Yüzyıllar boyunca insan, özgür irade diye bir şeyin var olup olmadığı üzerine kafa yormuş. Içinde bulunduğumuz yüzyılın başlıca sorunsalı ise, seçme özgürlüğü. Sorunun odak noktası, anlamı sorgulamaktan, eylemi vurgulamaya doğru kaymış. Seçme hakkının sınırlandırılmasına, özgürlüğe tecavüz gözüyle bakıyoruz. Demokrasi deyince çoğumuzun aklına seçme özgürlüğü geliyor, totalitarizmin de seçme şansından yoksunluk anlamına geldiğini düşünüyoruz. Seçme hakkı ve neyin seçildiği, bizim için çok önemli. Bu hak kişiliğimizin bir uzantısı, kimliğimizin bir parçası. Ancak, sürekli değişiklik ve belirsizlik gösteren bu evrende, her türlü seçim bir iddia ve gösteriş eyleminden ibaret. Bir seçim yaparken, bütünü düşünme ve kavrama fırsatını kaçırıyoruz. Seçim yaparken taraf tutuyoruz ve bizimle birlik olanları yanımızda kalmaya, bize karşı olanları bizim tarafımıza geçmeye iteliyor, seçim yapmayanları da unutulmaya mahkûm ediyoruz. Seçmek, böl ve yönet kuralını kendi kendimize dayatma yöntemidir. Seçerek ve taraf tutarak, gerek bilgiyi gerekse insanları bölüyoruz. Bölmekle, dogma haline gelen küçük bilgi parçalan ve hiçbir şeyi sorgulamayan bir kalabalığa dönüşen bir insan topluluğu üzerinde egemenlik kuruyoruz. Seçmekle, kendini haklı gören, başkalarını mahkûm eden insanlar haline geliyoruz. Bir tarafı, herhangi bir tarafı tuttuğumuz anda, totaliter olup çıkıyoruz.II
Seçim yapmaya kışkırtılıyoruz. Günlük yaşantımızın ve dünyada olup bitenlerin gitgide daha azım denetleyebilen, Hiroşima'dan ve bir nükleer felaket olasılığından bu yana önemsizliğimizin ve çaresizliğimizin gitgide daha çok ayırdına varan bizler, seçme eyleminden sahte bir güç alıyoruz. Seçme hakkı yüzümüze örtülen bir tül sanki; onun arkasından bakınca, kendimizi, bize baskı yapan bir sistemin denetleyicileri gibi görüyoruz.
Psikolojik açıdan kendilerini güvende hissetmek için durmadan yiyip şişmanlayan insanlar gibi, seçenekleri birbiri ardına tüketip duruyoruz. Temel güvensizliğimiz içinde, seçim ve tüketim yoluyla, fiziksel ve psikolojik bir şişkoluğa doğru yol alıyoruz pupa yelken, insanlar hiçbir zaman bugünkü kadar çok seçim yapmamış, başkalarını hiçbir zaman bu yüzyıldaki kadar seçtiklere şeylere göre değerlendirmemişlerdir. Seçmek, tüketim maddelerinin günlük tüketiminde durmadan yinelenen, takviye edilen bir eylemdir. Hayatta seçtiğimiz şeylerin çoğu bir alışveriş merkezinden satın aldıklarımızdır. Bir Kuzey Amerikalının
bir alışveriş merkezinde bir saat içinde yaptığı seçim sayısı, bir Asyalı köylünün ömrü boyunca yaptığı seçim sayısından çok daha fazladır muhtemelen. Tüketime yönelik olarak koşullandırılmış seçim davranışı genelleşerek, kültür ve politikadan arkadaşlığa ve evliliğe kadar hayatın her alanında kendini tekrarlar. Süreçleri yaşamaktansa, seçimleri tüketmeyi yeğleriz. Nispeten sınırlandırılmamış olan tüketicinin seçme eylemi dahi, “seçme”nin eğer gerçekten bir anlamı ve kutsallığı varsa, onu yok eder. Amerikalı şair Robert Frost'un “Seçilmeyen Yol” (The Road Not Taken) üzerine düşündükleri gerçekten geçmişte kalmıştır artık. Seçme eylemi, bizzat onun üzerine kurulmuş olan demokrasi sisteminde bile artık önemini ve anlamını yitirmiştir. En tipik, en sık görülen seçim davranışı, insanı seçtiği şeyin sahibi olmaya götüren davranıştır. Sonunda sahipleneceğimiz şeyleri seçmek üzere koşullandırılırız. Sahip olmakla güçleniriz. Gerek satın alma eylemi, gerekse sahip
olma durumu, insanı güçle donatır. Sahip olunan nesneyle sahibi arasındaki ilişki, o nesnenin özündeki gerçek değerden bağımsız olarak vardır. Seçme eylemine bir egemenlik duygusu eşlik eder: O sürece, seçilen şeye egemen olma duygusu. Bir güçlülük ve iktidar duygusudur bu: Herhangi bir karşılıklılık gerektirmeyen bir “Ben seçtim...” duygusu. Tek yanlı olmasına karşın, ilişki tamdır, eksiksizdir. “Ben” ki seçtim, ilişkinin tam olması için, karşılığında benim de seçilmem gerekmez. Kabul görmem gerekmez; yandaşı ya da karşıtı olduğum şey tarafından, sırası gelince bana meydan okunamaz. Ben Cumhurbaşkanımı seçebilir, Đsa'yı peygamberim olarak tanıyabilir, yeryüzünde dolaşmış ve dolaşan tüm güçlüleri ve büyükleri reddedebilir, kendimi, hepsi bir araya gelse, onların tümünden güçlü hissedebilirim. Bir şeyin lehinde ya da aleyhinde olmayı seçme gibi psikolojik ve zihinsel bir eylem, bizi
en büyük yargıç düzeyine getirir. Kimse bize meydan okuyamaz. Tüketici tercihleri gibi, her türlü sadakat ve bağımlılık da dar ve tek yanlı ilişkilerin birer sonucudur. Seçimimizi yaparız, olur biter. Tek yanlı seçim, en mükemmel güç ilişkisidir. Egemenliğin doruk noktası. Ama, aynı zamanda bir fantezidir bu. ... Bizim desteğimiz sayesinde servet ve güç birikimi yapanlar onlardır. Bu tek yanlı ilişkide, seçilen şey, hiçbir zaman bizim desteğimizi reddetmez. Anonim birey ile kurulu düzen arasındaki ilişki, ayrım gözetmez. ... Tam tersine, seçme ve bağlanma eğilimimiz yüzünden sömürülürüz.
gunduz vassaf - cehenneme ovgu
Posted in
|
0
Comments »
Bize böylesine yakın olan ölüm üzerinde neredeyse hiç düşünmüyoruz. Ölüm her an herkesin başına gelebilir. Mutlaka gelmek zorunda. Ölüm mutlaka olacaktır ve geçen her saniye bizi ona daha çok yaklaştırmaktadır. Ölümü yadsımak, yaşamı yadsımanın en güçlü göstergesi. Ölümlü olduğumuzu, öleceğimizi hemen hiç düşünmeyerek kendimizi zihinsel bir deli gömleği içine sokuyoruz. Yaşadığımız, kokladığımız, gördüğümüz, dokunduğumuz her anın bir daha gelmeyeceğini hissettiğimiz anlar o kadar az ki. Yaşamı böylesine özel, böylesine benzersiz kılan şey, her şeyin yalnızca bir kez olması. Bunu algılamak, ölümün bilincine varmakla mümkün olabilir ancak. Ölümün bilincinde olmayan insan, yaşadığının bilincinde de değildir. Her anımız ölüm unutkanlığı içinde geçiyor.
Ölüm sürecinin farkında olmak, yaşamın uçup giden güzelliğini algılamak demektir. Bu aynı zamanda, güzelliğin sürekliliğinin farkına varmak demektir; çünkü uçup giden şey, zaman ya da güzellik değil, bireyin kendisidir. Ölümü dışarıda bırakan tüm düşünce ve eylemler, yaşamı mülk edinme çabasına götürür insanı. Pek çok ilişki, bu olanaksızlık, bu yalan, yani yaşamın mülk edinilebileceği düşüncesi üzerine kurulmuştur. “Ebediyen” diye bir sözcüğün varlığı, bunun en iyi örneği. Zamanı iptal ederek ölümü durdurmak, sadece kendi aşamlarımız konusundaki açgözlülüğümüzün bir belirtisi değildir, aynı zamanda, yeryüzünde ne var ne yoksa hepsini birden sahiplenme çabasına işaret eder.
....
Sanayi devriminden bu yana yaşam anlayışımızın da bütünlüğünü yitirmesi ve yaşam konusunda uzmanlaşmaya gidilmesiyle birlikte, ölümle ilgili her şey bir kenara itilmiş, marjinalleştirilmiştir. Komşularımız, bakkalımız, öğretmenimiz gibi bize yakın insanların ölümlerini paylaşmadığımız gibi, cenaze törenlerinin, gömme törenlerinin, asılmaların, ölülerin yakılmasının bile farkında olmuyoruz. Yıllar yılı hemen her gün görmeye alıştığımız yarı-anonim kişileri (bizi işe götüren otobüs şoförü, her zamanki benzin istasyonunda parayı alan adam, ofisimizdeki asansörcü, postanede pul satan adam vb.) artık görmemeye başladık mı, hemen unutuyoruz. “Gösteri devam etmeli” kuralı, yalnız tiyatro için değil, bizim için de geçerli. Hepimiz gösterinin bir parçası haline geldik. Sahnede olmayan, artık ölmüş
demektir; yoktur. Yaşamla ilgilenişimiz, onu sahnede gördüğümüz gibi. Bizim sahnemizde. Bizim tasarladığımız sahnede. En temel zihni süreçlerimizden biri, ölümü unutma süreci. Özellikle yirminci yüzyıl Batı toplumu (ve onun etkisiyle dünyanın geri kalanı), yaşlanmayı bile unutacak şekilde yönlendiriliyor. Iki aşırı ucun, yani gençlerle yaşlıların toplumsal konumları, son yüzyıl içinde köklü biçimde değişmiş durumda. Eskiden, bebeklerle çocukların göz önünde bulunmaması, seslerinin işitilmemesi gerekirdi. Onlar, kendi
başlarına birer birey olarak kabul edilmezlerdi. Ancak yetişkin olduklarında birey sayılırlardı. Çocukların “çocuksu” bir tarzda giydirilmeleri bile, yakın geçmişe ait bir gelişmedir. Bunu anlamak için, on dokuzuncu yüzyıl tablolarına bir göz atmak yeterli. Öte yandan yaşlılar, daha önceleri toplumda hayli imtiyazlı bir konuma sahiptiler. Onlar bilgili, güçlü, bilge kişilerdi. Yaşlarından gurur duyarlardı. Şimdi durum bunun tam tersi. Göz önünde bulunmaması ve işitilmemesi gerekenler, yaşlılar artık. Çocuklar ise kutsal bireyler haline dönüştü Çocukları korumak, onların haklarını genişletmek için yasalar çıkarılıyor. Yaşlılar için böyle yasalar yok. Teknoloji, edebiyat, psikolojik araştırmalar ve yasal uygulamalar alanındaki bir dizi gelişme sonucu çocuğun rolü öylesine parlak bir ramp ışığına çıkarıldı ki, çocuk birçok bakımdan türümüzün en önemli kişisi haline geldi. Yaşlılar çeşitli yerlere kapatılırken, bebekler şimdi hemen her yere birlikte götürülüyorlar. Toplumun ve insan türünün çocuklara gösterdiği anlayış, katılma ve iletişim ruhu yaşlılar için söz konusu değil; onlara katlanılması gereken birer yük olarak bakılıyor giderek. Giyim örneğine dönecek olursak, şimdi çocuklar için özel giysiler ve modalar olduğu halde, yaşlılar için artık özel bir giyim tarzı yok. Geçen yüzyıldaki kendine özgü giyim tarzlarından yoksun bırakılmış oldukları
gibi, şimdi genç görünmeye, gençler gibi giyinmeye özendiriliyorlar. Yaşlanma, yaşlılık ve ölüm marjinalleştiriliyor, bertaraf ediliyor.
...
Birçokları için mükemmel yaşam, her şeyin önceden kestirilebildiği Isveç misali mantıklı düzenli bir toplumdur. Bilimin kesin arayışı da işte tam bu amaca, önceden kestirme ve bilme amacına yöneliktir. Günlük yaşantılarımızı denetlemek suretiyle cennetsi ya da sağlıklı bir gelecek toplum tarafından “garantiye” alınır. Ölüm unutkanlığı bizi rahat ve güvenli bir ruh haline götürür. Günlük eğlenceler, zevkler ve sorunlarla kendimizi meşgul etmemiz yeterli. Sorunlar her zaman birbirini kovalayacağı için, hiçbir sorun birey üzerinde varoluşsal bir etki yapacak kadar derin de olamaz. Ölüm unutkanlığı insanı varoluşa ilişkin hiçbir korku duymama gibi bir ruh haline yöneltir.
...
Yirminci yüzyılın moda yaşam güvencesi, otomobillerdeki emniyet kemerlerinde, sigara içmemekte, kolesterolsüz yemeklerde ve genel olarak “sağlıklı yaşam” anlayışında kendini gösteriyor. Ölümü yadsımanın, ölümsüzlüğe öykünmenin en acizane arayışları türümüzün yok olup olmama ikilemiyle aynı anda gündeme geliyor. Ölümü yadsıyarak, ölümü gülünç ve çaresiz çabalarla ertelemeye çalışarak hayata körleşiyoruz.
gunduz vassaf - cehenneme ovgu
Posted in
|
0
Comments »
Bir gün böyle bir yazı yazacağım aklıma gelmezdi benim. Ama bir yitiği onu en fazla kaybettiğimiz yerde arama mecburiyetinde kalıyorsak durum cidden vahim demektir. Sağlı sollu gecekondularla dolu bir sokağı altı ay arayla iki kez görünce fark ettim yitenin kâşane-gecekondu dinlemediğini. İlkinde ne yalan söyleyeyim yeşile, ağaca, toprağa hasret gözlerime gecekondu sokağı bir rüya gibi gelmişti. Güzdü ve yapraklar ağır ağır savruluyordu. İkincisinde gecekondu hızına rahmet okutur bir hızla hepsinin yerine müteahhit apartmanları dikilmişti ve parselin en geniş parçası bahçe toprağından devşirilmişti. Şimdi daha nizami bir sokak var orada. Cetvelle çizilmiş bir göstermelik. Ama ağaçsız topraksız. Kuru beton yığını. Hiçbir şey için değilse bile sadece bir bahçesi olduğu için gecekondular koruma altına alınmalı. Değil mi ki bahçe gecekondunun asli parçasıdır. Burun kıvırdığımız nice maceranın onca şaibenin arkasından çatı çatılmış olsa da bahçe unutulmamıştır. Birkaç metrekarede bahçeli bir geçmişin özeti çıkarılmaya çalışılır. O kadar ki evin büyük hanımı hızını alamamış, gaz sandığı, yağ tenekesi, hepsine de küpe çiçeği, karanfil daldırmıştır. Sardunya ağustos sıcağında su değdiğinde kokusunu salar. Çiçek hâlâ yaradılışın kadim parçası, kitabî olmayan bir bilgiyle başköşede yerini alır. Bahçe hiç olmazsa çit içine alınmıştır. Mülkiyet. Ama bu mülkiyet bildirgesine rağmen gecekondu sokağı komün yaşamın da tecrübe edildiği alandır. Bir eve inen kederden bütün mahallenin haberi, müjdeden nasibi vardır. Evlerin birinden bir gelin mi çıkacak, bütün derme çatma dolaplar onun önünde açılır. 23 Nisan çocuğu mu süslenecek? En cimri kadınlar bile taklit mücevherlerini onun saçlarının arasına iliştirmekte beis görmezler. Bir doğum, bir cenaze bir evin değil bütün sokağın meşgalesidir. Mahremiyetin alanı daralmıştır. Reçel kaynatmak ya da salça kurmak sokağın bütün kadınlarını aynı anda ilgilendirir. Kadınlar kapı önlerinde oturur, ikindi sonrası çay vaktidir. Bir fincan kahvenin hâlâ kırk yıl hatırı vardır. Yeşil erik, olur ya hamile kadınların payı göz ardı edilmeksizin toplanır. Pişenin kokusu aspiratörlerle emilmez, komşunun göz hakkı peşinen bilinir ki kazanılmış bir haktır. Çocuklar sokakta oynar ama babaların eve gelme vakti her şeyin sus pus olduğu eski zamanlardan kalmadır. Bir asma çardağı ihmal edilmez asla. Yorgun babalar kırk yılda bir ya da akşamdan akşama hafif hafif demlense de bahçe kapısında daima besmele vardır. O bahçelerde hem herkesin olan hem de hiç kimseye ait olmayan kediler dolaşır. Herkes bilir ki onların sırtında Peygamber elinin ebedi izi vardır. Mevsimleri tanır siyah önlük-beyaz yaka çocuklar. Takvime ihtiyaçları yoktur onların ekimin geldiğini fark etmek için. Mevsimler ağaçlardan okunur. Yağmur belli, mevsimler mevsim, aylar aydır. Orada sokak ışıkları henüz yıldızların ışığını boğacak kadar artmamıştır. Pervaneler yönlerini şaşırmaz. Çıplak, vahşi aşklar yaşanır bu yüzden. Her delikanlı Yeşilçam filmlerinden çıkma, her genç kız bir parça Türkan Şoray’dır. Her sokağın tipleri bellidir. Cimri, cömert, aldatan, döven, bilge, deli, saman altından su yürüten, gemisini kurtaran, batıp giden. Ötekidirler. Ama bunu dert ettikleri de söylenemez. Ara sıra bağırlarından çıkan yanık bir ses içlerini serinletmeye yeter. Seçkin kitleden alınmış güçlü bir rövanşın bütün eksik gedikleri telâfi edeceğine duydukları güvenle bakarlar bahçelerine. Gecekondu sokağından son geçtiğimde kediler yok olmuştu. Ben görmedim, kulağıma fısıldayacak kuşlar da yoktu ama besbelli güceniktiler. Böyle giderse gelecek nesiller bahçeyi sözlüklerden tanıyacak. Tamam, estetize ediyorum, idealleştiriyorum biliyorum. Düpedüz yazıyorum. Romantik olduğum da bir yafta gibi boynuma asılı. Gecekondu bu. Sebebi, sonucu, sorumlusu, masumu, mazlumu, ideolojik boyutu, ticari kurnazlığı var. Ama ben gördüğümü söylüyorum. Neticede şu yazdıklarımda ben hem mecazlı hem de gerçekçiyim. Yani düpedüz kinayeliyim. gecekondular koruma altına alınmalı - nazan bekiroglu
Posted in
|
0
Comments »
Sizin bir bahçeniz var öyle mi? Bahçe dediysem yer arsızı zamane müteahhitlerinin iki villa arasında göze göz, dişe diş bıraktığı üç metrelik koridordan söz etmiyorum ben. Yüksek duvarların arkasına saklanmış eski zaman bahçelerinden bahsediyorum. Morun mor, salkımın salkım olduğu, onca çiçeğe ağaca rağmen toprak saksılarda sultan küpesi, sardunya ve karanfilin ihmal edilmediği, eflatun elbiseli genç annelerin tarhlarında dolaştığı eski zaman bahçelerinden. Siz o bahçede ağaçları yaprağından, dalından, endamından tanırsınız. Sık dalların arasından geçen rüzgârın fısıltısına kulak verir, yağmurun kimi ışıklı, selli pullu, kimi bıkıp usanmadan günlerce yağdığını görürsünüz. Mavi minelerin açtığı, toprağın terlemeye başladığı günlerde bir kilimi dut ağacının altına yayar, bir mavi çaydanı da o kilimin üzerinde ağırlarsınız. Ara sıra bir kedi de geliyor olmalı bahçenize kim bilir belki bir köpeğiniz bile vardır. Bu durumda kediniz tekir, köpeğiniz karabaş olmalı. Pek geçinemeseler de olur. Zaman zaman didişmelerinde ne beis var? Bir pençe darbesi, biraz tırmık izi. Araları her zaman biraz limonî. Sizin bir bahçeniz varsa, mevsimleri de tanıyorsunuz demektir. Sizin için mevsim, cep telefonlarının ekranındaki bir tarihten ibaret değildir sadece. Baharı çiçeklerinden ağırlarsınız. Elmalar beyaz çiçek açıyordur örneğin, ayvalar pembemsi. Erikler hele, şubat rutubetinin üzerine ilk güneşte kar rengi. Sizin için yaz, güç belâ biriktirilmiş iki kuruşla beş yıldızlı bir otelde çekilen çile değildir. Bütün şehir, rutubetini toprağın alamadığı betonarme bir seranın içinde buram buram terlerken sizin bahçenizde havanın yapış yapış sıcağını toprak emer. Derken güzü acı incirin kokusundan, nar dallarından seçer, yaprakların nasıl sarardığını, güllerin solduğunda bile güzel kaldığını kim bilir kaçıncı kez tecrübe edersiniz. Kışın kar da yağar sizin bahçenize. Kuru dallara dönmüş ağaçların beyaza büründüğünü eski bir yılbaşı kartından değil de bir bahçeden seyretmek, sahi ne güzeldir. Portakal, mandalina ve turunç ağaçlarınız varsa, ki mutlaka olsun, onlar yaprak dökmez ve hatırladığım kadarıyla kar altında harikulâdedirler. Üzerinden rüzgâr geçerken ağaçlar o bahçede size konuşuyor olmalı. Ne söylediklerini anlayamasanız da bir bilginin kendisi değil ama hissi doğar üzerinize ve bu çok değerli bir histir. Çünkü size eğer anlayabilirseniz çok eski zamanlardan hikâye eder. Dünyanın henüz yaratıldığı devran kadar eski zamanlardır bunlar. Irmakların kendilerine ayrılan yataklarda akmaya henüz başladığı, yağmur damlalarından ilkinin toprağa henüz düştüğü, ilk rüzgârın deniz üzerine ilk kırışığı, ilk köpüklü dalgayı henüz yaydığı, ilk kuşun kanat çırparak henüz havalandığı; ilk kurt yavrusunun ininde tembel tembel gerinip de ilk avının üzerine atılmayı annesinden daha öğrenmediği, buzul ülkelerinde yaşayan beyaz kürklü ayıların üşümediği, sıcak ormanlardaki renkli kuşların yanmadığı zamanlar kadar eski. Ve dahi bütün bu oluşun, adına insan denen varlığın bakışıyla anlam kazandığı ve o insanın da "evreni insan için, insanı ise kendisi için" Yaratan'a verdiği sözü hatırladığı, güneşin ilk kez doğduğu, ayın ilk kez battığı ilk dünya günündeki saf uyumu bozmadığı zamanlar kadar eski. Şimdi bunca hatırlamadan sonra sorumdaki safiyeti bağışlayın lütfen. Tecahülüm bu kez arifane değil, ciddi: Sizin bir bahçeniz var öyle mi? Sendelediğinizde düşmemek için yaslanabileceğiniz ulu bir ağaç, sırrınızı karanlığına haykırabileceğiniz kör bir kuyu, dili sökülecek karıncalar, hatırlanacak bir Taht-ı Süleyman, selâmetini üzerinize serecek bir asma dalı, yanıp kavrulduğunuzda altında ıslanacağınız bir yağmur ve kıyamet yarın kopacak olsa bile ağacınızı dikebileceğiniz bir toprak parçası. Ve dünyanın gecesini kemâle erdirmek üstünüze vazifeymiş gibi her defasında çarptığınız her duvardan sonra yaralarınızı sarabileceğiniz bir nar ağacının gölgesi de o bahçede mi?
sizin bir bahçeniz var öyle mi? - nazan bekiroglu
Posted in
|
0
Comments »
Şu adada, bu parselde, şehrin son çıkışı, son kumsalı, son kıyısıydı. Doldurula doldurula iyice uzaklaşmış bir denizler manzumesinde o da olmasa dalgaların kumsalda nasıl kırıldığını unutacaktık. Ama birden ağır metal gövdeleri, homurtulu iç organları, saygısız ve uyumsuz ayaklarıyla kepçeler, dozerler, genç ve iş bilir mühendisler kumsalın üzerinden geçmeye başladı. Vallahi şimdi. Bu olmadı.
Ne olurdu bu denize, bu buluta, bu son kumsala dokunulmasaydı. Bu su bulanmasaydı. Gidelim buralardan, desem. Nereye, demezler mi? Dalgaların yaratıldıkları günden bu yana kırılmayı bildikleri bir kumsalın kıyısına. Yok annem, yok öyle bir yer. Öyleyse taşa dönelim şimdi.
Öncü rüyalar görülmüştü çoktan. Geliyorum demişti. Bedenine nicedir su yürümüş yirmi iki ağaç (saydım), bir otopark ya da benzer bir şey uğruna (yalanım varsa iki gözüm önüme aksın), bellerinin ortasına yedikleri darbeyle yıkılmışlardı yere. İniltilerini duydum, tanığım da vardı. Lüks konutlar saltanatı dört yüz çamın biçildiği yerden başlamıştı. Ve küçük düşler gelip büyük kapıya dayanmıştı.
İçimde çok büyük bir sıkıntıyla uyandım. Bu rüyanın bir hayra yorması artık yoktu. Kıyametin gölgesi küçük kıyamet. Büyüğü çok geçmedi, koptu. Muazzam ölçüde artmış dünya nüfusunun yaşaması için enerjiye ihtiyaç olduğunu ben de biliyordum. Enerji elde etmenin en kolay yolu gibi görünen nükleer ve onun tekinsiz terminolojisi hakkında benim de beynim ha yıkandı ha yıkanacaktı. Ama böyle olmamalıydı.
Şimdi sözüm sana. Senin yönetmenin, hani "imparator" Kurosawa'nın modern insanın evrensel komedyasını sunduğu Yume/Düşler filmindeki sondan bir önceki düşü hatırlıyorsun değil mi? İnsanlığın giderek cinnete dönüşen bir teknoloji takıntısında kendisini yok edişinin hikâyesini anlatan bir kıyamet düşüydü bu. Bir insan bedeni, ipek bir mendilden bile hızlı yokluğa yuvarlanıyordu ama aynı beden, radyasyon taşıyan bulutları kovacak hızı kollarında bulamıyordu. Yüreği kirlenen insan bu noktaya kendi ayaklarıyla kendi hür iradesiyle gelmişti ve radyasyonla temsil edilen teknoloji insanı insanlığından çıkarmıştı. Radyoaktif deneylere merak salan insan doğal olanın yapısına musallat olacak kadar demonlaşmış lâkin onun hırsının sınırsızlığı gün gelip demonu bile ağlatmıştı. İnsan, şeytanı bile geride bırakmıştı sözün özü. Kontrollü teknolojiden bahis, cürümünün bahanesini kuran cerbezeli aklın neticesiydi sadece, sadece bir avunmacaydı. Öyleyse tümden gözden çıkarılması gerekti. Çünkü korkulu düşler görmektense uyanık kalmak daha iyiydi.
Hikmetini kaybetmiş hendesenin cürümüdür bütün çektiğimiz. Çünkü hırs insana özgüdür, onun mayasında vardır. Aç gözlüdür insan, hoyrattır. Ödediği bedel her defasında artsa da unutkandır. Onun doğasında mevcut olan bu şeytanî enerjiyi durduracak yegâne ise hikmettir. Hikmet, varlığın özündeki düzeni görebilme ve o uyumun dışına çıkmama basireti. Mektebi medresesi yok bunun. Basiret. Yani gönül gözü. Sezgi.
Hendese (mühendis ile aynı kökten geliyor) evrenin özü aslında, hakkını teslim etmek gerek. Her şeyin incecik hesaplar üzerinde durduğu bir evrende yaşıyoruz. Kaybolan, bir bilinç hali sadece. Hendese, hikmetini kaybetmiştir çoktan. Geçmişler olsun. Hikmetle bağlantısını kesen hendesenin mühendisi, hikmeti kendinden menkul zannediyor. Sınırlar çoktan aşılmış, yükselttiği her yapıda bir parça daha tanrılık taslıyor.
Benim kumsalıma çoktan dozerler üşüştü. Düşlerim kötü. El'an seni merak ediyorum. Ben düşerim ben ağlarım, yok bu işte. Senin düştüğün yerde bütün dünya, en evvel de senin masum, çaresiz ve çilekeş halkın kanıyor. Şimdi nefesini tutmuş bekliyorsun. Seninle birlikte herkesin nefesi tıkanıyor. Teknolojinin insana konfor sağladığını ama ona huzur katamadığını, depremle baş etsen tsunaminin seni vurduğunu, tsunami ile baş etsen (büyük ihtimalle yakın bir gelecekte bunu da başaracaksın), kendi ellerinle döşediğin borudaki sızıntıyı. Artık görebilecek misin? Yoksa elin ayağın tutup da ayağa kalktığın ilk anda "Nerede kalmıştık" mı diyeceksin?
nazan bekiroglu - hendese ve hikmet
Posted in
|
0
Comments »
Hâlden hâle girmesi aşkın doğasındandır. Cennet-mekân bir duygu olmasına rağmen değişken mizacı onun bir dünya bulaşığı taşıdığını da gösterir. Makamdan makama atlar aşk, hâlleri vardır. Hayranlık ile başlar aşk, her hayranlık bir hayret doğurur. Nasıl olduğuna, bunun nasıl olup da sizi bulduğuna, üstelik sadece sizi bulduğuna hayret ettiğiniz ihtilâlli bir kamaşma hâli. Evren ile bir bütün olduğunuzu, yaradılışın sadece size mahsus kılındığını hayretle fark edersiniz. Dünya bu kadar güzel miymiş, insanlar bu denli iyi? Bütün şarkılar sizi bütün kelimeler onu anlatmakta; Züleyha "çöre otu" dese de Yusuf'tan bahsetmektedir aslında. Her ilgi aynı merkeze çıkar. Bu, harikulâdedir. Bir yörüngeye bağlanmış, onun etrafında dönmektesinizdir artık. Üstelik mukabelesi de vardır. Sizin, yörüngesine girerek etrafında döndüğünüz parıltılı seyyare de sizin etrafınızda dönmektedir. Orada zaman durur. Âşıkın zamanı cennet zamanıdır çünkü, onun kalbi zamansızdır. Aşkın duygular arasındaki müstesna yeri zamansızlığı yani cennet zamanını daha bu dünyada kalbe tecrübe ettirmesiyle ilgili olmalıdır. Hayranlık ve hayreti, "yaratma" izler. Vasf edilse bile bu şehr içre olmayan dilberleri, hiç olmayan kadınları gerçek sanmaya başlarsınız. Duvardaki fotoğraf gerçekteki sevgilinin yerini tutmaya başlar. İmaj gerçeğin yerini işgal eder saygısızca. Sır, sevgilinin kendisinin bile boy ölçüşemeyeceği bir heyulâya dönüşür. Aşkın en ihtişamlı fakat en tehlikeli makamıdır bu. Ama başka yolu yoktur. Gün gelir yarattığınız sen ile gerçek sen'in aynı olmadığını fark etmeye başlarsınız. Durup dururken durgun suyun üzerine bir fiske vurulur, bir küçük taş düşer. Su dalgalanmaya mı başlamıştır? Büyünün bozulduğu ilk andır bu. Âşığın kalbinde dünya zamanı bir iki saniye ilerlemiştir. Büyünün bozulmasından çok daha fazlasını, büyünün bozulabileceğini anlarsınız o an. Kendinizi bunun böyle olmadığına ikna etmek için gerekçeleriniz henüz yeteri kadar kuvvetlidir. Her defasında düştüğünüz kuyudan çıkmanız mümkün olur, yine cennet zamanı olur. Ama öyle bir an gelir ki bu kez oradan çıkmanızın artık mümkünü kalmamıştır. Üstelik aşkın gailesi insanı aşk olgusu ile yüz yüze getirmesidir, bir aşkın yıkılması bütünüyle aşka olan inancı yerle bir eder. Bir aşk biterse "aşk"ın bittiği makamdır bu. Kıyamet hâli burada başlar. Kıyamet hâlini aşkın enkaz hâli izler. Yarı ölü, soluk alıp vermekte zorlanırsınız ve bildiğiniz tek şey vardır: Bu böyle gitmez. Bu yüzden aşkın inkılâbı elzem, ya sükûnete ya cinnete ya nefrete dönüşmesi kaçınılmazdır. Sükûnet makamında her şey bir gölgeye dönüşmüş, sakinleri bu dünyada kalmayı, hiç olmazsa avunmayı başarmışlardır. Görece kazasız geçmişlerdir bu yangın koridorundan. Cinnete düşenler dağ gibi dalgaların kıyıyı uğultularla dövdüğü vakitlerde çıkarlar ortaya. Yüzlerinden tanırlar birbirlerini. Bir yarıları inip de tahammül edemedikleri derinde kalmış, vurgun yemişlerdir onlar. Karanlık bir sözcük, kırık bir hıçkırık, yaralı bir gülüş kaplamıştır yüzlerini. Bakarlarsa da görmezler. Bu dünyadan değillerdir artık. Varlıkları ile yoklukları arasında bir fark yoktur. Kırık bir şarkıyı mırıldanırlar biteviye. Onlar dokunulmazlardır.
Nefret, aşktan boşalan yere dolduracak daha uygun bir duygu bulamayanların hâlidir. Enerjisi aşk kadar yoğun, aşk kadar ateş tek duygu belki nefret olduğundan. O da bir şeyi, tek şeyi, aynı şeyi muhatap aldığından. Aşk kadar yakıcı bir o kadar katıksız. Aşk kadar dengesiz, aşk kadar toz duman.
Nihayetinde af hâli gelir aşkın eğer gelirse. Nefretin bile son bulduğunu fark ettiğiniz bir sabah af makamında olduğunuzu fark edersiniz. Nefreti besleyen aşk da ortadan kalkmıştır aniden. Hayret! Söndürdüğünüz bütün kandiller bir bir yanar. Kaldırdığınız bütün giysiler yeniden sırtınızdadır artık. Affedersiniz. Af dilersiniz. Zaman yeniden dünya zamanıdır. Ve af, aşkın külliyatı içinde en pahalı makamıdır. Bedeli bizatihi aşkın kendisidir çünkü.
nazan bekiroglu - aşkın hâlleri
Posted in
|
0
Comments »
...
Bu fenomenin siyasi arka plani iyi bilinmektedir. Pek cok halk hareketi son on yilda tutucu ekonomik trendleri, liberal, isci ya da demokratik-sosyalist hukumetleri basa getirerek tersine cevirmeye calismis, ancak ekonomik politikanin degismedigini, hatta kuresel sirketlerin isteklerine daha da dogrudan hizmet ettiklerini gormuslerdir.Hukumetlerde daha cok seffaflik saglayan yuzyillardir gerceklesen demokratik reformlar birdenbire, yeni cokuluslu guc ortaminda etkisiz hale gelmistir. Seffaf olmayan sirketler arka odalarda kuresel siyasi gundemi belirlerken, acik ve hesap veren bir parlamento ya da Kongre ne ise yarar?
...
Nike, Reebok, The body Shop, Starbucks, Levi's ve th Gap'den ayni nakarati tekrar tekrar duymussunuzdur: "Neden bizimle ugrasiyorsunuz? Biz iyi olanlariz!" Cevap basittir. Onlar digerlerinden ayrilmaktadir cunku kendilerini iliskilendirdikleri, onlari zengin eden politikalar -feminizm, ekoloji, yoksul mahallenin guclendirilmesi- sadece marka mudurlerinin etrafta bulduklari, siradan etkili reklamlar degildir. Bunlar pek cok insanin hayatlarini ugrunda savasarak gecirdigi karmasik, temel sosyal goruslerdir. Bu fikirlerin alayci carpitilmasi olarak gordukleri seylere karsi kampanya yapan eylemcilerin ofkesine haklilik kazandiran da budur. Ununu iscileri dusuncesizce isten cikarmakla kazanan meshur Al Dunlap, sirketin hesap vermesi cagrilarina testeresinin hizini arttirarak cevap verebilir ancak Levi's ve the Body Shop gibi sirketler bu cagrilara omus silkemez cunku en basindan itibaren sosyal hesap verici olma ozelligini sirketlerinin temeli olarak aciklamislardir. Tekrar tekrar, reklam ekipleri yaratici bicimde kendilerini astiklarinda -tipki Ikarus gibi- dusmektedirler.
...
no logo - naomi klein
Posted in
|
0
Comments »
|