| 17:24 |
|
|
TÜRKİYE KÖYLÜSÜNE MEKTUP: BİR AİLE ÇİFTLİĞİ HİKAYESİ
Sevgili dostlar,
Geleneklerinizi, kültürünüzü, onurunuzu ve yaşam sevginizi korumakta başarılı olamazsanız, yaşam biçiminizin ne derece de ğişeceğini hayal bile edemezsiniz.
Biz Batılılar sizin köy topluluklarınıza ve tarımsal ürünlerini zin çeşitliliğine; meyvelerinize, balıklarınıza, ormanlarınıza ve çi çeklerinize gıpta ile bakıyoruz. Bir zamanlar biz de bunlara sahip tik ancak bunları kararlılıkla savunmayı başaramadık ve bunun bedelini çok ağır ödedik.
İngiltere'de bir zamanlar yabani çiçeklerle ve doğanın parfüm leri ile dolu muhteşem çayırlarımız Rüzgarda dalgalanan otların üzerinde kelebekler uçuşur, gün doğarken ve batarken kuş lar yüksek sesle şarkı söylerdi. Salınan mısırlar ve tomurcuklanan çalılıklar arasında çalışır, sapları tırmıkla toplayıp arabalarla ot getirirdik. Anlımız terli ve ellerimiz nasırlı ama kalbimizde sevgi ile hasat zamanı birbirimize yardım ederdik. Hasat güneşi yeni şafak lara doğru batarken, ineklerimiz güzel kokulu tarlalarda otlardı. Ev yapımı biramızı ya da şarabımızı açtığımızda ve ayaklarımı zı uzatıp geçen günün işlerini düşündüğümüzde mutlu olurduk. Doğa huzurluydu ve dolayısıyla biz de huzurluyduk! Yaşam biçi mimiz böyleydi.
Ancak dikkatli olun dostlarım, artık durum böyle değil. Güze lim dünyamıza bir şey oldu. Bize ve çocuklarımıza adını bilmediği miz bir hastalık bulaştı. Çiftliklerimiz ve köylerimiz ölmeye başladı. Yardım istedik, ama kimse el uzatmadı. Kuşlar bile başka diyarlara uçtu; arılar çiçeklerden bal almamaya başladı ve çeşmelerimizden
akan su acılaştı. Büyük yollar acımasızca vadilerimizi delip geçti ve doğa ile insanın bir arada yaşadığı nazik toplulukları kenara itti. Trafik vızıltısı arıların vızıltısını bastırdı. Koyu renk takım elbise li adamlar pahalı arabalarıyla kapımıza geldiler. Hayatta kalmak istiyorsak, "modern" olmamız gerektiğini söylediler. Çiftlik gübresi ve kompost yerine, kimyasal gübre ve nitrat kullanmamızı söyledi. ler. Hibrit tohumlar satın almamızı ve geleneksel çeşitlerimizi ko rumayı bırakmamızı, böylece daha zengin olacağımızı söylediler. Dönümden daha fazla rekolte alacağımızı ve onlarınki gibi araba larımız ve büyük televizyonlarımız olacağını söylediler.
Bu yabancılar kapımıza geldiğinde köpeklerimiz onlara hav ladı. Pek akıllı değildik. Bunun işe yarayabileceğini düşündük, tav siyelerini dinlesek iyi olurdu. Ne dediğini bilen "eğitimli" insanlara benziyorlardı. Nitrat gübresinin kokmadığını ve komşuların şika yetlerinin sona ereceğini söylediler. Çiftlik gübresinden daha ucuz çünkü serpmek çok az zaman alıyor, "vakit nakittir" dediler! Hiç böyle düşünmemiş olmamız ne kadar komik.
Sonra bir gün köyümüzün bakkalı kalitesiz ekmekler satmaya başladı. Fırıncı 'artık doğru buğdayı bulamıyoruz ve değirmenci daha hızlı ve kolay teknikler kullanmaya başladı" dedi. Bildiğimiz una yeni katkı maddeleri bile koymaya başladılar. Dedemiz "bir gün bunların acısı çıkar" dedi. "Böyle olmaz" dedi. Ne kadar da haklıymış!
Köydeki manavın "yeni yöntemler" kullanılarak yetiştirilmiş dev karnabaharlar getirttiği günü hatırlıyorum. Bir tane aldık; çok suluydu ve tadında bir gariplik vardı. Ancak çoğu kişi görü nüşlerinden etkilenmişti ve bunları alıyordu. Havuçlar düzgün ve temizdi. Manav bununla gurur duyuyor, temiz oldukları için daha sağlıklı olduklarını söylüyordu. Patatesler, pancarlar, marullar ve hatta domatesler de yıkanmış ve parlatılmış görünüyordu. Ama hiçbirinin tadı eskisi gibi değildi.
Bizi en çok şaşırtan da elmalar oldu. Bunlar Yeni Zelanda'dan ithal ediliyordu! Dedem bunun delilik olduğunu, onun gençliğinde çoğu köyün elma bahçeleriyle çevrili olduğunu ve çok fazla çeşit elma olduğunu; her çeşidin tadının ve saklama koşullarının farklı olduğunu söyledi. Şaraplık elmaların daha küçük ve çok ekşi olduJulian Rose
gunu sikmalık elmaların çocukların en sevdiği tür olduğunu; en tath ve lezzetli elma yarışmaları yaptıklarını anlattı. "Yerel pazar larin taze meyvelerle dolu olduğu günler çok da uzak gibi gelmiyor. Kırmızı kirazlar, dolgun erikler, olgun ahududular, böğürtlenler, bektaşi üzümleri ve frenkerikleri, renkleri göze hitap ediyor, ağızla n sulandırıyordu" dedi
Görüyorsunuz dostlarım, elimizdekinin kıymetini bilemedik. Doğanın zenginliği avucumuzun içindeydi ama "yeni yollar"ın ak lımızı çelmesine izin verdi
Çocuklarımız "modern olmanın" önemli olduğunu düşündü ler. "Geçmişte kalmamalıyız" dediler, "zamana ayak uydurmalı ve eski yöntemlerden kurtulmalıyız". Ama şimdi endişeliler ve ziyare te geldiklerinde iyi görünmüyorlar. Gergin görünüyorlar ve bütün gün televizyon açık olmadıkça rahatlayamıyorla
Zaman geçti, biz ne olduğunu tam anlamadan hayat pek de iyi gitmemeye başladı. Evimizi geçindirmek için daha fazla ve daha hızlı çalışmamız gerekiyordu. Uzmanların söylediği gibi hayat daha kolay olmamış, daha çok para kazanamamıştık. Yeni makineler çok pahalıydı ve bunları almak için borca girmiştik. Hasatta birbirimi ze yardım etmek yerine, komşular birbirleriyle rekabet etmeye baş ladılar! Artık başkalarına yardım edecek zamanları yoktu. Devlet "ihracat piyasası" için daha fazla üretmemiz gerektiğini söylüyor, hatta daha fazla ürün almamız için gübre desteği veriyordu. Ürün lerimizin fiyatı gittikçe düştüğü için geçimimizi sağlamakta daha fazla zorlanıyorduk. Sonra Amerika'dan süpermarketler geldi. Fi rınımızı, manavımızı ve hatta değirmencimizi o zaman kaybettik. Demirci kapandı, "artık aletleri eskiyen insanlar tamire getirmek yerine atıp yenisini alıyorlar" ded
Size bunları anlatmamın nedeni, bizim yaptığımız hataları yap manızı istememem. Lütfen yapmayın. Bugün köyümüz bir tatil ye rine dönüşmüş durumda. Evlerimizi satın alan insanlar yaşantımız la ilgilenmiyor. Şehirde çalışıyor ve evlerimizi çok şık ve pahalı hale getiriyorlar. Çocuklarımızın parası burada bir ev almaya yetmiyo
Bu haksızlık değil mi? "Modern yöntemler" mutluluk getirmedi. Uzmanların bile çözemediği birçok sorun getirdi. Siyasetçiler buna "ilerleme" diyorlar.
Avrupa Birliği, elinde bir sürü formla geldi. Paranın bir bedeli vardı. Arazide çalıştığımızdan daha çok zamanı form doldurmak için harcamaya başladık! Ineklerimizin kulaklarına plastik etiket ler takmamız gerekti, sonra domuzların ve koyunların. Çok komik görünüyor ve kulakları yırtılıyordu. Sonra "pasaportlar" geldi. Ina nabiliyor musunuz? Pasaportlu inekler! O büyük parlak arabalarla gelen yetkililer her şeyi denetliyordu. Ninem "bizi ele geçiriyorlar" dedi, haklıydı.
İnsanlar artık doğayı anlamıyor. Doğa sadece tatil fotoğrafla rının fonu haline geldi, hayatlarında ona yer yok. Çocuklarınızın kırsal bir eğitim almasını istersiniz değil mi? Ellerini kirletmelerini, su birikintilerinde zıplamalarını ve biçilmiş otlarda yuvarlanmala rını. İneklerin otlatılmasına yardım etmelerini, tavukları yemleme lerini ve gerçek ekmek pişirmelerini.
Burada insanların büyük bölümü yolunu kaybetmiş. "Daha iyi" bir şey arıyorlar ama bunun ne olduğunu bilmiyorlar. Köylere dön meye, hatta eski köy topluluklarını yeniden yaratmaya çalışıyorlar! Aslında çok saçma geliyor; yaşantımızı "eski moda" diye bir kenara atan insanlar, şimdi bunu nasıl yaptığımızı öğrenmek istiyorlar! Na sıl kendimizi beslediğimizi ve hayattan nasıl bu kadar memnun ol duğumuzu? Geçen yıl kapanan köy postanesini bile yeniden açmaya çalışıyorlar. Restoran açmaya çalışan bir çift var.
Ninem "ne ekersen onu biçersin" derdi. Hepimizin buradan alacağı dersler var değil mi? O yüzden lütfen dostlarım, köy ya şantınızı acele etmeyin. Bunun için mücadele edin! Kaybettiğimiz şeyleri asla tekrar getiremeyiz. Şimdi görüyo ruz ki aslında biz, devletten ve şirketlerden daha iyi biliyormuşuz ama kendimize güvenmiyormuşuz. Köpeklerimiz neyin ne olduğu nu biliyormuş!
Onların "yoksulluk" dediği servete sıkı tutunun. Genetiği ile oynanmış cesur yeni dünyalarında güneş batmadan kapınıza gelip yalvaracaklar.
Julian Rose Temmuz 2010 ekoköyler:yeni rotamız