...
Kimin haklı olduğuna karar yermek
Sana düşer: Sen mi, Sana sorular soran mı?..
Birinci soruyu hatırla. Tam değilse bile, anlamı
aşağı yukarı şöyleydi. ‘İnsanlar âlemine gitmek
istiyorsun ve eli boş gidiyorsun. Onlar
basitlikleri ve doğuştan gelme savruklukları
yüzünden bunu kavrayamayacak, hatta
korkacaklar verdiğin sözden… Çünkü
insanoğlunun, insan toplumunun ezelden beri,
özgürlükten çok yadırgadığı şey olmamıştır! Şu
çıplak, kızgın çöl taşlarını görüyor musun?
Onları ekmek yap, insanlar minnetle, uysal bir
sürü halinde hem peşinden koşacak, hem
nimetlerini geri alırsın diye korkudan
titriyeceklerdir.’ Ama Sen insanları özgürlükten
yoksun etmek istemedin, bu teklifi geri çevirdin;
ekmek pahasına satın alınan itaatin değersiz
olduğunu düşündün. ‘Yalnız ekmekle
yaşanmaz’ diye karşılık verdin. Ama bir gün
Toprak Ruhu, ölümlü dünyanın, yeryüzünün
ekmeği sebebiyle Senin üstüne yürüyecek,
dövüşüp Seni yenecektir. İnsanlar da, ‘Bu
hayvanın benzeri yok, bize gökten, ateş indirdi!’
diye bağırıp onun peşinden koşacaklar; biliyor musun bunu? Yüzyıllar geçecek, insanlar akıl ve
bilim ağzıyla suçu ve tabii günahı da bir yana
koyarak ayakta kalanın yalnız açlık olduğunu
haykıracaklar; bunu da biliyor musun? Sana
karşı isyan bayrağı çekip tapınağını yıkanlar o
bayrağa, ‘Karınlarımızı doyur, sonra bizden
erdem iste!’ diye yazacaklar. Tapınağının yerini
yeni bir yapı, korkunç yeni bir Babil Kulesi
alacak. Hoş o da öteki gibi yarıda kalacak, ama
yeni kulenin yapılmasına meydan vermemek
Senin elindeydi hiç değilse insanlığı bin yıl
uğraşıp didindikten sonra insanları bin yıllık
ıstıraptan kurtarabilirdin. Çünkü kuleyle bin yıl
uğraşıp didindikten sonra insanlar nasıl olsa bize
gelecekler. Bizi gene yeraltı mağaralarımızda
bulacaklar (çünkü tekrar tekrar baskı ve eziyet
göreceğiz). Bizi bulunca, “Doyurun bizi,” diye
yalvaracaklar. “Bize gökten ateş indirmeyi vaat
edenler sözlerini tutmadılar.” O zaman kulenin
yapısını biz tamamlayacağız. Çünkü ancak
onları doyuran yapacak bunu. Bu işi biz, hem
Senin adını yalandan kullanarak yapacağız. Biz
olmasak bunlar kendilerini asla, asla
doyuramazlar! İnsanlar özgür kaldıkça dünyanın bütün bilgileri ekmek sağlamaz onlara. Sonunda
özgürlüğü ayaklarımızın dibine sererek,
“Köleliğe razıyız, tek doyurun bizi!” diyecekler,
özgürlükle doyasıya dünya nimetinin bir arada
olamayacağını anlayacaklar ve bunu aralarında
paylaşmaya asla yanaşmayacaklar. Ondan başka
ahlaksız, değersiz, isyancı oldukları için asla
özgür olamayacaklarına kanaat getirecekler. Sen
onlara gökteki nimeti vaat etmişsin, ama tekrar
söylüyorum, zayıf, içi daima bozuk, ezelden
soyluluktan yoksun insanoğulları gökteki
nimetleri yeryüzündekine üstün tutar mı hiç?
Binlerce, on binlerce kişi göğün ekmeği uğruna
Senin ardından gitse bile, ölümlü dünyanın
nimetlerinden geçemeyen milyonlarca,
milyonlarca insan ne olacak? Yoksa Sence,
ancak büyük, güçlü olan on binlerin değeri var
da, denizde kum misali çok aciz, ama gene de
Seni sevenleri, ötekilere malzeme olarak mı
bırakırsın? Yo, biz zayıf ve acizlerin değerini
biliriz! Kusurlu, isyancıdırlar, ama sonunda
onlar da yola gelir. Bize hayran olacaklar,
başlarına geçip onları ürküten özgürlükten
kurtarmaya razı olduğumuz için bize Tanrı gözüyle bakacaklardır; özgür kalmaktan bu
derece korkar bunlar! Biz de Senin sözünle,
Senin adına hüküm sürdüğümüzü söyleyeceğiz.
Yani tekrar aldatacağız onları, çünkü Seni bir
daha yanımıza yaklaştırmayacağız. Yalan
söylemek zorunda olduğumuz için ıstırap
duyacağız. İşte Sana çölde sorulan birinci
sorunun anlamı ve her şeye üstün tuttuğun
özgürlük uğruna çiğnediğin şey buydu. Oysa bu
soruda dünyanın en büyük sırrı gizliydi.
Yeryüzü nimetlerini kabul etmekle gerek tek tek,
gerekse toplu olarak bütün insanların ezeli bir
derdini halletmiş olurdun. Başı boş kaldıkça
hemen tapınacağı bir Tanrı bulmak
insanoğlunun en büyük kaygısıdır. Ama önünde
dize gelecekleri tanrının değerinin su katılmadık
cinsten olmasını da yüzde yüz isterler, tanrının
büyüklüğünü herkes kabul etmiş olmalı…
Çünkü bu zavallı yaratıkların tasası yalnız senin
benim için tapınacağımız bir varlık bulmak
değil, herkesin ve ille hep birlikte, imanla baş
tacı edecekleri birini bulmaktır. İşte bu ortaklaşa
tapınma ihtiyacı hem tek tek, hem toplu olarak
bütün insanların ta ilk yüzyıllardan beri başlıca ıstırap konusu olmuştur. Toplu tapınma
yüzünden birbirlerinin kanına girerlerdi.
Kendilerine birtakım tanrılar icat ederler,
birbirlerine, ‘Tanrılarınızdan vazgeçin,
bizimkileri kabul edin; yoksa sizi de,
Tanrılarınızı da yok ederiz!’ diye haber
salarlardı. Bu kıyamete kadar böylece sürüp
gidecektir. Dünyadaki tanrıları tüketince, bu
sefer de putlara tapınmaya başlayacaklardır.
İnsan doğasının bu temel sırrını biliyordun,
bilmemen mümkün değildi, ama insanların Sana
kayıtsız şartsız tapınmasını sağlayacak biricik
gerçeği bu dünyanın nimetlerini temsil eden
bayrağı, göklerin ekmeği uğruna reddettin. Daha
sonra yaptıkların da caba… Bunlar da hep
özgürlük uğrunaydı. Dedim ya sana, zavallı bir
yaratık olan insanoğlunun baş derdi, kendilerine
doğuştan bağışlanan özgürlükten sıyrılıp bunu
bir an önce başkalarına devredebilmektir.
Özgürlüklerini, vicdanlarını huzura kavuşturana
pekâlâ teslim edebilirler. Ekmek Senin elinde
emin bir zafer bayrağı olurdu, vereceğin ekmek
uğruna insanlar önünde eğilirdi. Gerçekten,
ekmek kaygısından daha önemli bir dava düşünülemez. Yalnız bir başkası ekmek verdiğin
kişinin vicdanını çelerse, o zaman bu kimse
uzattığın ekmeğe sırt çevirip vicdanını çelenin
peşinden gidecektir; bunda Sen haklıydın. Zira,
insanların var olmasının sırrı yalnız yaşamakta
değil, yaşamalarının nedenindendir. Ne için
yaşadığını kesin olarak bilmeden insan yaşamayı
kabul etmez, hatta dünya nimetlerine boğulsa
bile kendini yok etme yoluna gider. Bu
böyleyken ne oldu: Sen insanların özgürlüklerini
ellerinden alacak yerde bunu daha da artırdın.
İnsanların iyiyle kötüyü diledikleri gibi seçme
hakkına pek değer vermediklerini; rahatı, hatta
ölümü yeğlediklerini unuttun mu? İnsan için
vicdan özgürlüğü kadar çekici, ama o kadar da
azap verici şey yoktur. Oysa Sen vicdan
huzuruna güvenilir bir temel sağlayacak yerde,
en olmayacak, kararsız, karanlık, insan gücünün
üstünde birtakım şeyler peşine düştün. Bununla
insanları sevmezmiş gibi hareket ettin. Hem de
kim yaptı bunu; hayatını onların yoluna vermek
için dünyaya gelen Sen! İnsan özgürlüğünü ele
geçirecek yerde artırdın, insanların iç âlemine
sonsuzluğa kadar sürecek çeşitli acılar kattın.Hiçbir baskının etkisinde kalmamış insan
sevgisini arzuluyordun. Seni içten severek çekici
gücüne bağlanarak, kendiliklerinden, peşinden
gelmelerini istedin. Eski, sert yasalardan insan
artık özgürlükle, gözlerinde yalnız Senin
hayalinle kendi başına karar verecekti. Fakat
seçme özgürlüğü gibi ağır bir yük altında
ezilenlerin, Senin hayalini de, verdiğin gerçeği
de iteleyip, hatta Seni bile inkâra varacaklarını
düşünmedin mi hiç? Sonunda gerçeğin Sende
olmadığını söyleyeceklerdir; böyle olmasa çeşitli
kaygılar ve çözümsüz sorunlar bırakarak onların
endişelenip üzülmelerine sebep olmazdın.
Böylece Sen kendin krallığının temelini sarstın,
bunda hiç kimseye suç bulma. Oysa Sana teklif
edilen bu muydu? Sana başkaldıran güçsüz
isyancıların vicdanlarını, hem de kendi
mutlulukları için ebediyen bağlayan, etki altında
tutan üç güç var: mucize, sır ve otorite. Sen
üçünü de teptin. Korkunç muzır akıl Ruhu Seni
tapınağın kulesine çıkarıp, gerçek Tanrı Oğlu
olup olmadığını öğrenmek isterken, ‘Kendini
aşağı at,’ diyordu. ‘Zira, Kitaplarda, meleklerin
O’nun yere düşmesine vakit bırakmadan kollarına alarak göğe çıkaracakları yazılıdır.
Böylece Tanrı Oğlu olup olmadığını öğrenir ve
Tanrı Babana olan inancını ispat edersin.’ Ama
Sen bu teklifi kabul etmedin, kanmadın, kendini
aşağı atmadın. Şüphesiz, bu, bir Tanrıya yakışır,
gururlu, görkemli bir hareketti. Ama insanlar, bu
zayıf ruhlu, kendi arasında kaynaşıp duran sürü
Tanrı değildir ki! Kendini aşağı atmak için bir
adım atar gibi olsaydın, kıpırdansaydın azıcık,
Tanrıya karşı gelmiş olurdun. O’na olan imanını
kaybederdin, sonunda, kurtarmaya geldiğin
toprağa düşerek ölürdün. Seni iğfal etmeye
uğraşan muzır akıllı Ruhun da istediği olurdu.
Ama tekrar söylüyorum: Sana benzeyen kaç kişi
çıkar? İnsanların böyle bir kötü çağrıya karşı
koyabilecek güçte olduğuna bir an olsun
inanabildin mi? İnsan doğası mucizeyi
reddedebilir mi? Hayatın korkunç anlarında, iç
âlemin en önemli, acı sorunları karşısında sadece
sorunları karşısında sadece yürekten gelen
kararlarla yetinilir mi? Evet, Sen,
kahramanlığının Kitaplarda kalacağını, zamanın
ve yeryüzünün en uzak sınırlarına yayılacağını
biliyordun. Senin peşinden giden insanların Tanrıya bağlı oldukları için mucizeye ihtiyaçları
kalmayacağını umdun. Ama insanın mucizeyi
inkâr eder etmez peşinden Tanrıyı da inkâr
etmeye kalkacağını bilemedin; oysa bu böyledir,
çünkü insan Tanrıdan çok mucize arar. Üstelik
mucizesiz duramayacağı için bu sefer kendisi
birtakım yeni mucizeler yaratmaya kalkar.
Üfürükçüler, büyücüler, kocakarılar önünde dize
gelir. Yüz kere asi, dinsiz ya da din sapığı olsa
da yapar bunu. Halk, ‘Çarmıhtan inersen Sen
olduğuna iman getiririz!’ diye haykırışıp Seni
alaya alırken çarmıhtan inmedin. İnsanların
imanını mucizeye bağlamak istemedin; özgür,
açık bir inanç peşindeydin. Kuvvet korkusundan
ezilmiş kölelerin yaltaklanıcı hayranlığını değil,
özgür, içten gelme sevgiyi bekliyordun Sen.
Ama bunda bile insanlara hak ettiklerinden daha
büyük değer vermiştin; yaratılıştan isyancı
oldukları halde sadece köledir onlar. Bak ve
hükmünü ver. On beş yüzyıl geçti; git, gör
onları. Şu kendine kadar yücelttiklerinin halini
gör! Yemin ederim, insan, onu bildiğinden çok
daha zayıf, basit bir yaratıktır. Senin yaptığını
yapabilir mi, elinden gelir mi? Ona bu kadar değer vermekle, hiç acımazmış gibi gücünün
üstünde çaba istedin ondan. Bunu Sen, insanları
canından fazla seven Sen yaptın! Daha az değer
verseydin, onlardan isteklerin de daha az olurdu,
görev yükünü hafifletmekle sevgin onlara daha
yakınlaşırdı. İnsanoğlu zayıf ve alçaktır. Varsın
her yerde bize karşı başkaldırıp isyanlarıyla
övünsün. Çocukçadır, okul çocuklarının
böbürlenmesine benzer bu… Çıngar çıkarıp
öğretmenlerini sınıftan atan çocuklara benzerler:
taşkınlığın sonunda nasıl olsa hesap
vereceklerdir. Bunlar da tapınakları yıkarak
dünyayı kana boğacaklar, sonunda, akılsız
çocuklar ne derece yetersiz birer isyancı
olduklarını, hiçbir sonuç elde edemeyeceklerini
anlayacaklardır. Ahmakça gözyaşları dökerek,
halk edenin onları asi olarak alay için yaptığını
da kabul edecekler. Bunu acı bir umutsuzlukla
söyleyecekler; sözleri Tanrıya küfür olduğu için
bahtsızlıkları bir kat daha artacak. Gerçekten,
insan doğasının kutsallığa küfre hiç tahammülü
yoktur, ergeç kendi kendini bu yüzden
cezalandırır. Görüyorsun ya, insanların bugünkü
kaderi sadece huzursuzluk, kaygı ve mutsuzluktan örülmüş. Hem de bunlar,
özgürlükleri uğruna Senin çektiklerinden sonra
oluyor! Büyük Peygamberin hayalleri rumuzlu
tasvirleri
[85]
arasında ölümden sonra ilk
dirilmeyi gören tanıkların sözü ediliyor; her
kabileden on ikişer bin kişiymiş. Bu kadar çok
olduklarına göre, onlar da insanüstü, tanrılar gibi
yaratıklar olsalar gerek. Mademki onlar da Senin
çektiğini çektiler, yıllarca kupkuru çölde,
çekirgeyle, bitki kökleriyle beslenerek yaşadılar,
Sen de bu özgürlükle, bağımsız sevgi
çocuklarıyla, Senin adına yaptıkları olağanüstü
fedakârlıklarıyla şüphesiz övünebilirsin. Ama
şunu unutma ki, onlar topu topu birkaç bin kişi
ve adeta tanrısal insanlardı. Ya geri kalanlar?..
Ayrıca öteki, zayıf insanlar güçlü olanların
çektiklerini çekmedilerse suçlu mu sayılacaklar?
Zayıf bir ruh, doğanın olanak verdiğinden daha
ağır bir yükü kaldıramıyorsa ne yapsın? Senin
yalnız seçme kimseler, sadece onlar için geldiğin
doğru muydu? Doğruysa bu, bizim
anlayamadığımız bir sırrı kabul etmek
gerekiyordu. Sırrı kabul edince de insanlara
haklı olarak bu yolda söz ettik: ne kalbin serbestçe kararının, ne de sevginin önemi
olmadığını, gerekirse vicdanın sesini körleterek
itaat edecekleri sırrın ne olduğunu öğrettik
onlara. Böyle yaptık işte. Senin eserine başka
şekil vererek temelini mucize, sır ve otoriteye
dayandırdık. İnsanlar bir sürü örnekte
görüldüğüne göre, onlara azap vermekten başka
işe yaramayan yükün yüreklerinden kalkmasına
sevindiler, rahat nefes alabildiler. Böyle
yapmakta, bunları öğretmekte haklı değil
miydik. Söyle, insanların aczini kabul ederek,
yaratılış zaaflarını, hatta günahlarını
hoşgörürlükle karşılayarak yüklerini
hafifletmekle onlara sevgimizi göstermedik mi?
Şimdi buraya gelip bize ne diye engel olmak
istiyorsun? Derin, içli bakışını üzerime dikmiş
neden yanık yanık seyrediyorsun beni? Hadi
darıl bana. Senin sevgini istemiyorum, çünkü
ben de sevmiyorum Seni. Bunu ne diye
saklayayım? Kiminle konuştuğumu bilmiyor
muyum sanki?.. Sen de Sana söyleyeceklerimi
biliyorsun, bunu gözlerinden okuyorum.
Sırrımızı nasıl saklarım Senden? Ama bunu ille
ağzımdan duymak istiyorsan, hay hay, dinle: Biz Seninle değil o’nunlayız, sırrımız bu işte! Hem
çoktandır, sekiz yüzyıldır Seni bırakıp o’ndan
yana olduk. Tam sekiz yüzyıl önce Sana
dünyanın bütün krallıklarını göstermiş,
bağışlamak istemişti; bu nimetleri nefretle teptin.
Biz aldık onları. Roma ile Sezar kılıcını o’nun
elinden kabul edince kendimizi yeryüzünün tek
hakanı ilan ettik. Gerçi eserimizi henüz
tamamlayamadık, ama suç kimde? Evet,
eserimizin başlangıcındayız, ama başladık ya!..
Tamamlanmasına daha çok var, toprak ana çok
çekecek daha, gene de biz amacımıza
ulaşacağız; dünyanın hâkimi olacak, sonra da
bütün insanların mutluluğunu düşüneceğiz.
Oysa Sen Sezar kılıcını daha o zaman alabilirdin.
Niçin teptin o son bağışı?.. Kudretli Ruhun
sonuncu öğüdünü kabul etseydin, insanları
yeryüzünde bütün aradıklarına kavuştururdun.
Onlara tapınacak, vicdanlarına bekçilik edecek,
hepsini uyumlu, barışsever karıncalar gibi
birbirine bağlı bir kütle haline getirecek bir
varlık sağlamış olacaktın. İnsanların üçüncü ve
son derdi, evrensel birleşme ihtiyacıdır. Öteden
beri yeryüzünde toplu olarak yaşama çabası içindeydiler. Tarihleri büyük olan birçok ulus
gelip geçti. Ama hepsi büyüklükleri ölçüsünde
bahtsız oldular. Çünkü insanların evrensel
birleşme ihtiyacını diğer uluslar arasında en çok
onlar duydular. Bütün dünyayı elde etmek
isteğiyle yeryüzünden kasırga gibi gelip geçen
Timur, Cengiz Han gibi büyük fatihler belki de
bilmeden hep insanların o yenilmez evrensel
birleşme ihtiyacını karşılamışlardı. Sen de Sezar
hükümranlığını eline alarak evrensel bir krallık
kurar, dünyayı huzura kavuştururdun, çünkü
insanlara vicdanlarını ve ekmeklerini elinde
tutanlardan başka kim hükmedebilir? Böylece
Sezar kılıcı bizim elimize geçti; sonra da Seni
reddederek ötekinin peşinden gittik. Ama akıl
serbestliği, bilim ve yamyamlık hengâmesinin
ardının alınmasına daha yüzyıllar var… Çünkü
bizi hesaba katmadan Babil Kulesi’ni
yükseltmeye başlayan insanın son yapacağı
yamyamlıktır. O zaman karşımızda yerlerde
sürünerek ayaklarımızı yalayan, kanlı gözyaşları
döken bir hayvan göreceğiz. Hayvanın sırtına
binerek, üzerinde ‘Sır’ yazılı kupayı
kaldıracağız, işte insanlar ancak o zaman huzura, mutluluğa kavuşacaklar. Sen
seçtiklerinle övünebilirsin ama topu topu bir tek
sınıfa sahip olduğunu unutma! Oysa biz
herkesin derdine deva bulacağız. Öte yandan
seçtiğin, seçilmeye layık, güçlü kimselerden
çoğu beklemekten yoruldu; ruhlarının,
kalplerinin bütün güç ve ateşini başka alanlara
verdiler. Sonunda Sana isyan bayrağı açacakları
yüzde yüz… Bu bayrağı onlara Sen kendi elinle
verdin. Oysa bizde herkes mutlu olacak,
bağışladığın özgürlük havasında her yerde
yaptıkları gibi ne isyan edecek, ne birbirlerine
kıyacaklar. Evet, ancak özgürlüklerini ellerimize
teslim ederek gösterdiğimiz yoldan gidince tam
anlamıyla özgür olacaklarına inandıracağız
onları. Peki, haklı mıyız yoksa yalan mı
söylüyoruz? Verdiğin özgürlüğün onları nasıl bir
köleliğe, şaşkınlığa götürdüğünü hatırlayınca
haklı olduğumuza inanacaklar, özgürlük, fikir
serbestliği ve bilim onları öyle içinden çıkılmaz
bir hale sokacak, öyle akıl ermez sırlarla karşı
karşıya kalacaklardı ki, isyancı ve haşin olanlar
kendi kendilerini yok edecek; gene asi, ama
güçsüz olan başkaları birbirlerine kıyacaklardı.Sağ kalan üçüncüler, aciz ve bahtsızlar,
ayağımıza gelip, ‘Evet, haklısınız,’ diyecekler.
‘O’nun sırrı yalnız sizin elinizde; size döndük,
bizi kendimizden koruyun!’ Ekmeği elimizden
alırken, şüphesiz, bunun kendi el emekleri
olduğunu, bizim mucize falan yaratmadan,
taşları ekmek yapmadan, sadece onlardan
aldığımızı gene onlara dağıttığımızı görecekler.
Ama sevinçleri mutlaka ekmeğe
kavuşmalarından çok, bunu elimizden
almalarından doğacak. Çünkü bundan önce
ellerindeki ekmek taş haline gelirken, bize
sığındıktan sonra taşların ekmek olduğunu
hatırlarında tutacaklar. Kayıtsız şartsız itaat
etmenin gerçek değerini çok, çok iyi
anlayacaklar! Ama bunu anlayana kadar insanlar
mutsuzluktan kurtulamayacaklar. Bunun da en
büyük nedeni kim, söylesene! Sürüyü kim
parçalayıp bilinmez yollara sürdü? Ama sürü
gene toparlanıp uslanacak, hem de son olarak
artık. O zaman biz onlara, yaratılışlarına göre,
yani zayıf yaratıkların kaldırılabileceği sakin,
kendi halinde bir mutluluk bağışlayacağız.
Gururdan vazgeçireceğiz onları. Sen, paye vermekle gururu öğrettin onlara. Aciz, güçsüz
çocuklar olduklarını, ama en tatlı mutluluğun da
çocuk mutluluğu olduğunu ispat edeceğiz. O
zaman pısırıklaşıp tıpkı korku içinde ana
tavuğun kanatları altına üşüşen civcivler gibi
bize sokulacaklar. Milyarlık bir sürüyle baş
edebildiğimiz için kudretimize, zekâmıza
hayranlık duyarak bizimle övünecekler.
Akıllarını yitirecek derecede hiddetimizden
korkarak çocuklar ya da kadınlar gibi sulugöz
olacaklar; ama bir işaretimizle gözyaşlarından
neşeye, gülmeye, temiz bir sevince ve mutluluk
dolu çocuk şarkılarına geçecekler. Tabii
çalıştıracağız onları, ama işten artakalan
zamanlarını çocuk oyunlarına benzeyen şarkılar,
korolar ve masum rakslarla dolduracağız. Hatta
günah işlemelerine de izin vereceğiz; zayıf ve
acizdirler, günah işlemelerine izin vereceğimiz
için çocukça sevecekler bizi. İznimizle işlenen
bütün günahların bağışlanacağını; onları
sevdiğimiz için buna göz yumarak günahlarının
cezasını üzerimize aldığımızı söyleyeceğiz.
Alacağız da; onlar da Tanrıya karşı günahlarının
sorumluluğunu yüklendiğimiz için velinimetleri gözüyle bakacak, tapacaklar bize… Bizden gizli
hiçbir şeyleri olmayacak; karılarıyla,
metresleriyle yaşamaya, çocuk yapıp
yapmamalarına hep bize gösterdikleri itaate göre
ya izin verecek ya da yasak edeceğiz. Sözümüze
seve seve, candan gönülden uyacaklardır. En
koyu vicdan sırlarını, her şeyi, her şeyi bize
taşıyacaklar, biz de hepsine yol göstereceğiz.
Kararlarımızı sevinçle kabul edecekler, çünkü
bu şekil onları bugünkü kendi başına özgürce
karar verme azabından kurtaracak. Böylece
başlarında onları yöneten birkaç yüz bin kişinin
dışında kalan milyonlarca insan mutlu olacak.
Yalnız sırların koruyucusu bizler mutsuz
olacağız. Yeni doğmuş milyarlık mutlu bir
kuşağın yanında iyilikle kötülüğü bilmek
uğursuzluğuna uğramış yüz bin bahtsız
bulunacak. Bu yüz bin Senin uğruna sessizce,
belirsizce sönüp gidecek, üstelik öbür dünyada
da kaderleri sadece ölüm olacak. Biz, iyiliklerini
düşünerek sırlarınızı saklamaya devam edeceğiz.
Gökte alacakları ölümsüz ödüllerden söz açarak
avutacağız onları. Ama ölümün ötesinde bir şey
varsa bile bunun onlar gibiler için olmadığını elbette biliyoruz! Bazı söylenti ve kehanetlere
göre, Sen yeryüzüne bir daha gelip zaferler
kazanacaksın. Başı dik, gücü yerinde
müritlerinle birlikte gelecekmişsin. O zaman,
onlar yalnız kendilerini selamete çıkardılar, biz
hepsini kurtardık, diyeceğiz. Söylentilere göre,
hayvana binmiş, ellerinde sırrı tutan zaniyeyi
isyan eden acizler alaşağı edip erguvan örtülerini
parçalayacaklar, mekruh gövdesini
çıplatacaklarmış…[86] O zaman ben milyarlarca
mutlu, günah bilmez kulu göstereceğim Sana.
Mutlulukları uğruna günahlarını kabullenen
biziz. Senin karşına çıkarak, ‘Elinden gelirse,
cesaretin varsa suçlandır bizi!’ diyeceğiz. Bil ki,
Senden korktuğum yok. Bil ki, ben de çölde
kaldım, çekirgelerle, bitki kökleriyle beslendim,
insanlara bağışladığın özgürlüğü ben de
kutsadım, ben de ‘sayı doldurmak için’ güçlü
yakınlarının saflarına katılmaya
hazırlanıyordum. Ama sonunda ayıldım, deliliğe
hizmet etmek istemedim. Döndüm ve Senin
eserini düzelten kütleye katıldım. Gururlu
olanlardan ayrılarak mutluluklarını sağlamak
için alçakgönüllülerin yanlarına döndüm. Sana söylediklerimin hepsi gerçekleşecek ve
hükümranlığımız kurulacaktır. Tekrar ediyorum,
bu sürünün bize nasıl itaat ettiğini, yarından tezi
yok göreceksin. İşlerimizi karıştırmaya geldiğin
için yakacağım Seni, onlar da ilk işaretimle
ocağı beslemeye koşacaklar. Evet, yakılmayı en
çok hak eden biri varsa, o da Sensin. Yarın
yakacağız Seni, Dixi.”
....
Karamazov Kardeşler - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski