20:44

Neden hıyarlar var dünyada? Yanıt basit: Dünya bir bostan. Peki, neden gülistân değil? Hiçbir zaman olmadı, belki. Kavga, güç elde etme savaşı, sahip olma kaygısı ile yaşanan çatışmalar. Ben merkezli, kültür merkezli, ırk merkezli dünya görüşleri… Yaşam kavgasının aman vermez zulmü altında ezilen insan, tarihi boyunca hıyarlığını inceltecek kültür ürünleri (sanat, bilim, din, düşünce alanlarında…) ortaya koysa da kendi yaşam alanını bostanların dışına çıkaramadı. Giderek acımasız kapitalist düzenin yarışmalarla varolmaya çabalayan insanı, hıyarlığını geliştirdikçe daha başarılı olacağını düşünüyor. Hıyar olmayan ‘yırtık’ olmayan, atılımlar yapıp, yatırımlar geliştiremez. Hıyar değilseniz, bu düzende varolamazsınız. Hıyarlardan çıkıyor iş adamları. Hıyarlardan çıkıyor iktidarı ele geçiren insanlar. Saldırgan, atılımcı, iş bitiricilerin önemsendiği, değerli görüldüğü bir dünyada, hıyarlardan rahatsız olunmuyor. Hıyarlar el üstünde tutuluyor. Hıyarlar sınav kazanıyor. İşe giriyor. ‘Yukarılara’ doğru tırmanıyor. Politika, hıyarların oyun alanı olmuş. Dünya hıyarların dünyası. Çevresel koşullardan, toplumsal, ekonomik, kültürel nedenlerden dolayı. Kaba, kendi kabalığını kabul edemeyecek kadar vahim bir gaflet içinde! Karanlık yanlarını fark edebilecek duyarlılıktan yoksun. Entel, bilgi küpü ama bilgisi iç dünyasına sızmamış. İç üzerine kitap yazıp, kendisini içinde göremiyor. Sözcük şaklatıyor. Felsefe yuvarlıyor. Bilgi kumkuması. Kibrinden, yüksek perdeden konuşmasından yanına varılamıyor. Ruhu kanıyor. Bakımsızlıktan iç dünyasını yaban otları bürümüş. Toplumsal, politik, ekonomik, kültürel çözümlemeler yapıyor. İçinden gelen sesleri dinlemesini bilmiyor. Kabalığı, hıyarlığı, yüksek düşünsel gücünden ve bilgisinden geldiği sanılıyor. Oysa, bilgisi ve düşünsel gücü, iç dünyasına ulaşamıyor. Hıyar böylece narşisist imgeler yaratıyor, kendisi hakkında. Bu imgeleri kendi sanıyor. Tapıyor bu imgelere. Bu, yarattığı kendi imgelerim ‘beslemek’ için, kendisini sevecek insanlar arıyor. Kimseyi sevemiyor.

Teknoloji ve bilimin hıyarlarla ilgisi var mı? Olmaz mı? Çağdaş bilim ve teknoloji, hıyarları besliyor. Model kurmaya, deney yapmaya, sınamaya, yanılmaya ayrılmış bir yaşamın gündeminde hıyarlık yok. Peki, kimin sorunudur, hıyarlar? Hepimizin. Hıyarlığını fark etmiş insanların.

Bütün dünya bostana dönmüş dediğimde elbette kendimi de azılı hıyarların arasında görüyorum. Sıkıntım, keskin Freudgillerden dostların sanabileceği gibi, bir ‘yansıtma’ sorunu değil. İçimin hıyarlığını dışa vurup, herkes hıyar demiyorum. (Biraz etkisi vardır elbette!) Hıyarlık, çağımızın en büyük sorunlarından biri. İlim irfan yoluyla, ‘hıyarsızlaştırma’ kampanyaları ya da eğitimleriyle tez elden giderilebilir bir ‘üst yapı’ sorunu değil! Bir yaşama sorunu. İnsan olma sorunu. ‘Sev’ denmiş, ’say’ denmiş. Bunların ince yaşam durumlarına nasıl uygulanacağı bilinmiyor. Nasıl seveceğim? Kendisi olabilen, kendi yaşamına sahip biri olarak nasıl seveceğim? Biricik bir insan olarak, biricik sevgilimi, yaşadığım biricik ortamlarda nasıl seveceğim? Biricikliğimizi yaşayabilme, genel ahlâk ilkelerinin özel durumlarda gerçekleştirilebilmesi, yaşama ustalığı burada. Yaşama ufukları dar; kendisiyle karşılaşmamış, giderek kendisine hiç rastlamamış insanların dünyasında hıyarlaşma hızlanıyor. Güçleniyor.

Hıyarları önce dostlarımda gördüm. Sağolsunlar, bu konuda benim gözümü açtılar. Hıyarân diye bir kitap yazdım. Hıyarca yazılmış bir kitaptır. Sonra anladım ki ben de az hıyar değilmişim. Hıyar olmayanlara (gül mü diyeyim onlara?) rastladıkça yüreğim burkuldu. Hem kıvanç duydum, şükrettim, içimdeki sonsuzluğa: Hâlâ güzel insanlar var. Bu çirkin yaşam çarkının kirletemediği. Biliyorum, insan, hâlâ onlar var diye insan. Dünyanın yönetiminde yerleri yok. Belli etmiyorlar kendilerim. (Eski deyimiyle, ‘mahviyet mesleğine mensup’lar!) Hem içimin bir yerleri sızladı. Kalakaldım. Kendimin hamlığını görmekten.

Dostlarım, bana her gün bostanda yaşadığımı anımsatıyorlar: “Ahmet, sakın kendini gökyüzünde sanma, burası bostan. Burada gücü gücü yetene bir kavga, entrika, stratejik davranışlar, kullanma ve sömürme ilişkileri egemen. Burası, Platon’un göğü değil! Burası Epikür’ün bahçeleri, Stoa’nın aradığı ‘âsûde bahar ülkesi’ değil. Burası sana göre değil. Silâhların, ağır iş makinalarının, güneş gözlüklerinin arkasına ruhlarını gizleyebileceklerini sanan, kendine, dünyaya, geleceğe, doğaya, evrene karşı acımasız, kaba odunlaşmış insanların dünyası.

Elinde bastonu, iki büklüm yürüyen huysuz bir yaşlı adamın dünyadan yakınması değil bu söylediklerim. Teknoloji, birçok yaramızı sararken hıyar olma potansiyelimizi hızla arttırıyor. Bizden sonrakiler, belkide bizi şöyle anacaklar: “Yirminci yüzyılın sonları, yirmi birinci yüzyılın başları mı? Çok hıyar vardı dünyada, hem de çok”. Bir zamanların ‘Kahramanlar Çağı’ gibi, çağımız belki de ‘Hıyarlar Çağı’ olarak anılacak.



Hınzırlar

Teknoloji yoğun dünya değişiyor hızla. Akıl diye bildiğimiz, 'tek' olduğunu sandığımız gücümüz bileşenlerine ayrılıyor: Ben yazılarımda adlarını anıp duruyorum, teorik akılın yanında, denetleyen, anlayan, şiirleyen, erotik, bağlanan, eleştiren akıllar, ortak akılla düzenleniyor. Akıl bölünmesi ya da çoğalmasının ardında, farklı boyutlarıyla çeşitli insan tipleri oluşuyor! Bunlardan biri de 'hınzır' insan tipi!

Hınzır, zeki, çok zeki insandır. Zekâsı, onu seçeneklere, bulduğunla yetinmemeye götürür. Kendisine öğretileni, verileni hızla kavrar, çerçevesini çizer kafasında. Bu çerçeveyi irdelemeye başlar, didikler. Sorgular.

Eski Yunan'da sofistler hınzırdılar. İnançsız hınzırlar! Her savı çıkar karşılığında savunabilirlerdi. Tartışmayı, araştırmayı bir oyun olarak görenlere 'hınzır' diyemeyiz. Hınzır, bir hedefin, bir kaygının, bir inancın ardındadır. Sokrates bir hınzırdı. 'Hakikat'ın peşine düştüğü için! Toplumunun inançlarıyla yetinmediği, onları sorgulamayı seçtiğinden. Üstelik, kullandığı ironi, hınzırlığını pekiştiren bir özelliğidir:

'Bilmiyorum' der, örneğin. Amacı, bildiğini sanan insanların, bilgi sanılarını çürütmek, onları araştırmaya itmektir.

Her araştırmacı hınzır değildir. Her aydın, her entelektüel, her bilim adamı, her sanatçı. Hınzır, çağından, çağındaki kültürel ve bilgi ortamından rahatsız olanlardır. Memnun, yetinen, hoşnut kalan, kabul eden, verileni irdelemekten kolayca vazgeçen hınzır olamaz.

Hınzır, zoru olandır. Derdi olan. Taklit eden, basmakalıp görüşler içinde kalakalan, memur zihniyetli insan hınzır değildir. Basmakalıp insan kurnaz olabilir ama hınzır olamaz.

Benim hüsnü kuruntularımdan biri de hınzır olduğumu sanmamdır. Hınzır insanları severim. Onların seçenekli dünya arayışlarına vurgunumdur. (Örneğin Fayerabend! , Nietzsche!) Hınzırın ahlaksızına domuz diyorum. Zekâsı dünyayı çabuk kavramaya götürür onları; düzenin zayıf yanlarını çabucak görüverir, bu zayıf yanlarından yararlanmaya çalışırlar. Ülkemizde bunlardan çok sayıda vardır. Bankaları, kurumları soyanlar, ticarette farkedilmeyeceğini düşündükleri hilelerle para kazananlar, hınzırın ahlaksızıdırlar. Bilim ve sanat alanlarında da ahlaksız hınzırlar vardır. Kurnazlıkla doktora tezi yazan, insan ilişkilerini başarabildiği için akademik merdivenleri tırmanan akademisyenler bu gruba girer.

Zekâ ve kurnazlıkla sanki 'ustaymış' gibi şiir yazan şairler var edebiyatımızda. Adı ünlüye çıkmış nice ahlaksız hınzıra her çağda rastlayabilirsiniz.

Hınzırları severim, domuza dönüşmemişlerse. Masum hınzırlar, dünyamızın kokuşmasını engellerler. Tez elden, basmakalıp, üstünkörü çözümleri sevmezler. Hınzır kuşkuyla bakar önerilere: Kandırılmaktan, aldatılmaktan korkar. Kuşkusu, sağlıksız bir kuşku değildir. Araştırmayı, yeniden gözden geçirmeyi sağlar.

Söylediklerimden, filozofun, saygın sanatçının hınzır olması gerektiği sonucunu çıkarabilirsiniz. Karşı çıkmam bu görüşünüze. Ben filozofun hınzırını, sanatçının hınzırını severim. Saf, çocuksu, tertemiz, pırıl pırıl olanlarına da (örneğin felsefede Spinoza, bizim şiirimizde Behçet Necatigil!) saygı duyarım, hayran olurum. (Örneğin, yine felsefede Husserl böyle bir masum, çocuksu filozoftur! Rousseau, Derrida hınzırdır! Nedense Einstein bana çocuksu yanlarına karşın hınzır biri gibi gelir!)

Hınzırın Türkçemizde olumsuz çağrışımları yok değil! Bu çağrışımların olumsuz etkilerini azaltmak amacıyla, bir hınzırlık ahlakından, adâbından söz edebiliriz. Hınzırlıkla, daha önce söylediğim gibi kurnazlığı birbirinden ayırmak gerekir. Hınzırla domuzu. Hınzır, olumlu yorumuyla erdemli biridir. Çerçeveleri kıran, çerçeveler içindeki tutarsızlıkları farkeden, eleştiriyi, bakış genişliğini seven insanlardır.

Hınzırların zekâsı, teknoloji ve bilimin gelişiminde çok gerekli. Sakın yalnız bıkakılmamalı. Hınzır insana, duygu zenginliği, bakış genişliği, sevgi coşkusu gerekli.

Hınzırlığımızı geliştirelim. Her insanın hınzırlık donanımı var. İnsan olma çabamızda, diğer yetilerimizle birleştirilip, terbiye edilebildiğinde insanlığa katkısı olabilir. Yoksa, bu savımda da bir kurnazlık olmasın?


Garip, garip duruyor hayatımızda!

Garipler her çağda azdılar. Çağlarındaki haksızlığı, zulmü, kabalığı anladılar. Hıyarları tanıdılar, onlara tahammül ettiler, anladılar. Garipler, tuhaf insanları olarak kaldı, çağlarının. Sınıflandırılamadılar. Saraydan da gelebiliyorlardı, sokaktan da. Bu dünyanın yabancılarıydılar; dikiş tutturamayanları. Elbette tutunamadılar. Her tutunamayan garip değildir ama, her garip, tutunamayandır. Zekâları, yetenekleri yetmediği için değil yaşam mantıkları bu dünyanın yaşam mantığına uymadığı için 'dışarıda' kaldılar. 'Marjinal' değillerdi. Marjinallik 'entelektüel' vıdı vıdıcıların kendilerine yakıştırdığı rütbeydi; entelektüel ise daha baştan garipliği yitirendir.

Garip, harbî insandır, olduğu gibi olandır. Daha başka nasıl olunduğunu bilmeyen. Kendiliğindeni öylece. Yalnızlığı belki ondandır. Yapayalnızdır. Çevresindeki insanlarla, birlikte. İçine kapanık, uyumsuz, suratsız biri gibi gelmez garip bana. İnsanlar arasında dolaşır. İşi gücü de vardır. Kravat bile takabilir. Kendini belli etmeyenlerdendir. Sıradan, basmakalıp görünür. (İsteyerek değil, görüntüsü makyaj değildir.) Bildiğini zorlanmadıkça söylemez. İki de bir kendini ileri sürmez.

Kendisiyle karşılaştığı için, kendisiyle diyaloğu, iletişimi, muhabbeti, hesaplaşması olduğu için hıyar insanın tam zıttıdır. Hıyarlar çoğaldıkça garipler azalır. Az oluşları elbette, hıyar nüfusunun artışı değildir, yalnızca. Garip, hıyarı, hıyar gibi göremez. Olgunlaşmamış, ham, sevilesi bir varlıktır hıyar. Garibin hıyarlarla bir zoru, bir derdi, bir alışverişi yoktur. Dünya bir gurbettir. İçinde gurbeti taşır garip. Hep yabanda, hep uzakta, hep bir başına, hep yapayalnızdır. İnsanları kırmamak için, istemediği görüntülere bürünebilir zaman zaman. Ticaretle uğraşabilir. Sporcu olabilir. Memurluk yapabilir. Hep iğreti durur, girdiği işlerde. Kendi gibi olanlara rastlarsa, yalnızlığını paylaşmak isteyebilir. Büyük beklentileri, hırsları, tutkuları olmadığı için, hayal kırıklıkları yaşamaz. Kendini terkeden, sözünde durmayıp onu aldatan dostlarının ardından ilenmez. Kızmanın anlamsızlığını bilir. 'Bütün insanlar nankör', 'Herkes hıyar', 'Türkiye batıyor' demez. İyimserdir. Umudu, iyimserliği ahlakıdır onun. Evrenin, tüm çirkinlikleri, çelişkileri, haksızlıkları, sömürüleri, içine alıp, yeni soluklarla yeni canlar ortaya koyacak mucizeler taşıdığına inanır. İnsana güvenir. Güveni, çaresizliğinin son durağıdır. Evrendeki varoluş hırsının yarattığı hasarı bilir. Bilinçlidir. Bilinçsiz garip olamaz.

Garip, elbette garip edebiyatı yapmaz. Açık oturumlarda, konferanslarda, televizyonlarda 'garip' üzerine konuşup, geçimini sağlamaz. Garip, garip olduğunu, 'kendiliğinden' bilir. Benim gibi entelektüel bozuntularının anlattığı gibi anlatmaz kendini. Çok satan kitapları imzalayan, ünlü insanlardan değildir.

Bu düzenin elinden nasıl kurtulmuştur? Kurtulmamaya çalışarak! Düzenle, 'garip', bir uyuma girmiş görüntükleri için, düzen onları farkedememiştir. Nara atıp, karga etmedikleri; kendilerini, inançlarını, bilgilerini abartmadıkları; sevgilerin sıcaklığını duyup, hesabî yanlarını görmezden geldikleri; herkesi kendi farklılıkları içinde 'öyle' kabul ettikleri; içlerindeki sonsuzluğu keşfedebildikleri; sıradanlığı, basitliği, sığlığı, abartılmış bilgiçlikleri, kabalığı farkederek, içlerindeki sonsuzluğu, dışlarındaki sonsuzlukla birleştirebildikleri; günlük tartışmaların, moda olmuş geçici görüşlerin, paranın (yoksuldur garip!) ünün, her türlü darlaştırıcı bağımlılığın uzağında kaldıkları için gariptirler. Kendilerinden bakabilirler. Kendi pencerelerinden. Kendi varoluş zeminlerinden. Kavramlara bulanmış, yaşamda onlarla birlikte yaşamayan bilgileri, bilim adına, felsefe adına, teknoloji adına yapılan nice ukalakları ince bir gülümsemeyle önemsemezler.

Garipler ne bankalarda yönetici ne yüksek düzeyde devlet memuru ne herhangi bir üniversitede akademisyen olabilirler. Olmak istemezler. Elbette hiçbir gazetede köşe yazarı olmak akıllarından geçmemiştir.

Hiç garip gördünüz mü? Tarihte ve zamanımızda. Varlar. Belki bazılarımız onları uzaylı sanıp, taşlıyor olabilirler.


Mahzun

Hüzün 'biz'e özgüdür. Osmanlı'nın yaşadığı, Cumhuriyet'te yaşamakta olan bir ruh durumudur. Batı dillerine, olanca derinliğini vererek çevrilebileceğini sanmıyorum. Hüzün, bir 'ardından bakma'dır. Yaşanana. Yaşananın tortusuna. Yaşanmış gerçeklikle birlikte titreşmektir. Yaşanmış üstüne bir yoğunlaşmadır. Yaşanmışın yarı belirsiz değerlendirilmesidir. Kaçırılanlar, yanlışlıklar, acılar, çaresizlikler, geçip giden zamanın bir daha geri gelmeyeceği... Bir pişmanlık, derin bir melankoli değildir. Tutku, kızgınlık, nefret, öfke, coşku (geleceğe yönelik) , yoktur hüzünde. Hüzün, gerçekliğin, geçmiş zaman dilimini, dingin bir tatla değerlendirme yaşantısıdır. Çığlık yoktur hüzünde, çılgın bir sevinç de. Hüzün bir talep değildir. Bir beklenti. Bir doyurulması gerekli arzu. Hüzün 'olduğu gibilik'le çıkılan bir geçmiş yolculuğudur. Yaşanmışın belli bir ışıkla aydınlatılmasıdır. Turuncu bir ışıkla belki. Rengi hüznü yaşayanın yaşadığına yönelik yorumundan kaynaklanacak ışıkla.

Hüzün, giderek seyrek yaşanır oldu. Gerçeklikle girdiğimiz bir ilişki türü olarak, nasıl yaşanacağını bilenlerin sayısı azalmakta. Mahzun insan bu çağın insanı olarak görünmüyor. Çağımızda üzülen, bunalan, 'depresyona' giren insanların sayısı pek çok. Hüzünde, yaşanan sarsıntıların, tutkuların, sevinçlerin, tadların sessiz, telaşsız, insanın iç dünyasında bir yerlerini sızlatan yorumu var.

Mahzun, garip değil. Garip, garipliğinin farkında değil; tıpkı hıyarın hıyarlığının farkında olmayışı gibi. Mahzun: Garipliğinin yarı bilincinde olan biri. Mahzun, garibin geçmişte yoğunlaşanı. Geleceğe kapalı değildir yine de. Geleceğin, gelip geçeceğini duyar. Hüzün, yaşanmış olandaki acı ya da sevincin arasındaki ayırım üzerine odaklanmaz. Yaşanmış sevinç dolu da olsa, bıraktığı tortu hüzündür. Belki, sevinçlerin hüznü, acıların hüznünden daha yoğundur: 'Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz.' Sevinçlerin uçuculuğu, biricikliği, bir daha 'aynı' olarak geri gelmeyeceği... Yine de hüzün, umutsuzluğu, küsmüşlüğü barındırmaz içinde: Dünyadan vazgeçme, geri çekilme değildir. Hüzünde çok alttan alta işleyen bir sevinç bileşeni vardır.

Üzüntünün kabalığını hüzne çeviren de bu sevinçtir. Yaşanmış önünde soğukkanlı bir tebessümle durabilmek! Sanki, 'yaşanmış olan, sen neredesin bilmem ama, ne denli yüreğimi burkarsan burk, ben buradayım' deriz, hüzünde. Acı bizi savurmaz, sevinç hoplatmaz, öfke titretmez: Hüzün dingin bir ruh müziğidir: İçinde kıpırtılı sevinçler taşıyan. 'Şöyle ya da böyle, ne yaşadım ama! ' Yitirdiklerimiz önünde, derin acıların hüzne dönüşebilmesi, bizim mahzunluk duyarlılığımızla ilgilidir. Hüzün, kabalığı, hesabı, kıskançlığı, çıkar hesaplarını kaldırmaz. Onlar gelince, o gider.

Geçmişe hüzün bakışı bir 'ders alma' bakışı mıdır? Değildir. Hüzün, 'vaaz veren', kürsüde ders notlarını okuyan bir öğretmen değildir. Hüznün öğrettiğini anlayabilmek, hüzün üstüne hüzün yaşamakla olur. Çifte hüzün, hüzünlenmenin hüznüdür. Hüzün, 'kullanılacak' yararlanılacak, sömürülecek bir yaşantı değildir.

Bir hâl dir. Hâlde (stimmung!) gerçeklikle girdiğimiz ilişki sonucunda, gerçekliğin farkedemediğimiz boyutları çıkar ortaya. Hüzünde, gerçeğin diğer yaşantılarla tanıyamayacağımız 'yüzleri' görünür. Kendimizi bu yaşantıyla yeniden farkeder, yeniden keşfederiz. Düz bir 'keşif' değildir bu; hüzünle dönüşürüz.

Saldırganlığın, kabalığın, kurnazlığın, insanları kullanmanın egemen olduğu bir çağda, bir kendini geçmişe bırakarak, geçmişle dingin ilişkiye girme yaşantısı olan, içinde üzüntüyle sevinci bir arada taşıyan hüzün ortaklıkla görünmüyor.

Mahzun insan, savaşın, çıkar kavgasının, politik oyunların uzağındadır. Dünyanın çirkinliği, dünyadaki haksızlıklar, kabalıklar ona acı verir. Bu acı, içindeki gariplikle birleştiğinde hüzne dönüşür. Garip mahzun değildir. Garipliğini hüzünsüz yaşar. Mahzun insanın arada kalmışlığı, bir kıyısında garipliğin diğer kıyısında acıların, yaşam kavgalarının olduğu iki kara parçası arasında, ağır ağır akan derin, geniş, sessiz bir nehir oluşundandır.

Hüzün şairleri, giderek kurumakta olan bu nehiri canlandırabilecek şiirler yazabilecek mi? Yoksa hüzün, bir zamanlar hüzün diye yaşanan bir yaşantının hatırlanmasıyla ortaya çıkan ikinci dereceden bir duyguya mı dönüşecek?

Çelebi

Çelebi, tarihsel, kültürel çağrışımları yoğun olan bir sözcük. Çağımın insanlarını tanımada, belli özellikleri olan bir grup insana 'çelebi' sözünü yakıştırmaktan çekinmiyorum. Garipler ve mahzunların yanında yer alırlar. Garipler kadar yalnız, mahzunlar kadar yoğun hüzün yaşayan insanlardan değildirler. Çelebilerin dikkat çekici özelliklerinden biri içtenliğidir. İnsanlara güvenmesi. 'İnsan sıcaklığı' ile dolu olması. İyimserliği. İyimserliği elbette, bilgi ve zekâ eksikliğinden kaynaklanmaz, duyarsız, kaba bir insan değildir çelebi. Eksikliklerinin, sorunlarının, yetersizliklerinin, perişanlığının, dünyanın gidişindeki haksızlığın farkındadır. Derinden derine duyduğu acı, ruhunun 'çok diplerinde' yaşanır. Çelebiyi hep gülümserken görürsünüz. Gülümsemesi yüzüne yapıştırılmış bir yama gibi durmaz. Çektiği acılar yaşam karşısındaki duyarsızlığından gelir. Acıları onu güzelleştirmiş, sevimli kılmıştır.

Bir anlamıyla 'acıların çocuğu'dur çelebi, oysa acıdan hiç söz etmez. Acı çekmekten övünen, karamsarlık, asık yüzlülük, saldırganlık şampiyonu 'entellere' hiç benzemez. Acının şirin kıldığı bu sevimli insan uzatıverir avucunu avucunuza, tutmazsanız, kızmaz; anlar, geri çeker. Saldırganlık duygularını mizahın, sporun, dansın, müziğin yoğunluğunda eritebilmiştir. Öfkelenmez. Hınç duymaz. İntikam duyguları taşımaz.

Kendinden memnundur. Neden? Çelebi yaşam enerjisini nereden alır? İnsan sevgisinden. Nasıl olup da insanları sevebilmektedir. Kendini sevebildiği için. Peki, neden kendini sevebiliyor? Çünkü güvenebiliyor. İnanabiliyor. Bağlanabiliyor. İnsanlara, geleceğe, kendisine güveninin ardında ne var? Hiç düş kırıklığına uğramıyor mu? Uğramaz olur mu? Bu denli duyarlı bir insanın, bağlanıp, kendini duygularına, düşüncelerine, inançlarına, sevdiklerine, söz verdiklerine adayabilen insanın sık sık umutsuzluklara düşebildiğini beklentilerinin gerçekleşmediğini gözlemleyebilirsiniz. Çelebi, bunca sıkıntıya, çileye katlanmayı bilendir. Neden? Sıkıntılardan kaçmadığı, onları kabul ettiği için. Yitirdiklerini görür, karşılaşır onlarla. Çaresizlikleriyle muhabbete geçebilir: 'Elbette, ben buyum. Artılarım ve eksiklerimle böyle biriyim ben. Böyle biri olarak yaşayacağım. Böyle biri olarak gökyüzünün altında yeryüzünün üstündeyim. Acılarımı bir paratoner gibi çeker, gökyüzüyle yeryüzü arasında bir köprü olduğumu duyarım. Acılarım yalnız bana özgü değildir. Diğer insanlarla birlikte yaşıyorum. Acılarım beni güzelleştirmek, olgunlaştırmak, beni yaşadığım dünyada öteki insanlara karşı daha sorumlu kılmak içindir. Bir anlamı vardır, başıma gelenlerin. İnsanlara daha yararlı olmak, daha güzel duyguların kurulması için, çekilen bu çileler. Benim ve insanlığın çektikleri daha güzel bir dünyayı oluşturmak için adımlardır. Kişisel varlığımın bu evrenin bütünlüğü içinde kendi başına bir anlamı yoktur, ben herkes içinim, insanlık içinim. Acılarım insanlığa armağan olsun.'

Çelebi, kendi varlığının bir 'aşama' olduğunu düşünür. Gelişmeye, eleştiriye açık ruhu ile günlük dünya içinde, günlük dünyanın uzağındadır. Toplumsal ilişkileri başarabildiği için, siyasal, yönetimsel roller alabilir. İlkelerini içselleştirdiği için, ikide bir insanların yüzüne vurmaz. 'Adalet, insan hakları, demokrasi, yüksek etik değerler, sanat, edebiyat, felsefe' gibi kavramları kullanmayı pek sevmez. Yaşar ve örnek olur insanlara.

Dünya görüşünü ve inançlarını da insanların yüzüne tokat gibi vurmayı sevmez. Çelebi'nin siyasal görüşlerini ancak eylemlerinden çıkarabilirsiniz. Çalışmayı sever. Sevmeyi sever.

Hınzırlardan farkı, sorgulamayı fazlaca sevmeyişidir. Sorgulamanın, irdelemenin, olur olmaz eleştirinin insanı geliştiremeyeceğini düşünür. Çelebi, eleştirilerini dolaylı olarak yapar, satır aralarında anlatır.

Gelecek korkum azalıyor, çelebilere rastladıkça.


Hışır: Bir hüzün yoksulu

İnsan aklının çok boyutlu yapısıyla, insan karakteri arasında ilişkiler var. İnsan aklının teorik, denetleyen, anlayan, şiirleyen, erotik, bağlanan, eleştiren akıllardan oluştuğunu söylemiştim, yazılarımda. Teknoloji-yoğun çağımızda bu akıllar, çevreden ve ortamdan gelen etkilerle, çeşitli insan ''tip'''leri ya da ''karakteri'' oluşturuyor. Çevre, fiziksel, toplumsal, ekonomik, kültürel özellikleriyle etkiliyor insanı. Ortamsa, düşünsel etkilerden oluşuyor.

Denetleyen akıl, diğer akıllarla uyumunu yitirip, kendi başına ''büyümeye'', etkili olmaya başladıkça hıyarlar ortaya çıkıyor. Hıyar, yarışmacı, satışa, pazarlamaya dayalı kapitalist dünyanın insanıdır. Çevre ve ortam dünyayı bostana çevirmiştir.

Çağımız, sayıları hıyara göre az da olsa, çeşitli karakterleri barındırıyor içinde. Benim ilgimi çeken, yazılarımda ele alacağım ''tip''ler arasında şunlar var: Hıyar, Hışır, Hınzır, Ulu, Ermiş, Çelebi, Mahzun, Garip. Belli bir dizilim içinde verdim ''tip''leri. Hıyar, Garip ve Mahzun'u anlatmıştım. Şimdi hışırlardan söz edeceğim.

''Hışır'', kavun ve karpuz içinin sert kalan kabuk tarafı, olgunlaşmamış kavun karpuz anlamlarına geliyor. Elbette, bu anlamlarla birlikte kaba ve görgüsüz insan anlamı da var. Ben hışırı bir ''hıyar'' türü olarak görüyorum. Hışır, uyanık, anlayan, entellektüel hıyardır. Hıyar kendinin farkında değildir. Hışır ise farkına varmıştır, hıyarlığının. Bu farkındalığını örtmeye çalışır. Dahiyane kılıflar bulur hıyarlığına. Hıyarlığını ''estetize'' eder. Entellektüel biçim verir ona. Dinsel, psikolojik kılıflar da giydirebilir hıyarlığına. Düşlerinde hıyarlığını, farketse de, uyanınca hıyar olmadığını söyler. Ahlaklılık örneği kesilir. En büyük bilim adamı ya da en iyi dindar, en iyi vatansever, en iyi solcu, en iyi ressam, en iyi psikiyatrist, en iyi filozof,en iyi şair, en iyi sanatçı olduğunu iddia eder. Bilinç dışındangelen ''sen aslında hıyarsın'' tehdidini duymamak için çırpınır. Kitaplar yazar, yardım yapar, hacca gider, parti kurar, felsefeyle uğraşır, kendini spora verir. Çiçek yetiştirir. Kedi köpek besler. Sergi açar. Vakıf kurar.

Hıyar, derin çelişkiler ve çatışmalar yaşamaz. Düz yaşar, genellikle yaşamını. Hışır ise huzursuz ve acılıdır. Tasavvuftaki ''nefs-i levvâme'' olan, ''levm eden'', azarlayan nefsi, ona sürekli olarak acı verir. Hıyarlıktan kurtulmak ister, kurtulamaz. Kurtulamadığı için, çektiği acıyı dışına yansıtır, insanlara acı verir, zulmeder. Çok hassas, kırılgan biri olduğunu söyler, herkesi kırar geçirir. Kendini eleştiremediği için yüzünü öteki insanlara çevirir, boyuna onlarla uğraşır. Hıyar gibi, hıyarca değil belki, daha ince, daha kurnazca uğraşır. Onlara acı verdiğini gördükçe, kendi çelişkilerinden, acılarından, çatışmalarından kurtulabileceğini sanır. Oysa, ''sen hıyarsın'' sesi, düşlerini karabasana çevirmektedir. Kendisiyle karşılaşmayı kabul etse, kendisiyle görüşebilse, bu depremi yaşayabilecek yürekliliği gösterebilse yaşadığı sıkıntılardan kurtulabilecektir.

Hışır, Jung'cu anlamıyla gölgesinden korkmakta, gölgesini ışığa taşıyabilecek atılımı yapamamaktadır. İçindeki çirkinliği dışarıya yansıtmakla kurtuluşu elde edebileceğini sanmaktadır. Yarı bilinçli bir hıyar olarak, dünyanın tadını çıkarabilmeyi, güç kazanmayı, saygın bir insan gibi değerlendirilmeyi istemektedir. Kendisine hıyar olduğunu hatırlatacak davranışlarla karşılaştığında, çok kızmakta, ısrarla asıl hıyarın bu hatırlatmayı yapanlar olduğunu söylemeye çalışmaktadır.

Hışır, tüm yarı bilinçliler gibi tehlikededir: Güvenilmez bir kişiliği, kolayca tersine çevirebileceği savları, sık sık mızıkçılıkla son bulan ilişkileriyle, kendisine acı veren gerçekleri kolayca çarpıtabilse de, dünya ona cehennemdir.

Hışırlardan yaratıcı insanlar çıkabilir, birçok bilim adamının, filozofun, sanatçının komutanın hışırca özellikleri vardır.

Hışırın acısını, biraz tuhaf gelebilir ama, hüzün dindirebilir. Hışır, hüznü yaşayamayan biridir. Nasıl gariple hıyar iki zıt kutupta duruyorsa, mahzunla da hışır ayrı kutupların insanlarıdır...


Eren

Hangi yaşamın erenleriyiz? Hangi yaşamın yolcuları? Nereye doğru yürüyoruz? Böyle sorular tuhaf mı geliyor size? Öyleyse gerenler densiniz. Durup yaşamınızı seyredecek, onu yeniden gözden geçirecek gönlünüz yok. 'Sırası mı böyle soruların? ' diyorsunuz belki. Peki, bu gerginlik niye? Neden geriyorsunuz kendinizi? Yaşamınızı? Günlük yaşamın sorunlarının örtüp, kararttığı gerçeklerin olabileceği hiç aklınıza gelmedi demek ki.

Öyle insanlar var: Efsanelerde, kutsallığın yoğunlaştığı destanlarda, din merkezli kültürlerde. Günlük yaşamın vıdı vıdısından, pılı pırtısının dışında anlam deren insanlar. Çağdaş dünyada da var. Erenler.

Yolda olduğunu farkedenler. Bir yere doğru yürüdüğünü farkedenler. 'Yolda bir hedefe doğru yürümek' sözü, çoğunluk dinsel öğretilerin yaslandığı anlatım kalıplarından. Erenlik dinsel kültürün tekelinde değil ki! Evrenin gizlerine doğru yürümenin sınırsız, bitimsiz yolları var. Yürünecek yolların çeşitliliği, insan olabilmenin önemli olanaklarından. İnsanın kendini gerçekleştirmesinin, bu dünyada varolabilmesinin, evrene sesini duyurabilmesinin o denli çok yolu var ki! Sorun insanın bu yollar zenginliğini kavrayamayışında, kavrasa da gerçekleştiremeyişinde. Dönem dönem yaşadığı derin sarsıntılarda (savaşlar, doğal afetler, salgın hastalıklar, yoğun siyasal cinayetler, zulümler gibi...) kendini çaresiz, yoksul olarak algıladığına tanık oluyoruz. O dönemlerin yolda olan, yolda yürüyenleri yollar sunuyorlar birlikte yaşadıkları insanlara. Zenginlikler sunuyorlar. 'Yollar bitmedi, çare tükenmedi' diyorlar. İnsan yaşadıkça çare hep vardır, ölüm de olsa.

Teknoloji, bir çare arayışı idi. 'Bitmedi daha, yürünecek yollar var, çözebiliriz' iletisi idi, insanın insanı. Ölümle yaşam bitmiyor. Ölen bireyler, hatta türler ölüyor, yaşam sürüyor. Yaşamı öldüremezsiniz. Bütün şiddeti ve dehşetiyle kayaların, lavların içinden çıkar gelir. Erenin demek istediği belki de odur: Yaşamın sunduğu olanakları tanıyalım ve yürüyelim. Yaşamak yolda olmaktır. (Felsefe yolda olmaktır diyen, dayım Jaspers'in kulakları çınlasın!) Yolu, bindiği taşıdın yolu olarak anlayan çağdaş insana yürüdüğü yolları anımsatmalı: Yürüyorsun. Yoldasın. Belediyelerin döşediği bu yaşam içine batmış, yollarda değil, ötede bir yolda. Dünyan bu kadar değil, sen bu kadar değilsin. Yolunu tanı.

Yolunu tanıyıp, yürüyebilene, yürümeyi göze alabilene 'eren' diyorum.

Neden 'eren'? Nereye ermiş? Yol hangi yol? Belki de o bir ceren. Öylesine saf, yolunda yürümekten. 'Ermiş' değil, eren. Erememiş, ermeye çabalayan, ermeye, erişmeye doğru yürüyen. Döşenmiş yollardan değil. Hiçbir eren asfaltta yürümez. Erenin yolu arkasındadır. Önü yürünmemiş bilinmezliklerle doludur. Eren, izleyen, ardında giden değildir. Elbette kültürünün, toplumunun değerlerini tanır, sayar. Onları, onlara zenginlik getirecek biçimde yorumlar, onların yürüneceği yeni yollar sunar.

Erenlere ne çok gereksinimimiz var! Sıkışmışız daracık yaşamlarımızda! Yaşamımıza temiz hava getirecek, pencerelerimizden içeriye taze kır havası dolduracaklar.

Kim olursan ol, eren ol! Böyle bir buyruk, belki hiçbir kitapta yazmıyor. Havalandıralım yaşamlarımızı. Daracık, sıkışmış, çoğu kez pis kokan. Yaşam var evrende. Yaşama dönelim. Yeni yollar arayalım. Yürüyelim. Erişmeye çabalayalım. Varamazsak, bir daha. Aynı yolu ya da yeni yolları. Yollar bitmez. Yaşamak yolda olmak demektir. Umut tükenmez. Sakın ola, umut dangalağı değiliz. İktidarın aldatmaya çalıştığı iyimser enayilerden asla değiliz! Yol çetin. Yol zor. Ama hiçbir zulüm, hiçbir güç içimizdeki varolma aşkını ortadan kaldıramaz.

Erebiliriz. İçimizin özgürlüğü ile. Bilimle. Teknolojiyle. Kültürümüzün, yaşam biçimimizin olanca zenginliği ile. İnsanız biz. Tükenmeyiz. Yaşam tükenmez.

Tarih tüketmeye çalışanların mezarlarıyla dolu.

Taze yaşamların, canlı düşüncelerin, heyecanlı duyguların erenleriyiz. Her iktidar bizden korkmalı. Yaşam adına hesap sorarlar. Bilimden. Teknolojiden. Şiirden.

Yoldayız. Sakın ola, korkmayalım. Bir gün varacağız. Yaşamanın, has yaşamaların erenleriyiz.

ahmet inam - insan yüzleri
12:34

Aşık mısın? Mekandan mekansızlığa yürü
Kendine haram kıl şu korktuğun ölümü
Ey mezar içinde ölü gibi yatan sen
Dirilmek mümkün Sur borusu ötmeden!
Gırtlağında hoş ve güzel nağmelerin varken
Nice sürer kurbağa gibi çamurda inlemen?
Bin üzerine zamanın ve mekanın
Çöz bağını şu dolaşmış zünnarın
İki gözü ve kulağını daha da keskinleştir
Gördüğün her şeyi aklına yerleştir
Karıncaların sesini işiten kişi
İşitir zamaneden zamanenin gizini
Perde yakıp göze esir olmayan
O etkili bakışı iyice öğren benden

muhammed ikbal - cavidname
18:25

Arzularım muayyen bir haddi aşınca
Ve sözler kulaklarıma sağırlaşınca
Bir ihtiras duyup vahşi maceralara
Çıkıyorum bulutları aşan dağlara.
Tanrıların başı gibi başları diktir,
Bu dağları saran sonsuz bir genişliktir,
Ben de katıp vücudumu bu genişliğe,
Bakıyorum aşağılarda kalan hiçliğe.

Bu dağların bir rakibi varsa rüzgârdır.
Rüzgâr burda tek başına bir hükümdardır.
Burda insan duman gibi genişler, büyür,
Bu dağlarda ıstıraplar, sevinçler büyür.
Buralarda her düşünce sona yakındır,
Burda her şey bizden uzak, 'o'na yakındır.
Burda yoktur insanların düşündükleri,
Rüzgâr siler kafalardan küçüklükleri.
Yanağıma çarpar kanatlarını,
Ve anlatır mâbutların hayatlarını.
Arasıra kulağını bana verdi mi,
Ben de ona anlatırım kendi derdimi.

«Ey dağların dertlerini dinleyen rüzgâr!
Benim artık yalnız sana itimadım var.
Gelmiş gibi uzaktaki bir seyyareden
Yabancıyım bu gürültü dünyasına ben.
Etrafımın sözlerine asla aklım ermedi,
Etrafım da bana asla kulak vermedi.
Senelerden beri hâlâ anlaşamadık,
Ben de kestim anlaşmaktan ümidi artık.
Gözlerimde hakikati sezen bir nurla
Etrafımı süzüyorum biraz gururla.

Bir dürbünün ters tarafı gibi bu dünya
En büyük şey, en asîl şey küçülür burda.
Burda yalan para eden biricik iştir,
Burda her şey bir yapmacık bir gösteriştir.
Kimi coşar din uğruna geberir, yalan!
Kimi gider vatan için can verir, yalan!
Bir filozof yetmiş eser yazar, yalandır;
Bir kahraman istibdadı ezer, yalandır.
Şairlerin büyük aşkı fânî bir kızdır,
Bu dünyada herkes sinsi herkes cılızdır.
Ne hakikî aşktan burda bir çakan vardır,
Ne de onu görse dönüp bir bakan vardır,
Her büyüklük bir cüzzam gibi dökülür burda,
En muazzam ölüm bile küçülür burda.

Benim kafam acayip bir dimağ taşıyor,
Her dakika insanlardan uzaklaşıyor.
Zaman zaman mağlûp olsam bile etime,
İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.
Büyük, temiz bir arkadaş arıyor ruhum,
İşte rüzgâr, şimdi sana sığınıyorum!
Asaletin yeri yoktur gerçi hayatta,
En asîl şey seni buldum bu kâinatta,
Güneş gibi ne bin türlü ışığın vardır,
Ne süse, gösterişe bir baktığın vardır.
Deniz gibi muamma yok derinliğinde,
Bir ferahlık, bir saflık var serinliğinde.
Bir dev gibi küçük mızmız sesleri yersin,
Allah gibi görünmeden hüküm sürersin.

Düşmanıyım ben de cılız güzelliklerin,
Rüzgâr! Bu dağ başlarında çırpınan serin
Kanatların gökyüzünde akan bir seldir,
Bana kudret ve cesaret veren bir eldir.
Beşerlikten uzaktayım senin ülkende,
Senin gibi azamete âşıkım ben de.
İşte rüzgâr! Senin gibi ben de deliyim.

Islıklarım senin gibi inlemelidir,
Herkes beni ürpererek dinlemelidir.
Rüzgâr! Sana, yalnız sana benzemeliyim.

sabahattin ali - rüzgar
23:41

İnanmak, benliğin kendi mukadderatı önünde verdiği imtihandır. Onu aşk ile bağrına basanlar, bu imtihanda muvaffak oldular. Benliğin, bütün kuvvetleriyle kendi konusu olan kainatı kucaklayışı demek olan bu imtihanda aşkın sahipleri başarı kazandılar. Aşkın şahidi ise ızdıraptır. Izdırapsız ne hayat hareket, ne de gerçek düşünce doğabiliyor. Her inanma hareketinde sevilen bir ızdırap saklıdır.

Sevgisi olmayan hakikate ulaşamıyor, gerçeği bilmiyor ve tam sevgi, gayesine ulaşmış sevgi, sonsuzluğun sevgisidir. Bu sevgi, vucuttan geçer, bedenden taşar, fani varlıktan kaçar. Ruhu derinlerine doğru kazıyarak orada gaye olarak yine kendini arar. Gerçek aşkın sahipleri, ne servetin, ne şöhretin veya temaşanın, ne de ilmin ve sanatın aşıklarıdırlar. Gerçek aşıklar aşkın aşıklarıdır.

İnanmak, gerçek ve şahsi tanıyış; sevmekse gerçek yaşayıştır. İnanmayan bilmez, taklit eder. O ışığını başka kürelerden alan bir kör kandildir. Sevmeyenler, yaşamayanlardır. Onlar ölü ruhlardır. Her an toprağından taze hayat fışkıran tarlanın üstüne atılmış kuru kütüklerdir. Dünyamızın tadını onlar alamazlar, hayatın kudretini onlar bilemezler. Her kökünden bir inanış otu biten, her tarafına bir başka şevk saçılmış dünyamızda aşk ile inanışın terbiyesini en küçük yaştan itibaren almamış olan nesiller, bedbaht nesillerdir.

Kainata hayranlıkla bakan, insanlara minnetle çevrilen çocuğu, inanış ve sevgi aşısı yapmadan hayata salanlar, dünyamızın ilk ve en gaddar zalimleridir. Sokak ortasında birbirleriyle dalaşıp tekmeleşen yavruları kayıtsız bakışlarla arkasında bırakarak hayat mücadelesi denen kızıl meydana koşan mahir menfaat atletleri, ihmallerinin neden cinayet olduğunu bilemediler. Zira onlar muhabbet kaynağı olması lazım gelen mabette bile menfaat dilendiler; namütenahi aşk ile dolup taşan dünyamızın ilahi bahçelerinde hiç de usanmadan kin ve haset devşirdiler.

Biliyoruz ki, düşünce, hareketin bizde içselleşmesidir. Hakikate kendi iç dünyamızda temas etmektir. Paskal üç türlü hakikat ayırıyordu: Etin hakikatleri, aklın hakikatleri, imanın hakikatleri. Birincisi kör nefsimizin zenbereği etrafında çevrelenen ve onun tarafından idare edilen bütün iştahları, hırsları ve menfaatleri içerisine alıyor.

Muvaffakiyetlerimizin dünyasını çenberliyor. Kendisiyle ve kendisi sayesinde kurnazlaşan insanı hayvanlarla birleştiriyor. İkincisi, bizi aklın, tasavvurla iradenin fethettiği bir aleme yükseltiyor. Kendi dar benliğimizden çıkarak bizi bir büyük alem yapıyor. İlmi, temaşayı, mana cevherini sunuyor. İnsanı ruh aleminin serdarı yapıyor.

Üçüncüsüne gelince, o bizi insani olan varlığımızın da üstüne yükseltiyor. Sonu olan dünyamızdan, sanki bir hamle ile sonsuzluğa ulaştırıyor. Parça iken bütün yapıyor; fani iken ebedi kılıyor. Onun varlığıyla, yolcu iken yol, sermest iken saki, damla iken derya oluyoruz...

İnanışta alelade bilginin esas şartı olan şuur ve eşya ikiliği ortadan kalkmıştır. Bu ikisi aynileşmiş, eşya şuura teslim olmuş, onunla kaynaşmış, ikisi bir varlık kazanmıştır. İnanışın başladığı yerde alelade tanıyış sönükleşir, değersiz ve adeta manasız kalır. İnanış tam olunca da yerini ona bırakır, kaybolur.

Filozof Kant, saf akıldan yani muhakemeden pratik akla yani vicdana geçerken şöyle demişti : "Yerine itikadı koymak için, bilgiyi ortadan kaldırmaya mecbur oldum."İtikad haline gelmeyen afaki bilgi, bize bir yabancıdır ve sürekli hayata sahip değildir. Benim tarafımdan yaşanmamış, kelimenin tam manasiyle benim olmamıştır. Bu sebepten bana şahsi tatmin vermekten uzaktır. Sadece taklit yoluyla, elden ele dolaşan müşterek bir nesne gibi, bir zaman için dimağda misafir olmaktadır. Gerçekten benim şahsi malım olmadığından benden koparıp alınır. Bugün benim, yarın başkasının mülkü olur.

Umumi görüşler, taklit ile kazanılan iddialar, zümre ve parti ihtirasları ve bunlara destek olan sebepler hep köksüz, hep temelsiz ve hakikatle alakasız düşünüşlerdir. Zira bunlar, benliğimin dışında yaşanmış, benim ne hürriyetimin, ne de şahsiyetimin kaynaklarında kökleri olmayan, derinleri kazılırsa iştihaların ve etlerin, alışkanlıkların ve taklitlerin vücut verdiği sözde hakikatlerdir.

İnanılan ve sevilense bir yandan şahsiyetimin derinlerinden, öbür yandan sonsuzluktan hayat ve hakikat alan görüştür. Onun çürütülmesi, yalanlanması kabil olmaz. Yumruklandıkça ruhumuzun daha derin tabakalarına iner. Çünkü inançlarım muhakemenin ulaşamadığı bir alemde meydana gelmektedir. Kökleri aynı zamanda benliğimin pek derinlerinde bulunduğundan, muhakeme ile benden koparılamazlar. Bu sebepten inanılmayan, sadece ilmin ölçüleriyle tartılarak aklın karşısına çıkarılan her fikir, her hakikat, eksik veya aldatıcıdır. İnanma, bir harekettir ve benliğin varlıklar üzerine doğru yaptığı bir harekettir. Ruhun tabiata uzanması, onda devamı gibi bir şeydir. Ruhun, tabiatı istilasıdır.

Gerçek aşıklar aşkın aşıklarıdır. Aşkın kendi kendisini yakan ateşinde sevenle sevilen, isteyenle istenen, varlıkla var eden birleşir. Eşya ile temaşa, kainatla şuur, birle bütün bağdaşır. Düşünce hareketleşir, varlık düşünceleşir. Anlaşılmayan ortadan kalkar, anlatılmayan Bir kalır.İnanmak, benliğin kendi mukadderatı önünde verdiği imtihandır. Onu aşk ile bağrına basanlar, bu imtihanda muvaffak oldular. Benliğin, bütün kuvvetleriyle kendi konusu olan kainatı kucaklayışı demek olan bu imtihanda aşkın sahipleri başarı kazandılar. Aşkın şahidi ise ızdıraptır. Izdırapsız ne hayat hareket, ne de gerçek düşünce doğabiliyor. Her inanma hareketinde sevilen bir ızdırap saklıdır.

Sevgisi olmayan hakikate ulaşamıyor, gerçeği bilmiyor ve tam sevgi, gayesine ulaşmış sevgi, sonsuzluğun sevgisidir. Bu sevgi, vücuttan geçer, bedenden taşar, fani varlıktan kaçar. Ruhu derinlerine doğru kazıyarak orada gaye olarak yine kendini arar. Gerçek aşkın sahipleri, ne servetin, ne şöhretin veya temaşanın, ne de ilmin ve sanatın aşıklarıdırlar. Gerçek aşıklar aşkın aşıklarıdır. Aşkın kendi kendisini yakan ateşinde sevenle sevilen, isteyenle istenen, varlıkla var eden birleşir. Eşya ile temaşa, kainatla şuur, birle bütün bağdaşır. Düşünce hareketleşir, varlık düşünceleşir. Anlaşılmayan ortadan kalkar, anlatılmayan Bir kalır.
İlk ve son ilim budur. Millet kültürünün ağacını dikecek ve millet ruhuna hayat getirecek nesiller, inanışla sevgi mabedinin mihrabında önce tövbe etmeli, sonra da inanmayı ve sevmeyi öğrenmelidirler.

inanmak ve sevmek - nurettin topçu
15:35

"Doğurması yaklaşmış develer başıboş bırakıldığı" zaman
(kıyamet günü) yerin neresidir? Evler harap olduğu zaman evin
nerededir? Menziller dümdüz, boş ve kuru bir toprak haline
getirildiği zaman senin menzilin neresidir? Mekânların izi silindiği
zaman senin mekânın neresidir? Bütün haberler gittiği zaman,
senin haberin nedir? Bakanların baktıkları şeyler kopup düştüğü
zaman neye bakacaksın? Düşünmeye fırsat kalmayan zamanda ne
düşüneceksin? Facialar vuku bulduğu zaman nasıl sakınacak, nasıl
korunacaksın? Sabıra ve teselliye yol olmadığı zaman nasıl
sabredeceksin?
Şimdi fırsatın varken ağla. Çocuğunu yitirmiş kadının dövünüp
ağlaması gibi ağla. Ülfet edilen aziz dostların, büyük hayırlı
haleflerin yok olmasına, bizi saran büyük insanların çıkıp
gitmesine, şefkatli şeyhlerin ahirete intikaline, çarpıcıların meydanı
boş bulmasına, titreten fırtınaların esmesine, yıkım tayfunlarının
birbirini takip etmesine, dünyadan elini çekmişlere kahredenlerin
ortaya çıkışına, rezilliğini ortaya koymaktan utanmayanlara ağla...
Ağla ki, nereye gideceksin, nereden geldin.
Hülyalar dağılmış, kalbler ürpermiş, akıllar parçalanmış,
bütün haberler kalkmıştır. Sen helâk çukurlarındasın. Batan
yıldızlardansın, karışmış yollardansın. Karanlık sana gideceğin
yolları şaşırtmış. Allah'ın arz ve seması başının üstüne gelmiş ve
sonra bu seni karanlıkların daha da karanlığına, dalgalarla
çalkalanan derin bir denize batıracak! Öyle deniz ki, her deniz ve
her derinlik onun yanında hiç kalır. İnsan o deniz içinde bir damla
gibi kalır. Seni dalgalarının kesafeti içine atar. Büyük heybeti ve
çalkantısı ile seni kaldırıp kaldırıp çarpar.
Seni orada o kahredici şeylerden, cereyan eden hadiselerden
kim kurtaracak?
Kardeşim;
Seni kusura sevk edeni, eksik yapmaya veya ara vermeye
çağıranı terk etme hususunda nasılsın? Allah'tan ayrı kalman
yakışık alır mı hiç? Sırrının O'ndan yüz çevirmesi, kalbinin O'ndan
boş olması, içinin O'ndan dönmesi layık mıdır? Allah'ın sana verdiği
ilim ve şerefli menzil ile dünyaya yönelenlerden yüz çevirmen,
gerek içten, gerek dıştan onlara buğzetmen, senin üzerine düşen bir
haktır.
...
Allah bizi ve seni kendine ihlâs için seçtiklerinden ve kendine
yaklaştırdıklarından eylesin. Öz akıl sahibi, edip, anlayışlı, matlubu
arıyan, mahbubu seven, öğretilmiş, huzura yaklaştırılmış, ünsiyyet
etmiş kimseye hiç yakışır mı ki, dünyayı kendine çeke yahut bir an
için bile olsa dünyaya uya?! Hele efendisini, mevlâsını işitmiş iken?
O Mevlâ ki seçkin kullarının en yücesi ve peygamberlerinin
efendisine şöyle demiş:
"Kendilerini sınamak için, dünya hayatının süsü olarak bol bol
geçimlik verdiğimiz kimselere sakın göz dikme! Rabbin'in rızkı
daha hayırlı ve daha devamlıdır."
Allah'ı sevmeyen, O'na uymayanla ülfet etmen yaraşır mı?
Kardeşim;
gözünü, kalbinin basiretini onlara bakmaktan yum, onlarla
buluşmak, öyleleriyle dost olup ülfet etmek gibi düşüncelerden içini
koru. Vallahi Allah kendinden uzak durana dost olmaz ve kendisine
buğzedene yönelmez. O'nun küçülttüğünü ve azalttığını büyüteni
büyütmez. Ancak bundan vaz geçerse başka... Bunu yakînen bil ve
Hak'tan yüz çevirenlerin makamlarını hor gör.
Bundan sonra ey kardeşim, eğer kaba söyledimse de, bu
söylediklerimi dinle ve kalbinin bu mektubumda yazmış olduğum
şeylere uyması için sabır zahmetine katlan. Çünkü öğütleşmek ve
açıkça söylemek, göz yumup ses çıkarmamaktan iyidir.

imam rabbani - kardeşime mektup
15:27

Sanmaktadır insan. Kendine eşyayı, bilgisini ve bu bilgiyi nasıl kullanacağını öğreten bir
'olduran'a rağmen, gücü, kendinde içkin varsayarak yahut vehmederek dünyadaki duruşunu
kutsamaktadır. Onun bu 'aceleci kibri'yle kurduğu uygarlıkların zamana yenik düşeceği kaç kere
ayan olmasına rağmen 'sanmaktadır'. İnsanın 'beşer olmak' münzeviliğinden 'adem-adam' olmaya
yükselten değerleri aşındıkça gösterdiği hırçınlık onu dünyevileştirmekte, basitleştirmekte ve
tüketmektedir. Bu, gittikçe çukurlaşan ivme, 'modern dünya paganizmi'nin dayattığı değerleri
'doğal'laştırarak meşru kılmaktadır. Bu bir simülasyon, Baudrillard dediği gibi. O'nun yerinde
tespitiyle Avrupa'nın içine girdiği kısır döngü, bu uygarlığa kayıtsız şartsız teslim olmaya adanmış
diğer toplumlara sirayet etmektedir. Bu simülasyon evrenin ortaya çıkışını II. Dünya savaşı'nın
sonuçlarıyla başlatan Baudrillard, Batı'da başlayan durağanlığın, onu, kendi ekseni etrafında
dönmeye hapsettiğine ve bu sürecin kavramların içinin boşaltılmasıyla sonuçlandığına vurgu
yapar;"Artık kavramlar televizyonlardan akmakta, insanlar teknolojinin onlara sağladığı bu
rahatlık sayesinde herhangi bir şeyi derinlemesine düşünememektedir. İletişimi sağlamak adına
yaratılan cansız kitle iletişim araçları kendilerine yüklenen işlevden, yani aracı olma konumundan
çıkıp bağımsız bir kendilik haline gelmiştir. Birey ise bu durumu çaresizlik içinde izlemektedir; her
şeyin farkındadır, fakat konformizminden de da taviz vermek istememektedir." Modern insanın
olaylara ve olgulara karşı tutumu şöyle de özetlenebilir; "Birey televizyonda Sudan iç savaşını,
herhangi bir tuvalet kâğıdı reklâmıyla aynı duyarsızlıkla izlemektedir. Televizyonu kapattıktan
sonra Sudan'daki iç savaş devam etse bile onun için bitmiştir. İşte bireyin yaşadığı bu evren
simülasyon evrenidir. Her şey görüntülerden ibarettir ve cansızdır."
"Sanmak" eyleminin Batı dışı toplumların zihinlerinde oluşturduğu deformasyona
bakıldığında neler olup bittiği daha açık bir biçimde görülebilir. Efsaneleştirilerek insanlığın gelmiş
olduğu son ve mükemmel nokta olarak propaganda edilen 'Batı Uygarlığı', bir çok tarihi ve bilimsel
çarpıtmalarla 'öteki' toplumlara kayıtsız-şartsız teslim olunması gereken değerler biçiminde
enjekte edilmektedir. İnsanın serüvenini 'ilkel insan'la başlatıp belli evrimsel süreçlerden sonra
bugünkü 'modern insan' noktasına açıklık getirmeye çalışan bir tarih algılaması ülkemizde de
yıllardır genç beyinlere kusulan aşağılayıcı bir yalandır. Bütün bilimsel ve fesefi alt yapısını
Mezepotomya (Sümer ve Mısır'dan) devşirdiği bilgilerle oluşturan ve bir Fenike kolonisi (bugünkü
Lübnan civarı) olmaktan öte tarihte hiçbir etkinliği olmayan bir şehir devletleri sistemi olarak eski
Yunan'la uygarlık tarihini başlatmanın ve bu sahtekarlığı çocuklarımıza okullarda tedris
ettirmenin vahim sonuçlarından biri, kültürel ve toplumsal olarak aşağılık kompleksidir. Dünyada
tek genel geçer uygarlığın köklerini Grek-Roma ve Yahudi-Hıristiyan sistematiğiyle paketleyerek,
diğer medeniyet havzalarını tarih ve sistem dışı olarak gören bir anlayış, son tahlilde bütün
insanlığı Batı'nın kapısında dilenci konumuna düşürmektedir. Sömürge dönemi paradigmasıyla
oluşturulan, sonradan antropoloji/ oryantalizm/ sosyoloji gibi bilimsel yöntemler adını alan
çalışmaların, bugün küresel bir kasırgaya dönüşen vahşi kapitalizmin entelektüel yapısını vareden
'kurgulanmış masalları' beslediğini biliyoruz. Ülkemiz üniversitelerinde okutulan uygarlık tarihi
kitaplarına göz attığımızda bunu açıkça görebiliriz. İnsanlığın ulaştığı son aşamanın köklerini
Yunan paganizminde sabitleyen, medeniyetin kurucu ırkını 'Ari ırk' olarak belirleyen, inanış
noktasını tevhidden soyutlanmış-putperestleşmiş Hıristiyan ve Yahudi anlayışında odaklayan,
kesif bir doğu-batı ayrımı yaparak Batı'nın zihinlerdeki karşılığını 'akıl, bilim, teknoloji, birey,
özgürlük ve ilerleme', Doğu'nun ise 'cehalet, geri kalmışlık, metafizik ve despotizm’ biçiminde
algılatan çok amaçlı bir saplantıdır bu. Öyleyse onlara göre yapılması gereken nedir, ya da
yapılması gerekenlere meşruiyet kazandırmak nasıl olur? Verilen cevap açıktır; Cahil, geri kalmış,
dinsel çürümüşlük içinde yaşayan doğuyu 'akıl, bilim, sözde özgürlük ve ilerleme' kırbacıyla adam
etmek! Liberalizm adı altında sunulan ince ve sağmal sömürge yöntemi, alışkanlıkları,
davranışları ve refleksleri görüntüde çoğulculuk adı altında tek tipleştirerek devşirmeyi
amaçlamaktadır. Bu gün dünyanın bir çok yerinde kitlelerin bir olaya bakışı, davranışı ve verdiği
tepkiler hemen hemen aynileşmiş durumdadır. Her türlü değer 'nedensiz'lik sürecinden geçirilerek
anlamsızlaştırılmakta, yeniden tasarlanmakta ve tüketim nesnesi haline getirilmektedir. Dünya
tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar detaylandırılan liberalist saldırganlık, her şeyin
metalaştırıldığı, kullanılabildiği ölçüde bir değer ifade ettiği yönündeki söylemleriyle bakış açılarını
bulanıklaştırmaktadır.
Zamanın işleyişine daha sahici ve yakından bakıldığında bu gün olagelenleri yani,
farklılaşma, başkalaşma, modernleşme çabalarını dünyanın çevrimsel düzeneğinde geçmiş
kültürlerin yeniden reorganizasyonu olarak görürüz. Tarihteki birçok paganist uygulamaların
yeniden tanımlanarak insanlığa genel geçer ilkeler olarak sunulmasını bugünün dünyasının karar
vericilerinin entelektüel çabası olarak anlamak gerekir. Genel anlamı itibariyle İbrahimî dinler
dışındaki inançlar olarak tanımlanan paganizm, bu gün insanın tanrılaştırılmasına dönük bir işlev
görmektedir. Salt aklı genel geçer olarak gören ve tabulaştıran bu anlayış, maddi kurgularla
hareket etmekte, gündelik hazlarla yaşamı geçiştirmekte ve görülmektedir ki insanın kendisine
tapması toplumsal cinneti çağırmaktadır. Bu tür bir 'sanma' biçiminin, yani kendisini yaratanı
hayatın dışına çıkarıp, gücü kendisinde vehmederek kendine tapma halinin oluşturduğu kaos
ruhsal parçalanmayı beraberinde getirmektedir. Eski zamanlarda taşı yontarak putlaştıran ve
buna tapan insan, modern zamanlarda, ruhunu, aşkını ve bilincini yontarak, soyutlayarak kendini
putlaştırma çabasındadır. Hümanizma adı verilen bu kendini sevicilik, yücelticilik ve kibir; 'başkası
cehennemdir' mantığıyla hareket etmektedir. Hümanizmanın bireyleştirerek yalnızlaştırdığı insan,
elbette simülasyon (gerçeğin dönüştürülerek yeniden ve sanal olarak organize edilmesi)
tarafından kolayca devşirilebilecektir. Bu insanın, kapitalist sürecin sıradan tüketim ögesi
olmaktan başka bir anlamı da kalmayacaktır. Bu tür bir anlam ya da anlamsızlık paradoksu
kırılmadığı takdirde gelecek için hiçbir umut yoktur.

ferhat kalender - yolcu dergisi
21:50

* Kardeşinin sana yaptığı nasihati kabul et. Ona
muhalefet etme. Çünkü o, senin kendinde göremediğin şeyleri
görür. Bunun için Resul-i ekrem; "Mümin, müminin aynasıdır"
buyurmuştur. Mümin, din kardeşine yapmış olduğu nasihatlerde
samimidir. Onun göremediği şeyleri bildirir. Ona, iyilikler ve
kötülükler arasındaki farkı gösterir. Ona, lehinde veya aleyhinde
olan şeyleri anlatır.
* Acele etme. Acele eden, ya hata yapar veya hatalı
duruma yakın olur. Ağır ve temkinli hareket eden, o işte ya isabet
kaydeder veya isabet etmeye yaklaşır. Acele şeytandandır. Ağır ve
temkinli hareket etmek, Allahü teâlâdandır. Umumiyetle aceleye
sebep, dünyalık toplama hırsıdır. Kanaat sahibi ol. Kanaat
bitmeyen bir hazinedir.
* Allahü teâlâdan hakkıyla hayâ ediniz. Gaflette
olmayınız. Zamanınız, zayi olup gidiyor. Halbuki siz,
yiyemeyeceğiniz şeyleri toplamak, ulaşamayacağınız şeylerin
peşinde koşmak, oturamayacağınız binaları kurmakla meşgul
oluyorsunuz. Bütün bunlar size, Rabbinizin huzurunda hesap
vermek için duracağınızı unutturuyor. Halbuki Allahü teâlâyı
anmak, ariflerin kalblerinde yerleşir. Onların kalblerini kuşatır.
Onlara, Allahü teâlâyı hatırlamaya mani olan her şeyi unutturur.
* Senin dilin güzel ve tatlı; yüzün ise kötülüklerden
kurtulmuş gibi gülüyor, ya kalbinin hali nasıl? Cemaat içinde iyi
görünüyorsun, ya yalnız iken, yanında kimse yok iken nasılsın?
Göründüğün gibi değilsin. Sen namaz kıldığın, oruç tuttuğun, hayır
işleri yaptığın zaman, eğer bunları sırf Allahü teâlânın rızasını
gözeterek yapmazsan, nifak üzere ve Allahü teâlâdan uzak
olacağını bilmiyor musun? Şimdi Allah için yapmadığın bütün
işlerin, bütün sözlerin, adi ve bayağı niyetlerin için tevbe et.
* İnsanlara gösteriş için, onların rızalarını almak için
amel yapıp, sonra da bunu Allahü teâlânın kabul etmesini istemek
yakışır mı? Hırsı, şımarıklığı, azgınlığı ve dünyaya düşkünlüğü
bırak. Sevincini ve neşeni biraz azalt. Biraz hüzünlü ol. Çünkü sen,
hüzün evinde ve dünya hapishanesindesin. Resul-i ekrem daima
tefekkür ederdi. Sevinçleri az, hüzünleri çoktu. Az gülerdi. Sadece
başkasının kalbini ferahlandırmak için tebessüm buyururlardı.
* Kulun Allahü teâlâyı sevmesinde samimi olup olmadığı,
başına bela ve musibet geldiği zaman ortaya çıkar. Bela ve musibet
geldiğinde sabır ve sükun halini muhafaza edebiliyorsa, o
gerçekten Allahü teâlâyı seviyor demektir. Musibet ve fakirlik
zamanında sebat gösterebilmek bu sevgiye delil ve alamet yapıldı.
Birisi Hz. Muhammed'e; "Ben seni seviyorum" deyince; "Fakirlik için
bir elbise hazırla" buyurdu. Bir başkası gelip Hz. Muhammed'e;
"Ben Allahü teâlâyı seviyorum" deyince; "Bela için elbise hazırla"
buyurdu.
* Halinizden şikâyette bulunmayın. Sabredin, feryat
etmeyin. Doğruluk üzere devam edin. İsteyin, istemekte bıkkınlık
göstermeyin. İçinde bulunduğunuz istenmeyen hallerden dolayı
ümitsizliğe düşmeyin. Daima ümitli olun. Birbirinize düşman değil,
kardeş olun. Birbirinize buğz etmeyin. Allahü teâlâya, rızası için
yapılan sabırlar ve tahammüller, asla karşılıksız kalmaz. Onun için
bir an olsun sabrediniz, mutlaka, senelerce bu sabrın mükâfatını
görürsünüz. Ömrü boyunca kahraman lakabıyla meşhur olan, bu
lakabı, bir anlık cesareti neticesinde kazanmıştır. Allahü teâlâ
Kur'an-ı kerimde mealen; "Şüphesiz ki, Allah sabredenlerle
beraberdir" buyuruyor (Bakara suresi: 153)
* Hayatta olduğunuz müddetçe, ömrü fırsat biliniz. Bir
müddet sonra hayat kapısı kapanacak, bu dünyadan ayrılacaksınız.
Gücünüz yettiği müddetçe hayırlı işler yapmayı ganimet biliniz.
Tevbe kapısı açıkken ve elinizde bu imkân varken bunu fırsat biliniz.
Tevbe ediniz. Dua etmeye imkanınız varken, dua ediniz. Salih
kimselerle beraber olmayı fırsat biliniz.

Abdulkadir Geylanî
20:30

Seçkin bir kimse değilim
ismimin baş harfleri acz tutuyor
Bağışlamanı dilerim
Sana zorsa bırak yanayım
Kolaysa esirgeme
Hayat bir boş rüyaymış
Geçen ibadetler özürlü
Eski günahlar dipdiri
Seçkin bir kimse değilim
İsmimin baş harflerinde kimliğim
Bağışlanmamı dilerim
Sana zorsa bırak yanayım
Kolaysa esirgeme
Hayat boş geçti
Geri kalan korkulu
Her adımım dolu olsa
İşe yaramaz katında
Biliyorum
Bağışlanmamı diliyorum

sultan - cahit zarifoğlu
21:54

I
"Çağdaş ölümün, kendini aşan ya da öteki değerlere ilişkin anlamı kalmamıştır artık. Ölüm doğal bir sürecin kaçınılmaz bir sonucundan öte bir şey değildir. Olgular dünyasındaki sayısız olaylardan yalnızca biri! Ama ölüm, tüm kavramlarımıza ve yaşamımızın anlamına öylesine aykırıdır ki, ilerleme ve gelişme felsefesi, sihirbazın elindeki parayı yitirmesi gibi ölüm olayını sanki ortadan kaldırdığını sanıyor. Çağdaş dünyadaki her şey ölüm sanki yokmuş gibi işler. Kimse ona önem vermez. Ölüm her yerde bastırılır: Siyasal demeçlerde, reklamlardaki ahlak ve törenlerimizle ilgili yayınlarda; hastaneler, eczaneler ve spor klüplerince bize sunulan indirimli sağlık ve mutluluk programlarında ölümün adı anılmaz. Oysa, nereye el atsak orada ölümü buluruz. Ve de bir aşama olmaktan vazgeçen ölüm, kendisine sunulan hiçbir şeyle doymayan kocaman ve obur bir kursak olarak çıkar karşımıza. Sağlık, toplum sağlığı ve doğum kontrolü, harika ilaçlar ve yapay besinler yüzyılı, polis devletlerinin ve toplama kamplarının, Hiroşimanın ve toplu kıyım öykülerinin de yüzyılı oldu. Kimse ölümü, kendi ölümünü düşünmüyor; çünkü kimse kendine özgü bir hayat yaşamıyor artık. Topluca yaşanılan hayatın meyvesi de topluca boğazlanmak oluyor."
II
Yaşam inancı, gerçekten derin ve bütünsel ise, o aynı zamanda ölüm inancıdır. Çünkü bu ikisi birbirinden ayrılamaz. Ölümü yadsıyan uygarlık, kendini yaşamın da karşısında bulur. Çağdaş suç işleme yöntemlerinin gelişmesi, yalnızca teknolojik ilerlemenin ve dedektif öyküleri modasının sonucu değildir. Bu kusursuzluk, ölümü gizleme, onu görmezlikten gelme, ölüm yokmuş gibi davranmada kaçınılmaz biçimde varolan "hayatı küçük görme" tutumundan gelir. Ayrıca, ekleyeyim ki, çağdaş teknikler ve suç üstüne yazılmış öykülerin sevilmesi, toplama kamplarına ve toplu öldürmelere benzer; iyimser bir dünya ve tek yanlı bir varoluş görüşünün sonucudur. Söz ve sohbetimizden, düşüncemizden ölümü silmeye çalışmamızın yararı yoktur. Çünkü ölüm kendisine aldırmayanlardan ya da aldırmadığını söyleyenlerden başlayarak hepimizi silip süpürecektir bu dünyadan.
III
Yaşamla savaşımda ölümün bizi araç olarak kullanması, yaşamı bütün boş ve aldatıcı görünüşlerinden sıyırıp bize tüm çıplak gerçeğiyle göstermesi ölüme karşı saygısızlık etmemizde bir etmendir. Her şeyin ölüm olduğu dünyada, yalnızca ölüm değer taşıyabilir. Ama biz ölüme, olumsuzca "evet" deriz. Kafatası biçiminde kağıt iskeletlerimiz, gök fişekleriyle delinmiş kağıt iskeletler, yaşamla hep eğlenirler, insan varlığının hiçliğini ve anlamsızlığını gösterirler. Ölümün güldüğü ve espriler patlattığı öykü ve türkülere bayılırız. Bununla birlikte, onunla kurduğumuz ve geliştirdiğimiz bu yakın dostluğa karşın, sormaktan da kendimizi alamayız: Ölüm nedir ki? Yeni bir yanıtımız yok. Her soruşta, omuz silker geçeriz ve sanki mırıldanırız kendi kendimize : "Hayata boşvermişim, ölümden kime ne?"



octavio paz - yalnızlık dolambacı
11:30

odalar dolusu kitap
bunca basılı kağıt
akıl ve selüloz karışımı
hamurdan yoğrulmuş kafalarımız ;
mezarlarınıza kapanmış konuşuyorsunuz
vıdı vıdı konuşacaksınız

melekler perçemlerinizden tutuncaya kadar
kurtların , böceklerin çeneleriyle…

ben yokum beni karıştırmayın:
kulaklarımı balçıkla sıvadım ben ,
-yukarıdakiler de
dualarınıza, aminlerinize…

vıdı vıdı vıdı vıdı..
bunca sözü nereden buluyorsunuz?
ne kadar çok şey istiyorsunuz
ne kadar çok şey biliyorsunuz
mezar taşlarından, kitabelerden çok…

ayıp, ayıp!...
tanrı konuşmak için
sizin susmanızı bekliyor.

cahit koytak - ben yokum beni karıştırmayın