13:01

Kur'an'ın ahiret tasviri, genelde cennet zevkleri ve cehennem azabı şeklindedir. Kur'an genel olarak mükafat ve ceza hakkında da sık sık konuşmaktadır. Bunlara ilaveten daha etraflı açıklamamız gereken "Allah'ın rızası ve gazabından" da bahsetmektedir. Fakat Kur'an'ın ahiret anlayışını temel olarak belirleyen görüş, her insanın yaptığı işlerin müthiş ve daha önce hiç hissetmediği bir şekilde şuuruna vardırılacağı bir anın, "Saatin" (es-saa') geleceğidir. Bu durumda insan artık kesin olarak yaptıklarını, yapmadıklarını ve hatalarını karşısında bulup onlar hakkında bir karar verilmesini, bunların bir "zorunlu" neticesi olarak kabul edecektir.
...
Ahiret (el-Ahire), yani "son", hakikat anıdır...Bu insanın zihni meşguliyetleri ile mutlak ahlaki gerçeklik arasındaki bütün perdelerin parçalandığı bir Saat'tir...Burada her insan, harici ve dahili en yakın meşguliyetleri olan döküntülerinden tamamen kurtulmuş bir biçimde kendinin en derin benliğini bulacaktır ki; orada vasıtaların yerini gayeler almış ve hatta sahte araçlar bile gerçek araçlara yerini bırakmışlardır. Yalan sadece gerçekle yer değiştirmiş değil, bizzat gerçeğin kendisi olmuştur ve hatta gerçekten daha çekici ve güzel olmuştur. İnsan şuurunun kendisi, kişisel çıkarlara olan uzun süreli alışkanlıklar ve sahte tanrılara tapma neticesinde o kadar saptırılır ki, mukaddes olan habis görünmeye ve habis olan şeyler de mukaddes görünmeye başlar. İşte Kur'an'ın "gurur", yani "katılaşmış nefis aldatması" diye adlandırdığı şey budur. Eğer insanın bu karanlık içinde karanlığa boğulan yapıdan kurtarılması istenirse o zaman Kıyamet gibi bir felaketten ve ahlaki şahsiyetin tamamen içten dışa çevrilmesinden başka hiçbir şey netice vermez. ...


fazlur rahman - ana konularıyla Kur'an
23:16

17. yüzyıl matematiğin çağıydı, 18. yüzyıl doğa bilimlerinin, 19. yüzyıl ise biyolojinin çağıydı. Bizimkisi yani 20. yüzyıl ise korkunun çağıdır. Şimdi bana yanıt olarak korkunun bir bilim olmadığını söylenecek. Ama bilimin bununla yine de bir ilintisi var, çünkü bilimin son kuramsal ilerlerlemeleri onu kendi kendisini yadsımaya sürükledi, uygulamada eriştiği yetkinlik düzeyleri ise bütün dünyayı yıkıma götürme tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Ayrıca korku tek başına ele alındığında, her ne kadar bir bilim sayılamaz ise de, onun bir teknik olduğundan kuşku duyulamaz. Çünkü yaşadığımız dünyada en çarpıcı nokta, insanların (...) çok büyük bölümünün bir geleceklerinin bulunmayışıdır. Oysa geleceğe, olgunlaşmaya ve ilerlemeye yönelik bir umut olmadan anlamlı bir yaşamdan söz edilemez. Bir duvarın önünde yaşamak, köpekler gibi yaşamaktan farksızdır. Gerek benim kuşağımın insanları, gerekse bugün işletmelere, fakültelere girmekte olan insanlar köpekler gibi yaşadılar ve yaşamaktalar. İnsanların önünde duvar örülmüş bir gelecekle yüzyüze yaşamaları elbet ilk kez olmuyor. Ama insanlar daha önce bu duvarları sözün ve çağrının yardımıyla aşarlardı. Umutlarını oluşturan başka değerlere atıfta bulunurlardı. Bugün ise (kendilerini yineleyip duranların dışında) artık kimse konuşmuyor, çünkü dünya bize uyarıları, öğütleri, dilekleri duymayan kör ve sağır güçlerce yönetiliyormuş gibi gözüküyor. Kısa bir geçmişte yaşadığımız yılların sergilediği oyun, içimizde bir şeyleri yıktı. Ve bu şey de insanoğlunun bir başka insanla insanlığın diliyle konuştuğu takdirde, onca insanca tepkiler yaratabileceğine yönelik o sonrasız güven duygusu(...) İnsanlar arasında sürüp giden uzun diyalog, artık kesildi. Ve diyalog yoluyla ikna edilemeyenlerin insanda ancak korku uyandırması da son derece doğaldır.

albert camus - ne kurban, ne de cellat
06:52

...
İnsanın bütün kötü hasletlerinin çıktığı temel güçsüzlük Kur'an tarafından "zafiyet" ve "zihin darlığı" (qatr) olarak tanımlanmaktadır. Kur'an bunu devamlı değişik şekil ve durumlarda tekrarlamaktadır. İnsanın gururu, -kendisini daha yüce bir kanunla özdeşleştirmesi- ve insanın ümitsizliği, şevkinin kırılması bu zafiyetten kaynaklanmaktadır. Ve yine insanın kendini yok edici benliği, devamlı yem olabileceği hırsı, aceleci ve telaşlı davranışı, kendine olan güvensizliği ve kendini mahveden korkuları hep zihin darlığından kaynaklanmaktadır.
...
insanın dar görüşlülüğünden ve zayıf aklından kaynaklanan bu dengesiz karakteri ve bir ifrattan diğerine sıçraması, bazı temel ahlaki gerginlikleri açığa çıkarır. İnsan davranışının istikrarlı ve verimli olması isteniyorsa, onun zorunlu olarak faaliyet göstermesi gereken yer, bu ahlaki gerginlikler alanıdır. Onun için şayet insanın gerçekten dindar, yani Allah'ın kulu olması isteniyor ise yaşanması gereken bu gerginlikler olarak bu zıt uçlar, pek de kelam düşüncesiyle çözülecek bir mesele değildir. O halde, nihayetsiz güçsüzlük ve "her şeyin ölçüsü olma", ümitsizlik ve gurur,cebir(determinizm) ve hürriyet, mutlak bilgi ve cahillik velhasıl nihayetsiz "olumsuz benlik duygusu"(negative selffeeling) ve "her şeye kadir olma hissi"; bütün bunlar doğru davranışlara zemin hazırlayan tabii gerginlikleri doğuran aşırı uçlar topluluğudur. Bu insan davranışları için Allah'ın ihsan ettiği ortamdır. Amacı ahlaki enerjiyi en son noktasına yükseltmek olduğundan insanoğlu için hidayet olduğunu söyleyen Kur'an, insanın bu zıtlıklar gerginliğindeki dengeyi bozmamasının mutlaka gerekli olduğunu belirtmektedir. Ahlak hayatının en önemli ve ilginç gerçeği, bu dengenin her iki taraftan birine kaydırılması ile şeytani bir durumun ortaya çıkması ve bunun da ahlaki neticelerinin her zaman aynı olmasıdır ki, bu da ahlaki çöküntüdür (moral nihilism). Bir kimse ister gururlu isterse ümitsiz olsun veya ister kendini salih zannetsin, isterse kendini menfi görsün, her iki durumda da sonuç bozukluktur ve neticede insanın ahlaki şahsiyetinin çökmesidir.
...
Yukarıda dedik ki, "Allah'ı unutmak" gerek şahsi, gerekse toplumsal insan şahsiyetini yok eder. Çünkü yalnız "Allah'ı hatırlamak" insan şahsiyetini güçlendirebilir. Burada ise insanın tavır ve davranışlarındaki ahlaki gerginliğin dengesini bozmanın insan şahsiyetini yok ettiği sonucuna ulaştık. O halde, her yanlış hareket bu dengenin bozulmasına yol açtığı için, Allah'ı hatırlama bu denge alanı içerisinde gerçekleştirilmelidir. Kur'an bu dengenin bozulmasını "Allah'ın koyduğu sınırları aşma" olarak tarif etmiştir.
...
"Orta yol" [vasat] sadece en iyi yol değildir, aslında tek yoldur [ondan başka kurtuluş yolu yoktur]. Birçok kimse, "orta yolda" olmanın "monoton" veya "bayağı" olmak olduğunu; ve "ortada" olmanın gerçekten "bayağılık", "bir yenilik getirmeyen" ve "küçüklük" olmak olduğunu zanneder. Eğer "orta" derken, [ortanın her] iki aşırı yanları yok kabul edilirse ve olumsuz bir vasat anlamında, bir nevi eti tamamen gittikten sonra kalan kemik anlamında kullanılırsa, o zaman bunlar böyle düşünmelerinde haklıdır diyebiliriz. Fakat Kur'an'ın tarif ettiği "orta", bu değildir. Kur'an'ın kastettiği olumlu yenilik getiren ve bütün bir ahlaki yapıdır. Bunun içindir ki orta yol, yarı otomatik olarak elde edilebilen bir yol [bir robot gibi] değil, aksine orta yolun elde edilebilmesi için insanın, bütün dikkat ve gücünü bir araya toplaması gerekir. Orta yol, her iki aşırı tarafın en belirgin şekilde kayıp değil, bütünleştiği dengeleme anıdır.

Bütünleşmiş ahlaki davranıştaki gayet nazik dengeye Kur'an "takva" adını vermiştir ve belki de Kur'an'daki en önemli kelime budur.
...
Bu durumda bizim anladığımıza göre takva, ahlaki gerilimler alanına demirleyip Allah'ın sınırlarına sıkı sıkıya perçinlenmektir; yoksa gerginliklerdeki dengeyi bozmak veya onları aşmak ya da sınırları çiğnemek değildir. Ancak böyle insan davranışlarının kendisi ibadet niteliği kazanır. Kur'an'ın ifadesiyle böyle davranışlar on misli (veya kat kat) [daha hayırlı sonuçlar (mükafatlar)] verir. Ama bu kötülük kendine eşit bir sonucu (cezayı) doğurur -tabi ki affedilmezse, yani doğurduğu sonuçlar etkisiz hale getirilmezse. Çünkü Kur'an'a göre insanlık için hayırlı olan devamlı kalır, ama kötü ve yanlış her ne kadar var gibi görünse de sadece geçici bir varlığa sahiptir.
...

fazlur rahman - ana konularıyla Kur'an