23:03

kararsızlığımız çoğu kez biz farkına varmadan kendi içinde bir karalılığa dönüşür. nasıl ki, bir yere gitmenin ardındaki arzu -beklediğimiz şeyin bize döneceğinden eminizdir. yani bulacağımız her neyse emin olduğumuz şeydir- çabuk hareket etmemizi sağlıyorsa, gönül rahatsızlığı duyacağımız bir yere gitmek de -bize dönecek olanın beklediğimiz şey olmadığından eminizdir- bizi o kadar yavaşlatır. aslında bizi sürükleyen ya da sürüklemek isteyen şey, oradan -gideceğimiz yer ya da insandan- bize doğru gelecek olan kendimizin, yani verdiğimiz şeyin yansımasıdır. tıpkı bir ayna gibi, nasıl görmek istiyorsan öyle bakarsın. başkasında kendi yüzümüzü aramak gibi bir şeydir bu.'verdiğiniz neyse alacağınız da odur' değil anlatılmak istenen. elbette verdiğimizde bize dönecek olan şeyler vardır. eğer yansıma yoksa, yani tekrar kendimize dönemiyorsak, bir başka deyişle; gideceğimiz yerden bize doğru gelecek ışık istediğimiz, arzuladığımız ve beklediğimiz ve de umduğumuz ışık değilse, yani sönükse biraz, kendi kafamızda kurduğumuz sevginin tekrar bize dönüşü değilse yani artık gitmek, dolayısıyla kararlılık anlamını yitirir. gövdemizde büyük boşluklar oluşur ve elimizde anahtarlar sürekli dolaşırız, yeni bir beden umuduyla. kararsızlığın kararlılığıdır bu arayış. işte bu vakitler insanın güçsüzlüğünü idrak edip güçlü olduğunu görmeye başlaması vakitleridir. güçsüzlüğün güce dönüşmesi mümkündür ve bu mümkün dönüşüm tüme varımda yürünen yoldur ki hasta eder insanı. bir halvet halidir bu. rivayet olunur ki her yürüyen bir kanser izi taşır ve bir yeniden doğuşu tersinden başlatır!
her şeyin iki masalı varsa eğer, verdiğimiz şeyin de bir dönüşü mutlaka olacaktır.

murat çelik - gülziya
22:47

anla ki insan ikizini öldürmeden yaşayamıyor öyleyse nasıl alışabilirim söyle nasıl sürdürebilirim oysa yaşamak acılara alışmakla sürebiliyor -insan alışandır- ve insan yaşamadan ölür mü bilemiyorum yaşayarak ölmeyi öğrenmek yerine bizler ancak öldükten sonra yaşamayı sürdürmeyi düşünüyoruz bilinçsiz bir cennet özlemiyle ruhlarımız arzulamadan ulaşıyor sonra da ulaştıklarımızın ağırlıklarını taşıyamıyoruz ve en nihayet bir ihanetle ulaştığımız yerden geri dönüyoruz ... yani sen kucağına zorla bir kuşu kondurup kanatlarını okşuyorsun sonra karıncalanıyor her şey anlamını yitiriyor bir itirafa başlar gibi seviyoruz alçak gönüllü olalım bir kuşun hiç okşanılmayacak yeridir kanatları yani ki acılarla anlaşılmaz....

murat çelik - gülziya
00:43

KIRILGAN KIZLAR KULÜBÜ
Bir ses etseniz uçuşup gidecekler. Kazara bir sözcük düşürseniz yere, onun boşluktaki hışırtısıyla kaçışacaklar saklandıkları kovuklara. Her sözcüğün özenle kurulması gerek, ses tonunuz sessizlikle mırıltı arasında gidip gelmeli ki incinmesinler. Onlar, hayat meydan savaşına çıkmadan kendilerini mağlup ilan eden kızlar. Gönüllü mağlupları hayatın. Kâh yorganlarını başına çeker, kâh kendilerini eve ve sürgit bir mutsuzluğa hapseder ve bir istiğna makamında yaşarlar. İsterler ki bir ses, bir yürek onları bulsun ve onları çocukluğun o sert kışından çekip çıkarsın. Yeterince soğuk yemişlerdir, isterler ki bir yürek onları sarmalasın ve sıcaklığıyla ısıtsın. Sadece böyle bir tesadüf onları hayata çıkarabilir. İncinmiş bir çocukluk, ancak bir başkasına yaslanarak, sendelediğinde mutlaka orada yanı başında olacağını bildikleri bir yürek değneği ile şifa bulacaktır. Kayıtsız şartsız bir anne, varlığını ona sunan bir âşık, ürkekliğin dilini konuşabilen bir insan. Hayat hep kendimize doğru bir yolculuktur. Onlar çocukluğun o sert kışında dünyanın tehditkâr bir yer olduğu bilgisini edinir. Ruhun karanlığı derinleşir. O derinlik, kendisine mahsus bir neşe üretmekte gecikmez. Acıyla teselli bulmanın neşesi. Maruz kaldıkları her türlü duyarsızlık, dünyanın tekinsizliğini doğrulayan bir kayıt olarak bireysel tarihe not düşülür. Dünya kötüdür ve ondan saklanmak gerekir. Nihilizmin o serin kuyusunda, eylemsiz durarak, dünyaya bir bildiri bırakılır. Hayattan öğrenecekleri her yeni şeyin, yeni darbeler yemekle olabileceği sezgisiyle insandan uzak yaşanır. Kötülükten kendini sakınamayan kızlar, yiğit bir adamın çıkıp da onları serazat sevemediği kızlar, kırılgan kızlar. Mesafe ve kayıtsızlığın zırhıyla, hayatın mızraklarından korunanlar. Onların birkaçını tanıdım. O zırh ruhun yaralarının bağladığı bir kabuk gibi, onlara ulaşmanızı engeller. Cerahatli yarada yol alan bir cerrah gibi, ustaca sokulmalısınız o sisli geçmişin sokaklarına. Sevilme açlığının açtığı yaralar narindir. Düşünmeden ve hissedilmeden söylenmiş her söz, o yaraya tuz basar. Orada ancak sahici bir insan olabilirseniz, onun yaraları kadar sahici durabilirseniz, kendi yaralarınızla yüzleşecek kadar bir cesaretiniz varsa, varsınız. Kuru nasihatler, ezberlenmiş cümleler, acının örsünde dövülmemiş yaşantılar ruhun yaralarına nüfuz etmez. Ancak kendi kırılganlığının sesini duyabilen birisi, o kırılgan kızları da işitir. İnsan bir başkasını en çok yaralarından tanır. Kendi yaralarından. Kırılgan kızlarla konuşmak benim için iki türlü bir yolculuktur. Onları, 'içlerinde var olduğunu bilmedikleri' bir yere götürmek için, bir tür kılavuz kaptanlık yapmak zorundayımdır. Ruhun derin acısı o 'var olmayan yer'den yayılır. Orayla karşılaşmak acıyı hafifletmez belki ama bir farkına varış imkânı verir. Farkına varmakla anlam veririz. Bir acıyı anlamlandırabildiğimiz zaman ruh eksik olanı ikmal eder, tamamlanır, olgunlaşır. O acıyı üreten yanlışları durmaksızın tekrarlamaktan vazgeçeriz. Ve onlarla yürümek beni kendimle buluşturur. Hayatın türlü telâşı içinde kendime söylediğim yalanlarla, kendimden sakladığım gerçeklerle, kendime değmekten kaçındığım yerlerle buluşturur. Bazen onların öyküsünden ayrılarak kendi karanlığıma doğru giderim. O karanlıkta bulduğum bir yaşantı, geri döndüğümde, bana anlatılan öyküyü de anlamamı sağlar. Aslında ben kendi karanlığıma giderken, kendi yolumu yürür ve kendi kırılganlığımla yüzleşirken, ona doğru iz sürmüş olurum. Hayat bazen bir şifa verme çabasıdır. Ötekine, kendimize ve bütün varlığa. Kırılgan kızlar ya terk edişin soylu dağında bir münzevi olur, ya da hayata bir yerinden katılır ve içlerinde zaman zaman nöbetler halinde dışarı vuran bir sızıyla yaşamayı sürdürürler. 'Yaşamıyor gibi yaşamak' sanatının ustasıdır onlar. Bir keşiş, yedi yüz yıldır mağarasında konaklayan bir bilgeyle karşılaşmış dağda. 'Güzel insan' demiş ona, 'neden şuraya bir ev yapıp da rahat etmiyorsun?' 'Hayat çok kısa' diye cevap vermiş bilge, 'yerleşmeye değmez'. Mağlupların bir bilgeliği vardır. Dünyanın mağlupları, dünyayı yerleşmeye değer bir yer olarak görmeyenlerdir. Kırılgan kızlar işte biraz da bunun için kırılgandır..
kemal sayar
20:04

Gerçek anlamda sevgi, diğer insanları da kendimiz kadar sevebilmeyi içerir, kendimizden çok ya da kendi yerimize değil. Bir başka deyişle sevgi, diğer insanların seçimlerini kendi seçimlerimiz gibi sevebildiğimizde gerçekleşir. Ama sevgi tek bir yaşantı değildir bir süreçtir. İnsanın kendisini savunmasızca ortaya koyabilmiş olmasının acılarını ve zaferini içeren bir süreç. Mutluluk o anda yaşanabilen her şeyi hissedebilmektir. Dünyamızla karşılıklı etkileşimlerimizde keder de yaşanır sevinç de. Mutsuzluk yaşama katılacak yürekliliği gösterecek yerde, insanın kendi içinde ürettiği ve gerçek dünyayla ilgisi olmayan duygularla yoğrularak kendini yaşamaktan kaçınma sonucu yaşanan bir olgudur. Mutsuz insan kederine karamsarlık, sevincine kaygı katar, gerçeğini doyasıya yaşayamaz. Çünkü kendine karşıdır.
"insan olmak", engin geçtan
20:27

"az biraz kafası kırık bir doktor gelmişti içeri, o anlatırdı, vücudun bütün seslerini duysan sağır olurdun derdi oysa biz sadece kalbin sesini duyuyoruz, kanın akarken çıkarken uğultu ya da yaraların kabuk bağlarken çıkardığı sesler" --yeditepe istanbul