20:37

sözün en güzeliyle başlamak
Bismillah her sözün başıdır. Biz dahi başlarken onunla başlarız. İnanırız ki kalemimizden damlayan her sözün/sözcüğün üzerimizde hakkı vardır. Akıp giden zaman, varolagelen tarih ve coğrafyalar üzerindeki tekmil toplumların devinimi “söz” le anlam kazandı. Duyuşlarımız ve düşünüşlerimiz kendini “söz”ün enlem ve boylamına göre yeniden biçimlendirdi. “Söz”ün dokunduğu her yeryüzü parçası bir medeniyet perspektifi kazanarak geleceğe miras kelimeler bıraktı. İnsanlar bu kelimelerle inşa ettikleri cümleleri kurgulayarak kendi tanımlarını ortaya koydular. Ve bu tanımlar medeniyetlerinin yapıtaşlarını oluşturdu. “Söz” başlangıcından beri iki ana karakter taşıyordu; biri açık, berrak, devingen bir yürüyüşe sahipken diğeri fısıltılı ve renksiz halde ilerliyor, önce yüzleştiği şeylerin rengini alıyor daha sonra onlara kendi rengini katıyordu. Çoğu zaman albenili ve çekici olan bu ikincisi oldu. Çünkü birinci söz muhatabını kendi gerçekleriyle yüzleştirir ve doğru olana yönlendirirken diğeri bulanık, tanımsız ve ayartıcı bir nitelik taşır. Wittgenstein, “Söz” ün bir yaşama biçimine işaret ettiğini ve sözcüklerin yaşam ırmağında anlamlarının olduğunu, belirtir. Ve ekler, dil olguların ve bütün olarak da gerçeğin resmidir. Böyledir, kimin dilini kullanıyorsanız, onun bakış açılarıyla dünyayı anlıyorsunuz ve yaşama katılıyorsunuz demektir. İnsan yaratıldığında meleklerin şaşkınlığını hatırlayın. “Ey yaratıcımız” diyorlardı, “Biz sana her dem şükür halindeyken, sen, duruşunda isyan bulunan bir varlık mı yarattın? Demişlerdi. Ve insana kelimeleri, kelimelerle hakikatin bilgisine ulaşmayı öğretti Yaratıcısı. İnsanın bütün varlıkların üzerinde bir konumda yükselişe geçmesi böyle başladı. İnsan “sözün tamamını dinleyip en güzeline uymayı” yaşamının merkezine koyduğunda yeryüzü dengesinin efendisi olarak; dahası ‘varlıkların en şereflisi’ olarak kabul gördü ve kendini yükseltti. Ama ne zaman ki ‘ kendine verilenlerin üstün bir güç tarafından değil de, kibrine evrilecek nefsinin süreği ’ olduğu vehmine kapıldı; ‘aşağılık bir nesne’ den başka bir şey kalmadı geriye. İnsanın yeryüzündeki duruşundaki ahenk, yürüyüşünün başlangıcında ‘verilmiş bir söz’ üzere olmasıyla kaimdir. İnsanın ile Yaratıcısı arasında bu ahitleşme dünya serüvenin başlangıcıydı. İnsanı yok iken var, bilmez iken bilir, anlamsızken anlamlı kılan bir ‘söz’ üstünde kuruldu her şey. Oysa insan kendisine verilmiş söz ile, kelimelerle, bilgiyle kendini merkeze aldığında bir başka açıdan kendine tapmaya başladığında, diğer bir ifade ile kendini varoluşun merkezine koyduğunda özgürlüğünü kaybetti. Varlıkların efendisi konumuna Yaratıcısının tasdiki ile yükselirken, varlıkların en aşağılığı konumuna kendini ilah yerine koyarak, ilahlar üreterek, ilahlar alıp ilahlar satarak yuvarlandı. Ne kadar vehmi ve hırsı varsa o kadar ilahı piyasaya sürdü ve bu piyasa ilahlarına itibar edilmesi ve bu ilahların kutsaması için elinden gelen her türlü şeytani yöntemi denemeye başladı. Bugün yeryüzünün her tarafında olan bundan başka bir şey değil. Bismillah her sözün başıdır. Ve dahi onunla devam ederiz. Cümlelerimiz ve kelimelerimiz anlam dünyamızın dışavurumlarıdır. Tanımlarımızı giydirdiğimiz zihinsel faaliyetler, bakış açılarımızın rengini ortaya koyar. Medeniyet perspektifimiz, geleceğe dönük kurgularımız ve duruşumuz ‘söz’ ün hayatta karşılık bulması, hayatla birlikte hareket etmesi ve hayata istikamet vermesi ile kaimdir. İnsana verilen emanet, yeryüzünde kurulması istenen dengenin doğru ve sürekli bir çaba ile sürdürülmesi gerektiğine işaret etmektedir. Bu da arındırılmış bilginin, diri tutulması gereken bilincin ve berrak bir eylemliliğin ifadesidir.

medeniyet ekseni
"Bütün medeniyetler çöktü. Sadece çöküşleri farklı şekillerde oldu; Doğu'nun çöküşü pasifken, Batı'nınki aktif oldu. Çöküş'te Doğu'nun hatası düşünmeyi terk etmesidir; Batı'nın hatası ise çok ve yanlış düşünmesidir. Doğu doğrular üzerinde uyuyor, Batı ise yanlışlar üzerinde yaşıyor." diyor Seyyit Hüseyin Nasr. Bir sömürgeci tasavvuru olarak ortaya çıkan oryantalizm'in belki de en önemli fonksiyonu doğu dünyasının düşünme alanlarındaki boşluğu kendi tanımlarıyla doldurmasıdır. Çünkü özellikle 17. yüzyılın sonundan itibaren hikmetin bilgisini ve arayışını terk etmesi, toplumsal dinamikleri sağlayacak kutsal referansları dondurması (içtihad kapısını kapatması gibi), yönetsel açıdan dönüştürülebilir egemenlik anlayışını yalnızca askeri alana sıkıştırması özellikle ait olduğumuz Müslüman dünyayı üzerine doğru gelen sömürgeci dalgasına karşı savunmasız bıraktı. 18.yüzyıldan itibaren gelişen yeni batılı bakış, doğuyu, kendisinin çoktan geçtiği emekleme döneminde sayar ve ötekileştirdiği bu dünyayı adam edilmesi, terbiye edilmesi ve yönlendirilmesi gereken bir unsur olarak görür. Batılıya göre henüz akılbaliğ olmamış doğu kendi başına bırakılamayacak kadar yavan bir konumdadır. Bu yüzden doğunun kullanacağı her türlü entrüman, doğuluların zihinsel seviyelerine göre yeniden tasarlanmalı ve kullanıma sunulmalıdır. Bugünün dünyasına söz söyleyebilecek ehliyette görülmeyen Müslüman dünya, batılı kafanın öznesi olduğu bir yaşam hattında karantinada tutulmalıdır. Ünlü oryantalist Bernard Lewis'in deyimiyle, "İslam dünyasının haşmetli günleri geride kalmış"tır ve artık biz doğuluların "medeniyet adına sunacakları bir şeyimiz yok" tur. Bu bakış açısıyla egzotik, romantik ve acınası halinin ötesinde başka bir işleve sahip olmayan bir Müslümanın her türlü gereksiminin karşılanmasında başvuracağı tek bir üst makam bulunmaktadır o da Batıdır. Bu ötekileştirme vurgusu, öteki kabul edilenin aşağılanması ve bu aşağılanışın medyatik unsurlarla dünyaya servis edilmesi, üstün bir uygarlık tarafından dizayn edilmeye çalışılan yeryüzü cennetine yönelebilecek tehdidin 'ipliğinin pazara çıkarılması'dır adeta. Dünya sömürge sistemini yeniden kurgulama yoluna giden Amerika Birleşik Devletleri'nin 'yeni dünya düzeni' ya da 'büyük Ortadoğu projesi' adı altında sürdürdüğü çalışmalar aynı zamanda rüştünü ispat edememiş gözüyle bakılan toplumların ıslah ve medenileştirme projesidir. Bu bağlamda modernizm oryantalist zihinde doğunun 'işaretlenme' aracıdır. Ekonomik sistem olarak kapitalizm, düşünsel açıdan liberalizm, yönetsel olarak da demokrasi insanlığın (elbetteki batının) geldiği son muhteşem noktadır ve bunun ilerisi yoktur. Bu sunulan çerçeveye uzaklık ya da yakınlık kadar diğer toplumsal yapılar ilgi görür ve muhatap alınır. Özellikle Müslüman dünya yukarıdaki sistematiğin henüz başlarında sayıldığı için her türlü 'ehlileştirme' operasyonuna muhatap olmak durumundadır. Üstünde yaşadığı, çevresinde bulunan zenginliklere sahip olduğu halde onları rantabl olarak kullanma derecesine gelemediği için istenilen düzeye gelene kadar bu zenginlikler batılı eller tarafından kontrol altında tutulmalıdır. Batının 'arındırılmış akıl uygarlığı' elbette ki söylemine uygun olarak bir yeryüzü cenneti yaratmanın ve bu cennetin efendisi olarak hüküm sürmenin peşindedir. Makinalaşmış bir öngörüyle eşyaya ve tabiata bakan bir zihnin matematiksel komutlarla yönlendirdiği devasa bir düzenden söz edilebilir.
Yukarıdaki vurguları neden yapma ya da hatırlatma gereği duyduk;
Ortadoğu tanımından başlayarak bu adlandırmaların batı zihninin bir ürünü olduğunu bilmek gerekiyor. Tarihi çeşitli bölümlemelere ayırarak, kendine göre bir çağ tasarımı ortaya koyan batı, bu çağları kendi tarihi serüvenine göre adlandırırken, tarih yapıcı olarak kendini tarihin merdivenlerini tırmanırken bastığı basamakları diğer milletler olarak görmektedir. (İşin hazin yanı ise içinde Türkiye'nin de bulunduğu bir çok ülkenin okullarındaki duvarları bu tür izahlar içeren tarih şeritleriyle kaplıdır). Bunu oryantalist uygulamaların öteki saydığı milletlerin içine düşürdüğü vehimler olarak da görebiliriz. Merkezinde aşağılık kompleksi olan vehimler. Batı, Müslüman toplumlara adam edilmesi gereken toplumlar nazarıyla bakarken, Müslümanların tarihlerine, medeniyetlerine ve duruşlarına olan ilgisizliği ve itibarsızlığı ihanet noktasındadır ne yazık ki. Kapımıza kadar dayanan sıcaklığın/ateşin Türk, Kürt, Arap, Şii ya da Sunni demeden hepimizi yakacağının farkına varamayacak kadar körleşmiş bir ihanet. Sömürgenlerin taktığı ayrıştırıcı/ etnik gözlüklerle birbirimize baktığımızda kaybettiğimiz kardeşlik, onur ve vefa olacaktır. Biz doğulular, biz aydınlığın çocukları, biz Müslümanlar çökmüş bir medeniyetin çocukları, bilmeliyiz ki çöken bir medeniyet doğrularıyla çökmüştür ve o doğrular her zaman elimizden, yüreğimizden tutmayı bekliyor. Ve dua edelim ki sapmış bir topluluk haline evrilmeyelim bu günkü batı gibi. Çünkü yoktur kurtuluşu sapmış bir zihnin kendi kaosunda boğulmaktan başka.

sözü yükseltmenin vakti
Hangi zaman diliminde insanlık bu denli ve sürekli “kirlilik” ten bahis açtı? İnsan, “ egosu”nu merkeze aldığı ve bunu ideoloji haline getirdiğinden beri kendi cehennemini hazırladı. Dokunduğu her ne varsa kirlendi.. Bütün kavramlar “ kullanıma elverişli” ve “ sağmal” hale getirildi. İnsan türünün başına gelebilecek felaketlerden biri oldu modern travma. Tanrı’ yı göklere hapseden bir ilah anlayışı, yeryüzünde, çıkarın ve benciliğin şotalarını inşa etti. Ve “ beyaz adam” yani batılı kafa, kendi türü içerisinde eşitler arasında birinci tahtına oturdu. Dünya, onun yaşam standartlarına hizmet etmesi için yeniden dizayn edildi. Bütün dini, ahlaki ve vicdani değerler bu, “beyaz kafa”nın tanımladığı çerçevede kendine yaşam alanı bulabilirdi. Gücün ve servetin her türlü değerden üstün ya da insana ait tüm kutsal değerleri dönüştürebilecek yegane unsur olduğunu bu mantalitenin “ bilimsel ve çağcıl” çıkarımlarından öğrendik. Kendinde Tanrı’ nın işlevlerini yeryüzünde yürütebilecek dehada gören bir zihin, elbette dokunulmaz ve itaat edilmesi gereken bir makamı işaret ediyordu. Dünya denen eni sonu belli bir mekan, bu kibir ve gurur şövalyelerinin kanlı elleriyle yeniden biçimlendirildiğinde, önümüze kan ve kir yumağından oluşan ağır bir bedel bıraktı. “ Beyaz kafa” nın kendine cennet yaratma hazzını, ağızları sulanarak izleyen diğer halklar, kendileri için de bir oyun alanı ayrıldığını görünce batıya şükür secdelerinde bulundular. Artık onların da önlerine atılmış bir kemik parçası duruyordu; Modernleşme! Kim daha önce ve “esaslı” köleleşecek arzusuyla birbirlerini parçalamaya başladılar. Duruşlarını ve vakarlarını koruyan tüm değerlerden bir an önce sıyrılıp oyunun içine girebilmek için “ kişiliksizleşmelerine” çağcıl maskeler buldular. Şimdi Global köyün kavalcısı, müsvedde haline getirdiği “ ikinci sınıfları” ilahlığını onaylamaya çağırıyor. Dünün vahşi sömürgenleri, geliştirdikleri “milenyum çağına uygun” tezgahlarda “ az gelişmiş ya da gelişmekte olan” deneklerini test ediyor. Standartlara uygun olmayanlar veya bu gidişe itiraz edenlere karşı “ bozguncu- şer odağı” yaftasıyla “topyekün savaş” çığırtkanlığı yapılıyor. Ülkemiz, yaşanan bilinç kırılmalarını hızlı ve iştahlı biçimde içselleştirilmesi bakımından tam bir labaratuar. Bulunduğu bölgede öncü. Diğer halklara örnek gösterilen ve kişiliksizleştirilmenin her tür ve yöntemini uygulama yönünde bir standart. Sıradan bir “dünya insanı” olma yolunda katledilen değerlerin başında haksızlığa karşı adaletten yana duruşumuzu törpülemek, başta gelen ödev. Bunun için içimizde biriken öfkeyi sahte “hümanizma” nın kollarında sterilize etmekle başladılar. Çevremizde olup bitenlere, yanı başımızdaki -ister bireysel ister toplumsal olsun- yıkımlara duyarsız birer menfaat düşkününden başka bir karakter bırakmamak önemli olan. Öfke ve adaletten yalıtılmış insan, kutsalını koruyacak, kutsalıyla yücelecek ya da kutsalını kuşanacak yapı taşlarını parçalamış insandır. Böylesine bir onursuzlaştırma ve “değerler”i yüzeyselleştirme operasyonu tarihin hiçbir diliminde bu kadar geniş uygulama alanı bulamadı. Şimdi “söz”ü yükseltmenin zamanı. Beyaz kafanın etrafımıza ördüğü duvarlara karşı sözün muhkem kalesini inşa etmek vakti. “ İnsan kalmak” dahası varlıkların en şereflisi makamını korumak şimdi “söz” e düşüyor. Satılmış ya da kiralık kalemlerden dökülen albenili zehirlere bakmayın. Onlar sadece soysuzlaşmanın ehramına taş taşımaktan başka ne yapabilir ki? Yeryüzünde duyan, gören ve akleden ve mutlaka kalbiyle akleden herkes, bu insan soyuna karşı girişilmiş hain saldırıya karşı en kavi cümlelerine sarılmalı. Sözle gelen öfke, adaletin, özgürlüğün ve erdemli toplumun kapısını açacak mihenk taşıdır.

döndüğünde bütün vücuduyla dönen adam
Döndüğünde vücuduyla ve bütün güzelliğiyle dönen bir adamdan öğrendik hayata dair ne varsa. Aşka ve adalete en çok muhtaç olduğumuz demde doğunun kalbinde konuşan bir adamdı bu. Bütün coğrafyaların ve var oluşların dikkat kesildiği bir coğrafyadan geliyordu. Işık denizi yutmuş sonsuz geceleriyle çöl, bu adamın derin sessizliğine bir ayet gibi iniyordu. Bu kıpırtısız sonsuzluk, çıplak bir yürek oluveriyor, savrulup gelen ve ansızın çöken karanlığın ortasında yakıcı bir ateşe dönüşüyordu. Bu adam/ bir adam kendini döne döne yeniden deniyor. Tarihi, coğrafyayı, insanı ve âlemleri yeniden okuyordu. Çünkü sırların sırrına nüfus etmenin koşulsuz yoludur bu. Umut ile korku arasında gidip gelen bitkin ve yorgun bir bilinç, bütün seslerin ve sislerin arasından hiç şahid olmadığı bir sese yeniden çarpıyordu; " Şüphesiz mecnun değilsin sen! " Asabı bozulmuş, mizanı şaşmış, çöl fırtınalarının önünden kaçıp gelen ceylanlar gibi ürkek bir kente dönmek, kentle dönüşmek, kente dönüşmek ancak zamanlar ötesinden gelen bir çağrıyla mümkündü. "Ol" denildi ve oldu, O yürüdüğünde yeryüzü yürüdü. Zamanlar, aşklar, tutkular, isyanlar, varoluşlar ve anlamlar yürüdü.
Döndüğünde vücuduyla ve bütün güzelliğiyle dönen bir adamdan öğrendik hayata dair ne varsa. Bakışlarının içimize düşürdüğü serinlikle bakmayı tedris ettik zamanlar boyunca. Bu adam ve dostları o denli mütevaziydiler ki kim ve kimler dursa önlerinde akıp giden suyun üstünde köpükten başkası kalmıyordu geriye. Ve kim kulak kesilse çağrısına, gülden başkasına dönüşmüyordu. Şairin söylediği gibi " Onca yol çiğnediler, çiçek çiğnemediler." Kasılıp kalan, kasıldıkça kibirlenen, kibirlendikçe katılaşan, katılaştıkça çirkefleşen, çirkefleştikçe köpekleşen bir zamana bahar serinliğiyle giriverdiler. Biteviye alışkanlıkların, kirli geleneklerin, sürgit ihanetlerin ve zulümlerin dilleri tutuldu. Bir keresinde salına salına yürüyen savaşçısına şöyle dedi adam; " Böyle yürüyüşü sevmez Allah, lakin bu yürüyüş başka…" Böyledir! Kime dokunsa "insanlaştıran" bir sözü emanet gibi taşımak, sabrın yol verdiği bu bereketi her dem taze bir bahar gibi solumak böyledir.
Döndüğünde vücuduyla ve bütün güzelliğiyle dönen bir adamdan öğrendik hayata dair ne varsa. Her yağmur tanesini bir meleğin getirerek yüreklerimize bıraktığını, nerede bir yetim ağlasa hesabının bizden sorulacağını, kendimizi bilmeden, kendimizi bulmadan, bildiklerimizin ve bulduklarımızın hiçbir anlam ifade etmediğini, O'ndan öğrendik.
Şimdi öğrendiklerimizle test etme vakti yaşadığımız zamanı. Kimler dikkat kesilir şimdi sözlerimize… Kimdir şimdi bütün vücuduyla ve güzelliğiyle dönecek olan… Sahi nedir şu karşımızdaki devasa ve ürkütücü yapı? Anlar mı bizi şu kablo, lağım ve sirk medeniyeti…

yeryüzü denemeleri
Biz, doğunun çocukları; biz, aşka ve adalete, hüzne ve merhamete güneşin doğudan geldiğine inandığımız kadar inanan, kocaman bir yüreği ilmek ilmek dokuyan, yeryüzü çocukları. Bu karanlık ve vahşet çağında, bilinci kirleten, pervasız bir güce imana zorlayan bu insafsızlık çağında, dayatılan kurak ve soysuz kimliklere direnmenin onuru değil mi kalbimizi serinleten? Serin bir yürekle baktığımızda dünyada:
Anlamlar dünyasını tekdüzeleştiren modern paradigma, insana özgü inanç ve değerler sistemini mekanik reflekslerle kilitliyor. Yeryüzü, gittikçe yayılan küresel determinizmin faşist çerçevesine oturtulmaya çalışılıyor. Daha müreffeh ve konforlu yaşam standardı adına, tüketim egosu denilebilecek yeni tarz insan refleksleri geliştiriliyor. Bir dünya cenneti yaratma ve bu cennetin tanrısı olma iddiasındaki modernizm, değerlerden yalıtılmış kütleler oluşturma gayretinde. İradesi elinden alınmış, kütleleştirilmiş yığınlar, kişiliklerini, egemen standartların uygun gördüğü rollere adapte etmeye çalışmakta. Böyle olunca duyargaları köreltilen insan, yeryüzünü kasıp kavuran, soygun, talan ve cinayet şebekelerinin cürümlerini yalnızca " seyretmek"le yetiniyor ve hiçbir şey olmamış gibi itaatinin gerektirdiği ritüellere devam ediyor. Kurgulanmış bir yaşam, ahlak, onur, vefa gibi kavramlara, arkaik ve çağdaşı olarak bakıyor. Modern aklın kibirli saldırganlığına karşı duruşa geçen kim varsa bozguncu ve terörist olarak propaganda edilmekte. Evlerimizin en mahrem yerine sokulan medyatik kurgu, çocuklarımızı, geleceğimizi, ince ve sağmal vehimlerle dönüştürmeye çalışıyor. Kutsallarının içi boşaltılmış, gündelik hayatını polyanna tipi inanç örgüsüyle geçiren bir kişilik için, Irak'ta ve Afganistan'da binlerce insanın vahşice katledilmesi ve tecavüze uğraması, haber bültenlerinden gelip geçen birkaç görüntüden ibarettir. Global piyasanın her gün değişik renk ve yöntemlerle dayattığı, kültürel, düşünsel ve biçimsel imajları, yaşam biçimlerine entegre etmekten başka bir işlevi olmayan yığınların tarihsel düşüşüne şahid oluyoruz. İnsanın nasıl mutlu olması, üzülmesi ya da öfkelenmesi gerektiği, sosyal ve siyasal ilişkilerini neye göre belirlemesi gerektiği, küresel etki merkezlerinde tasarlanarak dünyaya pazarlanıyor. Bu gün demokratik ya da kadife devrimler adı verilen Amerikan merkezli yönlendirmelere baktığımızda, değişim yaşayan ülkelerdeki kitlelerin Amerika'ya ve değerlerine toplu iman ayinleri düzenlediklerini görmekteyiz. Liberal- kapitalist sömürge akışkanlığının tıkandığı ya da tıkanma ihtimali olan ülkeler, bu fasit daireye giren ilk ülkeler oluyor. Acınası durumdur ki bu ahlaksız ve kirli strateji, medyatik ve teknolojik saldırganlık sayesinde gittikçe yayılıyor ve kabul görüyor. Teslim alınmışlık psikoloji içerisinde bir çok halk ya da devlet, kendini modern paradigmaya entegre etme uğraşısı içerisinde. Birçok dinî ve kültürel yapı, Avrupa ya da Uzakdoğu örneklerinde olduğu gibi bu eklemlenmenin ıssızlığını yaşıyor. Ancak Amerika açısında Müslüman dünya, bir kırılma noktası olarak her şeye rağmen halâ çatlak seslerin çıktığı bir coğrafya. Bu coğrafyanın, üzerinde yaşadığı insanlara kazandırdığı ufuk henüz tam olarak karartılamadı. Çünkü İslam, sürekli dinamik ve hayata bakan yüzüyle, insanı dönüştüren potansiyeli ile dahası, köklü bir direniş üslubu ve bu üslubun öngördüğü pratiği ile bağlılarına duru bir dirilik aşılıyor. İşte tam da buradan başlamak gerekiyor!

tarihin kırılma anında
Dünya dönüyor ve insanlar koşuyorlar. Koştukça insanlar dönüyor dünya. Hırçın bir yarış, derin nefes koşu. Soluğu kesiliyor dünyanın. Duracak gibi oluyor kalbi. Ve şimdi insanlara miras dönmek, dönecekleri son yere dek. Ama biz her dem kalbimizin sesine koşuyoruz. Kalbimizin efendisi bizi çağırıyor. Bu çağrı yeryüzüne dokundukça, yeryüzü bereketleniyor. Yeryüzüne dokundukça umutlar çoğalıyor, rahmet elveriyor, yüzümüz aydınlanıyor. Zamanları geçiyorsak, dünyaları geçiyorsak, aşkları, isyanları, yaşamları ve ölümleri geçiyorsak; hep ve her dem diri kalıyorsak bu nedenledir, biliyoruz. Can suyumuza işleyen deli ışık, duruşumuza ahenk katan yerlilik, varoluşumuzdaki derin tını, kalbimizin efendisinden payımıza düşen kadardır. Mevsimler mevsimleri çağırıyor. Mevsimler mevsimleri çoğaltıyor. Bir mevsimden diğerine akıyoruz, yüreğimiz her dem ilkbahar! Ne kadar da anlamlı, kendine özgü ve kendi şartlarını kendisi ortaya çıkaran bir eylemliliktir bu. Kurduğu cümleler, içinden geldiği gelenekle kaimdir ve bu geleneğin zirvesi de TEVHİD'dir. İnsanın kendi içerisinde kuracağı dengenin bütün yeryüzünde kendisini ifade etme biçimi... Bu devingen ve birbirini çoğaltan yürüyüşün, modern paradigmanın skalasında karşılığı yoktur. Bunu çok iyi biliyoruz.
Dünya dönmeye devam ediyor. Öyle ki Jung'un ifadesiyle, tarihin bu kırılma anında cinnet zamanlarını yaşamaya mahkum edilen insan, gerçekliğini yitirerek "bireysellik' köksüzlüğünü yaşam konsepti olarak benimsemeye zorlanıyor. Genel anlamıyla modernizm denilen bu olgu, yeryüzünü mekanik bir sistem olarak tasarlarken, insanı da bu sistemin tamamlayıcı dişlilerinden biri olarak görüyor. Adına hümanizma dediği, anlamlardan ve köklerden soyutlanmış bireyselleşme 'insan'ı önce geçmişine sonra kendine karşı yabancılaştırıyor. Görünen o ki, bu egoist ve ben merkezci insan tipi, dünya üzerinde kendine ait bir cennet yaratma saldırganlığı ile amaca ulaşmak için her türlü yolu kendisi için mübah görüyor. Böylece anlar, mevsimler ve zamanlar başkaları için cehenneme dönüşürken, modern birey açısından cennetini hırsla inşa etme döngüsü haline geliyor. Oysa ilahi dengede insan, varlıkların en şereflisi olarak konumlandırılırken, içinde yaşadığı evreni bir emanet olarak bilmesi ile kaimdi. Yaşadığımız dünyada kutsal olandan arındırılmış bir zihnin kendisini ifade biçimine baktığımızda gördüğümüz parçalanmışlık ve kaos, kurulan bu dengenin tahrip edilmesi ile oluşturuluyor. ' İnsan insanın kurdudur!' sözü insanının bireyselleşmesi ve dolayısıyla köksüzleşmesini ifade eden en önemli göstergedir. Modern paradigmanın ürettiği en kapsamlı mekanizma olan 'modern - ulus devlet' ler, kuramcısı Hegel'in de söylemiyle 'yeryüzünde Tanrı'nın yürüyüşü' olarak kendini konumlandırırken, seslendiği insana şeksiz ve şüphesiz itaat etmeyi öngörmüştü. Bu itaatin ritüelleri ortaya çıkarken bütün kavramlar ve anlamlar oluşturulan 'yeni duruma' göre yeniden dizayn edilmişti. Kendini Tanrı'nın yerine koyan insan tipi birey olarak öne çıkarıldı. Ümmet halinde yaşayan geniş insan toplulukları milliyetçi bir kimlikleriyle yüzleştirilip parçalandı. Özellikle Avrupa'da dinin Protestanlaştırılması sonucunda 'pozitivizm' denilen yeni bir 'insanlık dini' oluşturulma yoluna gidildi. Bu insanlık dini öndeliğinde yeryüzünü yeniden tanzim süreci insanoğlunun varoluşundan beri görülmemiş bir yıkım sürecini başlattı. 'Değerler'in tahrip edilmesi, sömürge faaliyetleri, emperyalist işgaller, iki büyük dünya savaşıyla sonuçlandı. Bugüne baktığımızda ise yeryüzünde yaşananlar, kendine dünyanın efendisi rolü biçen bir sitemin yeni bir organizasyonla karşımıza çıkmasından başka bir şey değil.
Hasılı dünya dönüyor ve Allah günlerini üstümüzde döndürüp dolaştırıyor. Ve biz inanıyoruz, insanın ve yeryüzünün uzun yürüyüşü ancak İlahi dengenin çizgisinde kaimdir. Yaşananlar gösteriyor, gerisi cenennemdir!


ferhat kalender
22:06

Aşkın elif halinde
Eliften habersiz
Kendime ordular biçiminde
Lal olmuş haller içindeyim
Bir tebessüm kadar susturulmuşum hayata
Tam ortasından ikimizin, gecenin fotoğraf yalnızlığındayım
Belki hüzün, belki aşk
Ne kadar sürerse mutluluk
Suyun yanması gibi adresi değişmiş haller içindeyim
Aşkın elif halinde, lacivert bir serseriyim ben
Sarhoşum üstelik, dervişim yaşım kadar
Ses tellerinizde birinden diğerine kanayan sokak yalnızlığı
Belki de siz adını koyarken eskiyor kalbimin iki kişilik mağarası
Çürüyor dogmatik tırnakların takılı kaldığı yeri etimin
Namazım bozuluyor çığlığımdan
Çığlığım ince belli çay bardağı
Sarhoşum, üstelik dervişim yaşım kadar
Öyleyse ben de bir belge sunmalıyım öldüğüme dair
Mademki aşk içindi her şey
Mademki yok aşktan gayrısı
Mademki kul olmak vardı güzele, ezelde ve yeryüzünde
Diyelim belki aşk, belki hüzün
Adını nasıl unutursa insan
Kendime ordular biçiminde bir belge sunmalıyım öldüğüme dair
Haydi, suçlayın beni, kanıtlayın yaşadığımı
Sabah namazından önce seviştiğim
Ki ibadet yanı bu dinimin
İki noktanın kesiştiği yeri siz nasıl isimlendirirdiniz
Ben peygamberimle sevişirken tırnağımı kırdım
Rabbim bana yüzümü geri ver bulanık aklım
Neden caddelerde kalabalıklar sadece et kokuyor
Ve neden utanık anarşik sevişmeler tutuyor hep midemi
Hukuka uygunluk, insan hakları, birleşmiş etler
Oysa bu çağda bir çocuğun yaşama hakkı, intiharının yaşı kadar
Farz edelim icrayı ve icracıyı içinde barındıran
Ve önceden planlanan, sanki yazarken eskiten
Tefsir gücü, tahrip düşü, kelam, kavram, insan...

Sarhoş dervişim halimce
Düştüm ateşe divane
Allah'ım lal oldu içim
Ayrılık ölümden öte

Ben ki şarap eskitirim
Gözyaşların aktığı yerde
Döktüm kirpiklerimi ah
Islandı şehir bu gece...

Murat Çelik - Yusuf'un Günlüğü
23:37

Gönlünü geçim düşüncesiyle hastalandırma. Sen kulluğunu yap, rızık için telaşlanma.
Bu beden ruh için bir çadıra benzer. Yahut da Nuh'un gemisi gibidir.
Nasıl olursan ol, bir çadır bulursun. Gayret et, çalış da tek kapıdan ayrılma.

Kim seni Hak'tan soğutursa şeytan onun içindedir. Şeytan ve hile onda gizlenmiştir.
Birisinin suretinde görünmezse hayal yolunu tutar. O hayal sana günahın ta kendisi olur.
Seni gah giyim kuşam, gah dükkan açma, gah ilim, gah ev bark hayalleriyle kandırır.
Her zaman zikrin La havle olsun. Ancak canın da bunu dilinle beraber söylesin.

mevlana - mesnevi
22:44

SORULARI kadar büyüktür insan… Büyük sorular demek engin cevapların duası, talebi demektir. Neyin duasındaysanız, nelerin talibiyseniz onlarla muhatap olur, o türlü cevaplara nail olursunuz. Fakat, 'çünkü insanlar yıllar boyunca, hiç soru sormadan durur…' bir şarkıda söylendiği gibi. Dağ taş soruya durur, kurt kuş soruya durur, gökle yer birlik edip bir sual olur, içimizin kuytuları soru işaretleriyle doludur ama gel gör ki insan kendi üstüne kapanır, uyuşmanın koynunu bulur…

Hatta zannımca her şey bir sorudur, varolan her şey bir soruyu önümüze kondurur: Ayağımıza takılan taş, beton duvarlarda gülümseyen çiçek, bir sosyal hadise, başa gelen bir musibet, içimizden geçen bir duygu durumu, okunan bir ayet hep aynı soruyu kıyılarımıza vurur: Men rabbuke? (Rabbin kim?) Yani ki elest bezminde sorulan soru bugün hâlâ hayatın bütün kıvrımlarında yankılanmaya, şimdi ve burada sorulmaya her an devam eder: Men rabbuke?

Bahar bahçesinde tennure giymiş ağaç soruyor: Men rabbuke?

Cumhurbaşkanlığı seçimleri soruyor: Men rabbuke?

İçindeki şuurlu yasa olan vicdanın soruyor: Men rabbuke?

Ağlayan bir çocuğun gözyaşları soruyor: Men rabbuke?

Elest bezminde ruhlara sorulan soruyu ve verilen cevabı yaşadığımız gündelik hayatın içinde sayhalandırmadıkça, hayatımızı samimi bir cevap arayışına, bir 'ince derde' dönüştürmedikçe Hıra Mağarası'nda Emin Muhammed'in (a.s.m) sorduğu varlık sorularının cevaplarını çözemeyeceğiz. "Derdin senin mürşidindir" diye elbet boşuna dememiş Hz. Mevlana.

Hazret-i Muhammed'e (a.s.m.) ilk olarak indirilen Alak Suresi'nin ilk beş ayetinin, Peygamber'in belki aklı erdiği ilk günden o güne ama özellikle inzivaya çekilmeye başladığı 35 yaşından vahyin indiği 40 yaşına kadar olan süreçte sorduğu hayati varlık sorularına bir cevap mahiyetinde olabileceğini hiç düşündünüz mü? Belki bir açıdan bakıldığında Kur'ân'ın tamamını tüm mahlûkat ve tüm insanlık adına sorular soran bir Peygamber'e verilen cevaplar şeklinde okuyabiliriz… Şöyle bir bakalım isterseniz:

Hz. Peygamber'in sorusu: Yaradılışı bir kitap gibi nasıl oku'yabilirim?

Vahyin cevabı: İkra, bismi rabbikellezi halak… (Yaratılışı rububiyetiyle terbiye eden Rabbinin Esma'ül-Hüsna'sı, isimleri ile oku!)

Hz. Peygamber'in sorusu: İnsan ne'den ve nasıl yaratıldı?

Vahyin cevabı: Halakal insane min alak… (O, insanı bir kan pıhtısından, alak'tan yarattı ve yaratmaya devam ediyor…)

Kur'an'ı, cümle varlıklar ve tüm insanlar adına temsilci olarak soru soran bir Peygamber'e verilen cevaplar manzumesi şeklinde bir usul ile baştan sona okuyabilirsiniz. Çok da ilginç sonuçlara varılacağı kesin.

Bu girizgahtan sonra sadede gelelim: Geçmişten günümüze, bilim de, felsefe de kimi zaman fıtrata yaklaşarak, kimi zaman fersah fersah uzak düşerek olayları, insanı, kainatı hatta vahyi okumaya çalışıyor, benzer sorular soruyor. Örneğin, yukarıda değindiğimiz sorunun birincisini (Hz. Peygamber'in sorusu: Yaradılışı bir kitap gibi nasıl oku'yabilirim?) bilim, 'Doğa'nın işleyiş ve yapısı nasıl çözülebilir?', felsefe ise, 'Doğanın anlamı ve oluşumu cevherinde (tözünde) nedir?' tarzında soragelmektedir.

Bu soruş biçimleri bile (hatta kavramsallaştırma tarzları bile) felsefe, bilim ve 'iman ilmi' arasındaki farka işaret etmekte fakat asıl ayrım cevaba ulaşma ve cevabı dillendirme biçimlerinde ortaya çıkmaktadır… Felsefe ve dünyevi bilimi oluşturan zihinler sözkonusu sorulara eşyanın kendi varlığından, görünen bağlantılarından ve kendisinde ne olduğundan hareketle çözümlemeler ortaya koymaktadır: Doğa bir olayın diğerini doğurduğu bir döngü içinde, kendi içinde parçalanabilen parçacıkların birliğinden oluşmaktadır…. Ya da, 'Kendinde şey olarak doğanın anlamlılığı tartışmalıdır, oluş başlı başına bir soru yumağıdır' filan gibi cevaplar geliştiriliyor… Bilim ve felsefenin en genel anlamda ortak noktası ise (mutlaka içinde farklılaşan yanlar olmakla birlikte ki Demokritos ile Pascal'ı, Einstein ile Hawking'i aynı kefeye koyamazsınız) varlığı 'kendine işaret eden bir levha' gibi anlamaya çalışmak şeklinde özetlenebilir. Yani levhanın hammaddesi ve diğer levhalarla bağlantılarının araştırılması biçiminde özetlenebilecek bir kavrama etkinliği…

İman ilminin usulüyle bilgiye ulaşmak, cevaplara varmak ise başka bir düşünme, kavrama ve algılama şeklini gerekli kılıyor… Bir kere, eşyaya 'kendini gösteren bir levha gibi' değil adı üstünde levha gibi, 'kendinden başka bir şeyi işaret eden' anlamlı bir harf gibi okumak niyetiyle bakmayı gerekli kılıyor. Sağlıklı bir niyet ve bakış açısıyla yaradılışa bakmak ise Vahiyle pişmiş, Esma taliminden geçmiş, her şeye Rabbin bir ismi penceresinden görmekle mümkün olabiliyor.

Daha net konuşalım. Okunacak dört kitap var: Olaylar kitabı, kainat kitabı, insan kitabı ve vahiy kitabı. Bu dört kitabın oku'nması da yaradılışın oku'nması sonucunu doğuruyor. Yaradılışın okunması ise ayetin bize işaret ettiği gibi Rabbin ismi ile (buradaki 'ism' Esmau'l-Hüsna'dan kinayedir) mümkündür. Yaradılan her şeye bir Esma tefekkürü ile yaklaşmazsak oku'mak sözkonusu olmaz. O halde mü'min bir zihnin ve kalbin ciddi anlamda, tıpkı Hz. Yusuf'un kuyuda 'talim-i Esma' yapması gibi Esma tefekkürü terbiyesinden geçmesi gereklidir. Baktığın her şeye ya bir ilâhî ismin ilk harfi ya da ilk kelimesi gözüyle bakmak gerekmektedir. İsimlerin göründüğü yer olarak varlığı oku'mak bizi Rabbin terbiyesine, o terbiye ile kendi nefsimizi terbiyeye götürmelidir ki öğrendiklerimizin ilim olduğunun sağlaması da burada gizlidir. Nefs terbiyesine dönük olmayan hiçbir öğrenme ilim değil, olsa olsa veri, data, malumat, kültür, bilgi cinsinden bir yığındır.

Peki bu çerçevede yaradılışı Rabbin isimleri ile oku'maya başlamanın öncesinde ne vardır? diye sorarsak bu soru bizi başka bir ayetin kapısına iletir. Aynı zamanda meleklerin duası olan ayet şöyledir: Sübhaneke la ilmelena illa maallemtena inneke entel Alimu'l Hakim… (Sübhan olan Allah, seni tenzih ederiz ki biz bilmiyoruz, senin öğrettiklerin (talim ettiklerin) dışında, sensin Alîm ve Hakîm olan…)

Meleklerin duası olan bu ayet önceki tahlillerle birlikte düşünüldüğünde bize âdeta iman ilminin, mümince bir epistemolojinin (marifet nazariyesinin) ana kodlarını, elifbasını sunmaktadır. Şöyle ki:

1-Yaratıkları aracılığıyla Yaradan'ı tenzihe yönelik olmayan hiçbir bilme eylemi 'ilm'e (el-İlm) dönüşemez.

2-Bilme eylemine girişen, hilkati oku'maya talip olan kişi her işin başında edep ve tevazuu giyinip 'bilmiyorum' demenin erdemini kuşanmalıdır. 'Ben bilmem, bilmiyorum, biz bilmiyoruz' demeyen hiçbir kişi veya zümre bilmenin hakikatine ulaşamayacaktır.

3-'Bilmiyorum' demek tasavvur ve zihnimizi dünyevi kavram ve düşünme biçimlerinden arındırıp 'ümmileşme'ye giden kapıyı açacaktır. Ancak ümmi bir zihinle (yani dünyevi kalıpların kirinden arınmış bir zihinle) yaradılış oku'nabilir.

4- Ya bir ilâhî isimden kalkmayan ya da bir ilâhî isme varmayan her türlü bilme çabası anlamsızlığa, kaosa gömülmeye mahkûmdur.

5-Kendisi gayret gösterdikten sonra öğrendiklerinin, kendisinde görünen meziyetlerin ve ilimlerin ancak Alim ve Hakim olan, Sübhan olan Rabbin bir talimi olduğunu anlamayan kişi tevhid ve iman ilmi olan marifetullahın kokusunu alamayacaktır.

Bu dört kitap bize hâl diliyle, hatta kaburga kemiklerimizi birbirine değdirircesine sıkarak sürekli, her an 'Oku' diyor… Tüm kâinat bir Cebrail olmuş bizi içimizden ve dışımızdan sıkarak, 'Oku' diyor… Bizden dudağımızı Mağaradaki Ümmi'nin (a.s.m.) titrek dudaklarına yaklaştırıp, meleklerin tenzih diliyle söylediği gibi bir tek cümleyi söylememiz bekleniyor: "Ben okuma bilmem!"

yusuf özkan özburun - ben okuma bilmem