bir zihnin kendi kaosunda boğulmaktan başka.

sözü yükseltmenin vakti
Hangi zaman diliminde insanlık bu denli ve sürekli “kirlilik” ten bahis açtı? İnsan, “ egosu”nu merkeze aldığı ve bunu ideoloji haline getirdiğinden beri kendi cehennemini hazırladı. Dokunduğu her ne varsa kirlendi.. Bütün kavramlar “ kullanıma elverişli” ve “ sağmal” hale getirildi. İnsan türünün başına gelebilecek felaketlerden biri oldu modern travma. Tanrı’ yı göklere hapseden bir ilah anlayışı, yeryüzünde, çıkarın ve benciliğin şotalarını inşa etti. Ve “ beyaz adam” yani batılı kafa, kendi türü içerisinde eşitler arasında birinci tahtına oturdu. Dünya, onun yaşam standartlarına hizmet etmesi için yeniden dizayn edildi. Bütün dini, ahlaki ve vicdani değerler bu, “beyaz kafa”nın tanımladığı çerçevede kendine yaşam alanı bulabilirdi. Gücün ve servetin her türlü değerden üstün ya da insana ait tüm kutsal değerleri dönüştürebilecek yegane unsur olduğunu bu mantalitenin “ bilimsel ve çağcıl” çıkarımlarından öğrendik. Kendinde Tanrı’ nın işlevlerini yeryüzünde yürütebilecek dehada gören bir zihin, elbette dokunulmaz ve itaat edilmesi gereken bir makamı işaret ediyordu. Dünya denen eni sonu belli bir mekan, bu kibir ve gurur şövalyelerinin kanlı elleriyle yeniden biçimlendirildiğinde, önümüze kan ve kir yumağından oluşan ağır bir bedel bıraktı. “ Beyaz kafa” nın kendine cennet yaratma hazzını, ağızları sulanarak izleyen diğer halklar, kendileri için de bir oyun alanı ayrıldığını görünce batıya şükür secdelerinde bulundular. Artık onların da önlerine atılmış bir kemik parçası duruyordu; Modernleşme! Kim daha önce ve “esaslı” köleleşecek arzusuyla birbirlerini parçalamaya başladılar. Duruşlarını ve vakarlarını koruyan tüm değerlerden bir an önce sıyrılıp oyunun içine girebilmek için “ kişiliksizleşmelerine” çağcıl maskeler buldular. Şimdi Global köyün kavalcısı, müsvedde haline getirdiği “ ikinci sınıfları” ilahlığını onaylamaya çağırıyor. Dünün vahşi sömürgenleri, geliştirdikleri “milenyum çağına uygun” tezgahlarda “ az gelişmiş ya da gelişmekte olan” deneklerini test ediyor. Standartlara uygun olmayanlar veya bu gidişe itiraz edenlere karşı “ bozguncu- şer odağı” yaftasıyla “topyekün savaş” çığırtkanlığı yapılıyor. Ülkemiz, yaşanan bilinç kırılmalarını hızlı ve iştahlı biçimde içselleştirilmesi bakımından tam bir labaratuar. Bulunduğu bölgede öncü. Diğer halklara örnek gösterilen ve kişiliksizleştirilmenin her tür ve yöntemini uygulama yönünde bir standart. Sıradan bir “dünya insanı” olma yolunda katledilen değerlerin başında haksızlığa karşı adaletten yana duruşumuzu törpülemek, başta gelen ödev. Bunun için içimizde biriken öfkeyi sahte “hümanizma” nın kollarında sterilize etmekle başladılar. Çevremizde olup bitenlere, yanı başımızdaki -ister bireysel ister toplumsal olsun- yıkımlara duyarsız birer menfaat düşkününden başka bir karakter bırakmamak önemli olan. Öfke ve adaletten yalıtılmış insan, kutsalını koruyacak, kutsalıyla yücelecek ya da kutsalını kuşanacak yapı taşlarını parçalamış insandır. Böylesine bir onursuzlaştırma ve “değerler”i yüzeyselleştirme operasyonu tarihin hiçbir diliminde bu kadar geniş uygulama alanı bulamadı. Şimdi “söz”ü yükseltmenin zamanı. Beyaz kafanın etrafımıza ördüğü duvarlara karşı sözün muhkem kalesini inşa etmek vakti. “ İnsan kalmak” dahası varlıkların en şereflisi makamını korumak şimdi “söz” e düşüyor. Satılmış ya da kiralık kalemlerden dökülen albenili zehirlere bakmayın. Onlar sadece soysuzlaşmanın ehramına taş taşımaktan başka ne yapabilir ki? Yeryüzünde duyan, gören ve akleden ve mutlaka kalbiyle akleden herkes, bu insan soyuna karşı girişilmiş hain saldırıya karşı en kavi cümlelerine sarılmalı. Sözle gelen öfke, adaletin, özgürlüğün ve erdemli toplumun kapısını açacak mihenk taşıdır.

döndüğünde bütün vücuduyla dönen adam
Döndüğünde vücuduyla ve bütün güzelliğiyle dönen bir adamdan öğrendik hayata dair ne varsa. Aşka ve adalete en çok muhtaç olduğumuz demde doğunun kalbinde konuşan bir adamdı bu. Bütün coğrafyaların ve var oluşların dikkat kesildiği bir coğrafyadan geliyordu. Işık denizi yutmuş sonsuz geceleriyle çöl, bu adamın derin sessizliğine bir ayet gibi iniyordu. Bu kıpırtısız sonsuzluk, çıplak bir yürek oluveriyor, savrulup gelen ve ansızın çöken karanlığın ortasında yakıcı bir ateşe dönüşüyordu. Bu adam/ bir adam kendini döne döne yeniden deniyor. Tarihi, coğrafyayı, insanı ve âlemleri yeniden okuyordu. Çünkü sırların sırrına nüfus etmenin koşulsuz yoludur bu. Umut ile korku arasında gidip gelen bitkin ve yorgun bir bilinç, bütün seslerin ve sislerin arasından hiç şahid olmadığı bir sese yeniden çarpıyordu; " Şüphesiz mecnun değilsin sen! " Asabı bozulmuş, mizanı şaşmış, çöl fırtınalarının önünden kaçıp gelen ceylanlar gibi ürkek bir kente dönmek, kentle dönüşmek, kente dönüşmek ancak zamanlar ötesinden gelen bir çağrıyla mümkündü. "Ol" denildi ve oldu, O yürüdüğünde yeryüzü yürüdü. Zamanlar, aşklar, tutkular, isyanlar, varoluşlar ve anlamlar yürüdü.
Döndüğünde vücuduyla ve bütün güzelliğiyle dönen bir adamdan öğrendik hayata dair ne varsa. Bakışlarının içimize düşürdüğü serinlikle bakmayı tedris ettik zamanlar boyunca. Bu adam ve dostları o denli mütevaziydiler ki kim ve kimler dursa önlerinde akıp giden suyun üstünde köpükten başkası kalmıyordu geriye. Ve kim kulak kesilse çağrısına, gülden başkasına dönüşmüyordu. Şairin söylediği gibi " Onca yol çiğnediler, çiçek çiğnemediler." Kasılıp kalan, kasıldıkça kibirlenen, kibirlendikçe katılaşan, katılaştıkça çirkefleşen, çirkefleştikçe köpekleşen bir zamana bahar serinliğiyle giriverdiler. Biteviye alışkanlıkların, kirli geleneklerin, sürgit ihanetlerin ve zulümlerin dilleri tutuldu. Bir keresinde salına salına yürüyen savaşçısına şöyle dedi adam; " Böyle yürüyüşü sevmez Allah, lakin bu yürüyüş başka…" Böyledir! Kime dokunsa "insanlaştıran" bir sözü emanet gibi taşımak, sabrın yol verdiği bu bereketi her dem taze bir bahar gibi solumak böyledir.
Döndüğünde vücuduyla ve bütün güzelliğiyle dönen bir adamdan öğrendik hayata dair ne varsa. Her yağmur tanesini bir meleğin getirerek yüreklerimize bıraktığını, nerede bir yetim ağlasa hesabının bizden sorulacağını, kendimizi bilmeden, kendimizi bulmadan, bildiklerimizin ve bulduklarımızın hiçbir anlam ifade etmediğini, O'ndan öğrendik.
Şimdi öğrendiklerimizle test etme vakti yaşadığımız zamanı. Kimler dikkat kesilir şimdi sözlerimize… Kimdir şimdi bütün vücuduyla ve güzelliğiyle dönecek olan… Sahi nedir şu karşımızdaki devasa ve ürkütücü yapı? Anlar mı bizi şu kablo, lağım ve sirk medeniyeti…

yeryüzü denemeleri
Biz, doğunun çocukları; biz, aşka ve adalete, hüzne ve merhamete güneşin doğudan geldiğine inandığımız kadar inanan, kocaman bir yüreği ilmek ilmek dokuyan, yeryüzü çocukları. Bu karanlık ve vahşet çağında, bilinci kirleten, pervasız bir güce imana zorlayan bu insafsızlık çağında, dayatılan kurak ve soysuz kimliklere direnmenin onuru değil mi kalbimizi serinleten? Serin bir yürekle baktığımızda dünyada:
Anlamlar dünyasını tekdüzeleştiren modern paradigma, insana özgü inanç ve değerler sistemini mekanik reflekslerle kilitliyor. Yeryüzü, gittikçe yayılan küresel determinizmin faşist çerçevesine oturtulmaya çalışılıyor. Daha müreffeh ve konforlu yaşam standardı adına, tüketim egosu denilebilecek yeni tarz insan refleksleri geliştiriliyor. Bir dünya cenneti yaratma ve bu cennetin tanrısı olma iddiasındaki modernizm, değerlerden yalıtılmış kütleler oluşturma gayretinde. İradesi elinden alınmış, kütleleştirilmiş yığınlar, kişiliklerini, egemen standartların uygun gördüğü rollere adapte etmeye çalışmakta. Böyle olunca duyargaları köreltilen insan, yeryüzünü kasıp kavuran, soygun, talan ve cinayet şebekelerinin cürümlerini yalnızca " seyretmek"le yetiniyor ve hiçbir şey olmamış gibi itaatinin gerektirdiği ritüellere devam ediyor. Kurgulanmış bir yaşam, ahlak, onur, vefa gibi kavramlara, arkaik ve çağdaşı olarak bakıyor. Modern aklın kibirli saldırganlığına karşı duruşa geçen kim varsa bozguncu ve terörist olarak propaganda edilmekte. Evlerimizin en mahrem yerine sokulan medyatik kurgu, çocuklarımızı, geleceğimizi, ince ve sağmal vehimlerle dönüştürmeye çalışıyor. Kutsallarının içi boşaltılmış, gündelik hayatını polyanna tipi inanç örgüsüyle geçiren bir kişilik için, Irak'ta ve Afganistan'da binlerce insanın vahşice katledilmesi ve tecavüze uğraması, haber bültenlerinden gelip geçen birkaç görüntüden ibarettir. Global piyasanın her gün değişik renk ve yöntemlerle dayattığı, kültürel, düşünsel ve biçimsel imajları, yaşam biçimlerine entegre etmekten başka bir işlevi olmayan yığınların tarihsel düşüşüne şahid oluyoruz. İnsanın nasıl mutlu olması, üzülmesi ya da öfkelenmesi gerektiği, sosyal ve siyasal ilişkilerini neye göre belirlemesi gerektiği, küresel etki merkezlerinde tasarlanarak dünyaya pazarlanıyor. Bu gün demokratik ya da kadife devrimler adı verilen Amerikan merkezli yönlendirmelere baktığımızda, değişim yaşayan ülkelerdeki kitlelerin Amerika'ya ve değerlerine toplu iman ayinleri düzenlediklerini görmekteyiz. Liberal- kapitalist sömürge akışkanlığının tıkandığı ya da tıkanma ihtimali olan ülkeler, bu fasit daireye giren ilk ülkeler oluyor. Acınası durumdur ki bu ahlaksız ve kirli strateji, medyatik ve teknolojik saldırganlık sayesinde gittikçe yayılıyor ve kabul görüyor. Teslim alınmışlık psikoloji içerisinde bir çok halk ya da devlet, kendini modern paradigmaya entegre etme uğraşısı içerisinde. Birçok dinî ve kültürel yapı, Avrupa ya da Uzakdoğu örneklerinde olduğu gibi bu eklemlenmenin ıssızlığını yaşıyor. Ancak Amerika açısında Müslüman dünya, bir kırılma noktası olarak her şeye rağmen halâ çatlak seslerin çıktığı bir coğrafya. Bu coğrafyanın, üzerinde yaşadığı insanlara kazandırdığı ufuk henüz tam olarak karartılamadı. Çünkü İslam, sürekli dinamik ve hayata bakan yüzüyle, insanı dönüştüren potansiyeli ile dahası, köklü bir direniş üslubu ve bu üslubun öngördüğü pratiği ile bağlılarına duru bir dirilik aşılıyor. İşte tam da buradan başlamak gerekiyor!

tarihin kırılma anında
Dünya dönüyor ve insanlar koşuyorlar. Koştukça insanlar dönüyor dünya. Hırçın bir yarış, derin nefes koşu. Soluğu kesiliyor dünyanın. Duracak gibi oluyor kalbi. Ve şimdi insanlara miras dönmek, dönecekleri son yere dek. Ama biz her dem kalbimizin sesine koşuyoruz. Kalbimizin efendisi bizi çağırıyor. Bu çağrı yeryüzüne dokundukça, yeryüzü bereketleniyor. Yeryüzüne dokundukça umutlar çoğalıyor, rahmet elveriyor, yüzümüz aydınlanıyor. Zamanları geçiyorsak, dünyaları geçiyorsak, aşkları, isyanları, yaşamları ve ölümleri geçiyorsak; hep ve her dem diri kalıyorsak bu nedenledir, biliyoruz. Can suyumuza işleyen deli ışık, duruşumuza ahenk katan yerlilik, varoluşumuzdaki derin tını, kalbimizin efendisinden payımıza düşen kadardır. Mevsimler mevsimleri çağırıyor. Mevsimler mevsimleri çoğaltıyor. Bir mevsimden diğerine akıyoruz, yüreğimiz her dem ilkbahar! Ne kadar da anlamlı, kendine özgü ve kendi şartlarını kendisi ortaya çıkaran bir eylemliliktir bu. Kurduğu cümleler, içinden geldiği gelenekle kaimdir ve bu geleneğin zirvesi de TEVHİD'dir. İnsanın kendi içerisinde kuracağı dengenin bütün yeryüzünde kendisini ifade etme biçimi... Bu devingen ve birbirini çoğaltan yürüyüşün, modern paradigmanın skalasında karşılığı yoktur. Bunu çok iyi biliyoruz.
Dünya dönmeye devam ediyor. Öyle ki Jung'un ifadesiyle, tarihin bu kırılma anında cinnet zamanlarını yaşamaya mahkum edilen insan, gerçekliğini yitirerek "bireysellik' köksüzlüğünü yaşam konsepti olarak benimsemeye zorlanıyor. Genel anlamıyla modernizm denilen bu olgu, yeryüzünü mekanik bir sistem olarak tasarlarken, insanı da bu sistemin tamamlayıcı dişlilerinden biri olarak görüyor. Adına hümanizma dediği, anlamlardan ve köklerden soyutlanmış bireyselleşme 'insan'ı önce geçmişine sonra kendine karşı yabancılaştırıyor. Görünen o ki, bu egoist ve ben merkezci insan tipi, dünya üzerinde kendine ait bir cennet yaratma saldırganlığı ile amaca ulaşmak için her türlü yolu kendisi için mübah görüyor. Böylece anlar, mevsimler ve zamanlar başkaları için cehenneme dönüşürken, modern birey açısından cennetini hırsla inşa etme döngüsü haline geliyor. Oysa ilahi dengede insan, varlıkların en şereflisi olarak konumlandırılırken, içinde yaşadığı evreni bir emanet olarak bilmesi ile kaimdi. Yaşadığımız dünyada kutsal olandan arındırılmış bir zihnin kendisini ifade biçimine baktığımızda gördüğümüz parçalanmışlık ve kaos, kurulan bu dengenin tahrip edilmesi ile oluşturuluyor. ' İnsan insanın kurdudur!' sözü insanının bireyselleşmesi ve dolayısıyla köksüzleşmesini ifade eden en önemli göstergedir. Modern paradigmanın ürettiği en kapsamlı mekanizma olan 'modern - ulus devlet' ler, kuramcısı Hegel'in de söylemiyle 'yeryüzünde Tanrı'nın yürüyüşü' olarak kendini konumlandırırken, seslendiği insana şeksiz ve şüphesiz itaat etmeyi öngörmüştü. Bu itaatin ritüelleri ortaya çıkarken bütün kavramlar ve anlamlar oluşturulan 'yeni duruma' göre yeniden dizayn edilmişti. Kendini Tanrı'nın yerine koyan insan tipi birey olarak öne çıkarıldı. Ümmet halinde yaşayan geniş insan toplulukları milliyetçi bir kimlikleriyle yüzleştirilip parçalandı. Özellikle Avrupa'da dinin Protestanlaştırılması sonucunda 'pozitivizm' denilen yeni bir 'insanlık dini' oluşturulma yoluna gidildi. Bu insanlık dini öndeliğinde yeryüzünü yeniden tanzim süreci insanoğlunun varoluşundan beri görülmemiş bir yıkım sürecini başlattı. 'Değerler'in tahrip edilmesi, sömürge faaliyetleri, emperyalist işgaller, iki büyük dünya savaşıyla sonuçlandı. Bugüne baktığımızda ise yeryüzünde yaşananlar, kendine dünyanın efendisi rolü biçen bir sitemin yeni bir organizasyonla karşımıza çıkmasından başka bir şey değil.
Hasılı dünya dönüyor ve Allah günlerini üstümüzde döndürüp dolaştırıyor. Ve biz inanıyoruz, insanın ve yeryüzünün uzun yürüyüşü ancak İlahi dengenin çizgisinde kaimdir. Yaşananlar gösteriyor, gerisi cenennemdir!


ferhat kalender
22:06

Aşkın elif halinde
Eliften habersiz
Kendime ordular biçiminde
Lal olmuş haller içindeyim
Bir tebessüm kadar susturulmuşum hayata
Tam ortasından ikimizin, gecenin fotoğraf yalnızlığındayım
Belki hüzün, belki aşk
Ne kadar sürerse mutluluk
Suyun yanması gibi adresi değişmiş haller içindeyim
Aşkın elif halinde, lacivert bir serseriyim ben
Sarhoşum üstelik, dervişim yaşım kadar
Ses tellerinizde birinden diğerine kanayan sokak yalnızlığı
Belki de siz adını koyarken eskiyor kalbimin iki kişilik mağarası
Çürüyor dogmatik tırnakların takılı kaldığı yeri etimin
Namazım bozuluyor çığlığımdan
Çığlığım ince belli çay bardağı
Sarhoşum, üstelik dervişim yaşım kadar
Öyleyse ben de bir belge sunmalıyım öldüğüme dair
Mademki aşk içindi her şey
Mademki yok aşktan gayrısı
Mademki kul olmak vardı güzele, ezelde ve yeryüzünde
Diyelim belki aşk, belki hüzün
Adını nasıl unutursa insan
Kendime ordular biçiminde bir belge sunmalıyım öldüğüme dair
Haydi, suçlayın beni, kanıtlayın yaşadığımı
Sabah namazından önce seviştiğim
Ki ibadet yanı bu dinimin
İki noktanın kesiştiği yeri siz nasıl isimlendirirdiniz
Ben peygamberimle sevişirken tırnağımı kırdım
Rabbim bana yüzümü geri ver bulanık aklım
Neden caddelerde kalabalıklar sadece et kokuyor
Ve neden utanık anarşik sevişmeler tutuyor hep midemi
Hukuka uygunluk, insan hakları, birleşmiş etler
Oysa bu çağda bir çocuğun yaşama hakkı, intiharının yaşı kadar
Farz edelim icrayı ve icracıyı içinde barındıran
Ve önceden planlanan, sanki yazarken eskiten
Tefsir gücü, tahrip düşü, kelam, kavram, insan...

Sarhoş dervişim halimce
Düştüm ateşe divane
Allah'ım lal oldu içim
Ayrılık ölümden öte

Ben ki şarap eskitirim
Gözyaşların aktığı yerde
Döktüm kirpiklerimi ah
Islandı şehir bu gece...

Murat Çelik - Yusuf'un Günlüğü
23:37

Gönlünü geçim düşüncesiyle hastalandırma. Sen kulluğunu yap, rızık için telaşlanma.
Bu beden ruh için bir çadıra benzer. Yahut da Nuh'un gemisi gibidir.
Nasıl olursan ol, bir çadır bulursun. Gayret et, çalış da tek kapıdan ayrılma.

Kim seni Hak'tan soğutursa şeytan onun içindedir. Şeytan ve hile onda gizlenmiştir.
Birisinin suretinde görünmezse hayal yolunu tutar. O hayal sana günahın ta kendisi olur.
Seni gah giyim kuşam, gah dükkan açma, gah ilim, gah ev bark hayalleriyle kandırır.
Her zaman zikrin La havle olsun. Ancak canın da bunu dilinle beraber söylesin.

mevlana - mesnevi
22:44

SORULARI kadar büyüktür insan… Büyük sorular demek engin cevapların duası, talebi demektir. Neyin duasındaysanız, nelerin talibiyseniz onlarla muhatap olur, o türlü cevaplara nail olursunuz. Fakat, 'çünkü insanlar yıllar boyunca, hiç soru sormadan durur…' bir şarkıda söylendiği gibi. Dağ taş soruya durur, kurt kuş soruya durur, gökle yer birlik edip bir sual olur, içimizin kuytuları soru işaretleriyle doludur ama gel gör ki insan kendi üstüne kapanır, uyuşmanın koynunu bulur…

Hatta zannımca her şey bir sorudur, varolan her şey bir soruyu önümüze kondurur: Ayağımıza takılan taş, beton duvarlarda gülümseyen çiçek, bir sosyal hadise, başa gelen bir musibet, içimizden geçen bir duygu durumu, okunan bir ayet hep aynı soruyu kıyılarımıza vurur: Men rabbuke? (Rabbin kim?) Yani ki elest bezminde sorulan soru bugün hâlâ hayatın bütün kıvrımlarında yankılanmaya, şimdi ve burada sorulmaya her an devam eder: Men rabbuke?

Bahar bahçesinde tennure giymiş ağaç soruyor: Men rabbuke?

Cumhurbaşkanlığı seçimleri soruyor: Men rabbuke?

İçindeki şuurlu yasa olan vicdanın soruyor: Men rabbuke?

Ağlayan bir çocuğun gözyaşları soruyor: Men rabbuke?

Elest bezminde ruhlara sorulan soruyu ve verilen cevabı yaşadığımız gündelik hayatın içinde sayhalandırmadıkça, hayatımızı samimi bir cevap arayışına, bir 'ince derde' dönüştürmedikçe Hıra Mağarası'nda Emin Muhammed'in (a.s.m) sorduğu varlık sorularının cevaplarını çözemeyeceğiz. "Derdin senin mürşidindir" diye elbet boşuna dememiş Hz. Mevlana.

Hazret-i Muhammed'e (a.s.m.) ilk olarak indirilen Alak Suresi'nin ilk beş ayetinin, Peygamber'in belki aklı erdiği ilk günden o güne ama özellikle inzivaya çekilmeye başladığı 35 yaşından vahyin indiği 40 yaşına kadar olan süreçte sorduğu hayati varlık sorularına bir cevap mahiyetinde olabileceğini hiç düşündünüz mü? Belki bir açıdan bakıldığında Kur'ân'ın tamamını tüm mahlûkat ve tüm insanlık adına sorular soran bir Peygamber'e verilen cevaplar şeklinde okuyabiliriz… Şöyle bir bakalım isterseniz:

Hz. Peygamber'in sorusu: Yaradılışı bir kitap gibi nasıl oku'yabilirim?

Vahyin cevabı: İkra, bismi rabbikellezi halak… (Yaratılışı rububiyetiyle terbiye eden Rabbinin Esma'ül-Hüsna'sı, isimleri ile oku!)

Hz. Peygamber'in sorusu: İnsan ne'den ve nasıl yaratıldı?

Vahyin cevabı: Halakal insane min alak… (O, insanı bir kan pıhtısından, alak'tan yarattı ve yaratmaya devam ediyor…)

Kur'an'ı, cümle varlıklar ve tüm insanlar adına temsilci olarak soru soran bir Peygamber'e verilen cevaplar manzumesi şeklinde bir usul ile baştan sona okuyabilirsiniz. Çok da ilginç sonuçlara varılacağı kesin.

Bu girizgahtan sonra sadede gelelim: Geçmişten günümüze, bilim de, felsefe de kimi zaman fıtrata yaklaşarak, kimi zaman fersah fersah uzak düşerek olayları, insanı, kainatı hatta vahyi okumaya çalışıyor, benzer sorular soruyor. Örneğin, yukarıda değindiğimiz sorunun birincisini (Hz. Peygamber'in sorusu: Yaradılışı bir kitap gibi nasıl oku'yabilirim?) bilim, 'Doğa'nın işleyiş ve yapısı nasıl çözülebilir?', felsefe ise, 'Doğanın anlamı ve oluşumu cevherinde (tözünde) nedir?' tarzında soragelmektedir.

Bu soruş biçimleri bile (hatta kavramsallaştırma tarzları bile) felsefe, bilim ve 'iman ilmi' arasındaki farka işaret etmekte fakat asıl ayrım cevaba ulaşma ve cevabı dillendirme biçimlerinde ortaya çıkmaktadır… Felsefe ve dünyevi bilimi oluşturan zihinler sözkonusu sorulara eşyanın kendi varlığından, görünen bağlantılarından ve kendisinde ne olduğundan hareketle çözümlemeler ortaya koymaktadır: Doğa bir olayın diğerini doğurduğu bir döngü içinde, kendi içinde parçalanabilen parçacıkların birliğinden oluşmaktadır…. Ya da, 'Kendinde şey olarak doğanın anlamlılığı tartışmalıdır, oluş başlı başına bir soru yumağıdır' filan gibi cevaplar geliştiriliyor… Bilim ve felsefenin en genel anlamda ortak noktası ise (mutlaka içinde farklılaşan yanlar olmakla birlikte ki Demokritos ile Pascal'ı, Einstein ile Hawking'i aynı kefeye koyamazsınız) varlığı 'kendine işaret eden bir levha' gibi anlamaya çalışmak şeklinde özetlenebilir. Yani levhanın hammaddesi ve diğer levhalarla bağlantılarının araştırılması biçiminde özetlenebilecek bir kavrama etkinliği…

İman ilminin usulüyle bilgiye ulaşmak, cevaplara varmak ise başka bir düşünme, kavrama ve algılama şeklini gerekli kılıyor… Bir kere, eşyaya 'kendini gösteren bir levha gibi' değil adı üstünde levha gibi, 'kendinden başka bir şeyi işaret eden' anlamlı bir harf gibi okumak niyetiyle bakmayı gerekli kılıyor. Sağlıklı bir niyet ve bakış açısıyla yaradılışa bakmak ise Vahiyle pişmiş, Esma taliminden geçmiş, her şeye Rabbin bir ismi penceresinden görmekle mümkün olabiliyor.

Daha net konuşalım. Okunacak dört kitap var: Olaylar kitabı, kainat kitabı, insan kitabı ve vahiy kitabı. Bu dört kitabın oku'nması da yaradılışın oku'nması sonucunu doğuruyor. Yaradılışın okunması ise ayetin bize işaret ettiği gibi Rabbin ismi ile (buradaki 'ism' Esmau'l-Hüsna'dan kinayedir) mümkündür. Yaradılan her şeye bir Esma tefekkürü ile yaklaşmazsak oku'mak sözkonusu olmaz. O halde mü'min bir zihnin ve kalbin ciddi anlamda, tıpkı Hz. Yusuf'un kuyuda 'talim-i Esma' yapması gibi Esma tefekkürü terbiyesinden geçmesi gereklidir. Baktığın her şeye ya bir ilâhî ismin ilk harfi ya da ilk kelimesi gözüyle bakmak gerekmektedir. İsimlerin göründüğü yer olarak varlığı oku'mak bizi Rabbin terbiyesine, o terbiye ile kendi nefsimizi terbiyeye götürmelidir ki öğrendiklerimizin ilim olduğunun sağlaması da burada gizlidir. Nefs terbiyesine dönük olmayan hiçbir öğrenme ilim değil, olsa olsa veri, data, malumat, kültür, bilgi cinsinden bir yığındır.

Peki bu çerçevede yaradılışı Rabbin isimleri ile oku'maya başlamanın öncesinde ne vardır? diye sorarsak bu soru bizi başka bir ayetin kapısına iletir. Aynı zamanda meleklerin duası olan ayet şöyledir: Sübhaneke la ilmelena illa maallemtena inneke entel Alimu'l Hakim… (Sübhan olan Allah, seni tenzih ederiz ki biz bilmiyoruz, senin öğrettiklerin (talim ettiklerin) dışında, sensin Alîm ve Hakîm olan…)

Meleklerin duası olan bu ayet önceki tahlillerle birlikte düşünüldüğünde bize âdeta iman ilminin, mümince bir epistemolojinin (marifet nazariyesinin) ana kodlarını, elifbasını sunmaktadır. Şöyle ki:

1-Yaratıkları aracılığıyla Yaradan'ı tenzihe yönelik olmayan hiçbir bilme eylemi 'ilm'e (el-İlm) dönüşemez.

2-Bilme eylemine girişen, hilkati oku'maya talip olan kişi her işin başında edep ve tevazuu giyinip 'bilmiyorum' demenin erdemini kuşanmalıdır. 'Ben bilmem, bilmiyorum, biz bilmiyoruz' demeyen hiçbir kişi veya zümre bilmenin hakikatine ulaşamayacaktır.

3-'Bilmiyorum' demek tasavvur ve zihnimizi dünyevi kavram ve düşünme biçimlerinden arındırıp 'ümmileşme'ye giden kapıyı açacaktır. Ancak ümmi bir zihinle (yani dünyevi kalıpların kirinden arınmış bir zihinle) yaradılış oku'nabilir.

4- Ya bir ilâhî isimden kalkmayan ya da bir ilâhî isme varmayan her türlü bilme çabası anlamsızlığa, kaosa gömülmeye mahkûmdur.

5-Kendisi gayret gösterdikten sonra öğrendiklerinin, kendisinde görünen meziyetlerin ve ilimlerin ancak Alim ve Hakim olan, Sübhan olan Rabbin bir talimi olduğunu anlamayan kişi tevhid ve iman ilmi olan marifetullahın kokusunu alamayacaktır.

Bu dört kitap bize hâl diliyle, hatta kaburga kemiklerimizi birbirine değdirircesine sıkarak sürekli, her an 'Oku' diyor… Tüm kâinat bir Cebrail olmuş bizi içimizden ve dışımızdan sıkarak, 'Oku' diyor… Bizden dudağımızı Mağaradaki Ümmi'nin (a.s.m.) titrek dudaklarına yaklaştırıp, meleklerin tenzih diliyle söylediği gibi bir tek cümleyi söylememiz bekleniyor: "Ben okuma bilmem!"

yusuf özkan özburun - ben okuma bilmem



22:42

Tanrım, acı bana: yalnızlık zor geliyor. Beklediğim hiçbir şey.

Hiçbir şey, bana bir şey demeyen şu odadayım işte. Ama varlıklar da değil istediğim, kalabalığa gömülünce daha da kimsesiz buluyorum kendimi. Oysa benim gibi bir başkası, böyle bir odada yalnız kalmış kadın, sevdikleri bulunduğu evin başka bir yanında otursalar da mutludur. Ne duyar, ne görür onları. O anda hiçbir şey almaz onlardan. Ama evinin boş olmadığını bilmesi mutlu olmasına yeter.

Görülecek, işitilecek bir şey de istemiyorum, Tanrım. Duyulara göre değil senin mucizelerin. İyileşmemi istiyorsan, beni konutum konusunda aydınlat, yeter!

Tanrım, çöl ortasındaki yolcu, oturulan bir evdense, onun dünyanın ta öbür ucunda bulunduğunu bilse de sevinç duyar gene. Hiçbir uzaklık önlemez onunla beslenmesini, ölürse de aşk içinde ölür… Benim istediğim konutumun yakın olması bile değil, Tanrım!

Kalabalıkta bir yüze vurulan kişi, bu yüz kendisine hiç yönelmeyecek de olsa, değişiverir. Kraliçeye vurulan şu asker de böyle. Bir kraliçenin askeri olur. Öyleyse benim istediğim bu konutun bana adanmış olması bile değil, Tanrım!

Açık denizlerde, var olmayan bir adaya adanmış, yanık yazgılar vardır. Gemidekiler adanın ilahisini söyler ve bununla mutlu olurlar. İlahidir onları mutlu eden, ada değil. Öyleyse istediğim bu konutun bir yerlerde bulunması bile değil, Tanrım!

Yalnızlık yetersiz bir ruhun meyvasından başka bir şey değil, Tanrım. Ruh bir yurtta oturur yalnız, nesnelerin anlamı olan bir yurtta. Tapınak da taşların anlamı olunca böyledir. Kanatları yalnız bu uzaklık içindir. Nesnelerle değil, yalnızca içinde okunan ve nesneleri birbirine bağlayan biricik yüzle gönenir.
Okumamı öğrenmemi sağla, yeter.

Yalnızlığım işte o zaman sona erecektir, Tanrım


kale - saint exupery

14:50

...
nefislerine hakim olacak, kendilerini eğlencelere kaptırmayacak kaç kişi vardır? Para Tanrı değilse de yarı Tanrı sayılır, büyük bir kandırma aracıdır. Buradaysa kadın denilen yaratık, yine burada şüphe, kıskançlık vardır. Böyle olunca da büyük işi unutur, küçük şeylerle uğraşmaya başlarlar. Ama çölde böyle midir ya? Çölde bir insan kendisini her türlü kahramanlığa hazırlar. Dostum! Bu dünyada zaten ne var? diye büyük bir heyecanla bağırdı, Yalnız hayalden başka ne var? Al, bir avuç kum al, taşın üstüne ek; taşın üstüne ektiğin kum sararır, ürün verirse bu dünyadaki hayallerin de gerçekleşir. İşte bizler buna böyle deriz. Mesih'in yanında öyle mi ya? "Git , malını mülkünü dağıt, kendin de herkese hizmet et." Böyle yaparsan eskisinden yüzlerce defa zengin olursun; çünkü yalnız yiyecek, değerli giyecekler, gurur, kıskançlık bakımından değil, yüzlerce defa artan sevgi bakımından da mutlu olursun. Artık küçük bir zenginliğe, yüz binlerce milyona değil bütün dünyaya sahip olursun! Şimdi doymak bilmeden topluyor, deli gibi çarçur ediyoruz, o zamansa ne yetim, ne dilenci olmayacak çünkü hepsi benimdir, hepsi bana akrabadır, hepsini kendi tarafıma çekmiş, hepsini tek tek satın almış sayılırım! Şimdi en zengin, en tanınmış bir insanın geçen günlerini hesaplarken umursamazlık gösterdiği sık sık görülür. Nasıl bir eğlence bulacağını kendisi de bilmez; o zamansa günlerin, saatlerin sanki binlerce defa artar, çünkü bir dakikanı bile kaybetmek istemezsin, her dakikanın geçişini kalbin neşelenerek duyarsın. O zaman felsefeyi de yalnız kitaplardan öğrenmezsin, Tanrının kendisiyle yüz yüze gelmiş olursun; yeryüzü de tıpkı bir güneş gibi parlar, üzüntü de acı da kalmaz, her yer cennet olur...
...

delikanlı - dostoyevski
14:20

...
Tanrı'ya inanmayan dinsiz insanlardan şimdi daha çok korkuyorum dostum, diye sözüne devam etti. Aleksandır Semianoviç, şimdiye kadar bir tane bile dinsiz insanla karşılaşmadım. Hep telaşlı insanlar gördüm. Bence en uygun söz budur, onu daha iyi anlatabilmek için. Bu insanların nasıl bir yaratık olduğunu anlamak çok zordur. İçlerinde her çeşit insanı bulmak mümkündür. Sıradan halktan başla, en bilginine kadar git, bunları kolayca bulursun. Ortak yönleri dediğim gibi hep telaşlı olmaları. Bunlar kitap okuyor, sonra da ileri geri konuşuyor, görüşlerini topluma yutturmaya çalışıyorlar. Fakat şaşkın ördek gibiler, hiçbir konuyu çözebilecek beceride değiller. Bazısı öyle yayılmıştır ki kendisini bile göremez olmuştur. Kimisi taştan daha sert hale gelmiştir, kafasındaysa bin bir hayal dolaşmaktadır. Kimisi de hem duygusuz hem alçaktır, yeter ki doyasıya alay etsin. kimisi kitapların içinden sadece çiçeklerini seçmiştir. Bir şey daha söyleyeyim: Onlar daha çok can sıkıntısı duyarlar! Küçük bir insan yokluk içindedir, ekmeği yoktur, çocuklarını barındıracak bir yer bulamaz, sert samanın üzerinde yatar, ama kalbi neşeyle doludur, hafiftir günah da işler, kabalık da eder, ama kalbinde yine hafiflik vardır. Büyük adam ise tıka basa yer, içer, altın babasıdır, kalbindeyse hep aynı can sıkıntısı durur... Kimisi bütün bilimleri öğrenmiştir, ama can sıkıntısından kurtulamaz. Benim düşünceme göre insanın aklı çoğaldıkça, can sıkıntısı da artar. Şunu ele alalım, dünya kurulalı insanları okutuyorlar, ama iyi ne öğretebildiler, dünyanın en güzel, en neşeli, bütün sevinçlerle dolu bir yer olduğunu mu? Bir daha tekrar edeyim: İnsanlarda ruh güzelliği yok, olmasını da istemiyorlar, hepsi mahvolmuşlar, ancak herkes kendi mahvolmuşluğuyla övünüyor, biricik gerçeğe başvurmayı da akıl etmiyorlar, Tanrı'sız yaşamaksa işkenceden başka bir şey değildir. sonuç medenileştikçe medeniyete lanet ederiz, kendimiz de bunun farkında olmayız. ama ne çare baş eğmeyen insan olamaz; böyle bir insan, herhangi bir insan dünyada yaşayamaz. Tanrı'ya inanmaz, ağaçtan, altından yahut da başka uydurma bir Buda'ya tapmaya başlar. Buda'ya tapanların hepsi dindar insanlardır, dinsiz değillerdir, onları öylece kabul etmek bizim için en doğru iştir. E, Tanrı'yı tanımayan da vardır, olmaz olur mu hiç? Gerçekten dinsizler var, ancak onlar berikilerden daha korkunçtur. Çünkü dillerinden Tanrı adını düşürmezler. Bir çok defa onlardan konuşulduğunu duydum, ama kendileriyle hiç karşılaşmadım. Var dostum, böyleleri de var, hem öyle sanıyorum ki olmaları da bizim için olmazsa olmaz bir olgu.
...
delikanlı - dostoyevski
20:39

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Alt katında uyumayı bir ranzanın
Üst katında çocukluğum...
Kâğıttan gemiler yaptım kalbimden
Ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.
Aşk diyorsunuz,
limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!

Allah'la samimi oldum geçen üç yıl boyunca
Havı dökülmüş yerlerine yüzümün
Büyük bir aşk yamadım
Hayır
Yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım
Gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
Tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım...
Saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.
Aşk diyorsunuz ya
Ben istemenin Allahını bilirim bayım!

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Balkona yorgun çamaşırlar asmay
Ki uçlarından çile damlardı.
Güneşte nane kurutmayı
Ben acılarımın başını
evcimen telaşlarla okşadım bayım.
Bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
İnsan kaybolmayı ister mi?
Ben işte istedim bayım.
Uzaklara gittim
Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!

Süt içtim acım hafiflesin diye
Çikolata yedim bir köşeye çekilip
Zehrimi alsın diye
Sizin hiç bilmediğiniz, bilmeyeceğiniz
İlahiler öğrendim.
Siz zehir nedir bilmezsiniz
Zehir aşkı bilir oysa bayım!

Ben işte miraç gecelerinde
Bir peygamberin kanatlarında teselli aradım,
Birlikte yere inebileceğim bir dost aradım,
Uyuyan ve acılı yüzünde kardeşimin
Bir şiir aradım.
Geçen üç yıl boyunca
Yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım.
Ülkem olmayan ülkemi
Kayboluşumu aradım.
Bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
Bir ters bir yüz kazaklar ördüm
Haroşa bir hayat bırakmak için.
Bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.

Kimi gün öylesine yalnızdım
Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
Annem
Ki beyaz bir kadındır.
Ölüsünü şiirle yıkadım.
Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Acının ortasında acısız olmayı,
Kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
Kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
Aşk diyorsunuz ya,
İşte orda durun bayım
Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
Kendimin ucunda
Öyle ıslak,
Öyle kötü kokan,
Yırtık ve perişan.

Siz aşkı ne bilirsiniz bayım
Aşkı aşk bilir yalnız!

didem mamak - siz aşk'tan n'anlarsınız bayım
00:54

Nereye bakarsak bakalım, hangi ufuklara hasret çekersek çekelim, biz, İstanbul'un arasından ve İstanbul'da ve İstanbul'la göreceğiz herşeyi. Bütün tarih boyunca bu hep böyle oldu. Son beş yüz yılın hikayesi, bir şehrin terbiyesi ve tebcilinden başka nedir? Şiirden, sanattan, muaşeretten dine kadar her şeyde İstanbul'un payı vardır. O, bizim hakiki ruh mimarımızdır.

ahmet hamdi tanpınar - yaşadığım gibi
22:41

...
Birdenbire bir şey hatırlamış gibi:
- Sakın anneni uyandırma, dedi, bütün gece burada yanımda uğraştı durdu, ama hiç gürültü etmedi, tıpkı bir sinek gibi... Şimdi galiba yattı. Ah, hasta, yaşlı bir insanın hali çok kötü, ruh kimbilir nereye takılmış, hala takılıp duruyor, hem de hayattan memnun. Hem galiba geçmiş hayatı da başından tekrar yaşamak mümkün olsa, belki ruh bundan da çekinmezdi. Hoş, belki böyle bir düşünce günahtır.
- Neden günah olsun?
- Bu tip bir düşünce olsa olsa hayaldir. Bir yaşlı ölümü yakınmalarla, hoşnutsuzluklarla karşılamamalı, gurur duyarak ruhunu teslim etmelidir, yoksa Tanrı'yı gücendirir. Eğer ruhunu neşeli tutarsan, hayatı sevebilirsen Tanrıyı çok sevindirirsin. Bir insanın neyin sevap neyin günah olduğunu bilmesi çok güçtür. Bu Tanrı tarafından bir örtü ile gizlenmiştir. Kısacası ölüme yaklaşan bir insan durumundan hiç yakınmamalıdır. Aklı başında olarak yaşadığı günlere doymuş, gururla mutlu bir halde son saatini gelmesini özlemle bekleyerek, bir başağın ekin demetine devrilmesi gibi, sevinçle, kendi gizemine ererek ölmelidir.
- İkide bir "gizem" diyorsunuz; "kendi gizemine ererek" ne demek? diye sordum.
...
- Gizem ne mi? Her şey gizemdir dostum her şeyde yalnız Tanrı'nın bildiği bir gizem vardır. Her ağaçta, her küçük olayda bu gizem gizlenir. Küçük bir kuşun ötüşü, geceleyin gökyüzünde yıldızların toplu bir halde parlaması, hepsi bir çeşit gizemdir. Hepsinden büyük sır da insan ruhunu öbür dünyada bekleyen şeyin nasıl bir şey olduğudur. İşte Böyle, dostum!
- Bunu hangi niyetle söylediğinizi bilmiyorum... Sizi asla kışkırtmak için söylemiyorum, hem inanın ki Tanrıya inanıyorum; ama bütün bu gizemleri insan zekası çözmüştür, henüz çözülmeyenler de herhalde bütünüyle, belki de en kısa zamanda çözülecektir. Botanikçi ağacın nasıl büyüdüğünü tam anlamı ile biliyor, fizyologlarla anatomiciler, hatta kuşların niçin öttüğünü biliyorlar yahut yakında öğrenecekler. Yıldızlara gelince hepsi sadece sayılmakla kalmamış hatta bütün hareketleri ince bir doğrulukla hesaplanmıştır. Öyle ki yeni bir yıldızın ortaya çıkacağını bin yıl önceden dakikası dakikasına söylemek mümkündür...Şimdiyse en uzaktaki yıldızların hangi maddelerden olduğu bile biliniyor. Mesela mikroskobu örnek alın, onunla bir damla suyu gözden geçirirseniz, orada bütün bir alem, bir sürü canlı yaratıkların yaşadığını görürsünüz. Oysa, bu da bir gizemdi, ama bakın çözdüler işte!
- Bunu duydum dostum, bir çok kez insanlardan duydum. Doğrusu büyük, güzel bir şey. Tanrı'nın emriyle insanoğluna her şey verilmiştir. Tanrı ona hayat verirken boş yere "Yaşa ve öğren!" dememiş.
- E bunlar genel ve bilinen şeyler. Ama siz bilim düşmanı, yobaz değilsinizdir herhalde? Yani bilmem ki bunu anlar mısınız?....
- Hayır yavrum, küçüklüğümden beri bilime karşı saygı besledim, gerçi kendim cahilim ama bundan şikayetçi de değilim. Bana nasip olmadıysa başkasına oldu. Bunun böyle olması belki de iyidir, herkesin hakkı ne ise onu alır. Çünkü sevgili dostum,bilim herkese iyilik getirmez. Herkes kendini tutmasını, elindekiyle yetinmesini bilmez, herkes bütün dünyayı şaşırtmak ister. Bense elimden gelseydi, belki herkeste fazla böyle yapardım. Şimdiyse mademki elimden gelmiyor, hiçbir şey bilmediğim halde kendimi nasıl herkesten üstün tutarım? Sana gelince hem genç, hem zekisin. Mademki kaderin böyle imiş sen de oku. Her şeyi öğren, öğren ki karşına bir dinsiz yahut düzenbaz çıkarsa cevap vermesini bilesin, o da seni soru yağmuruna tutarak henüz olgunlaşmayan düşüncelerini çelmesin. Anlattığın adama gelince onu yakından görmüştüm.
...
- Dostum, diye sözüne devam etti. Gennadiy Çölü'nde oldukça akıllı birisi var. Kendisi soylulardan, rütbesi de yarbay, çok da zengin. Dünyada yaşarken evlenmek istememiş ıssız, sessiz yerleri severmiş. Tam on yıldan eri dünyadan el ayak çekmiş, bütün duygularına gem vurmuş. manastırın bütün emirlerini ve kuralarını yerine getirmekle birlikte tam bir keşiş olmak için saçlarını kestirmek istemiyor. Öyle de çok kitapları var ki bu kadarı kimsede görmedim. Kendisi bana sekiz bin rublelik kitabı olduğunu söylemişti. Adı, Pyotr Valeriyanoviç'tir. Arada sırada bana bir çok şeyler öğretirdi, ben de onu dinlemekten zevk duyardım. Bir gün kendisine:"Böyle zeki bir insan olduğunuz, işte tam on yıldır manastırda yaşadığınız halde daha kusursuz bir keşişi olmak için saçınızı kestirmeyi neden kabul etmiyorsunuz?" diye sormuştum. Buna karşılık o da bana:"Benim zekamdan ne diye söz ediyorsun, yaşlı, aklıma gem vuramıyorum, onun elinde bir tutuklu gibiyim. Keşişliğimden ne diye konuşuyorsun, belki çoktan ölçü denilen şeyi yitirdim? İrademe hakim olduğumu ne biliyorsun? Bak mesela paramı hemen şu anda harcayabilirim. Rütbemi de bırakırım, nişanlarımın hepsini şu dakikada çıkarır masanın üstüne koyarım, ama o kadar uğraştığım halde tütün çubuğumu bir türlü bırakamıyorum! Böyle olunca nasıl bir keşiş adayı olabilirim, sen de benim irademe sahip olduğumu nasıl söyler, översin?" demişti. O zaman onun bu alçak gönüllülüğüne şaşmış kalmıştım. İşte geçen yaz, Petrovka bayramında yine o manastıra uğramıştım, Tanrı nasip etti, baktım onun hücresinde o şey yani mikroskop duruyor, bir çok para vererek Avrupa'dan getirtmiş."Dur ihtiyar sana şimdi şaşılacak bir şey göstereceğim, çünkü şimdiye kadar ömründe böyle bir şey görmemişsindir. Şu gözyaşı kadar temiz bir damla suyu görüyorsun ya, eh imdi gel de bak içinde neler var. Göreceksin ki bilimadamları yakında Tanrının bütün gizemlerini çözecekler, seninle bana bir tane bırakmayacaklar." Böylece söyledi hiç unutmam. Bense bu mikroskobu daha otuz beş yıl önce Andrey Petroviç'in dayısı, beyimiz Aleksandr Vladimir Malgasov'da görmüştüm. O öldükten sonra da mülkleri Andrey Petroviç'e kalmıştı. Saygıdeğer bir beydi, koskoca bir generaldi, bir sürü av köpeği vardı, uzun yıllar onun yanında avcılık etmiştim. İşte o aman getirdiği bu mikroskobu ortaya koydurdu, sonra kadın, erkek bütün köy halkına mikroskoba yaklaşıp bakmalarını emretti. Yine, pire, bit, iğne ucu, saç bir damla suyun içindekileri göstermişlerdi. Ne kadar da eğlenceli olmuştu. Mikroskoba yaklaşmaktan çekiniyorlardı ama beyden de korkuyorlardı çünkü pek sinirliydi. Bazıları nasıl bakılacağını bilmiyor, gözlerini kısıyor, bir şey de göremiyorlar; bazıları korkudan bağırıyorlardı.Muhtar Savin Makarovsa iki eliyle gözlerini kapayarak: "Bana ne isterseniz yapın, gelmeyeceğim işte!" diye bar bar bağırıyordu. Oradaki bütün halk kahkahadan kırılmış kalmıştı. Pyotr Valeriyanoviç'e bu görülmemiş nesneyi bundan otuz beş yıl önce gördüğümü söylemedim. Çünkü baktım adamcağız içten gelen bir istekle gösteriyordu. tersine şaşırmaya, korktuğumu belirtmeye başladım. Bir zaman bakmamı bekledikten sonra:"E, peki ihtiyar şimdi ne diyeceksin bakalım?" diye sordu Kulağına doğru eğildim: "Tanrı aydınlık olsun dedi, aydınlık oldu!" diye cevap verdim. Buna karşılık o da bana:"Salon karanlık olmasın?" dedi. Hem bunu öyle tuhaf söyledi ki! Gülmedi bile. O zaman ona bakarak şaşmıştım, o ise sanki kızmış gibi sustu.
- Sizin Pyotr Valeriyanoviç'iniz manastırda aşure yeyip secdeye varsa da Tanrıya düpedüz inanmıyor, siz de tam dinsizliği tuttuğu bir sırada kendisine uğramışsınız, işte o kadar, bundan başka da oldukça gülünç bir adammış doğrusu. Herhalde mikroskobu daha önce belki on defa görmüştür, on birinci defa görünce aklını mı oynattı? Sinirden gelme bir çeşit duygusallık... Anlaşılan bunu da manastırda benimsemiş.
İhtiyar inanmış bir sesle:
- Temiz ruhlu, zeki bir insan, hem dinsiz de değil, diye cevap verdi, oldukça akıllı ama kalbi huzursuz. Bu zamanda beylerin arasından böyleleri çok çıkıyor. Bir şey deha söyleyeyim, böyle bir insan kendi kendini cezalandırıyor demektir.
Sen onların yanından geç git, onlara bulaşma, gece duasında da böyleleri için dua et, çünkü Tanrıyı ancak insanlar arar. Uyumadan önce dua eder misin?
- Hayır bunu gereksiz bir adet sayıyorum, ama size şunu açıklamalıyım ki Pyotr Valeriyanoviç'inizi ben de beğeniyorum, hiç olmazsa bir saman yığını değil, bir insan, biraz da, ikimize de yakın, ikimize de benzeyen bir insan.
İhtiyar cevabımın ilk sözlerine dikkat etmişti.
- Niçin dostum, dua etmiyorsun; dua etmek iyi bir şeydir, insanın kalbine huzur ve rahat verir, uykuya yatarken, uykudan kalkınca, geceleyin uyandığın zaman hep dua etmelisin. Bak sana anlatayım, yazın temmuz ayında, bayram gününü Bogorodskiy manastırında geçirmek için acele ediyorduk. Oraya yaklaştıkça bizim gruba yeni yeni bir çok insan yaklaşıyordu, en sonunda aşağı yukarı iki yüz kişi kadar olmuştuk. Hepimizi büyük aziz Anikiy ile Grigoriy'in kutsal türbelerini ziyaret edip topraklarını öpmeye acele ediyorduk. Geceyi orada geçirdik dostum. Sabahleyin erkenden uyandım, henüz herkes uykudaydı, güneş bile ormanın arkasından çıkmamıştı. Başımı kaldırdım etrafa göz gezdirdim, derin bir nefes aldım! Her tarafta anlatılmaz bir güzellik vardı! Her şey sessiz, hava hafif; çimenler büyüyor. Büyüyün Tanrının çimenleri büyüyün. Kuşlar ötüyor, ötün Tanrının kuşları ötün. Bir kadının koynundaki çocuk viyakladı, Tanrı yardımcın olsun, küçük insan, bahtın açık olsun, büyü yavrucak büyü! İşte sanki hayatımda ilk defa bütün bunlar içime dolmuştu... Başımı yine yere koydum, öyle de rahat bir uykuya daldım ki! Dünyada yaşamak iyi bir şeydir dostum! Hastalığım geçseydi, baharda yine geziye çıkardım. Her şeyin bir gizem oluşuna gelince, bu daha iyi, çünkü insana hem korku, hem de hayranlık veriyor; bu korku da kalbin neşesini arttırıyor: "Her şey sende Rabbim, ben de senin içindeyim, beni de kabul et!" Hiç yakınma oğul!
İçlenerek:
- Bunun bir gizem olması daha güzel, diye ekledi.
- Bunun bir gizem olması daha güzel... Bu sözleri aklımın bir köşesinde tutacağım. Siz pek yanlış konuşuyorsunuz ama ben anlıyorum... Beni şaşırtan bir şey daha var, o da sözle anlatabildiğinizden daha çok bildiğiniz, daha çok anladığınızdır
...
- Biliyor musun, sevgili delikanlı, dedi, biliyor musun, ki bu dünyada insanın bıraktığı anının bir sınırı vardır? İnsan hatırasının sınırı yalnız yüzyıldır.Ölümünün yüzüncü yılında belki çocukları belki henüz yüzünü görebilmiş torunları onu hatırlayabilirler. ama ondan sonra hatırası devam etmekle birlikte bu ağızdan ağza yayılan hayali bir hatıra olur. çünkü onun canlı yüzünü görmüş olanların hepsi bu dünyadan göçüp gitmişlerdir.O zaman mezarlıktaki mezarını ot kaplar, beyaz mermer taşı çatlayıp dağılır. Bütün insanlar, bütün torunları onu unuturlar, daha sonra adını bile hatırlayamazlar, çünkü insanların pek azının hatırında kalır.Eh, varsın öyle olsun! Varsın sevdiklerim beni unutsunlar, bense sizi mezarımda da severim. Şen seslerinizi çocuklarım duyuyorum.Babanızın mezarını ziyaret etmeye geldiğinizde ayak seslerinizi duyuyorum. şimdilik güneşin ışığı altında yaşayın sevinin, ben de sizin için Tanrıya dua eder, rüyanıza girerim... Bence hepsi bir; ölümünden sonra bile yine sevgim sürer!...

-delikanlı, dostoyevski
23:57

HAMLET - Yaptığı işin farkında değil mi bu adam? Türkü söylüyor mezar kazarken

HORATIO - Alışmış, umursamıyor artık

HAMLET - Doğru, az iş gören ellerin duyarlığı daha fazla oluyor.

BİRİNCİ MEZARCI -(Türkü söyler)

Yıllar geçti sinsice sezdirmeden

Yaşını büktü belimi

Attı beni karaya denizlerden

Bir var bir yokmuş gibi.

(Bir kafatası çıkarıp atar.)

HAMLET- Bu kafanın bir dili vardı içinde, türkü söylerdi bir zaman. Herif nasıl kal­dırıp atıyor şimdi yere, Kabil’in eşeğinin çene kemiğiymiş, ilk cinayetin aletiymiş gibi. Belki de bir politikacının kafatası bu hayvan herifin fırlatıp attığı. Oysa, adam sağlığında kendini Tanrı’dan daha akıllı sanmış olabilir, olamaz mı?

HORATİO - Hem de nasıl, efendimiz!

HAMLET - Ya da dalkavuk saraylının: Ah canım efendim, günaydın efendimiz, afi­yettesiniz inşallah, sevgili efendimiz? diye diller dökerdi. Falan Lordumu­zun atını, belki hediye eder diye öve öve bitiremeyen falanca Lordumuzun kafatası olamaz mı?

HORATIO - Olabilir.

HAMLET - Neden olmasın? Evet ya! Ama şimdi kurt sultanların emrinde, bu çene­siz, tepesini mezarcı küreği delmiş kafa. Ne yaman bir devrim bu, gören göz için. Bu kemikler böyle ayak altında olmak için mi bunca nimetlerle beslendi? Kemiklerim sızlıyor, düşündükçe.

BİRİNCİ MEZARCI - (Türkü söyler )

Kazma kürek, bir iki kazma kürek

Beş arşın kefen bezi

Çamur içinde bir delik, bir tümsek

Budur bekleyen bizi.

(Bir başka kafa çıkarıp atar.)

HAMLET - Bir tane daha. Bu da niçin bir avukatın kafası olmasın? Nerde, şimdi o kanun cambazlıkları, söz perendeleri. maddeler, fıkralar mıkralar? Nasıl kat­lanır bu kaba herifin tepesine çamurlu küreğini indirmesine? Neden bir da­va açmıyor hemen?..

(Kafayı eline alır)

Bu hazret büyük bir toprak bezirgânı olabilir: İlâmlar, senetler, ipotek­ler, intikal muameleleri, temliknameler içinde yüzerdi. Bütün o senetli sepetl­i dalaverelerin, o kanuna uygun hinoğlu hinliklerin bu otlu kurnaz kafaya kazandırdığı şu içindeki bir avuç pislik mi olacaktı? Çifter çifter sağlama bağ­ladığı kefiller, kefaletler şimdi ona, elde ettiği bunca topraklardan, eni konu iki senetlik bir yerden fazlasını sağlamış olmayacaklar mı? Tapu kağıtları bile zor sığar bu kutunun içine. Demek sahiplerinin de yalnız bu kadarcık yeri kalacaktı ha ?

HORATİO - Tıpatıp o kadar.

hamlet 5. perde, ilk sahne - shakspeare
23:50

...
HAMLET
Ver bakayım bana. (Kafayı alır)
Vah zavallı Yorick! Ben tanırdım onu, Horatio, şakalarının tadına doyulmazdı; ne ince hoşlukları olan bir adamdı. Kaç kez sırtında taşımıştır beni. Şimdiyse ne iğrenç geliyor bana! Yüreğim bulanıyor baktıkça. Şurasında dudakları vardı, kim bilir kaç kez öptüğüm. Nerde o şakaların şimdi? O hoş deliliklerin, türkülerin? O birden sofrayı kahkahalara boğan parlak buluşların? Bir teki kalmadı mı kendi sırıtışınla alay edecek? Hiç mi çenen kalmadı? Hadi, koş kraliçenin odasına; git, de ki yüzüne parmak kalınlığında boyalar da sürse boşuna, bu hale gelecek sonunda. Güldür bakalım onu bununla. Kuzum, Horatio, bir şey soracağım sana.


HORATIO
Nedir efendimiz?

HAMLET
İskender de bu hale gelmiş midir dersin toprakta?

HORATIO
Gelmiştir tabii.

HAMLET
Kokmuş mudur böyle? Püf ! (Kafatasını atar)

HORATIO
Kokmaz olur mu?

HAMLET
Kim bilir ne aşağılık işlerde kullanırlar da bizi, Haratio!
İskender'in soylu kalıntısının döne dolaşa sonunda bir fıçıya tıkaçlık ettiğini düşünemez mi insan?

HORATIO
Böyle düşünmek biraz fazla dolambaçlı düşünmek olur.

HAMLET
Yo, hiç de değil. Olmayacak şeylere kaçmadan şöyle düşünebiliriz örneğin: İskender ölüyor, gömülüyor, çürüyüp toprak oluyor, bu toprak da balçık. Şimdi bu balçıkla, ki İskender var içinde, niçin fıçı tıkacı yapılamasın?


Koca imparator Sezar ölüp toprak olunca
Bir deliği tıkayabilir rüzgâra karşı
Ey bir zamanlar dünyayı titreten kasırga
Şimdi duvarda harç, kışın soğuğuna karşı.
Ama dur! Gel şöyle! Kenara çekilelim! Kral geliyor.
....

hamlet, 5. perde ilk sahneden - shakespeare
00:15

...
Rendekar düşünüyor olmasından varolduğu sonucunu çıkarıyor. Ben de düşünüyorum dolayısıyla varım, ama kimim? Galata'da, Yelkenci Hanı bitişiğinde ikamet eden Uzun İhsan Efendi mi, yoksa bugünden tam üç yüz sekiz yıl sonra, sözgelimi İzmir'de oturan mahzun ve şaşkın adam mı? Hangimiz düş ve hangimiz gerçek? Düşünüyorum o halde ben varım. Düşünen bir adam düşünüyorum ve onun, kendisinin düşündüğünü bildiğini düşlüyorum. Bu adam düşünüyor olmasından varolduğu sonucunu çıkarıyor. Ve ben, onun çıkarımının doğru olduğunu biliyorum. Çünkü, o benim düşüm. Varolduğunu böylece haklı olarak ileri süren bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. Öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek ben ise bir düş oluyorum.
....
puslu kıtalar atlası - ihsan oktay anar
23:59

....
Sana karşı hissettiklerimi anlatmama imkan yok. Bir duygu anlaşılamıyorsa, duygu değildir zaten. Seni ta baştan öldürebilir ve 'parayı' alabilirdim. Ama bunu yapmak istemedim.Çünkü nasıl olsa elimdeydin ve benim için neredeyse o para kadar değerliydin. Sanki kasıtlı olarak karşıma çıkarılmıştın. Bu yüzden seni yakından incelemek istedim. Böylece güçsüzlüğün ve silikliğin ne olduğunu öğrenme fırsatı buldum. Aynı zamanda gücün ve her türlü iktidar tutkusunun da ne kadar büyük bir erdemsizlik olduğunu da bu sayede gördüm. Hayatta kalmak için bizler kadar çaba göstermiyordun. Yokedilmeye belki çoktan razıydın. Senin amacın varlığını sürdürmek değil de sanki bambaşka bir şeydi. Sen bir şahittin. Evet, artık bundan emininim. Kesinlikle bir kahraman değildin. O küstahça sözlerini de sanki biri kulağına fısıldıyor ve benimle adeta alay ediyordu. sanki benim, onların ve herkesin başına gelen bütün şeyler senin görmen, öğrenmen içindi. Güçsüz biri olan sen, her çeşit iktidar sahibi olan benim üzerimdeydin. Çünkü olaylara müdahale etmeden hepimizi gören, seyreden sendin. Seni ezdiğimizde ağlıyordun. Güçsüzlük belirtisi olarak yorumlanabilen bu şey aslında senin yaşamındı. Oysa biz taşlar kadar güçlü, bir o kadar da cansızdık.
Gücün kendisinin ölüm olduğunu da senden böylece öğrendim.Çünkü seni seyrettim. Ah keşke dünyayı da senin gibi seyredip, senin ona baktığın gibi bakabilseydim! Oysa ben ona bir güç malzemesi olarak bakıp onda kendi karanlığımı gördüm. Hayatım boyunca görebildiğim en iyi, en güzel şey sendin Bünyamin.
...

puslu kıtalar atlası - ihsan oktay anar
21:52

...
İstediği şey, eski güzel, rahat, endişesiz ve tekdüze günlere dönmekti. İnsanların Dünya karşısındaki kayıtsızlığını da işte tam bu anda kendi zihninde yakaladı ve babasının sözlerine bir anlam vermeyi başardı: Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazan o kerteye varıyordu ki, kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve safadan, lezzet ve şehvetten bir alem kurup
, keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı. Oysa Uzun İhsan Efendi, Dünya'nın şahidi olmanın gerçek bir ibadet olduğunu sık sık söylerdi. Her insan şu ya da bu şekilde dünyayı okumalıydı. Kuran'ın kendisi peygamberin dünyayı nasıl okuduğuna bir örnekti ve onun ardında giden herkes, dünyayı onun gibi okuyup şahadetlerini yazmalı ve bunları başkalarına aktarmalıydı. dünyaya şahit olmanın yolu ise maceranın kendisinden başka bir şey değildi. Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu içi büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu Dünya'nın şahidi olmaktı.

puslu kıtalar atlası - ihsan oktay anar
19:37

en uzak mesafe ne afrika'dır,
ne çin,
ne hindistan,
ne seyyareler
ne de yıldızlar geceleri ışıldayan...
en uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir
birbirini anlamayan.

can yücel
00:34

...
Ailemizin en yaşlı ferdi annemin teyzesi Duran Hatun. geçirdiği bir hastalıktan sol gözünde, galiba gittikçe artan bir seyirme ve dilinde pelteklik kaldı. Bundan yakınıyor. Ellerini ağzındaki itaatsizliğe perde yapıyor gibi yüzünün önüne kaldırıyor: söylediklerim anlaşılmıyor artık diyorken, hayatının çizdiği yolda, gençlik ve canlılık yıllarıyla; geldiği yaşlılık hallerinin çarpıcı bir mukayesesini yapan sesi, acınma duygusu ile titriyor. Buna ve sekseni aşkın yılına rağmen, onda iman, güzel havaların hareketli ve cıvıltılı serçesi gibidir. Sağ omuzunda, boynuna yakın yerde durur, başlarını ve yanaklarını bir birine yaslamış olarak yaşarlar.
Mevsimden mevsime güneşin doğuş zamanı değişiyor, çalar saatın da yok, sabah namazlarına nasıl uyanıyorsun diye sordum. Pek şaşırdı soruma. İftiharla, "iman kuvvetiyle" dedi. Nasıl oluyor diye sordum. "Melekler bana seslenirler" dedi. Nasıl sesleniyorlar diye sordum. "Kalk Duran Hatun, namaz vakti geldi, kalk Duran Hatun namaz geçiyor derler kalkarım" dedi.
Ta çocukluğumuzdan beri teyze ne zaman bir kaç günlüğüne bize gelse sevinçli oluruz. Hemen hiç görmediğimiz ninelerimizin yerindedir. Bütün peygamber kıssalarını bilir. Defalarca anlattığı halde, bir kere daha anlatır helecanlanır. Hareketlenen omuzlar, inip kalkarken göğsü ve başından savrulup gidecek gibi olan başörtüsü ile yer yer sesi titremeye başlar ve ağlar.
Ölümü beklenen sevimli bir oğuldur onun için. Son nefesin belirsizliğinden duyduğu korku hariç ölüme hazırdır. Hiç ölmeyecekmiş gibi ev işlerini görür, kışlık zahiresini tedariklerken bir yandan da dört gözle ölümü bekler gibidir. İnancı o kadar samimidir ki. küçük odasının duvarları öte dünyayı engellemez. Ruhunun büyük bölümü ahirete sarkmıştır. Sabırla ve hazır, Allahın takdirini beklemekte ve umulacak en büyük şeyi, O'nun cemalini görmeyi ummaktadır.
Duran teyze uykudan uyanır uyanmaz kurulmuş gibi tevhid kelimesini getirmeye başlar. Ömrü boyunca kendini güzelce buna kurmuştur.
...
Bunların hiçbiri değil. Bu ilk değil öldüğü için değil hayır ondan değil Duran teyzeyi sık sık anışım. O çok değerli bir şeyi yaşatıyor bana. Zira yalnız onda gördüm tam anlamıyla: Ahirete aşinaydı. Öte dünyayı çok severdi. Doksana yaklaşan yaşında değil, onu bildim bileli böyleydi. İçimizdeki önümüzdeki arkamızdaki koyu kalabalığa bakıyorum, şu binlerce korkunun içinden nasıl geçerek o ahiret sevgisini buldu şaşıyorum. İman, akıl, benlik, istikamet, israr ve ibadet. Sonra bir tür çobanlar, çocukluk, kuzu sesleri, yaralar ve kadınlar. Özlemlerimizi, yarı olmuş gibi, biraz hırpalanarak, bazen dehşete kapılıp kaçarak anlattığımız şiirler ne kadar parça parça.

cahit zarifoğlu - yaşamak
23:03

İki gündür bir kaç saatin dışında hep arazideyiz. Dinlenme aralarında denize, ve kıyıya yakın iki küçük adaya dönük ve kapüşonu başına geçirerek oturuyor yine sigara içiyorum. Sıcak sevimli bir lokantada istekle buluşmuşuz. Yöremizde insanlar gelip gitmeler. Yalnız ikimizin arasında gelişen, ikimizlik bir masanın yamaçlarına alınıyoruz. Oturuyoruz, bakıyor ve kımıldıyoruz ve hayat bizi önemsemeye başlıyor. Varoluş bize görünen bir kapı aralıyor. Varlığı kendi benliğimizi bilmekle algılıyorken, şimdi iki benliği birden iki posta pulunu birbirine yapıştırıyor gibi, duyarak, ayrıcalığımız olduğuna kapılmaya başlıyoruz. Bu durumu kelimelerle anlatamayız. Burada işe yarar kelimeler mahduddur. Sıra çabucak kullanacağımız ilk kelimeye gelir. Kullanırız o da eskir.
- İnsan da dahil eşyaya duyulan sevgi kelimeyledir. Onunla başlar, "birden sevdim" deriz, bakın kelimesiz anlayamıyoruz bu sevgiyi, ve bu sevgi kelimeleri hangi terkip içinde kullanırsak kullanalım, yüksekliği kelimenin yüksekliği kadardır. Ve "sevgi öldü", "artık sevmiyor" dediğimizde, sevgi kelimeyle çekip gider.
Fakat çocuğa duyulan bağlılık böyle değil. "Kızımı çok seviyorum" diyorsam ona duyduğum bağlılığı anlatmak için elimde, bu iyice eskimiş, yetersiz sözcükten başka araç yok. Çocuğa olan bağlılık ölmez. İçerisine onarılmaz düşmanlıklar girmiş ailelerde bile, evlat bağlılığı, baba ve analarda, kalbe bağlı bir urgandır ve içinde kan deveran eder.
Yakın kan bağını aşan bağlılıkları anlamakta bile büyük zorluk var. Tasavvufi yaşantının zaman zaman anlatılması zorunluluğu, 'dil'e sayısız terimler,terkipler ve açılımlar kazandırmıştır.Ama birçok eserde, benim korku ve hürmetle okuduğum şu cümleye rastlanır: "anlatmakla olmaz." Bu cümle öyle bir paragrafın sonuna gelir ki sır'rın eşiklerindeki esintinin, alev ucu kadar bir kıpırtısına bir tek an dokunur ve haşyetle alnınızın derisi genleşir.O zaman ruhumuz bir tazı gibi geri döner.Süratle geri çekilir ve içinde rahatça yaşadığımız fındık kabuğu büyüklüğündeki dünyamıza oturur, kıvır kıvır ilişkiler içinde, kan ter içinde yaşar gideriz. İşte buyurun: Sıcak sevimli bir lokantada istekle buluşmuşuz. Duygularımız ne güzel. Tam da garson gelir gider.Tekrar görünür sonra bir şeey uzatır yok yere güler sonra da eğilir. Ve gider yine gelir. Onu bir kaç yemek kelimesi ile sıkı sıkı sarar, 'salçası az olsun', 'iyi pişsin olmaz mı' gibi cümlelerle üzerine bir iki de düğüm atar yollarız.Fakat yine gelir. Çözülür dünyamız. Altındaki toprak kımıldatılmış bir asma merdiven gibi (bakın bakın) kaymaktasın şimdi. konuşmak gerekir o zaman bunu engellemek için. ama o ilk kelimeyi bulamazsın. Fakat vazgeçilmez; bu fırsat bir daha ne vakit gelir. Gözle ileri atılır merdiveni tutar. Artık bakışmaktayız. Huzurlu bir gülümseme başlar. Bu bakışlara zaman zaman şeytanca bir ifade karışır ve kaybolur. Ve Markiz'den çıkıyoruz. Ve sevmeye (bekliyordum bu kelimenin geleceğini) ve korkmaya başlıyorum. O gün, aylar sonra bugün başımıza gelenler (ayrılık) gelebilir ve gelirse n'olabilir nasıl dayanır zavallı yüreğim diye korktum.
- Ve o gün böbürlendim. çünkü duygularımı kalabalığa rağmen fısıldıyor ve onaylıyordum. Yer toprak beni kabulleniyor, eğri ve eksik kaburga kemiğimi elime teslim ediyordu. Böylece ayağımı yeryüzüne basmaya başladım.
Evet, daima bir başlangıç vardır, gayet açık.
Fakat başlangıcı da devamı da "lüzumsuz soruya faydasız cevap" gibi sürüp gidiyorsa neye yarar.
Kendime ilk kez ayrılmayı önerdiğim zaman bunları düşünmüyordum bile. Sadece gururumdu. "Erkekliği ve kadınlığı hükumet ettik" diye bir mısra yazdım. Ne güzeldi ama, bundan daha açık olabilir miydi ruhumun hapisleri.
- Dünya ilişkilerindeki aşk, araştırmakla ilerler. Çok yakında bir menzil vardır. Her şey orada ne bulacağına bağlıdır.Kişiye ya yol verirler sahrasına varsın, ya da ipini bir taşa bağlarlar, önüne inci boncuk koyarlar. Oraya varıncaya dek en onarılmazı; kalbin ucu, hesap yapmaya başlamışsadır.O zaman mutluluklar bir başağrısı gibi gelir, ev yıkılması gibi de çekip gider.
Kalbin çıkarı yücelerden olur.
Gelin bir zaman kollayalım. Kalbimizle helalleşelim. Görelim nasıl çıkarlar peşinde.

cahit zarifoğlu - yaşamak
22:23

Hıristiyanlığın Ortodoks mezhebine göre vaftiz edildim ve çocukluk yıllarımda bu mezhebin görüşleri doğrultusunda eğitildim. Çocukluk ve gençlik yıllarımdaki öğrenim yaşantımda da yine bu inanç çizgisinde öğrenim gördüm. Ancak on sekiz yaşımdayken, ikinci yıldan sonra üniversite öğrenimimi yarıda bıraktığımda artık bana öğretilmiş görüşlerin hiçbirine inancım kalmamıştı. Geçmişte yaşadığım olaylara ve anılara dayanarak hüküm vermem gerekirse, aslında çok da inançlı biri sayılmazdım. Fakat buna rağmen çevremdeki insanların inançlarına saygı gösteriyor ve bana öğretilen bilgilere inanıyor, itimat ediyordum. Aslında işin gerçeği, bu itimat çok da kalpten inanarak değildi.
Benim dinî inançlarımdan kopuşum, kültürlü ve aristokrat tabakaya mensup insanlarda geçmiş dönemlerde nasıl olmuşsa ve şimdi de nasıl olmaya devam ediyorsa öyle olmuştu. Sanırım bu durum bir çok insan için aynı seyri takip etmektedir. Yani çevresindeki çoğunluk nasıl yaşıyorsa insan da öyle yaşıyor.
İnsanların büyük bir kısmı, inanç esaslarıyla hiçbir ortak noktası olmayan, hatta çoğunlukla ona ters düşen ilkelere bağlı olarak yaşıyorlar. İnanç öğretisinin yaşantımızda pek yeri yok; ne başka insanlarla olan ilişkilerimizde rastlıyoruz ona, ne de bizzat kendi yaşantımızda onunla ilişkimiz oluyor. İnanç esaslarını herhangi bir yerde, yaşamdan uzakta ve yaşamdan bağımsız olarak kabulleniyoruz. O, herhangi bir zamanda karşımıza çıkınca da yaşamı içten hiç ilgilendirmeyen ve sanki sadece dıştan bir olaymış gibi karşılıyoruz.
Bir insanın dindar olup olmadığını, eski zamanlarda olduğu gibi şimdi de o insanın hayatından ve davranışlarından anlayabilmek oldukça güçtür.
İnanç, bugün ya da eski devirlerde olsun hep dış baskılarla ayakta tutulmaya çalışılmıştır ve insanlar ona sonsuz bir güven duyarak, yaşamlarında inanca bütünüyle yer verememişlerdir. İnanç, bugün artık bilimlerin ve inanç esaslarıyla ters düşen hayat deneyimlerinin etkisi altında erimektedir ve erimiştir.
İnsanların büyük bir bölümü, kendisine daha çocuklukta öğretilen inanç öğretisinin kendisinde sanki hiç bozulmadan varlığını devam ettirdiğini zanneder; oysa ki aslında bu öğretiyi, o inancı çoktan kaybetmiştir.
Bu durum insanların çok büyük bir çoğunluğunda sanırım aynıdır. Elbette bizim gibi eğitim görmüş insanlardan, yani kendi kendine karşı samimî davranan insanlardan bahsediyorum; yoksa inandıkları dinlerini, dünyevî amaçlarına alet eden insanlardan değil. Aslında bu tip insanlar gerçek inançsızlardır; çünkü, inanç onlar için herhangi bir dünyevî amaca ulaşmak için araç durumundadır. Bu ise şüphesiz ki asla inanç değildir. Bazı insanlar, bilginin ve hayatın ışığının yıktığı o çürük binanın kalıntılarını çoktan silip süpürmüş, bazıları ise bunu henüz fark edememişlerdir.
Evet, Allah'a inanıyordum; daha doğru söylemek gerekirse Allah'ı inkâr etmiyordum ama nasıl bir Allah'a inanıyordum, işte bunu anlatamazdım.
Yalnızca, kendi adıma tek gerçek olduğuna inandığım şeyi, ulaştığım bu gerçek bilgiyi yazılarımda diğer insanlara öğretiyordum. Yani benim şimdi sürdürdüğüm gibi yaşamak gerektiğini ve insanın en rahat yaşadığı yerin ailesinin yanı olduğunu anlatıyordum insanlara. Yaşantım böyle sürüp gidiyordu. Fakat yaşantımın bu akışa girmesinden beş yıl sonra tuhaf bir şeyle karşılaştım. Bazı anlarda zihnimi birdenbire kuşkular sarıyordu. Sanki yaşam böyle anlarda duruyor, zaman akmıyordu. Nasıl yaşamam, ne yapmam gerektiğini bilmiyor gibi oluyordum. Dengemi yitirdim ve melankoliye düştüm. Fakat bu durum kısa bir süre sonra geçti. Yaşantımı kaldığı yerden, yine eskiden olduğu gibi sürmeye başlamıştım ki, bu kuşku anları daha sık, hem de öncekine göre çok daha yoğun bir hâlde tekrar etmeye başladı. Hayatımın durduğu bu anlarda hep aynı sorular ortaya çıkıyordu:
Niçin? Peki, ya sonra ne olacak?
Başlangıçta bunların anlamsız, saçma sorular olduğunu düşündüm. Sanıyordum ki, bunların cevapları belli, ortada olan cevapları var ve ben bu cevaplara kolayca ulaşacağım. Her şeyden önce bu soruların çözümü ile uğraştığımda meselenin ortadan kalkacağını düşünüyordum. Fakat bununla uğraşacak zamanım yoktu. Eğer günün birinde canım isterse cevapları bulabilirim diye düşünüyordum. Ancak sorular gittikçe daha sık ortaya çıkmaya ve çoğalmaya başladılar; üstelik bu sorular, cevaplarını bulmanın çok güç olduğu sorulardı. Durmadan aynı yere düşen noktalar gibi, bu cevapsız sorular da kara bir leke halinde toplanıp büyüyordu. Bir iç hastalık nedeniyle acı çeken bir insanın hâli nasılsa, benim hâlim de öyleydi. Önce hastanın önem vermediği küçük işaretler belirir, sonra bu işaretler gittikçe daha sık tekrarlanır ve zamanla kurtulmanın imkânsız olduğu bir ıstırap haline gelir. Acı giderek büyür ve hasta düşünmeye vakit bulamaz olur. O zaman şunu fark eder ki, kendisinin sağlık içinde yaşarken pek fazla önemsemediği şey, aslında dünyada onun için en önemli olan şeydir: Yani, ölümdür.
Yaşantım sanki durmuştu; sadece nefes alıyor, yiyor, içiyor ve uyuyordum. Ancak bunları yapıyorum diye yaşadığımdan bahsetmem mümkün değildi; çünkü ruhumu rahatlatacak ve aklımı tatmin edecek bir arzum yoktu. Aslında şunu da çok iyi biliyordum ki, bir arzum olduğunda, onu gerçekleştirsem de gerçekleştirmesem de sonunda bir şey değişmeyecekti.
Yaşamayı sürdürüyordum ama bu sadece yaşam fonksiyonlarımı sürdürmekten ibaretti. Bir uçurumun başına gelmiştim ve önümde yok oluştan başka bir şey olmadığını çok iyi görüyordum. Ulaştığım sonuca kayıtsız kalmam imkânsız olduğu gibi, önümde yalnızca acı ve gerçeğin durduğunu görmemek için gözlerimi kapatmam da imkânsızdı. Yaşadığım tam bir perişanlıktı.

tolstoy - itiraflarım
22:41

Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Seker bile yiyemez ki
kağıt gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.



kız çocuğu - nazım hikmet

22:55

durmadan kendimizden bahsediyoruz
kimsenin kendisinden bahsetmeye tahammülü yok
öyle sık değişiyor ki cepheler
bunun bir savaş olduğunu anlamakta güçlük çekiyoruz
herkes birbirine benzemeye çalışırken kavganın sebebi güme gidiyor
sonra birden derin uykular basıyor
kendimizi çok ciddiye almaktan yorgunuz

- yeditepe istanbul bölüm 47
19:31

havva (kitaptan okuyor): tanrıya inanmak için gözle görmeyi bekliyor, ne kolay olurdu o zaman inanmak, feragat etmek, kurban olmak. Peki sen yüreğinde bir inanç büyütebiliyor musun??

- yeditepe istanbul bölüm 46
19:04

hayat, sahip olduklarımızın dışında kalanlarmış meğer...

yeditepe istanbul - bölüm 46
21:20

bir şeylerin yerine birbirimizi koyduk, birbirimiz kadar değerli şeylerin yerine, olmadı, artık şimdi kimse sığmaz oraya ...
yeditepe istanbul - bölüm 44
00:45

niye gittim sanki... sanki dönünce her şeye yeniden başlamak mümkünmüş gibi...
hayır, daha eskilere gitmeli.
hiçbir şeyin değişmeden süreceğine inandığımız günlere.
güzel, yalan dünlere.

yeditepe istanbul - bölüm 43
20:53

söz istemeyen haller vardır ya, onları nasıl anlatacağız, içimizi nasıl boşaltacağız..

yeditepe istanbul - bölüm 39
21:19

anlamlarını bilmeden dinleyip sevdiğimiz şarkılar var ya bizler de böyleyiz
sesin kıvrılıp büküldüğü yerde ıslanıyor gözlerimiz. nedenini soruyorlar bilemiyoruz. kimseyi ikna edemiyoruz..

yeditepe istanbul - bölüm 38