13:36

Hayatın "karmaşaya" döüştüğü böyle zamanlarda, Peygamber yeni bir başlangıç için, hayat için zorunlu koordinatları getirir. Biz modernitenin etkisiyle dinin ikinci yönünü, entelektüel yönünü birinci sıraya çıkardık. Bunun bir sebebi de dün hayatımızın çok az bir yönü modernize olmuştu; fakat bugün modernize olmayan çok az parça kalmıştır. Dolayısı ile, yaşamış bu tarihsel tecrübe sürecinde İslam'ın hep entelektüel bir söylem düzeyinde ifade edilmiş olması, dini de o düzeye indirgemiş oldu. Oysa din öncelikle her zaman bir yaşama "biçimidir" ve insanın sorunu da hep bu olmuştur. Diğer taraftan dini "entelektüel" olandan üstün kılan da budur. Çünkü bu peygamberi bir gelenektir ve eğer modern dünyaya cevap gerekecekse; efendimiz Hz. Muhammed'in (s.a.v.) yaşayarak bize örnek olduğu o yalın ve "fakir" hayatına talip olarak işe başlayabiliriz. Şüphe yok ki, böyle bir hayatın ödenmesi gereken "bedeli" çok yüksek olacaktır. Fakat yeni bir gelecek için ödenmesi gereken "pahalı" bir bedel kadar tabii ne olabilir ki!

abdurrahman arslan - modern dünyada müslümanlar
14:20

...
Mü'min, değerlerini, düşüncelerini insanlara dayandırmaz ki, insanlar beğenmediğinde üzülsün. Bunları yalnızca insanların Rabbinden alır. O, ona kafidir, yeterlidir. Onları, yaratıkların arzularına da dayandırmaz ki, arzularıyla birlikte bunlar da değişsin. Onları yalnızca değişmeyen, sapmayan hakkın ölçüsünden alır. Şu geçici sınırlı alemden almaz onları. Gönlündeki varlık pınarlarından alır onları. İnsanların Rabbine, hakkın ölçüsüne, varlık pınarlarına bağlı olan mü'min nasıl kendinde bir zayıflık, kalbinde bir hüzün hissedebilir?

O, "hak" üzeredir. Haktan başka, sapıklığın dışında başka bir şey var mıdır? Varsın, sapıklığın gücü olsun, kuvveti olsun, toplulukları, grupları olsun. Bu hakkı değiştiremez. Çünkü o, "hak" üzeredir. Ve haktan başka sapıklığın dışında bir şey yoktur. Hiç bir mü'min, mü'min iken sapıklığı hakka tercih etmez. Şartlar ne olursa olsun, kesinlikle hakkı sapıklıkla değiştirmez.
...

Her konumun, her durumun ardında Allah-u teala'nın bir hikmeti vardır. O, bütün bu varlığı evirip çeviren, onun başlangıç ve sonunu bilen, olayları ve ilişkileri düzenleyendir. O, gayb bilgisinde saklı olanı uzun seyir çizgisinde İradesi'ne boyun eğen hikmeti bilendir.

Nesiller sonra, çağlar sonra; çağdaşlarının hikmetini kavrayamadıkları, bir olayın hikmeti, bazen bizce bilinebilir. Belki onlar "niçin" diye soruyorlardı? "Ya Rabbi niçin bu böyle oluyor?" Bu sorunun bizatihi kendisi, mü'minin uzak durması, sakınması gereken bilgisizliktir. Çünkü o daha başlangıçta, her kaderin ardında bir hikmetin olduğunu bilir. Çünkü düşünce alanının genişliği, zaman, mekan, değer ve ölçülerdeki geniş boyutluluk daha işin başında onu böyle soruları düşünmekten alıkor. Teslimiyet ve huzurla kadere boyun eğer.

Kur'an, emaneti yüklenecek kalbler hazırlıyordu. Bu kalblerin o derece sert, güçlü ve dayanıklı olması gerekiyordu ki, her şeyini harcarken, her şeye katlanırken, şu yeryüzünde hiç bir şeye yönelmeyecek, bakışlarını ancak ahirete çevirecek, Allah-u teala'nın rızasından başka bir şey istemeyecekti. Bu kalbler, dert, güçlük, yoksunluk, işkence ve ölümle bile olsa bütün bir yeryüzünü terk etmeye hazırlanıyorlardı. Şu dünyada, davetin galibiyeti, İslâm'ın ve müslümanların üstün gelmesi gibi yakın bir mükafatı olmayan bir hazırlıktı bu. Bu mükafat, önceki yalanlayıcılara yaptığı gibi, Allah-u teala'nın onları kahr-u perişan etmesi şeklinde olsa bile.

Bu hazırlık, o kalblerin yeryüzü yolculuklarında yapacakları şeyin karşılıksız vermek olduğu, Hak ile Batıl arasında hükmün verileceği ahireti beklemek olduğu bilinç yerleşinceye kadar sürer. Allah, yaptıkları biat ve anlaşma üzere niyetlerinin doğruluğunu bilince, yeryüzüne zafer gelir. Emanet teslim edilir. Bu hassasiyet onların kendileri için değil, ilahî yöntem emanetinin hakim kılınması içindir. Bu kalbler, dünyada kendilerine bir pay, bir ganimet sözü verilmeden, alacak-verecek araya girmeden bu emaneti yerine getirecektir. Allah-u teala'nın rızasından başka bir şey gözetmemişler, kendilerini Allah-u teala'ya vermişlerdir.

Zaferi, ganimetleri, müşriklerin yeryüzünde müslümanların eliyle öldürülmelerini zikreden ayetlerin hepsi Medine'de inmiştir. Bu işler müslümanın programının, beklentisinin dışına çıkınca zafer gelmiştir. Çünkü Allah-u teala'nın iradesi, bu yöntemin insan hayatında görünür hale gelmesini gerektirir. Sonraki nesillerin göreceği belirli bir biçimde pratik olarak yerleşmiştir. Yorgunluk, dert, ölüm ve acılara karşılık değil, ancak şu anda (kendisini) görmeye çalıştığımız, ardında gizli bir hikmet bulunan Allah-u teala'nın kaderi gereği olmuştur.

Bütün bir yeryüzünde, bütün nesillerde, Allah-u teala'ya davet erlerinin düşünmesi gereken bir özelliktir bu.
O, Yoldaki İşaretleri göstermek, sonuç nasıl olursa olsun, yolun sonuna dek yürümek isteyenlerin adımlarını sabitleştirmeye yeterlidir. Sonra davete ve onlara Allah-u teala'nın kaderi doğrultusunda bir şeyler olur. Kafatasları, et parçaları, ter ve kanla düzenlenen yolda gözlerini zafere, galibiyete ya da yeryüzünde Hak ile batılın, arasının ayrılmasına çevirmezler. Bunlarla Allah, davet ve dinine bir şey yapmak isterse Allah-u teala'nın istediği bu şey gerçekleşecektir. Acılara, verilen canlara karşılık değil. Hayır, dünya mükafat yeri değildir. Bu, ancak Allah-u teala'nın dilediğini gerçekleştirsinler diye seçtiği bazı kulları aracılığıyla davet ve dini konusunda Allah-u teala'nın takdirinin, kaderinin tecelli etmesidir. Onlara, dünya hayatı ve yeryüzündeki bu yolculuklar sırasında karşılaştıkları her darlık ve bolluğun küçük ve güdük kaldığı bu "seçilme onuru" yeter.

...

yoldaki işaretler - seyyid kutup
19:13

Kaynağın yapısının farklılaşmasında başka bir temel etken daha var. Bu, o örnek neslin sahip olduğu bilgilenme yönteminin değişmesidir.
Onlar, yani ilk nesil, Kur'an'ı kültür ve bilgilerini geliştirmek, zevk almak, yararlanmak için okumuyorlardı. Onlardan her biri Kur'an'ı salt kültürel bir tat almak, incir çekirdeğini doldurmayan ilmî ve fıkhî konularda bilgilerine bir şeyler ilave etmek için de okumuyorlardı. Onlar Kur'an'ın kendisine ve içinde bulunduğu topluma Allah'ın (c.c) ne buyurduğunu, kendisinin ve toplumun yaşadığı hayat hakkında ne dediğini öğrenmek için yaklaşıyorlardı. Savaş alanında emri uygulamak için bekleyen asker gibi, duyar duymaz amel etmek için bu emri alırdı. Yine onlardan hiçbiri bir oturuşta fazla Kur'an okumazdı. Çünkü okuduğu kadar, görev ve yükümlülüklerinin omuzuna bindiğinin farkındaydı. İbn-i Mes'ud'dan (r.a.) rivayet edilen hadisten anlıyoruz ki, onlar ezberleyip onunla amel edinceye kadar on ayetle yetinirlerdi. (Bunu İbn-i Kesir, tefsirinin girişinde zikretmiştir)
İşte bilinç... Uygulamak için okuma, bilgilenme bilinci... Onlara Kur'an'ın bilgi ve haz ufukları açılıyordu. Eğer salt araştırma niyetiyle bu işe yönelmiş olsalardı, bu kapılar onlara açılmazdı. İşleri yürüyor, sorumluluklarının yükü hafifliyordu. Kur'an, kişiliklerini yoğuruyordu. Onu zihin ve sayfalarda bırakmayıp nefislerinde, hayatlarında gerçekçi bir yöntem ile dinamik bir kültüre dönüştürüyorlardı. Ancak ve ancak tarihin seyir çizgisini değiştiren hareketler ve sonuçları ile olaylar bu yöntemle ortaya koyulabilir.
Kur'an, hazinelerini kendisine şu ruhla yönelenlere açar: Amel etme niyetiyle bilgilenme ve okuma ruhu. O, entellektüel bir haz alma, bir edebiyat ve fen kitabı, kıssa ve tarih kitabı olarak gelmemiştir. Ki o, bunların hepsini içermektedir. O, ancak, bir yaşama biçimi, katıksız, ilâhi bir yöntem olarak gelmiştir. Allah (c.c.) bu yöntem uyarınca, Kur'an-ı Kerimi bölüm bölüm indirmiştir.
...
Kur'an, topluca inmemiştir. Yenilenen ihtiyaçlara, düşünce ve anlayışlardaki değişimlere, toplumun karşılaştığı pratik sorunlara göre inmiştir. Âyet veya âyetler, özel bir durum ya da belirli bir olay hakkında iner. İnsanların taşıdıkları duyguları haber verir, bu konudaki emrin ne olduğunu bildirir, bu konumda uygulanacak olan pratik yöntemi belirtir, anlayış ve davranış hatalarını düzeltir. Bütün bunlarda, Rableriyle bağlantı kurar, bunu evrendeki belirgin özellikleri ile, onlara tanıtırdı. İşte o vakit. Allah'ın (c.c.) gözetimi altında, kudretinin genişliğinde, Allah'la (.c.c.) birlikte yaşadıklarını hissederlerdi. Böylece, günlük hayatlarını, bu sağlam ilâhi yönteme göre biçimlendirirlerdi.
İlk nesli meydana getiren şey, uygulamak için bilgilenme, okuma yöntemidir. Onu izleyen nesilleri meydana getiren de araştırmak ve haz almak için bilgilenme, okuma yöntemidir. Şüphesiz bu ikinci etken de seçkin örnek nesli, bütün nesillerden ayıran bir etkendir.
...
İnsan, İslâm'a girdiğinde, kendini bütün cahiliyye geçmişinden soyutluyordu. İslâm'la buluştuğu anda, cahiliyye döneminde yaşadığı hayattan büsbütün ayrılarak, yepyeni bir döneme başladığını biliyordu. Cahiliyye döneminde öğrendiği her şeye şüphe, ürperti ve korkuyla yaklaşıyordu. Onu, İslâm'la bağdaşmayan bir pislik olarak kabul ediyordu. İslâm'ın yolunu işte bu dikkatle öğreniyordu. Nefsi, kendisine galip geldiğinde, eski alışkanlıklarına çektiğinde, İslâmi yükümlülüklerini yerine getirmede bir zayıflık olduğunda, bunun günah ve yanlış olduğunu bilir içinde bulunduğu durumdan temizlenmesi gerektiğini bütün varlığıyla kavrar, yeniden Kur'an yolu üzere olmaya çalışırdı.
Cahiliyye dönemi geçmişi ile İslâmı kabul ettiği bugünü arasında bilinçli, bütüncül bir ayrışma vardı. Bu ayrışmadan cahiliyye toplumu ve onun sosyal kurumlarıyla olan ilişkilerinden topyekûn bir ayrılma doğar. O, cahiliyye ortamından kesin olarak ayrılmış, ve yine kesin olarak İslâmi çevreyle bütünleşmiştir. Ticaret dünyasında, günlük hayatta ilişki içinde bulunduğu bazı müşrikler olabilir. Bilinçsel ayrılma başka, günlük ilişki başka bir şeydir. Şirk akidesinden tevhid akidesine geçişte, varlık ve hayat hakkındaki cahili anlayıştan İslâmi anlayışa geçilmesini sağlayan, cahili ortamdan, örften, anlayış, adet ve ilişkilerden soyutlanma vardı. Yeni yönetime, yeni İslâm toplumuna, bütün itaatini, velayetini, bağlılığını bildirerek katılma sonucu doğan, cahili ortam, örf, anlayış, adet ve ilişkilerden soyutlanma vardı.
Yolların ayrıldığı nokta burasıydı. Yeni yolun başlangıç noktası cahili toplumun boyun eğdiği gelenek ve yürürlükte olan değerlerin baskısından yavaş yavaş ayrılmanın başladığı yerdir. Müslüman’ın karşılaştığı her şey sadece eza ve cefadır. Kendi kendine kararını verdi ve uyguladı. Ne cahili anlayışa, ne de cahili toplum gelenekler inin baskısına boyun eğdi.
Bugün biz, İslâmın daha önce tanık olduğu türden bir cahiliyyenin, belki de daha da sapkın bir cahiliyyenin içindeyiz. Çevremizde her ne varsa cahilidir: İnsanların anlayışları, inançları, adetleri, gelenekleri, kültürel kaynakları, sanatları, edebiyatları, yasaları... Hatta çoğumuzun İslâmi kültür, İslâmi kaynak, İslâmi felsefe, İslâmi düşünce diye bildiği şeyler... Bunlar da, bu cahiliyyenin ürünüdür.
Bu nedenle, nefislerimizde İslâmi değerler yer edinip kökleşemiyor, zihinlerimizde İslâmi anlayış berraklaşmıyor. İslâm'ın daha önce yetiştirip çıkardığı türden yeni bir nesil, artık içimizden çıkmıyor.
Öyleyse, İslâmi hareket yöntemi gereğince, eğitim ve yetişme döneminde içinde yaşadığımız, kendisine yaslandığımız cahiliyyenin bütün etkilerinden soyutlanmamız ve arınmamız zorunludur. O ilk dönem insanlarının beslendiği arı kaynağa, hiç bir şeyin karışmadığı, hiçbir şüphenin bulunmadığı arı kaynağa dönmek zorundayız. Ona dönmeli, bütün bir var oluş gerçeği ile insanın varoluş gerçeğini, insan ve eşya varlıklarıyla Allah arasındaki bütün ilişkileri ona dayandırmalıyız. Daha sonra, yaşam felsefemizi, değerlerimizi, ahlakımızı, yönetime, politika ve ekonomiye ait yöntemleri özetle hayatın bütün dinamiklerini oradan almamız gerekir.
Ona yöneldiğimizde salt araştırma ve yararlanma amacıyla değil, uygulamak ve amel etmek için okuma amacıyla yönelmeliyiz. Bizden ne olmamızı, niçin olmamızı istediğini öğrenmek için ona yöneleceğiz. Bu yolda yürürken Kur'an'ın o muhteşem güzelliği, o şaheser kıssaları, oradaki kıyamet sahneleriyle karşılaşacağız. Ve insan vicdanına uygun mantıkla... Ve daha nelerle... Ancak biz bütün bunlarla, bu, ilk hedefimiz olmaksızın karşılaşacağız. Bizim amacımız şunları öğrenmektir: Kur'an bizden ne yapmamızı istiyor? Sahip olmamızı istediği bütüncül (küllî) anlayış nedir? Allah hakkında ne tür bir düşünceye sahip olmamızı istiyor? Ahlakımızın, yaşam tarzımızın, günlük yaşama düzenimizin nasıl olmasını istiyor?
Sonra, özellikle nefislerimiz, kendimiz, cahili toplumun baskısından, cahili anlayışlardan, geleneklerden, yönetimlerden kurtulmalıdır. Amacımız, ne bu cahili toplumla anlaşmak, ne de onun velayetini kabul etmektir. Onun bu özelliği, cahiliyye özelliği var iken onunla anlaşmak mümkün değildir. Bizim amacımız bu toplumu değiştirmek için önce kendimizi değiştirmektir.
İlk yükümlülüğümüz bu toplumun gerçeğini değiştirmektir. Yükümlülüğümüz bu cahili varlığı temelden değiştirmek... Çünkü bu, İslâmi yöntemle, İslâmi düşünceyle esastan çatışan, ilahi yöntemin bizden yaşamamızı istediği hayatı yaşamaktan bizi zulüm ve baskıyla mahrum eden bir yapıdır.
...

Mekkî Kur'an insana, kendi varlığının ve çevresindekilerin varlığının gizemini açıklıyordu. Ona şöyle diyordu:

O kimdir?

Nereden geldi?

Niçin geldi?

Nereye gidiyor?

Onu yoktan var eden kimdir?

Onu kim götürecek?

Sonu ne olacak?

Devamla diyordu ki; Hissetiği, ancak bir türlü göremediği gayb alemi nedir ?

Sırlarla dolu bu alemi kim yarattı?

Bunu kim yönetiyor?

Kim döndürüyor?

Bunu yenileyen, değiştiren kimdir?

Ona şunları da diyordu:

İnsan, bu evrenin yaratıcısıyla, bu evrenle nasıl bir ilişkide bulunacak?

Şunu da açıklıyordu:

Kullar, kullarla nasıl ilişkilerde bulunacak?

İnsan varlığını ilgilendiren büyük sorun işte buydu. Gelecekte de yine bu olacaktır.

Bu büyük davanın yerleşmesi tam onüç yıl aldı. Arkasında insan hayatının kendisine bağlı olduğu şart ve ilkelerden başka bir şey bulunmayan bir dava.

Allah-u teala tarafından bu husus, yeterince açıklanıncaya, bu dini hakim kılmalarını takdir ettiği ve bunun yaşandığı pratik hayat düzenini kurmayı üstlenen insanlardan seçkin bir grubun kalplerinde bu anlayış, köklü bir şekilde yerleşinceye kadar Mekkî Kur'an, bu temel davaya, hayat sistemiyle ilgili hiçbir şeyi ilave etmedi.

...

Risaletin başlangıcından itibaren akide davasının bu şekilde oluşması; Allah Rasûlü'nün (sallallahu aleyhi ve sellem) tebliğde attığı ilk adımın insanları "Lâ ilâhe İllallah" a davet oluşu, onları hak olan Rablerini tanımaya, başkasına değil, yalnızca O'na ibadet etmeye çağırması hep Allah-u teala'nın hikmeti gereğidir

...

Çetin bir uğraştan sonra, akide ve akideden kaynaklanan güç yerleştiğinde; insanlar Rablerini tanıdığında, yalnızca O'na ibadet ettiğinde, "La ilahe illallah" kalplerde kökleştiğinde, Allah-u teala bu akide ve ona inananlarla, yukarıda yapılan önerilerin hepsini gerçekleştirir. Arabın egemenliği değil, Allah-u teala'nın egemenliği gerçekleşsin diye yeryüzü Bizanslı ve İranlı'lardan temizlenir. Yeryüzü ister Bizanslı, ister İranlı, isterse Arap olsun, bütün tağutlardan temizlenir.

...
Toplum, her türlü toplumsal zulümden kurtulur, İslâmi düzeni kurar. Allah-u teala'nın adaletiyle yönetir, O'nun ölçüsüyle ölçer, tek olan Allah-u teala'nın adıyla sosyal adalet bayrağını göndere çeker ve buna İslâm bayrağı adını verir. Ona başka bir ismi uygun görmez. Üzerine de "La ilahe illallah" yazar.

Nefis ve ahlak temizlenir, kalp ve ruh arınır. İstisnaî durumlar dışında had ve tazir uygulamaya gerek kalmaz. Çünkü denetim artık gönüllerdedir. Elde edilecek şey yalnızca Allah-u teala'nın rızası ve vereceği ödüldür. Denetim ve cezanın yerini Allah-u teala'nın gazabından korkma ve sakınma almıştır.

İnsanlık, sistem olarak, ahlak olarak, bütün bir hayat olarak, tarih içinde ancak İslâm'ın gölgesinde yüksek bir zirveye ulaşmıştır.
Artık her şey tamamlandı. Çünkü bu dini, bir devlet sistemi, bir hukuk, bir hüküm olarak hakim kılanlar, onu önce kendi gönüllerinde, hayatlarında bir akide, bir ahlak, bir ibadet, bir davranış olarak hakim kılmışlardı. Bu dinin egemenliği / hakimiyeti kurulurken onlara yalnızca bir tek şey vaad ediliyordu. Ve bu vaad, bir galibiyeti, bir gücü ve bu dinin kendi elleriyle zafere ulaşacağını içermiyordu. O vaatte bu dünyaya ait hiç bir şey yoktu. Sadece cennetti vaadedilen, yalnızca cennet...
...

Bu mübarek yöntemin bu derece başarılı olması, davetin ancak böyle bir girişle başlaması ve onun "La ilahe illallah" bayrağını tek başına kaldırıp diğerlerine sırt çevirmesi ve yine onun görünüşte bu sarp ve zorlu, gerçekte ise kutsal ve kolay yola girmesindendir.

Eğer bu davet,

- ulusal bir davet,

- toplumcu bir davet,

- ahlak eksenli bir davet olsaydı:

"La ilahe illallah" şiarından başka bir şiarı kendine şiar edinseydi, bu yöntem / metod Allah-u teala'ya ait olan bir yöntem / metod olmazdı.

Mekkî Kur'an'ın yapmaya çalıştığı şey; gönül ve zihinlerde "La ilahe illallah"ı yerleştirmek, diğer kestirme yolları değil de, görünüşteki zorluğuna rağmen bu yolu seçmesi ve bunda ısrar etmesidir.
...
Önyargısız, pazarlıksız teslimiyet imanın gereğidir. Nefisler bu teslimiyetle daha sonra inen İslâmi hükümleri hoşnutlukla kabul eder, inen hiç bir hükme itiraz etmez ve uygulamada herhangi bir gevşeklik göstermezler. İçki böyle yasak edilmiştir. Faiz, kumar da bu şekilde haram kılınmıştır. Bütün cahiliyye adetleri yok edilmiştir.. Kur'an âyetleriyle, Rasûl'ün (sallallahu aleyhi ve sellem) sözleriyle yok edilmiştir...

Oysa beşeri hükümetler bunların her birini kanunlarıyla, yasamalarıyla, sistemleriyle, yaşam biçimleriyle, askeriyle, otoritesiyle, propagandasıyla, basın yayınıyla engellemeye çalışmaktadır. Bununla da ancak sokaktaki pislikleri temizleyebilmektedirler. Toplumun iç yapısı ise kötülüklerle dolu olmaya devam etmektedir.

...

Bu sağlam yöntemle / metodla, bu dinin yapısının diğer bir ortak özelliği olarak ortaya çıkan şey, onun ciddi, eylemci / aksiyoner, uygulanabilir bir yöntem / metod oluşudur.

...

Allah Mekke'de sistem ve hükümleri indirip, Medine'de devlet kuruluncaya kadar, bunların çeyiz saklar gibi bir kenara bırakılmalarını dilemedi. Bu, dinin yapısına aykırıdır. O, bundan çok daha gerçekçi, çok daha ciddidir. O, çözümler üretmek için sorunlar yaratmaz. Ancak o, Allah-u teala'nın şeriatına teslim olan, onun dışındaki şeriatleri bütün boyutlarıyla, şekliyle, ilişki ve şartlarıyla reddeden; kendi boyutuna, şekline ve şartlarına uygun olarak yaşayan müslüman topluma seslenir.
...


Medine'de otoritesi olan, güçlü bir devlet kurulunca hükümler inmeye başladı. Müslüman toplumun karşılaştığı sorunları çözen, ciddi ve yaptırım gücüne sahip sistem yerleşti.

Allah Mekke'de sistem ve hükümleri indirip, Medine'de devlet kuruluncaya kadar, bunların çeyiz saklar gibi bir kenara bırakılmalarını dilemedi. Bu, dinin yapısına aykırıdır. O, bundan çok daha gerçekçi, çok daha ciddidir. O, çözümler üretmek için sorunlar yaratmaz. Ancak o, Allah-u teala'nın şeriatına teslim olan, onun dışındaki şeriatleri bütün boyutlarıyla, şekliyle, ilişki ve şartlarıyla reddeden; kendi boyutuna, şekline ve şartlarına uygun olarak yaşayan müslüman topluma seslenir.


seyyid kutup - yoldaki işaretler
13:04

İki insan arasındaki mesafenin hiç kapanmayacağını ve bir insanın başka bir insanı mutlak olarak anlayamayacağını fark edince, kalbini O’na açtı. İstediği şeyi insanlar veremeyecekti. İnsanların kötü niyetinden kaynaklanmıyordu bu. İstediği şeyi vermiyor değillerdi. Veremiyorlardı. Onu mutlak olarak ancak Mutlak Varlık anlayabilirdi. O’nun kendisini mutlak olarak anladığını hissedince, içindeki uzaklıklar kapandı; Mutlak Varlık, ona mutlak yakındı.
...
Nasıl oldu da bütün bunlar başımıza geldi? Gizli kalmaması, açığa çıkarılması gereken şeyin hayatın hakikati olduğu ve bunun için de çok fazla zamanımızın, enerjimizin, ikinci bir fırsatımızın olmadığı bir hayatta; hakikatin gizini bizlere hayatıyla sunan en sevgili, en insan insan olan Resulü (a.s.m.) unuttuk. Onun hayatındaki hakikatlerin peşine düşmek yerine, nefsimizin alçak meraklarına takıldık. Ve nefsimize zulmettik. Yaşarken ya insanları anarız, ya da kainatın Rabbi'ni. Kainatın Rabbi yerine bir insanı anmak onun her bir esmasına zulümdür. O'nun esması sonsuz olduğuna göre, sonsuz bir zulümdür.
...
Uykuyla ilgili çok sayıda bilimsel araştırmada sonuç şu: Uyku zamanı güneşin ritmine göre ayarlanmalı. Beyin, güneş doğmadan önce çalışır hale gelmeli. Yani beynini kullanan kişi güneşten önce uyanmış olmalı. Uyku, bedenin ve özellikle beynin dinlenebileceği bir zaman dilimi. Fazla uyumakla dinlenme arasındaysa doğrusal ilişki yok. Yani cumartesi geceleri kurulan "Yarın şöyle iyi bir uyku çekelim de dinlenelim" cümlesi aslında bir tür kendini kandırma, bir aldatmaca. Çağdaş yaşamın bize sunduğu bir hile, yalan.
...
En sağlıklı uyku, güneş doğmadan önce uyanmakla elde edilebiliyor. Güneş doğduktan sonra uykuda geçen her bir saat, dinlenmek yerine yorgunluk, halsizlik, hatta psikolojik olarak depresif bir ruh hali, çökkünlük ve isteksizlik getiriyor.
Uyku laboratuvarlarında yapılan çalışmalarda, güneşin doğumundan sonraya sarkan uykunun REM denilen dönemi uzamış görünüyor. Biz buna REM uzaması diyoruz. REM uzaması "beyin ödemi" denilen bir durumun ortaya çıkmasına yol açıyor. Beyin hücreleri arasında sıvı birikimi oluyor. Yani beyin şişiyor ve genişliyor. Bu da hücrelerin normal işleyişine mani oluyor. Beynin kimyasal işleyişi bozuluyor. Bu yüzden insanlar, pazar günü veya başka bir gün gün doğumundan sonra uyandıklarında baş ağrısı, yorgunluk, isteksizlik gibi belirtiler hissediyorlar. Bu da tam olarak depresyona uyuyor. Yani insanlar, pazar günü dinleneceğim beklentisiyle çağdaş dünyanın oyununa gelerek geç kalkıyor ve depresyona giriyorlar.
Bu arada küçük bir ayrıntıyı ilave edeyim. Güneşten önce uyanıp epey bir süre geçtikten sonra tekrar yatıldığında, beyin için bu yeni bir uyku hükmüne geçtiğinden REM uzaması dediğimiz durum ortaya çıkmıyor ki bu da, Hz. Peygamberin güneşin doğumundan 45 dakika sonrasına kadar uyumama uygulamasına tekabül ediyor.
Nasıl yaşayacağımız konusunda önümüze çeşitli tercihler sunuluyor. Önümüzde nereye gittiği anlaşılmayan sayısız yol var. Her yol bir tercihi gerektiriyor. Tercihleri ikiye indirgemek mümkün. Ya Yaratıcı'nın istediği gibi yaşayacağız ya da arzularımızın davet ettiği gibi. Kainatın içindekilerin ve bedenimizin Yaratıcısı, bütün bunları birlik ve ahenk içinde yaratıyor. Ve bizden bu ahengi gözetmemizi istiyor. Bedenimizin çalışma prensipleriyle kainatın çalışma prensiplerini ancak Yaratıcı bilebilir. O'nun istek ve arzularını en iyi anlayan ve uygulayan ise Hz. Peygamber (s.a.v.) olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.) ahenkli yaşamış, en doğru yaşamıştır.
Sadece bir gün dışında, Hz. Peygamber güneşten sonra uyanmamıştır. Onun gündoğumlarının seyrini kaçırdığını hiç sanmıyorum. Ve gündoğumuna bir gün bile Rabbini anmadan baktığını sanmıyorum.
Bu yüzden O gerçekten yaşıyordu. Çünkü Rabbinin istek ve emirlerine tam olarak uyuyordu. Yaşadığı hayat, kainatla, kainatın düzeni ve ritmiyle, bedeniyle ve bedeninin düzeni ve ritmiyle tamı tamına uyumluydu.
Hayatımıza katacağımız tek bir sünnet; sabah namazını eda etmek üzere güne güneşten önce başlama sünneti, hayatımızı aydınlatabilir. Onun her bir sünneti hayatımıza anlam katar zaten. Arzularımızın önümüze koyduğu kof ve yalan isteklerden, mesela pazar günü geç kalkmaktan yakamızı sıyırıp bize hayatı kolaylaştırır.
...
Aşk insani bir durum. Ve aşk iradi bir yaşantı değil. Bir de bakıyorsunuz ki aşık olmuşsunuz. Kanaatimce, aşk insanın sevilmek ve değerli olmak istediğini, bu yönde büyük bir ihtiyacı olduğunu anlaması için Yaratıcı tarafından verilmiş insani bir yaşantı. Her aşk düş kırıklığıyla biter. Aşk, insanın, bir başka insanı doyurmasının mümkün olmayacağı kadar büyük bir sevilme ve kendini değerli hissetme ihtiyacı duyduğunu anlaması ve bu ihtiyacı gerçekten karşılayabilecek tek varlık olan Yaratıcı'ya yönelmesi için bir araçtır. Sanki, aşık olunca insandan beklenen, kendisinde aşkın kaldıramayacağı kadar çok sevilme ve değerli hissetme ihtiyacı olduğunu anlaması ve bunu karşılayabilecek tek Varlığa yönelmesidir. Eğer aşka varoluşsal bir anlam yüklenirse, insanın kendisini mutlak değerli hissetmesi aşka bağlanırsa, işte o zaman, aşk sadece bir yanılgı ve düş kırıklığı olur.
...

mustafa ulusoy - yakınlık