20:45

...
Çiçeği alan kızın yüzündeki sevinçi Mavi'nin muhayyilesinde yıllar önce yaşadığı bir olayı getirip bıraktı yine. Ne zaman aklına gelse mahcubiyet duyardı bundan. Bir gün caddede yürürken çiçekçinin önünde durmuş ve eşine çiçek almıştı. Eşi çiçeklere çok sevinmişti, ancak beş on dakika sonra basit bir meseleden dolayı şiddetli bir kavgaya tutulmuşlardı. Dr. Mavi'ye göre haksızlıktı bu, bunu hiç haketmemişti. Ne ummuş ne bulmuştu.
Daha sonra kare kare çiçek alma sahnesine dönmüş ve kendine çok şaşırmıştı. Çiçeği eşi için almamıştı. Evet evet, yanlış duymadınız. Kendi benliği için almıştı. Çiçek alırken hayalinde canlanan sahne bunu ele veriyordu. Amacı eşini sevindirmek değildi. Tam tamına hayalinde şu imge vardı o an: Çiçeği veriyor, eşi çok seviniyor ve Mavi'ye bir kere daha hayran oluyor. Bana çiçek alan bir kocam var diye düşünüyor ve eşini kutsuyor.
Ne kadar utanmıştı kendinden. İnsan benliği tüm iyi eylemleri kendine mal etmek istiyordu. Bu olay, birkaç ay zihnini meşgul etmişti.
Sonraları olayın aslında şöyle geliştiği sonucuna varmıştı: "Çiçekleri gördüğümde içimde eşime çiçek alma arzusu uyandı. Yaratıcı, eşime rahmetini ve şefkatini beni vesile kılarak hissettirmek istedi ve içimde çiçek alma arzusunu, meylini yarattı. Bana düşen, sadece bir vesilelikti. Yaratıcı tarafından bana verilen çiçek alma arzusunu kötüye kullandım. Eşimi sevindirmek için değil kendi benliğim için, onun bana hayran olmasını sağlamak için aldım çiçekleri. Halbuki bu hissi bana Yaratıcı'nın verdiğini fark edip bunu eşime söylemeliydim. Yani bu çiçek sana Yaratıcı'nın armağanı demeliydim."
...
İz bırakmak: İnsanın unutulmama çabası. Ölüme karşı kullanılan savunma mekanizmalarından biri. İnsanın en büyük arzusu. Bu uğurda akla hayale gelmeyecek şeyler yapabiliyor insanlar ama hepsi beyhude bir çabaya dönüşüyor. Yaratıcı'yla ilişkilendirilmeyen her davranışın ömrü sabun köpüğünün ömründen bile kısa.
...
İşte bu sahneydi Mavi'nin zihnine düşen. Eşine çiçek alma sahnesinde hissettiklerini farkettiği için benliğiyle mücadele etmenin kibrini taşıdığını anlamıştı. Çiçeği eşini sevindirmek için değil, onun hayranlığını
zerine çekmek için alması nasıl bir benlik oyunuysa, bunu farketmesi, benliğiyle yüzleşebildiğini düşünmesi de bir başka benlik oyunuydu işte. Benliğimle yüzleşiyorum kibri. İnsanın sınavı hiç bitmiyor, biri biterken diğeri başlıyordu. Dr. Mavi içinden Yaratıcı'ya seslendi, O'ndan özür diledi. Benliğiyle yüzleşmesini de O'nun bir ikramı olarak görmesi gerektiğini düşündü. Bu ikramı görebildiğini düşünebilmesini de...
...
"Hiç kimsenin bilmediği büyük bir aşk mı, herkesin bildiği küçük bir aşk mı tercih edilir?" diye sordu kendi kendine. "Ne fark eder ki" dedi sonra, "ister küçük ister büyük olsun, her aşkın üzerine ölümün gölgesi düşmüyor mu? Hepimiz ölünce içimizde taşıdığımız kendimize ve başkalarına ait öykülerle birlikte gitmiyor muyuz?"
Ne aşkın peşindeydi insan, ne de öykünün. Kalıcı bir öykünün, sonsuza dek sürecek bir öykünün, mezar taşlarının altında kalmayacak bir öykünün peşindeydi. Unutulmayı, hele sonsuz unutulmayı hayal etmek bile tir tir titremesine, alnından soğuk terler dökmesine yetiyordu.
ölmek de gerekmiyordu unutulmak ve unutmak için. Daha yaşarken, bırakın başkasının hikayesini, kendi hikayesini bile unutuyordu insan, sonsuza kadar taşımak bir yana dünya hayatında bile koruyamıyordu öyküsünü. "İnsan'ın" dedi Mavi "öyküsünü sonsuza dek koruyacak Bir'ine ihtiyacı var. Hiç unutmayan Birine."
...
Sizin zamanınızda insanlar, ölümü konuşmak konusunda derin bir suskunluğa bürünmüşlerdi. Bana garip gelen, yakında öleceğini düşünen insanların da aynı suskunluğun içine düşmesiydi.
Oysa sessizlik her zaman daha korkutucuydu. Sessizlikte her küçük ses daha duyulur hale gelir, bir çıt sesi bile ürkütücüdür.
İnsanların ölüm hakkında konuşmaktan kaçınarak oluşturdukları sessizlik de ürkütücü olmuştu bu yüzden. Yaşarken ölümü konuşmaktan kaçınan insanın, ölüme yaklaştığında bundan söz etmesi beklenemezdi elbette.

mustafa ulusoy - giderken bana bir şeyler söyle