Kasabanın çarşısı irice, bir insan başı büyüklüğünde yüzyıllarca akar suyun dibinde, sürüklene sürüklene sıykallaşıp cilalanmış çakıltaşlarından örülmüştü. Çarşının caddesini, kaldırımlarını erişilmez bir incelik, bir sevgiyle ören, çakıltaşlarını akıl eden usta, onun hünerli elleri, belki uzun boylu güleçti, belki uzun parmaklı, belki azıcık kamburdu, ama muhakkak, hiç şaşmaz, gözleri kara, hüzünlü, hep türküler mırıldanan biriydi, ak çakıltaşlarını yanyana dizerken, aralarına kırmızı, mavi, donuk mor, yeşile çalan benekler atarken, uzunca durup bakarsan bu beneklerden çiçekler örerken, güzel gülen, gülerken inci gibi sütbeyaz dişleri gözüken, işi bozulunca da delisine öfkelenen birisiydi. Burası muhakkak, onu kimse anımsamıyor bu kasabada. Bu çarşının, bu kaldırımların yapıldığını, bu uzun caddeye sıram sıram çakıltaşlarımn dizildiğini de anımsayan yok. Bu usta uzun yaşasaydı, çırakları olsaydı, onun gibi yumşak, onun gibi devce öfkelenen, öfkeden deliren, ağız dolusu gülen çırakları olsaydı, bütün kasabaların çarşıları, alanları, sokakları böyle sıykal, yunmuş arınmış, nakışlı, mavi, kırmızı, yosun yeşili taşlarla donanırdı. Basmaya kıyamadığımız... Usta ne yapar yapar, bu
maymun, bu insanlıktan çıkmış, yeryüzünü, gökyüzünü pis, sümük gibi, katı çimentoya boğan, renksiz, kişiliksiz kasabalar yaratan, kanlı, donuk, ölü kasabalar doğuran, öykünücü, hiç bir insanca yönü kalmamış, duymayan, düşünmeyen, ağlamasını gülmesini unutmuş, coşmayan, türkü söylemeyen, okumayan yazmayan, türkü dinlemeyen, ıslık bile çalmayan sünepe, sadece kendi olmaktan başka, kökü olmaktan başka bir şey olmaya çalışan, kendinden, çocuklarından, başka olmayan her şeyden iğrenen kasaba ileri gelenlerinin, yeni yetme, görgüsüz, kasaba Belediye Başkanlarının elinden ne yapar yapar, ağızlarından girer burunlarından çıkar, kalıbımı basarım ki, hiç olmazsa bir sokağı masrafım cebinden yaparak, iri çakütaşlarıyla sütbeyaz, benekli nakışlamayı becerirdi. Ne çırakları kalmış bu güzelim elli ustanın, ne kendisi... işte bu kasabalar şimdi bu sebepten ölü. Kokuyor. Sürüngen, çimento, katı. Maymun. Hünersiz. Ve ölünceye kadar birbirleriyle cebelleşen para göz, ne güzel, ne umutluysa üstünden bir kırgın gibi geçen, biribirlerinin gözlerini oyan. rüşvet veren, insan öldüren, yalan söyleyen, durmadan Öğünen, pis lokantalarda sabahlara kadar içen, bar kapatan, zavallı, perişan, hüzünlü, bıkmış bar kızlarına kabadayılık taslayan, kurşun sıkan, öldüren, karılarım, sevgililerini aldatan, karı, çoluk çocuk, hep birden kumar oynayan, hor gören, delirmiş bu kasaba zenginlerinden de, kopmuş, ustayı unutmamayı, çıraklarını el üstünde tutmayı, güzel kişilikli, hünerli bir tadı saklamayı, korumayı, öldürmemeyi bekleyemeyiz. O usta var ya, o anısı bile kalmamış, toptan silinmiş, imi timi iyice bellisiz olmuş ustayı, bu görgüsüz, bu kişiliksiz maymunlar, güzellikte, incelikte direniyor diye, soyadını Soyaslantürk değil de, alçak gönüllü, bana soyadı ne gerek dediği için, kanundur, mecburi soyadı alacaksın, dediklerinde de, boyun kırıp, benim soyadım 'aşçıoğlu olsun, tâ ezelden beri bize Taşçıoğlu derler, dediği için öldürür öldürürlerdi. Belki de salt bunun için öldürmüşlerdir. Ne ki insan, ne ki güzel, bu yaratıklar, bağnazlar, deliler, vıcık vıcık olmuşlar, bu eli kanlı, gözleri dönmüş kasaba Ağaları hepsini yıkacaklar, öldürecek, silip süpürüp bir yana atacaklar. Halkın direnmesi para etmeyecek. Kilimi, türküyü, düşünceyi, yüreği, ağlamayı, gülmeyi, sevinmeyi, sevgiyi öldürecekler. Paraları, kasabanın, küçücük, güzelim akar su^nun yanına tek başına diktikleri, çirkin, sipsivri on katlı kendileri gibi ucube apartımanları yaşayacak. Tümden insanlığı öldürecekler. Unutulmuş ustanın elinin hüneri, güzel nakısı bir köşede küskün, yenilmiş öyle kalacak.
Bu çarşının çakıltaşlarını sökecekler...
yaşar kemal - demirciler çarşısı cinayeti