17:24

TÜRKİYE KÖYLÜSÜNE MEKTUP: BİR AİLE ÇİFTLİĞİ HİKAYESİ


Sevgili dostlar,


Geleneklerinizi, kültürünüzü, onurunuzu ve yaşam sevginizi korumakta başarılı olamazsanız, yaşam biçiminizin ne derece de ğişeceğini hayal bile edemezsiniz.


Biz Batılılar sizin köy topluluklarınıza ve tarımsal ürünlerini zin çeşitliliğine; meyvelerinize, balıklarınıza, ormanlarınıza ve çi çeklerinize gıpta ile bakıyoruz. Bir zamanlar biz de bunlara sahip tik ancak bunları kararlılıkla savunmayı başaramadık ve bunun bedelini çok ağır ödedik.


İngiltere'de bir zamanlar yabani çiçeklerle ve doğanın parfüm leri ile dolu muhteşem çayırlarımız Rüzgarda dalgalanan otların üzerinde kelebekler uçuşur, gün doğarken ve batarken kuş lar yüksek sesle şarkı söylerdi. Salınan mısırlar ve tomurcuklanan çalılıklar arasında çalışır, sapları tırmıkla toplayıp arabalarla ot getirirdik. Anlımız terli ve ellerimiz nasırlı ama kalbimizde sevgi ile hasat zamanı birbirimize yardım ederdik. Hasat güneşi yeni şafak lara doğru batarken, ineklerimiz güzel kokulu tarlalarda otlardı. Ev yapımı biramızı ya da şarabımızı açtığımızda ve ayaklarımı zı uzatıp geçen günün işlerini düşündüğümüzde mutlu olurduk. Doğa huzurluydu ve dolayısıyla biz de huzurluyduk! Yaşam biçi mimiz böyleydi.


Ancak dikkatli olun dostlarım, artık durum böyle değil. Güze lim dünyamıza bir şey oldu. Bize ve çocuklarımıza adını bilmediği miz bir hastalık bulaştı. Çiftliklerimiz ve köylerimiz ölmeye başladı. Yardım istedik, ama kimse el uzatmadı. Kuşlar bile başka diyarlara uçtu; arılar çiçeklerden bal almamaya başladı ve çeşmelerimizden




akan su acılaştı. Büyük yollar acımasızca vadilerimizi delip geçti ve doğa ile insanın bir arada yaşadığı nazik toplulukları kenara itti. Trafik vızıltısı arıların vızıltısını bastırdı. Koyu renk takım elbise li adamlar pahalı arabalarıyla kapımıza geldiler. Hayatta kalmak istiyorsak, "modern" olmamız gerektiğini söylediler. Çiftlik gübresi ve kompost yerine, kimyasal gübre ve nitrat kullanmamızı söyledi. ler. Hibrit tohumlar satın almamızı ve geleneksel çeşitlerimizi ko rumayı bırakmamızı, böylece daha zengin olacağımızı söylediler. Dönümden daha fazla rekolte alacağımızı ve onlarınki gibi araba larımız ve büyük televizyonlarımız olacağını söylediler.


Bu yabancılar kapımıza geldiğinde köpeklerimiz onlara hav ladı. Pek akıllı değildik. Bunun işe yarayabileceğini düşündük, tav siyelerini dinlesek iyi olurdu. Ne dediğini bilen "eğitimli" insanlara benziyorlardı. Nitrat gübresinin kokmadığını ve komşuların şika yetlerinin sona ereceğini söylediler. Çiftlik gübresinden daha ucuz çünkü serpmek çok az zaman alıyor, "vakit nakittir" dediler! Hiç böyle düşünmemiş olmamız ne kadar komik.


Sonra bir gün köyümüzün bakkalı kalitesiz ekmekler satmaya başladı. Fırıncı 'artık doğru buğdayı bulamıyoruz ve değirmenci daha hızlı ve kolay teknikler kullanmaya başladı" dedi. Bildiğimiz una yeni katkı maddeleri bile koymaya başladılar. Dedemiz "bir gün bunların acısı çıkar" dedi. "Böyle olmaz" dedi. Ne kadar da haklıymış!


Köydeki manavın "yeni yöntemler" kullanılarak yetiştirilmiş dev karnabaharlar getirttiği günü hatırlıyorum. Bir tane aldık; çok suluydu ve tadında bir gariplik vardı. Ancak çoğu kişi görü nüşlerinden etkilenmişti ve bunları alıyordu. Havuçlar düzgün ve temizdi. Manav bununla gurur duyuyor, temiz oldukları için daha sağlıklı olduklarını söylüyordu. Patatesler, pancarlar, marullar ve hatta domatesler de yıkanmış ve parlatılmış görünüyordu. Ama hiçbirinin tadı eskisi gibi değildi.


Bizi en çok şaşırtan da elmalar oldu. Bunlar Yeni Zelanda'dan ithal ediliyordu! Dedem bunun delilik olduğunu, onun gençliğinde çoğu köyün elma bahçeleriyle çevrili olduğunu ve çok fazla çeşit elma olduğunu; her çeşidin tadının ve saklama koşullarının farklı olduğunu söyledi. Şaraplık elmaların daha küçük ve çok ekşi olduJulian Rose


gunu sikmalık elmaların çocukların en sevdiği tür olduğunu; en tath ve lezzetli elma yarışmaları yaptıklarını anlattı. "Yerel pazar larin taze meyvelerle dolu olduğu günler çok da uzak gibi gelmiyor. Kırmızı kirazlar, dolgun erikler, olgun ahududular, böğürtlenler, bektaşi üzümleri ve frenkerikleri, renkleri göze hitap ediyor, ağızla n sulandırıyordu" dedi


Görüyorsunuz dostlarım, elimizdekinin kıymetini bilemedik. Doğanın zenginliği avucumuzun içindeydi ama "yeni yollar"ın ak lımızı çelmesine izin verdi


Çocuklarımız "modern olmanın" önemli olduğunu düşündü ler. "Geçmişte kalmamalıyız" dediler, "zamana ayak uydurmalı ve eski yöntemlerden kurtulmalıyız". Ama şimdi endişeliler ve ziyare te geldiklerinde iyi görünmüyorlar. Gergin görünüyorlar ve bütün gün televizyon açık olmadıkça rahatlayamıyorla


Zaman geçti, biz ne olduğunu tam anlamadan hayat pek de iyi gitmemeye başladı. Evimizi geçindirmek için daha fazla ve daha hızlı çalışmamız gerekiyordu. Uzmanların söylediği gibi hayat daha kolay olmamış, daha çok para kazanamamıştık. Yeni makineler çok pahalıydı ve bunları almak için borca girmiştik. Hasatta birbirimi ze yardım etmek yerine, komşular birbirleriyle rekabet etmeye baş ladılar! Artık başkalarına yardım edecek zamanları yoktu. Devlet "ihracat piyasası" için daha fazla üretmemiz gerektiğini söylüyor, hatta daha fazla ürün almamız için gübre desteği veriyordu. Ürün lerimizin fiyatı gittikçe düştüğü için geçimimizi sağlamakta daha fazla zorlanıyorduk. Sonra Amerika'dan süpermarketler geldi. Fi rınımızı, manavımızı ve hatta değirmencimizi o zaman kaybettik. Demirci kapandı, "artık aletleri eskiyen insanlar tamire getirmek yerine atıp yenisini alıyorlar" ded


Size bunları anlatmamın nedeni, bizim yaptığımız hataları yap manızı istememem. Lütfen yapmayın. Bugün köyümüz bir tatil ye rine dönüşmüş durumda. Evlerimizi satın alan insanlar yaşantımız la ilgilenmiyor. Şehirde çalışıyor ve evlerimizi çok şık ve pahalı hale getiriyorlar. Çocuklarımızın parası burada bir ev almaya yetmiyo


Bu haksızlık değil mi? "Modern yöntemler" mutluluk getirmedi. Uzmanların bile çözemediği birçok sorun getirdi. Siyasetçiler buna "ilerleme" diyorlar.


Avrupa Birliği, elinde bir sürü formla geldi. Paranın bir bedeli vardı. Arazide çalıştığımızdan daha çok zamanı form doldurmak için harcamaya başladık! Ineklerimizin kulaklarına plastik etiket ler takmamız gerekti, sonra domuzların ve koyunların. Çok komik görünüyor ve kulakları yırtılıyordu. Sonra "pasaportlar" geldi. Ina nabiliyor musunuz? Pasaportlu inekler! O büyük parlak arabalarla gelen yetkililer her şeyi denetliyordu. Ninem "bizi ele geçiriyorlar" dedi, haklıydı.


İnsanlar artık doğayı anlamıyor. Doğa sadece tatil fotoğrafla rının fonu haline geldi, hayatlarında ona yer yok. Çocuklarınızın kırsal bir eğitim almasını istersiniz değil mi? Ellerini kirletmelerini, su birikintilerinde zıplamalarını ve biçilmiş otlarda yuvarlanmala rını. İneklerin otlatılmasına yardım etmelerini, tavukları yemleme lerini ve gerçek ekmek pişirmelerini.


Burada insanların büyük bölümü yolunu kaybetmiş. "Daha iyi" bir şey arıyorlar ama bunun ne olduğunu bilmiyorlar. Köylere dön meye, hatta eski köy topluluklarını yeniden yaratmaya çalışıyorlar! Aslında çok saçma geliyor; yaşantımızı "eski moda" diye bir kenara atan insanlar, şimdi bunu nasıl yaptığımızı öğrenmek istiyorlar! Na sıl kendimizi beslediğimizi ve hayattan nasıl bu kadar memnun ol duğumuzu? Geçen yıl kapanan köy postanesini bile yeniden açmaya çalışıyorlar. Restoran açmaya çalışan bir çift var.


Ninem "ne ekersen onu biçersin" derdi. Hepimizin buradan alacağı dersler var değil mi? O yüzden lütfen dostlarım, köy ya şantınızı acele etmeyin. Bunun için mücadele edin! Kaybettiğimiz şeyleri asla tekrar getiremeyiz. Şimdi görüyo ruz ki aslında biz, devletten ve şirketlerden daha iyi biliyormuşuz ama kendimize güvenmiyormuşuz. Köpeklerimiz neyin ne olduğu nu biliyormuş!


Onların "yoksulluk" dediği servete sıkı tutunun. Genetiği ile oynanmış cesur yeni dünyalarında güneş batmadan kapınıza gelip yalvaracaklar.


Julian Rose Temmuz 2010 ekoköyler:yeni rotamız

22:40

 ...
Kimin haklı olduğuna karar yermek
Sana düşer: Sen mi, Sana sorular soran mı?..
Birinci soruyu hatırla. Tam değilse bile, anlamı
aşağı yukarı şöyleydi. ‘İnsanlar âlemine gitmek
istiyorsun ve eli boş gidiyorsun. Onlar
basitlikleri ve doğuştan gelme savruklukları
yüzünden bunu kavrayamayacak, hatta
korkacaklar verdiğin sözden… Çünkü
insanoğlunun, insan toplumunun ezelden beri,
özgürlükten çok yadırgadığı şey olmamıştır! Şu
çıplak, kızgın çöl taşlarını görüyor musun?
Onları ekmek yap, insanlar minnetle, uysal bir
sürü halinde hem peşinden koşacak, hem
nimetlerini geri alırsın diye korkudan
titriyeceklerdir.’ Ama Sen insanları özgürlükten
yoksun etmek istemedin, bu teklifi geri çevirdin;
ekmek pahasına satın alınan itaatin değersiz
olduğunu düşündün. ‘Yalnız ekmekle
yaşanmaz’ diye karşılık verdin. Ama bir gün
Toprak Ruhu, ölümlü dünyanın, yeryüzünün
ekmeği sebebiyle Senin üstüne yürüyecek,
dövüşüp Seni yenecektir. İnsanlar da, ‘Bu
hayvanın benzeri yok, bize gökten, ateş indirdi!’
diye bağırıp onun peşinden koşacaklar; biliyor musun bunu? Yüzyıllar geçecek, insanlar akıl ve
bilim ağzıyla suçu ve tabii günahı da bir yana
koyarak ayakta kalanın yalnız açlık olduğunu
haykıracaklar; bunu da biliyor musun? Sana
karşı isyan bayrağı çekip tapınağını yıkanlar o
bayrağa, ‘Karınlarımızı doyur, sonra bizden
erdem iste!’ diye yazacaklar. Tapınağının yerini
yeni bir yapı, korkunç yeni bir Babil Kulesi
alacak. Hoş o da öteki gibi yarıda kalacak, ama
yeni kulenin yapılmasına meydan vermemek
Senin elindeydi hiç değilse insanlığı bin yıl
uğraşıp didindikten sonra insanları bin yıllık
ıstıraptan kurtarabilirdin. Çünkü kuleyle bin yıl
uğraşıp didindikten sonra insanlar nasıl olsa bize
gelecekler. Bizi gene yeraltı mağaralarımızda
bulacaklar (çünkü tekrar tekrar baskı ve eziyet
göreceğiz). Bizi bulunca, “Doyurun bizi,” diye
yalvaracaklar. “Bize gökten ateş indirmeyi vaat
edenler sözlerini tutmadılar.” O zaman kulenin
yapısını biz tamamlayacağız. Çünkü ancak
onları doyuran yapacak bunu. Bu işi biz, hem
Senin adını yalandan kullanarak yapacağız. Biz
olmasak bunlar kendilerini asla, asla
doyuramazlar! İnsanlar özgür kaldıkça dünyanın bütün bilgileri ekmek sağlamaz onlara. Sonunda
özgürlüğü ayaklarımızın dibine sererek,
“Köleliğe razıyız, tek doyurun bizi!” diyecekler,
özgürlükle doyasıya dünya nimetinin bir arada
olamayacağını anlayacaklar ve bunu aralarında
paylaşmaya asla yanaşmayacaklar. Ondan başka
ahlaksız, değersiz, isyancı oldukları için asla
özgür olamayacaklarına kanaat getirecekler. Sen
onlara gökteki nimeti vaat etmişsin, ama tekrar
söylüyorum, zayıf, içi daima bozuk, ezelden
soyluluktan yoksun insanoğulları gökteki
nimetleri yeryüzündekine üstün tutar mı hiç?
Binlerce, on binlerce kişi göğün ekmeği uğruna
Senin ardından gitse bile, ölümlü dünyanın
nimetlerinden geçemeyen milyonlarca,
milyonlarca insan ne olacak? Yoksa Sence,
ancak büyük, güçlü olan on binlerin değeri var
da, denizde kum misali çok aciz, ama gene de
Seni sevenleri, ötekilere malzeme olarak mı
bırakırsın? Yo, biz zayıf ve acizlerin değerini
biliriz! Kusurlu, isyancıdırlar, ama sonunda
onlar da yola gelir. Bize hayran olacaklar,
başlarına geçip onları ürküten özgürlükten
kurtarmaya razı olduğumuz için bize Tanrı gözüyle bakacaklardır; özgür kalmaktan bu
derece korkar bunlar! Biz de Senin sözünle,
Senin adına hüküm sürdüğümüzü söyleyeceğiz.
Yani tekrar aldatacağız onları, çünkü Seni bir
daha yanımıza yaklaştırmayacağız. Yalan
söylemek zorunda olduğumuz için ıstırap
duyacağız. İşte Sana çölde sorulan birinci
sorunun anlamı ve her şeye üstün tuttuğun
özgürlük uğruna çiğnediğin şey buydu. Oysa bu
soruda dünyanın en büyük sırrı gizliydi.
Yeryüzü nimetlerini kabul etmekle gerek tek tek,
gerekse toplu olarak bütün insanların ezeli bir
derdini halletmiş olurdun. Başı boş kaldıkça
hemen tapınacağı bir Tanrı bulmak
insanoğlunun en büyük kaygısıdır. Ama önünde
dize gelecekleri tanrının değerinin su katılmadık
cinsten olmasını da yüzde yüz isterler, tanrının
büyüklüğünü herkes kabul etmiş olmalı…
Çünkü bu zavallı yaratıkların tasası yalnız senin
benim için tapınacağımız bir varlık bulmak
değil, herkesin ve ille hep birlikte, imanla baş
tacı edecekleri birini bulmaktır. İşte bu ortaklaşa
tapınma ihtiyacı hem tek tek, hem toplu olarak
bütün insanların ta ilk yüzyıllardan beri başlıca ıstırap konusu olmuştur. Toplu tapınma
yüzünden birbirlerinin kanına girerlerdi.
Kendilerine birtakım tanrılar icat ederler,
birbirlerine, ‘Tanrılarınızdan vazgeçin,
bizimkileri kabul edin; yoksa sizi de,
Tanrılarınızı da yok ederiz!’ diye haber
salarlardı. Bu kıyamete kadar böylece sürüp
gidecektir. Dünyadaki tanrıları tüketince, bu
sefer de putlara tapınmaya başlayacaklardır.
İnsan doğasının bu temel sırrını biliyordun,
bilmemen mümkün değildi, ama insanların Sana
kayıtsız şartsız tapınmasını sağlayacak biricik
gerçeği bu dünyanın nimetlerini temsil eden
bayrağı, göklerin ekmeği uğruna reddettin. Daha
sonra yaptıkların da caba… Bunlar da hep
özgürlük uğrunaydı. Dedim ya sana, zavallı bir
yaratık olan insanoğlunun baş derdi, kendilerine
doğuştan bağışlanan özgürlükten sıyrılıp bunu
bir an önce başkalarına devredebilmektir.
Özgürlüklerini, vicdanlarını huzura kavuşturana
pekâlâ teslim edebilirler. Ekmek Senin elinde
emin bir zafer bayrağı olurdu, vereceğin ekmek
uğruna insanlar önünde eğilirdi. Gerçekten,
ekmek kaygısından daha önemli bir dava düşünülemez. Yalnız bir başkası ekmek verdiğin
kişinin vicdanını çelerse, o zaman bu kimse
uzattığın ekmeğe sırt çevirip vicdanını çelenin
peşinden gidecektir; bunda Sen haklıydın. Zira,
insanların var olmasının sırrı yalnız yaşamakta
değil, yaşamalarının nedenindendir. Ne için
yaşadığını kesin olarak bilmeden insan yaşamayı
kabul etmez, hatta dünya nimetlerine boğulsa
bile kendini yok etme yoluna gider. Bu
böyleyken ne oldu: Sen insanların özgürlüklerini
ellerinden alacak yerde bunu daha da artırdın.
İnsanların iyiyle kötüyü diledikleri gibi seçme
hakkına pek değer vermediklerini; rahatı, hatta
ölümü yeğlediklerini unuttun mu? İnsan için
vicdan özgürlüğü kadar çekici, ama o kadar da
azap verici şey yoktur. Oysa Sen vicdan
huzuruna güvenilir bir temel sağlayacak yerde,
en olmayacak, kararsız, karanlık, insan gücünün
üstünde birtakım şeyler peşine düştün. Bununla
insanları sevmezmiş gibi hareket ettin. Hem de
kim yaptı bunu; hayatını onların yoluna vermek
için dünyaya gelen Sen! İnsan özgürlüğünü ele
geçirecek yerde artırdın, insanların iç âlemine
sonsuzluğa kadar sürecek çeşitli acılar kattın.Hiçbir baskının etkisinde kalmamış insan
sevgisini arzuluyordun. Seni içten severek çekici
gücüne bağlanarak, kendiliklerinden, peşinden
gelmelerini istedin. Eski, sert yasalardan insan
artık özgürlükle, gözlerinde yalnız Senin
hayalinle kendi başına karar verecekti. Fakat
seçme özgürlüğü gibi ağır bir yük altında
ezilenlerin, Senin hayalini de, verdiğin gerçeği
de iteleyip, hatta Seni bile inkâra varacaklarını
düşünmedin mi hiç? Sonunda gerçeğin Sende
olmadığını söyleyeceklerdir; böyle olmasa çeşitli
kaygılar ve çözümsüz sorunlar bırakarak onların
endişelenip üzülmelerine sebep olmazdın.
Böylece Sen kendin krallığının temelini sarstın,
bunda hiç kimseye suç bulma. Oysa Sana teklif
edilen bu muydu? Sana başkaldıran güçsüz
isyancıların vicdanlarını, hem de kendi
mutlulukları için ebediyen bağlayan, etki altında
tutan üç güç var: mucize, sır ve otorite. Sen
üçünü de teptin. Korkunç muzır akıl Ruhu Seni
tapınağın kulesine çıkarıp, gerçek Tanrı Oğlu
olup olmadığını öğrenmek isterken, ‘Kendini
aşağı at,’ diyordu. ‘Zira, Kitaplarda, meleklerin
O’nun yere düşmesine vakit bırakmadan kollarına alarak göğe çıkaracakları yazılıdır.
Böylece Tanrı Oğlu olup olmadığını öğrenir ve
Tanrı Babana olan inancını ispat edersin.’ Ama
Sen bu teklifi kabul etmedin, kanmadın, kendini
aşağı atmadın. Şüphesiz, bu, bir Tanrıya yakışır,
gururlu, görkemli bir hareketti. Ama insanlar, bu
zayıf ruhlu, kendi arasında kaynaşıp duran sürü
Tanrı değildir ki! Kendini aşağı atmak için bir
adım atar gibi olsaydın, kıpırdansaydın azıcık,
Tanrıya karşı gelmiş olurdun. O’na olan imanını
kaybederdin, sonunda, kurtarmaya geldiğin
toprağa düşerek ölürdün. Seni iğfal etmeye
uğraşan muzır akıllı Ruhun da istediği olurdu.
Ama tekrar söylüyorum: Sana benzeyen kaç kişi
çıkar? İnsanların böyle bir kötü çağrıya karşı
koyabilecek güçte olduğuna bir an olsun
inanabildin mi? İnsan doğası mucizeyi
reddedebilir mi? Hayatın korkunç anlarında, iç
âlemin en önemli, acı sorunları karşısında sadece
sorunları karşısında sadece yürekten gelen
kararlarla yetinilir mi? Evet, Sen,
kahramanlığının Kitaplarda kalacağını, zamanın
ve yeryüzünün en uzak sınırlarına yayılacağını
biliyordun. Senin peşinden giden insanların Tanrıya bağlı oldukları için mucizeye ihtiyaçları
kalmayacağını umdun. Ama insanın mucizeyi
inkâr eder etmez peşinden Tanrıyı da inkâr
etmeye kalkacağını bilemedin; oysa bu böyledir,
çünkü insan Tanrıdan çok mucize arar. Üstelik
mucizesiz duramayacağı için bu sefer kendisi
birtakım yeni mucizeler yaratmaya kalkar.
Üfürükçüler, büyücüler, kocakarılar önünde dize
gelir. Yüz kere asi, dinsiz ya da din sapığı olsa
da yapar bunu. Halk, ‘Çarmıhtan inersen Sen
olduğuna iman getiririz!’ diye haykırışıp Seni
alaya alırken çarmıhtan inmedin. İnsanların
imanını mucizeye bağlamak istemedin; özgür,
açık bir inanç peşindeydin. Kuvvet korkusundan
ezilmiş kölelerin yaltaklanıcı hayranlığını değil,
özgür, içten gelme sevgiyi bekliyordun Sen.
Ama bunda bile insanlara hak ettiklerinden daha
büyük değer vermiştin; yaratılıştan isyancı
oldukları halde sadece köledir onlar. Bak ve
hükmünü ver. On beş yüzyıl geçti; git, gör
onları. Şu kendine kadar yücelttiklerinin halini
gör! Yemin ederim, insan, onu bildiğinden çok
daha zayıf, basit bir yaratıktır. Senin yaptığını
yapabilir mi, elinden gelir mi? Ona bu kadar değer vermekle, hiç acımazmış gibi gücünün
üstünde çaba istedin ondan. Bunu Sen, insanları
canından fazla seven Sen yaptın! Daha az değer
verseydin, onlardan isteklerin de daha az olurdu,
görev yükünü hafifletmekle sevgin onlara daha
yakınlaşırdı. İnsanoğlu zayıf ve alçaktır. Varsın
her yerde bize karşı başkaldırıp isyanlarıyla
övünsün. Çocukçadır, okul çocuklarının
böbürlenmesine benzer bu… Çıngar çıkarıp
öğretmenlerini sınıftan atan çocuklara benzerler:
taşkınlığın sonunda nasıl olsa hesap
vereceklerdir. Bunlar da tapınakları yıkarak
dünyayı kana boğacaklar, sonunda, akılsız
çocuklar ne derece yetersiz birer isyancı
olduklarını, hiçbir sonuç elde edemeyeceklerini
anlayacaklardır. Ahmakça gözyaşları dökerek,
halk edenin onları asi olarak alay için yaptığını
da kabul edecekler. Bunu acı bir umutsuzlukla
söyleyecekler; sözleri Tanrıya küfür olduğu için
bahtsızlıkları bir kat daha artacak. Gerçekten,
insan doğasının kutsallığa küfre hiç tahammülü
yoktur, ergeç kendi kendini bu yüzden
cezalandırır. Görüyorsun ya, insanların bugünkü
kaderi sadece huzursuzluk, kaygı ve mutsuzluktan örülmüş. Hem de bunlar,
özgürlükleri uğruna Senin çektiklerinden sonra
oluyor! Büyük Peygamberin hayalleri rumuzlu
tasvirleri
[85]
arasında ölümden sonra ilk
dirilmeyi gören tanıkların sözü ediliyor; her
kabileden on ikişer bin kişiymiş. Bu kadar çok
olduklarına göre, onlar da insanüstü, tanrılar gibi
yaratıklar olsalar gerek. Mademki onlar da Senin
çektiğini çektiler, yıllarca kupkuru çölde,
çekirgeyle, bitki kökleriyle beslenerek yaşadılar,
Sen de bu özgürlükle, bağımsız sevgi
çocuklarıyla, Senin adına yaptıkları olağanüstü
fedakârlıklarıyla şüphesiz övünebilirsin. Ama
şunu unutma ki, onlar topu topu birkaç bin kişi
ve adeta tanrısal insanlardı. Ya geri kalanlar?..
Ayrıca öteki, zayıf insanlar güçlü olanların
çektiklerini çekmedilerse suçlu mu sayılacaklar?
Zayıf bir ruh, doğanın olanak verdiğinden daha
ağır bir yükü kaldıramıyorsa ne yapsın? Senin
yalnız seçme kimseler, sadece onlar için geldiğin
doğru muydu? Doğruysa bu, bizim
anlayamadığımız bir sırrı kabul etmek
gerekiyordu. Sırrı kabul edince de insanlara
haklı olarak bu yolda söz ettik: ne kalbin serbestçe kararının, ne de sevginin önemi
olmadığını, gerekirse vicdanın sesini körleterek
itaat edecekleri sırrın ne olduğunu öğrettik
onlara. Böyle yaptık işte. Senin eserine başka
şekil vererek temelini mucize, sır ve otoriteye
dayandırdık. İnsanlar bir sürü örnekte
görüldüğüne göre, onlara azap vermekten başka
işe yaramayan yükün yüreklerinden kalkmasına
sevindiler, rahat nefes alabildiler. Böyle
yapmakta, bunları öğretmekte haklı değil
miydik. Söyle, insanların aczini kabul ederek,
yaratılış zaaflarını, hatta günahlarını
hoşgörürlükle karşılayarak yüklerini
hafifletmekle onlara sevgimizi göstermedik mi?
Şimdi buraya gelip bize ne diye engel olmak
istiyorsun? Derin, içli bakışını üzerime dikmiş
neden yanık yanık seyrediyorsun beni? Hadi
darıl bana. Senin sevgini istemiyorum, çünkü
ben de sevmiyorum Seni. Bunu ne diye
saklayayım? Kiminle konuştuğumu bilmiyor
muyum sanki?.. Sen de Sana söyleyeceklerimi
biliyorsun, bunu gözlerinden okuyorum.
Sırrımızı nasıl saklarım Senden? Ama bunu ille
ağzımdan duymak istiyorsan, hay hay, dinle: Biz Seninle değil o’nunlayız, sırrımız bu işte! Hem
çoktandır, sekiz yüzyıldır Seni bırakıp o’ndan
yana olduk. Tam sekiz yüzyıl önce Sana
dünyanın bütün krallıklarını göstermiş,
bağışlamak istemişti; bu nimetleri nefretle teptin.
Biz aldık onları. Roma ile Sezar kılıcını o’nun
elinden kabul edince kendimizi yeryüzünün tek
hakanı ilan ettik. Gerçi eserimizi henüz
tamamlayamadık, ama suç kimde? Evet,
eserimizin başlangıcındayız, ama başladık ya!..
Tamamlanmasına daha çok var, toprak ana çok
çekecek daha, gene de biz amacımıza
ulaşacağız; dünyanın hâkimi olacak, sonra da
bütün insanların mutluluğunu düşüneceğiz.
Oysa Sen Sezar kılıcını daha o zaman alabilirdin.
Niçin teptin o son bağışı?.. Kudretli Ruhun
sonuncu öğüdünü kabul etseydin, insanları
yeryüzünde bütün aradıklarına kavuştururdun.
Onlara tapınacak, vicdanlarına bekçilik edecek,
hepsini uyumlu, barışsever karıncalar gibi
birbirine bağlı bir kütle haline getirecek bir
varlık sağlamış olacaktın. İnsanların üçüncü ve
son derdi, evrensel birleşme ihtiyacıdır. Öteden
beri yeryüzünde toplu olarak yaşama çabası içindeydiler. Tarihleri büyük olan birçok ulus
gelip geçti. Ama hepsi büyüklükleri ölçüsünde
bahtsız oldular. Çünkü insanların evrensel
birleşme ihtiyacını diğer uluslar arasında en çok
onlar duydular. Bütün dünyayı elde etmek
isteğiyle yeryüzünden kasırga gibi gelip geçen
Timur, Cengiz Han gibi büyük fatihler belki de
bilmeden hep insanların o yenilmez evrensel
birleşme ihtiyacını karşılamışlardı. Sen de Sezar
hükümranlığını eline alarak evrensel bir krallık
kurar, dünyayı huzura kavuştururdun, çünkü
insanlara vicdanlarını ve ekmeklerini elinde
tutanlardan başka kim hükmedebilir? Böylece
Sezar kılıcı bizim elimize geçti; sonra da Seni
reddederek ötekinin peşinden gittik. Ama akıl
serbestliği, bilim ve yamyamlık hengâmesinin
ardının alınmasına daha yüzyıllar var… Çünkü
bizi hesaba katmadan Babil Kulesi’ni
yükseltmeye başlayan insanın son yapacağı
yamyamlıktır. O zaman karşımızda yerlerde
sürünerek ayaklarımızı yalayan, kanlı gözyaşları
döken bir hayvan göreceğiz. Hayvanın sırtına
binerek, üzerinde ‘Sır’ yazılı kupayı
kaldıracağız, işte insanlar ancak o zaman huzura, mutluluğa kavuşacaklar. Sen
seçtiklerinle övünebilirsin ama topu topu bir tek
sınıfa sahip olduğunu unutma! Oysa biz
herkesin derdine deva bulacağız. Öte yandan
seçtiğin, seçilmeye layık, güçlü kimselerden
çoğu beklemekten yoruldu; ruhlarının,
kalplerinin bütün güç ve ateşini başka alanlara
verdiler. Sonunda Sana isyan bayrağı açacakları
yüzde yüz… Bu bayrağı onlara Sen kendi elinle
verdin. Oysa bizde herkes mutlu olacak,
bağışladığın özgürlük havasında her yerde
yaptıkları gibi ne isyan edecek, ne birbirlerine
kıyacaklar. Evet, ancak özgürlüklerini ellerimize
teslim ederek gösterdiğimiz yoldan gidince tam
anlamıyla özgür olacaklarına inandıracağız
onları. Peki, haklı mıyız yoksa yalan mı
söylüyoruz? Verdiğin özgürlüğün onları nasıl bir
köleliğe, şaşkınlığa götürdüğünü hatırlayınca
haklı olduğumuza inanacaklar, özgürlük, fikir
serbestliği ve bilim onları öyle içinden çıkılmaz
bir hale sokacak, öyle akıl ermez sırlarla karşı
karşıya kalacaklardı ki, isyancı ve haşin olanlar
kendi kendilerini yok edecek; gene asi, ama
güçsüz olan başkaları birbirlerine kıyacaklardı.Sağ kalan üçüncüler, aciz ve bahtsızlar,
ayağımıza gelip, ‘Evet, haklısınız,’ diyecekler.
‘O’nun sırrı yalnız sizin elinizde; size döndük,
bizi kendimizden koruyun!’ Ekmeği elimizden
alırken, şüphesiz, bunun kendi el emekleri
olduğunu, bizim mucize falan yaratmadan,
taşları ekmek yapmadan, sadece onlardan
aldığımızı gene onlara dağıttığımızı görecekler.
Ama sevinçleri mutlaka ekmeğe
kavuşmalarından çok, bunu elimizden
almalarından doğacak. Çünkü bundan önce
ellerindeki ekmek taş haline gelirken, bize
sığındıktan sonra taşların ekmek olduğunu
hatırlarında tutacaklar. Kayıtsız şartsız itaat
etmenin gerçek değerini çok, çok iyi
anlayacaklar! Ama bunu anlayana kadar insanlar
mutsuzluktan kurtulamayacaklar. Bunun da en
büyük nedeni kim, söylesene! Sürüyü kim
parçalayıp bilinmez yollara sürdü? Ama sürü
gene toparlanıp uslanacak, hem de son olarak
artık. O zaman biz onlara, yaratılışlarına göre,
yani zayıf yaratıkların kaldırılabileceği sakin,
kendi halinde bir mutluluk bağışlayacağız.
Gururdan vazgeçireceğiz onları. Sen, paye vermekle gururu öğrettin onlara. Aciz, güçsüz
çocuklar olduklarını, ama en tatlı mutluluğun da
çocuk mutluluğu olduğunu ispat edeceğiz. O
zaman pısırıklaşıp tıpkı korku içinde ana
tavuğun kanatları altına üşüşen civcivler gibi
bize sokulacaklar. Milyarlık bir sürüyle baş
edebildiğimiz için kudretimize, zekâmıza
hayranlık duyarak bizimle övünecekler.
Akıllarını yitirecek derecede hiddetimizden
korkarak çocuklar ya da kadınlar gibi sulugöz
olacaklar; ama bir işaretimizle gözyaşlarından
neşeye, gülmeye, temiz bir sevince ve mutluluk
dolu çocuk şarkılarına geçecekler. Tabii
çalıştıracağız onları, ama işten artakalan
zamanlarını çocuk oyunlarına benzeyen şarkılar,
korolar ve masum rakslarla dolduracağız. Hatta
günah işlemelerine de izin vereceğiz; zayıf ve
acizdirler, günah işlemelerine izin vereceğimiz
için çocukça sevecekler bizi. İznimizle işlenen
bütün günahların bağışlanacağını; onları
sevdiğimiz için buna göz yumarak günahlarının
cezasını üzerimize aldığımızı söyleyeceğiz.
Alacağız da; onlar da Tanrıya karşı günahlarının
sorumluluğunu yüklendiğimiz için velinimetleri gözüyle bakacak, tapacaklar bize… Bizden gizli
hiçbir şeyleri olmayacak; karılarıyla,
metresleriyle yaşamaya, çocuk yapıp
yapmamalarına hep bize gösterdikleri itaate göre
ya izin verecek ya da yasak edeceğiz. Sözümüze
seve seve, candan gönülden uyacaklardır. En
koyu vicdan sırlarını, her şeyi, her şeyi bize
taşıyacaklar, biz de hepsine yol göstereceğiz.
Kararlarımızı sevinçle kabul edecekler, çünkü
bu şekil onları bugünkü kendi başına özgürce
karar verme azabından kurtaracak. Böylece
başlarında onları yöneten birkaç yüz bin kişinin
dışında kalan milyonlarca insan mutlu olacak.
Yalnız sırların koruyucusu bizler mutsuz
olacağız. Yeni doğmuş milyarlık mutlu bir
kuşağın yanında iyilikle kötülüğü bilmek
uğursuzluğuna uğramış yüz bin bahtsız
bulunacak. Bu yüz bin Senin uğruna sessizce,
belirsizce sönüp gidecek, üstelik öbür dünyada
da kaderleri sadece ölüm olacak. Biz, iyiliklerini
düşünerek sırlarınızı saklamaya devam edeceğiz.
Gökte alacakları ölümsüz ödüllerden söz açarak
avutacağız onları. Ama ölümün ötesinde bir şey
varsa bile bunun onlar gibiler için olmadığını elbette biliyoruz! Bazı söylenti ve kehanetlere
göre, Sen yeryüzüne bir daha gelip zaferler
kazanacaksın. Başı dik, gücü yerinde
müritlerinle birlikte gelecekmişsin. O zaman,
onlar yalnız kendilerini selamete çıkardılar, biz
hepsini kurtardık, diyeceğiz. Söylentilere göre,
hayvana binmiş, ellerinde sırrı tutan zaniyeyi
isyan eden acizler alaşağı edip erguvan örtülerini
parçalayacaklar, mekruh gövdesini
çıplatacaklarmış…[86] O zaman ben milyarlarca
mutlu, günah bilmez kulu göstereceğim Sana.
Mutlulukları uğruna günahlarını kabullenen
biziz. Senin karşına çıkarak, ‘Elinden gelirse,
cesaretin varsa suçlandır bizi!’ diyeceğiz. Bil ki,
Senden korktuğum yok. Bil ki, ben de çölde
kaldım, çekirgelerle, bitki kökleriyle beslendim,
insanlara bağışladığın özgürlüğü ben de
kutsadım, ben de ‘sayı doldurmak için’ güçlü
yakınlarının saflarına katılmaya
hazırlanıyordum. Ama sonunda ayıldım, deliliğe
hizmet etmek istemedim. Döndüm ve Senin
eserini düzelten kütleye katıldım. Gururlu
olanlardan ayrılarak mutluluklarını sağlamak
için alçakgönüllülerin yanlarına döndüm. Sana söylediklerimin hepsi gerçekleşecek ve
hükümranlığımız kurulacaktır. Tekrar ediyorum,
bu sürünün bize nasıl itaat ettiğini, yarından tezi
yok göreceksin. İşlerimizi karıştırmaya geldiğin
için yakacağım Seni, onlar da ilk işaretimle
ocağı beslemeye koşacaklar. Evet, yakılmayı en
çok hak eden biri varsa, o da Sensin. Yarın
yakacağız Seni, Dixi.”

....

Karamazov Kardeşler - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

23:32

...
O halde okunanın ya da görünenin düz haliyle (zahiri) anlaşılması başkadır, ardında yatan diğer anlamların (Batıni, içrek, ezoterik) anlaşılması bambaşkadır. Batıni kapsam düz bir gizlilik anlamına gelmez, hele şifre anlamını hiç taşımaz. Batıni daha çok "başka bilgilerle anlaşılabilecek" bilgileri kapsar. Bilgi vardır, aslında aşikardır. Ancak onu anlamlandırmak bambaşka bilgilerin varlığına bağlıdır. Harfleri herkes bilir, bu Mısır hiyeroglif alfabesinden, Latin biçimine kadar kavramlar bütünü olarak farklı değildir, ancak o harfin hangi sese karşılık geldiğini, o sesin ne anlam verdiğini kimse bilmez. Çünkü insanın doğuştan gelme zaafıdır, öğrense de unutur ya da kanıksar. Oysa çekilip bir kenara biraz kendi başınıza kaldığınızda ve hala mecaliniz varsa, olanın bitenin ne olduğundan öte, nereden gelip de nereye gittiğinizi anlamaksa emeliniz, alemlerin içinde bambaşka alemler olduğunu kavrarsınız. Garip bir duygudur bu, her ne olursa olsun anlamak istediğinizde nasıl var olduğunuzu, tıpkı üstünde yaşadığınız dünya gibi döner dolaşır yine aynı noktaya varırsınız. Gözlerinizin önünde apaçık uzanan ovalar ve nehirler, sadece siz tırmandığınızda birbirlerine göre konumlanır ve şekillenir. Ya da geçin bir mikroskobun başına, çıplak gözle göremediklerinizi koyun merceğin altına, büyütün de büyütün. Bu kez bambaşka bir dünyaya dalarsınız. Yükseklerden gördükleriniz size sunulmuş olan dünyanızdır, büyüterek görebileceğiniz sizi var eden detaylarınızdır. Bu anlattıklarım yeni bir şey değil, bilgiye bağlı yükselmedir. Amerika keşfedilmeden önce de vardı, mikropla mikroskop bulunmadan önce de yaşardı. İş ki, merak edin, sebat edin, öğrenin, birleştirin öğrendiklerinizi, nedensiz sandığınız ya da nedenini asla aramadığınız ipuçlarını birbirine bağlayın. Mesele derinleşmek olduğunda durum farklıdır.Ne yükselerek gördükleriniz, ne büyüterek bildikleriniz yetmez. Muhtelif binbir kimya, cihazlar, alet edevat; hülasa sadece düşündükleriniz halkimdir. Ama hükmetmek değil, hükme varmak olmalıdır amacınız. İşte o zaman ne söz, ne göz, ama töz (temel, taban, kurucu öz) açılır. On yıldır bakıp gördükleriniz, dahası bildiğinizi zannetikleriniz yerinden fırlar ve başmbaşka bir anlama oturur.

Mikroorganizmalar, bitkiler, hayvanlar ve biz; varoluşumuzu açıklayan iki temel kavram vardır. Bunlardan birincisi yaradılış, diğeri ise evrim, yani yapıtaşı dediğimiz maddelerin rastlantı sonucu bir araya gelerek bu düzeni oluşturdukları düşüncesidir. Birinci görüşün kendini ispat gibi bir kaygısı doğal olarak olamaz; yaratılmış olanların yaratıcının düşüncesini algılaması bile mümkün değildir, "İrade'nin vücuda getirdikleri, nedenlerini idrak edemezler." Evrimciler açısından ise açıklama kolaydır; "rastlantılarla ortaya çıkan yaşam, koşullar karşısında üstünlük gösterenlerin sağ kalmasını olanaklı kılar" (Dünyanın oluşumu sırasında karbon, azot ve oksijen, düşen yıldırımın etkisiyle birleşmiş, derken yaşam oluşmuştur). Bu yaklaşım biçimi olayların açıklanmasında yaradılıştan çok daha kullanışlıdır, çünkü "faydacılık" prensibi üzerine kurulmuştur ve kavramı milyonlarca yılın olasılıklar denizine bağlar. Basit bir örnekle açıklamaya çalışalım: "Gözünün üstünde neden kaş var?" "çünkü terin göze girmesi görmeyi bulandıracağından iyi görenler üstünlük sağlamıştır, kaşı olanlar sağ kalmıştır". Mantıklı görünüyor, üstelik güzel olabilecek kadar da basit (basit güzeldir ilkesi, ama her zaman geçerli değildir). Fakat fazla kolay bir açıklama, çünkü "tezahür edeni ilk göründüğü haliyle açıklamak" sığlığına düşüyor. Tekir'in yırtık yün kazağa yatmasının "babası olarak kabul ettiği benim kokumla ilişkili" olduğunu sanmak kadar basit (ama derin dostluğumuz açısından bir o kadar da güzel). Ne var ki kaş, ter bezi olmayan kedilerde de vardır. Velhasıl , biz varoluşumuz hakkında aslında çok az şey biliyoruz, bunun nedeni bilgi eksiği değil, aklın anlamlandırmaktaki kısıtlılığıdır.

Düz mantığın her zaman geçerli olmadığını açıklamak amacıyla (rasyonelizmin üzerine kurulduğu) matematikten bir örnek vererek devam edeyim: "İki boyutlu ortamın bir deseni olan kare, matematiksel olarak daireye dönüştürülemez." Yani bir kare alın, bunun alanına sahip bir daire oluşturmaya çalışın, bu durumun matematik olarak tam bir karşılığı yoktur, alan kesin olarak hesaplanamaz, aslında tanımsızdır (gönye ile çizilen, pergel ile oluşturulamaz ilkesi, başka bir geometriye geçtiğinizi anlatır). Oysa düz bakış açısıyla ikisi de iki boyutlu evrene ait iki şekildir. Pi sayısının da kesin bir karşılığı yoktur, hesaplar, hesaplar, hesaplarsınız, sadece virgülden sonra daha çok hane elde edersiniz, hiçbir düzenli tekrarı yoktur, üstelik kesinliği de yoktur. Benzer şekilde, bugün varılan genel bilim anlayışında biyoloji, daha çok kimyanın bir türevine oturtulmaya çalışılmaktadır. Oysa kimyanın kökeni bile simyaya dayalıdır. Sülfür ve en önemli bileşenlerinden sülfirik asit konusundaki kısa bir araştırmadan edindiğim bilgi, bugünkü üretim metodunun 1830'lara dayandığı ve bir ya da iki aşama ötesinin de simya olarak aldılandığı oldu. Sülfürik asit kimyada "vitriol yağı" ("oil of vitriol") olarak da geçer, bunun ne olduğunu anlamaya çalıştığınızda ise "tamamen mistik" bir algıya erişirsiniz; romantizmin bugünden ne zaman koptuğunu tarihlendirebiliyorsunuz.
 ...

yavuz dizdar - yemezler !
16:31

Tabiatın determinizmi, insanın ise kaderi vardır. Kaderin kabulü, İslamın çağrısıdır.

Kader dediğimiz şey acaba var mı ve nasıl var oluyor?

Kendi hayatımıza bir göz atalım ve en sevdiğimiz planlarımızdan ve gençliğimizin hayallerinden ne kaldığını inceleyelim. Bu dünyaya gelişimiz irademizin dışında olmamış mı? Şahsiyetimizle, yüksek veya düşük seviyeli zihnimizle cüce veya atletik boyumuzla, kralın sarayında veya fakirin kulübesinde, gürültülü patırtılı veya sakin zamanlarda, üzerinde hiçbir tesirimizin olmadığı siyasi, coğrafi ve sosyal şartlar içinde dünyaya gelmedik mi? İrademizle oluşan şeyler ne kadar sınırlı, kaderimizle olanlar ise ne kadar hadsiz hesapsız, çok!

İnsan “dünyanın içine atılmıştır ve hayatı, kendilerine hiçbir tesirde bulunamayacağı birçok gerçeğe bağlıdır. Tersine, bu gerçekler ona tesir ediyorlar, ister en uzak ister en yakın olsunlar. 1944 senesinde müttefiklerin Avrupa’ya karşı istila harekâtı sırasında, radyo irtibatı birden kesilerek harekâtın seyri tehlikeye düşüyordu. Daha sonra bizden birkaç milyon ışık yılı uzaktaki Andromeda galaksisinde vaki olan muazzam bir patlamanın buna sebep olduğu tespit edilmiştir. Dünya hakkındaki bilgilerimizin artmasıyla, kaderimize hiçbir zaman tamamen hâkim olamayacağımıza dair bilincimiz artıyor. İlmin mümkün olan en büyük ilerlemesini farz etsek bile, kontrolümüz altında bulunan hususlar, henüz kontrolümüzün altında olmayan ve hiçbir zaman olmayacak olanlar karşısında ehemmiyetsiz kalmaktır.

Terbiye ve kanunlar sayesinde dünyayı düzenleme çabası olarak İslam ve ALLAH’a teslimiyet, çok geniş bir çözüm planıdır. Ferdi ADALET, varlığın şartları içerisinde, hiçbir zaman tamamen tatmin edilemez. Dünya ve Ahirette saadetimizi sağlayacak biçimde İslam’ın bütün emirlerini yerine getirebiliriz ve ayrıca bütün diğer tıbbı, sosyal ve ahlaki kaidelere riayet edebiliriz fakat buna rağmen, irademizin dışında cereyan eden olaylarla mukadderatın müthiş bir şekilde birbirlerine geçirilmiş olması sebebiyle, ruhen ve bedenen ızdırap çekmemiz mümkündür. Yegâne çocuğunu kaybetmiş bir anne hangi şeyde teselli bulabilir? Beklenmeyen bir hadisede kötürüm kalan bir kişiyi ne teselli edebilir? Beşeri durumumuzu düşünelim. Biz her zaman muayyen hallerde bulunmaktayız. İçinde bulunduğum durumu değiştirebilirim, fakat öyle haller var ki esas itibarıyla değiştirilmesi mümkün değildir. Kadere teslimiyet, kaçınılmaz olan büyük insani ızdıraba dokunaklı bir cevaptır. O, hayatı olduğu gibi idrak etmek ve her şeye sabır ve tahammül etmeğe bilinçli bir şekilde karar vermek demektir.

Güçsüzlük ve güvensizlik hislerinin neticesi olarak hâsıl olan teslimiyetin kendisi, yeni bir kuvvet ve yeni emniyet kaynağı olur. Allah’a ve takdirine inanç bize öyle bir emniyet hissi verir ki, başka hiçbir şey onun yerine geçemez. Emerson; “bütün kahraman ırklar kadere inanmışlardır” diye iddia ediyor. Zira teslimiyet birçoklarının tamamen yanlış olarak zannettiği gibi asla pasiflik demek değildir. Teslimiyet insanın bir bütün olarak dünyaya ve kendi faaliyetinin neticelerine karşı bir iç tutumudur. Allah’ın iradesine teslimiyet, insanların iradesine karşı bağımsızlık demektir. Allah’a itaat insana itaati men eder. Kaderi kabul etmek kendini en büyük ölçüde hür hissetmektir. Bu öyle bir hürriyettir ki, kaderi yerine getirmekle, onunla ahenk içinde olmakla kazanılır. Mücadelemizi insani ve makul kılan, ona sükûn ve huzur damgasını vuran, her şeyin akıbetinin elimizde olmadığı kanaatidir. Bize ait olan, gayret etmek, uğraşmaktır; netice ise Allah’ın elindedir.

Teslimiyet, hayatın çözülemezlik ve manasızlığından insani ve vakarlı tek çıkış yoludur. İsyansız, yeissiz, nihilizmsiz, intiharsız tek çare… Teslimiyet, hayatın kaçınılmaz olarak getirdiği sıkıntılarda alelade bir insanın kendini kahraman gibi hissetmesi dir.

İslam, kanunlarına, emir ve yasaklarına, beden ve ruhtan talep ettiği gayrete göre değil; bunun hepsini kapsayan ve aşan bir şeye göre, marifetin bir anına, ruhun zamanla yarışma kuvvetine, varoluşun getirebileceği her şeye tahammül etmeğe, rızaya, yani tek kelimeyle Allah’a teslimiyetin hakikatine göre adlandırmıştır. Ey teslimiyet, senin adın İslam’dır.

aliya izzetbegovic - doğu ve batı arasında islam
12:42

Yüzyıllar boyunca insan, özgür irade diye bir şeyin var olup olmadığı üzerine kafa yormuş. Içinde bulunduğumuz yüzyılın başlıca sorunsalı ise, seçme özgürlüğü. Sorunun odak noktası, anlamı sorgulamaktan, eylemi vurgulamaya doğru kaymış. Seçme hakkının sınırlandırılmasına, özgürlüğe tecavüz gözüyle bakıyoruz. Demokrasi deyince çoğumuzun aklına seçme özgürlüğü geliyor, totalitarizmin de seçme şansından yoksunluk anlamına geldiğini düşünüyoruz. Seçme hakkı ve neyin seçildiği, bizim için çok önemli. Bu hak kişiliğimizin bir uzantısı, kimliğimizin bir parçası. Ancak, sürekli değişiklik ve belirsizlik gösteren bu evrende, her türlü seçim bir iddia ve gösteriş eyleminden ibaret. Bir seçim yaparken, bütünü düşünme ve kavrama fırsatını kaçırıyoruz. Seçim yaparken taraf tutuyoruz ve bizimle birlik olanları yanımızda kalmaya, bize karşı olanları bizim tarafımıza geçmeye iteliyor, seçim yapmayanları da unutulmaya mahkûm ediyoruz. Seçmek, böl ve yönet kuralını kendi kendimize dayatma yöntemidir. Seçerek ve taraf tutarak, gerek bilgiyi gerekse insanları bölüyoruz. Bölmekle, dogma haline gelen küçük bilgi parçalan ve hiçbir şeyi sorgulamayan bir kalabalığa dönüşen bir insan topluluğu üzerinde egemenlik kuruyoruz. Seçmekle, kendini haklı gören, başkalarını mahkûm eden insanlar haline geliyoruz. Bir tarafı, herhangi bir tarafı tuttuğumuz anda, totaliter olup çıkıyoruz.II
Seçim yapmaya kışkırtılıyoruz. Günlük yaşantımızın ve dünyada olup bitenlerin gitgide daha azım denetleyebilen, Hiroşima'dan ve bir nükleer felaket olasılığından bu yana önemsizliğimizin ve çaresizliğimizin gitgide daha çok ayırdına varan bizler, seçme eyleminden sahte bir güç alıyoruz. Seçme hakkı yüzümüze örtülen bir tül sanki; onun arkasından bakınca, kendimizi, bize baskı yapan bir sistemin denetleyicileri gibi görüyoruz.
Psikolojik açıdan kendilerini güvende hissetmek için durmadan yiyip şişmanlayan insanlar gibi, seçenekleri birbiri ardına tüketip duruyoruz. Temel güvensizliğimiz içinde, seçim ve tüketim yoluyla, fiziksel ve psikolojik bir şişkoluğa doğru yol alıyoruz pupa yelken, insanlar hiçbir zaman bugünkü kadar çok seçim yapmamış, başkalarını hiçbir zaman bu yüzyıldaki kadar seçtiklere şeylere göre değerlendirmemişlerdir. Seçmek, tüketim maddelerinin günlük tüketiminde durmadan yinelenen, takviye edilen bir eylemdir. Hayatta seçtiğimiz şeylerin çoğu bir alışveriş merkezinden satın aldıklarımızdır. Bir Kuzey Amerikalının
bir alışveriş merkezinde bir saat içinde yaptığı seçim sayısı, bir Asyalı köylünün ömrü boyunca yaptığı seçim sayısından çok daha fazladır muhtemelen. Tüketime yönelik olarak koşullandırılmış seçim davranışı genelleşerek, kültür ve politikadan arkadaşlığa ve evliliğe kadar hayatın her alanında kendini tekrarlar. Süreçleri yaşamaktansa, seçimleri tüketmeyi yeğleriz. Nispeten sınırlandırılmamış olan tüketicinin seçme eylemi dahi, “seçme”nin eğer gerçekten bir anlamı ve kutsallığı varsa, onu yok eder. Amerikalı şair Robert Frost'un “Seçilmeyen Yol” (The Road Not Taken) üzerine düşündükleri gerçekten geçmişte kalmıştır artık. Seçme eylemi, bizzat onun üzerine kurulmuş olan demokrasi sisteminde bile artık önemini ve anlamını yitirmiştir. En tipik, en sık görülen seçim davranışı, insanı seçtiği şeyin sahibi olmaya götüren davranıştır. Sonunda sahipleneceğimiz şeyleri seçmek üzere koşullandırılırız. Sahip olmakla güçleniriz. Gerek satın alma eylemi, gerekse sahip
olma durumu, insanı güçle donatır. Sahip olunan nesneyle sahibi arasındaki ilişki, o nesnenin özündeki gerçek değerden bağımsız olarak vardır. Seçme eylemine bir egemenlik duygusu eşlik eder: O sürece, seçilen şeye egemen olma duygusu. Bir güçlülük ve iktidar duygusudur bu: Herhangi bir karşılıklılık gerektirmeyen bir “Ben seçtim...” duygusu. Tek yanlı olmasına karşın, ilişki tamdır, eksiksizdir. “Ben” ki seçtim, ilişkinin tam olması için, karşılığında benim de seçilmem gerekmez. Kabul görmem gerekmez; yandaşı ya da karşıtı olduğum şey tarafından, sırası gelince bana meydan okunamaz. Ben Cumhurbaşkanımı seçebilir, Đsa'yı peygamberim olarak tanıyabilir, yeryüzünde dolaşmış ve dolaşan tüm güçlüleri ve büyükleri reddedebilir, kendimi, hepsi bir araya gelse, onların tümünden güçlü hissedebilirim. Bir şeyin lehinde ya da aleyhinde olmayı seçme gibi psikolojik ve zihinsel bir eylem, bizi
en büyük yargıç düzeyine getirir. Kimse bize meydan okuyamaz. Tüketici tercihleri gibi, her türlü sadakat ve bağımlılık da dar ve tek yanlı ilişkilerin birer sonucudur. Seçimimizi yaparız, olur biter. Tek yanlı seçim, en mükemmel güç ilişkisidir. Egemenliğin doruk noktası. Ama, aynı zamanda bir fantezidir bu. ... Bizim desteğimiz sayesinde servet ve güç birikimi yapanlar onlardır. Bu tek yanlı ilişkide, seçilen şey, hiçbir zaman bizim desteğimizi reddetmez. Anonim birey ile kurulu düzen arasındaki ilişki, ayrım gözetmez. ... Tam tersine, seçme ve bağlanma eğilimimiz yüzünden sömürülürüz.

gunduz vassaf - cehenneme ovgu
12:26



Bize böylesine yakın olan ölüm üzerinde neredeyse hiç düşünmüyoruz. Ölüm her an herkesin başına gelebilir. Mutlaka gelmek zorunda. Ölüm mutlaka olacaktır ve geçen her saniye bizi ona daha çok yaklaştırmaktadır. Ölümü yadsımak, yaşamı yadsımanın en güçlü göstergesi. Ölümlü olduğumuzu, öleceğimizi hemen hiç düşünmeyerek kendimizi zihinsel bir deli gömleği içine sokuyoruz. Yaşadığımız, kokladığımız, gördüğümüz, dokunduğumuz her anın bir daha gelmeyeceğini hissettiğimiz anlar o kadar az ki. Yaşamı böylesine özel, böylesine benzersiz kılan şey, her şeyin yalnızca bir kez olması. Bunu algılamak, ölümün bilincine varmakla mümkün olabilir ancak. Ölümün bilincinde olmayan insan, yaşadığının bilincinde de değildir. Her anımız ölüm unutkanlığı içinde geçiyor.
Ölüm sürecinin farkında olmak, yaşamın uçup giden güzelliğini algılamak demektir. Bu aynı zamanda, güzelliğin sürekliliğinin farkına varmak demektir; çünkü uçup giden şey, zaman ya da güzellik değil, bireyin kendisidir. Ölümü dışarıda bırakan tüm düşünce ve eylemler, yaşamı mülk edinme çabasına götürür insanı. Pek çok ilişki, bu olanaksızlık, bu yalan, yani yaşamın mülk edinilebileceği düşüncesi üzerine kurulmuştur. “Ebediyen” diye bir sözcüğün varlığı, bunun en iyi örneği. Zamanı iptal ederek ölümü durdurmak, sadece kendi aşamlarımız konusundaki açgözlülüğümüzün bir belirtisi değildir, aynı zamanda, yeryüzünde ne var ne yoksa hepsini birden sahiplenme çabasına işaret eder.
....
Sanayi devriminden bu yana yaşam anlayışımızın da bütünlüğünü yitirmesi ve yaşam konusunda uzmanlaşmaya gidilmesiyle birlikte, ölümle ilgili her şey bir kenara itilmiş, marjinalleştirilmiştir. Komşularımız, bakkalımız, öğretmenimiz gibi bize yakın insanların ölümlerini paylaşmadığımız gibi, cenaze törenlerinin, gömme törenlerinin, asılmaların, ölülerin yakılmasının bile farkında olmuyoruz. Yıllar yılı hemen her gün görmeye alıştığımız yarı-anonim kişileri (bizi işe götüren otobüs şoförü, her zamanki benzin istasyonunda parayı alan adam, ofisimizdeki asansörcü, postanede pul satan adam vb.) artık görmemeye başladık mı, hemen unutuyoruz. “Gösteri devam etmeli” kuralı, yalnız tiyatro için değil, bizim için de geçerli. Hepimiz gösterinin bir parçası haline geldik. Sahnede olmayan, artık ölmüş
demektir; yoktur. Yaşamla ilgilenişimiz, onu sahnede gördüğümüz gibi. Bizim sahnemizde. Bizim tasarladığımız sahnede. En temel zihni süreçlerimizden biri, ölümü unutma süreci. Özellikle yirminci yüzyıl Batı toplumu (ve onun etkisiyle dünyanın geri kalanı), yaşlanmayı bile unutacak şekilde yönlendiriliyor. Iki aşırı ucun, yani gençlerle yaşlıların toplumsal konumları, son yüzyıl içinde köklü biçimde değişmiş durumda. Eskiden, bebeklerle çocukların göz önünde bulunmaması, seslerinin işitilmemesi gerekirdi. Onlar, kendi
başlarına birer birey olarak kabul edilmezlerdi. Ancak yetişkin olduklarında birey sayılırlardı. Çocukların “çocuksu” bir tarzda giydirilmeleri bile, yakın geçmişe ait bir gelişmedir. Bunu anlamak için, on dokuzuncu yüzyıl tablolarına bir göz atmak yeterli. Öte yandan yaşlılar, daha önceleri toplumda hayli imtiyazlı bir konuma sahiptiler. Onlar bilgili, güçlü, bilge kişilerdi. Yaşlarından gurur duyarlardı. Şimdi durum bunun tam tersi. Göz önünde bulunmaması ve işitilmemesi gerekenler, yaşlılar artık. Çocuklar ise kutsal bireyler haline dönüştü Çocukları korumak, onların haklarını genişletmek için yasalar çıkarılıyor. Yaşlılar için böyle yasalar yok. Teknoloji, edebiyat, psikolojik araştırmalar ve yasal uygulamalar alanındaki bir dizi gelişme sonucu çocuğun rolü öylesine parlak bir ramp ışığına çıkarıldı ki, çocuk birçok bakımdan türümüzün en önemli kişisi haline geldi. Yaşlılar çeşitli yerlere kapatılırken, bebekler şimdi hemen her yere birlikte götürülüyorlar. Toplumun ve insan türünün çocuklara gösterdiği anlayış, katılma ve iletişim ruhu yaşlılar için söz konusu değil; onlara katlanılması gereken birer yük olarak bakılıyor giderek. Giyim örneğine dönecek olursak, şimdi çocuklar için özel giysiler ve modalar olduğu halde, yaşlılar için artık özel bir giyim tarzı yok. Geçen yüzyıldaki kendine özgü giyim tarzlarından yoksun bırakılmış oldukları
gibi, şimdi genç görünmeye, gençler gibi giyinmeye özendiriliyorlar. Yaşlanma, yaşlılık ve ölüm marjinalleştiriliyor, bertaraf ediliyor.
...
Birçokları için mükemmel yaşam, her şeyin önceden kestirilebildiği Isveç misali mantıklı düzenli bir toplumdur. Bilimin kesin arayışı da işte tam bu amaca, önceden kestirme ve  bilme amacına yöneliktir. Günlük yaşantılarımızı denetlemek suretiyle cennetsi ya da sağlıklı bir gelecek toplum tarafından “garantiye” alınır. Ölüm unutkanlığı bizi rahat ve güvenli bir ruh haline götürür. Günlük eğlenceler, zevkler ve sorunlarla kendimizi meşgul etmemiz yeterli. Sorunlar her zaman birbirini kovalayacağı için, hiçbir sorun birey üzerinde varoluşsal bir etki yapacak kadar derin de olamaz. Ölüm unutkanlığı insanı varoluşa ilişkin hiçbir korku duymama gibi bir ruh haline yöneltir.
...
Yirminci yüzyılın moda yaşam güvencesi, otomobillerdeki emniyet kemerlerinde, sigara içmemekte, kolesterolsüz yemeklerde ve genel olarak “sağlıklı yaşam” anlayışında kendini gösteriyor. Ölümü yadsımanın, ölümsüzlüğe öykünmenin en acizane arayışları türümüzün yok olup olmama ikilemiyle aynı anda gündeme geliyor. Ölümü yadsıyarak, ölümü gülünç ve çaresiz çabalarla ertelemeye çalışarak hayata körleşiyoruz.


gunduz vassaf - cehenneme ovgu
13:33


Bir gün böyle bir yazı yazacağım aklıma gelmezdi benim. Ama bir yitiği onu en fazla kaybettiğimiz yerde arama mecburiyetinde kalıyorsak durum cidden vahim demektir.

Sağlı sollu gecekondularla dolu bir sokağı altı ay arayla iki kez görünce fark ettim yitenin kâşane-gecekondu dinlemediğini. İlkinde ne yalan söyleyeyim yeşile, ağaca, toprağa hasret gözlerime gecekondu sokağı bir rüya gibi gelmişti. Güzdü ve yapraklar ağır ağır savruluyordu. İkincisinde gecekondu hızına rahmet okutur bir hızla hepsinin yerine müteahhit apartmanları dikilmişti ve parselin en geniş parçası bahçe toprağından devşirilmişti. Şimdi daha nizami bir sokak var orada. Cetvelle çizilmiş bir göstermelik. Ama ağaçsız topraksız. Kuru beton yığını.

Hiçbir şey için değilse bile sadece bir bahçesi olduğu için gecekondular koruma altına alınmalı. Değil mi ki bahçe gecekondunun asli parçasıdır. Burun kıvırdığımız nice maceranın onca şaibenin arkasından çatı çatılmış olsa da bahçe unutulmamıştır. Birkaç metrekarede bahçeli bir geçmişin özeti çıkarılmaya çalışılır. O kadar ki evin büyük hanımı hızını alamamış, gaz sandığı, yağ tenekesi, hepsine de küpe çiçeği, karanfil daldırmıştır. Sardunya ağustos sıcağında su değdiğinde kokusunu salar. Çiçek hâlâ yaradılışın kadim parçası, kitabî olmayan bir bilgiyle başköşede yerini alır.

Bahçe hiç olmazsa çit içine alınmıştır. Mülkiyet. Ama bu mülkiyet bildirgesine rağmen gecekondu sokağı komün yaşamın da tecrübe edildiği alandır. Bir eve inen kederden bütün mahallenin haberi, müjdeden nasibi vardır. Evlerin birinden bir gelin mi çıkacak, bütün derme çatma dolaplar onun önünde açılır. 23 Nisan çocuğu mu süslenecek? En cimri kadınlar bile taklit mücevherlerini onun saçlarının arasına iliştirmekte beis görmezler. Bir doğum, bir cenaze bir evin değil bütün sokağın meşgalesidir.

Mahremiyetin alanı daralmıştır. Reçel kaynatmak ya da salça kurmak sokağın bütün kadınlarını aynı anda ilgilendirir. Kadınlar kapı önlerinde oturur, ikindi sonrası çay vaktidir. Bir fincan kahvenin hâlâ kırk yıl hatırı vardır. Yeşil erik, olur ya hamile kadınların payı göz ardı edilmeksizin toplanır. Pişenin kokusu aspiratörlerle emilmez, komşunun göz hakkı peşinen bilinir ki kazanılmış bir haktır. Çocuklar sokakta oynar ama babaların eve gelme vakti her şeyin sus pus olduğu eski zamanlardan kalmadır.

Bir asma çardağı ihmal edilmez asla. Yorgun babalar kırk yılda bir ya da akşamdan akşama hafif hafif demlense de bahçe kapısında daima besmele vardır. O bahçelerde hem herkesin olan hem de hiç kimseye ait olmayan kediler dolaşır. Herkes bilir ki onların sırtında Peygamber elinin ebedi izi vardır. Mevsimleri tanır siyah önlük-beyaz yaka çocuklar. Takvime ihtiyaçları yoktur onların ekimin geldiğini fark etmek için. Mevsimler ağaçlardan okunur. Yağmur belli, mevsimler mevsim, aylar aydır.

Orada sokak ışıkları henüz yıldızların ışığını boğacak kadar artmamıştır. Pervaneler yönlerini şaşırmaz. Çıplak, vahşi aşklar yaşanır bu yüzden. Her delikanlı Yeşilçam filmlerinden çıkma, her genç kız bir parça Türkan Şoray’dır. Her sokağın tipleri bellidir. Cimri, cömert, aldatan, döven, bilge, deli, saman altından su yürüten, gemisini kurtaran, batıp giden. Ötekidirler. Ama bunu dert ettikleri de söylenemez. Ara sıra bağırlarından çıkan yanık bir ses içlerini serinletmeye yeter. Seçkin kitleden alınmış güçlü bir rövanşın bütün eksik gedikleri telâfi edeceğine duydukları güvenle bakarlar bahçelerine.

Gecekondu sokağından son geçtiğimde kediler yok olmuştu. Ben görmedim, kulağıma fısıldayacak kuşlar da yoktu ama besbelli güceniktiler. Böyle giderse gelecek nesiller bahçeyi sözlüklerden tanıyacak.

Tamam, estetize ediyorum, idealleştiriyorum biliyorum. Düpedüz yazıyorum. Romantik olduğum da bir yafta gibi boynuma asılı. Gecekondu bu. Sebebi, sonucu, sorumlusu, masumu, mazlumu, ideolojik boyutu, ticari kurnazlığı var. Ama ben gördüğümü söylüyorum.

Neticede şu yazdıklarımda ben hem mecazlı hem de gerçekçiyim. Yani düpedüz kinayeliyim.

gecekondular koruma altına alınmalı - nazan bekiroglu