22:43

...
“Doğan Hasol bize hep ‘Kötü binada iyi insan yetişmez’ derdi. Çarpık şehirden de düzgün insan çıkmaz. Hepimizin sevdiği bir futbolcu, politikacı, sinemacı veya müzisyen var. Fakat her birimiz yaşayan bir mimar benimsiyor muyuz? Romalı Mimar Vitruvius, 2000 yıl önce yazdı: ‘Bir binanın üç özelliği olmalı: Sağlamlık, kullanışlılık, estetik.’ Bu nitelikler, şehrin bütünü için de lüzumludur. Aksi takdirde, iyi binalar hayati çelişkilerin simgelerine dönüşür. Mimari, kente karakter temin eder. Sadece sembol yapılar [Kabe, Eiffel Kulesi, Hürriyet Abidesi...] değil, tüm yapılar şehrin temsilcisidir. Kente özgü kültürün ya canlılığına ya da can çekişmesine etki eder. Mimari bütünlük, insani yakınlığı, duygu birliğini mümkün kılar. Yapısal’ ortak paydadan mahrum bir muhitte insanların aşkları kısa sürer, kavgaları uzun. Mimari, şehirde yaşayanların rollerini belirler, onları yönlendirir. Yozlaşmış bir yığın mıyız, bireylerden müteşekkil bir toplum mu? Bu, mimariye bakar. Herhangi bir kentin panoramik fotoğrafını inceleyerek, orada oturanların ekonomik, psikolojik, eğitimsel... her türlü durumunu anlayabiliriz. Kentte meydan yoksa, demokrasi gelişmez. Kaldırımlar darsa, bireye saygı kıttır. Yapılar çok katlıysa, kanser yaygındır. Çünkü komşuluk ölmüştür. Binalar, insanlardan uzun yaşar. Tapusu kimde olursa olsun, her bina şehirdeki herkesindir. Çünkü manzaranın değişmez bir parçasıdır. İçinde barınmasan da, yapının yüzüne bakarsın. Somurtkan yapılar, şehir hayatının tadını kaçırır. İyi bir bina yaptığınızda evlatlarınıza, torunlarınıza ve de komşularınıza harika bir hediye sunmuş olursunuz. Kötü bina yaparsanız, gelecek nesilleri de hasta eder, kronik depresyona sürüklerlersiniz. Eğitim kalitesini arttırmada, en az maliyetle en etkili sonuç; okul binalarının ve bahçelerinin estetikleştirilmesiyle elde edilir. Bahçesi çölleşmiş, cezaevi benzeri okullarda öğretmenler şefkatli, öğrenciler mutlu olamaz. Bahçeler, dünyevi eserler olan binaların, cennetle bağını kurar. Bahçesiz evden çıkan cenaze cennete gidebilir mi? Ha? Bahçe, bir binanın asıl manzarasıdır. Saklanmak için ideal yerleşimler olan metropoller, kaçaklar için tasarlanmış gibidir. Çünkü insanları birbirinden yalıtır, koparır, ayırır. Dolayısıyla bir tür cezaevi işlevi de görürler. [Sanal alemin hipnotik mimarisi, metropoldeki ‘iptilala-ra’ yeni bir seri ekler.] Büyük şehirde mukimsen, ya kaçaksın ya da mahkum. Mimari üzerine düşünmek, bizi ideolojik obsesyonlardan kurtarır. Kim ki mimariyi [inşaat ayrı] dert ediyor, kavgayı değil, aşkı seçiyor demektir. [Âşıklar pembe panjurlu evi aşıp, bir aşk şehri hayal etmeliler.] Mimari bilmeden şehirli olunmaz. Sosyalist, özgürlükçü, dindar, muhafazakar, milliyetçi... de olunmaz. Bu yüzden, enkazda yankılanan kuru gürültü dinmiyor. Gömülmenin neresinden dönsek kârdır.”
...
ruhi mucerret - murat mentes
22:39



...

“Bir hususu göz ardı ediyorsunuz.”
“Ne? Neyi?”
“Dünya, ahretin içindedir.”
Gene başlıyoruz. Avni Vav, bendenizi şaşırtmayı bir kez daha beceriyor. “Valla... ayaklarımızdan sadece biri çukurda sanıyordum?”
Yüzü, fener gibi aydınlanıyor: “Dünya ahretin tarlasıdır. Yani nasıl ki Kadıköy İstanbul’un hudutları dahilindeyse, ahret de dünyayı kapsamaktadır. Dünya uzayın bir parçası; bizler de dünyalı olduğumuz kadar uzaylıyız. Ahret ile dünya arasındaki ayrım, kainat ile yeryüzünü ayırmaya benziyor. Sana koordinatları veremem, aşikar olan şu ki dünyevi niteliklerin hepsi aynı zamanda uhrevidir. ‘Şimdi’ her an daimi bir şekilde kontrolümüzden çıkıp mazileşiyor, buharlaşıyor. Zaman bizi sabitlikten alıkoyuyor. İstikbal hep meçhul. Tüm bu hayalî hareketlilik ve otomatik muğlaklığı ölüm ve onun ekstraları çevreler.”
Ufukta şimşek çaktı. İlahi kudret, Avni Bey’in sözlerinin altını çiziyordu sanki. Ya da Mikail ikimizin fotoğrafını çekiyor. Temkinli bir fısıltıyla sordum: “Benim dünyevi krizimi, dinî aspirin tabletleriyle yatıştırıyorsun... haksız mıyım?”
85 yaşındaki Avni Vav, beni taklit etmek için sesini değiştirerek ihtiyar numarası yapıyor: “Hz. Adem’in yediği elma, tüm erkekler gibi benim de kursağımda kaldı. Mini eteklerin peşine takılmak bana iyi gelebilir. Tarım Bakanlığı’nın onayladığı hatta ödüllendirdiği bir damızlığa benzeyen şu hatunu aklımdan çıkaramıyorum. Kadın ile erkek arasındaki savaşta [çürüğe çıkarıldığım halde] vicdani retçi pozu vermekten usandım. Heyhat! Peynirden yapılmış eve avize takamazsin. 100 yaşma kadınsız girmek, oksijen tüpsüz dalış yapmaya benziyor. Gelgelelim kadınlar, kendilerine acıyan fakat gösterişçi yaratiklar. Hülasa, zevk almaktan utanmak uygarlığa aykırıdır. Varsın, hiçbir cilt kremi kırışıklarıma kâr etmesin! Morg çekmecesine girmeden evvel serinlemek hakkım! Feleğe şiirsel bir misilleme yapmak istiyorum!”
İşte bu çok tuhaf. Avni Vav, benimle, muhtemelen herhangi biriyle ilk kez alay ediyor. Müstehzi bir edayla “Beni gafil avladın... En zayıf yerimden yakaladın” diyorum.
“Bana ‘Kelleni kesip torunlarının odasına asarım’ der gibi bakmazsan hoşnut olurum.”
“Sen de bana hovardalık isnat edeceğine... Şu halime bak Avni Beyciğim... bir çok ölüden daha solgun görünüyorum... Dinle... ben... can çekişiyorum, tamam mı. Filhakika, sen yegane refikimsin. Sana küsmeye ya da seni küstürmeye niyetim yok... ‘Dünya ahretin içinde’ mi cidden, bilemem, lâkin ben ahret ahalisinden sayılırım gayrr. Sadede gelsen iyi edersin.”
“İnsanlar ikiye ayrılır: Cennetlikler ve cehennemlikler.”
“Yeni bir şey söylemediğin için teşekkür ederim.”
“Cennete veya cehenneme bu dünyada adım atarız. Ölmeden cennete gitmek ister misin Ruhi Bey?”
“A-ha? Al buyur.”
“Cennet ağaçlar, kuşlar, kelebekler, güllerle doludur. Aydınlık, temiz ve ferahtır. Orada bolluk, ikram, ödül ve yüceltme vardır. İnsanlar hoşnut, enerjik, neşeli, sevinçlidir. Kimseden emir almazsın. Tasallut, esaret, tahakkümden muafsındır. Sanat, bilgi, zarafet yürürlüktedir. Özgürlük ve aşkın sonsuzluğa müteallik sırları ayan olur. Ve bütün bunlar dünyevi kayıtların ve sınırların fevkindedir...”
“Sence beni oraya alırlar mı?”
“Evet.”
“Cehennem... Cennetten daha komplike, teknolojik bir tesis gibi geliyor bana... Ne dersin?”
“Ben de cehennemi eski telefon kulübeleri kadar, küçük bir kabin ebadında tasarlıyorum. Giriyorsun, ahizeyi kaldırıp jeton atıyorsun, o anda yanmaya başlıyorsun ve çığlıkların canlı yayında CSR’de [Cehennemin Sesi Radyosu] yayınlanıyor. Teknoloji ile tabiat, canlı ile cansız arasındaki fark bizim açımızdan bariz ve belirleyici olsa da hakikatte öyle değildir. Cennet teknolojisi, dünyadaki ‘çileci’ karakterinden arınmış bilgeliğin transandantal mamullerinden müteşekkildir.”
“Hımmm?”
“Cehennemde 6 ay gece, 6 dakika gündüzdür. Mahrumiyet, yoksulluk, azap vardır. Umutsuzluk, utanç ve keder. Bilgiyi edinme ve uygulama yolu tıkalıdır. Orada sanatın s’sini bulamazsın. Cezai buyruk altındasındır. Zebanilerin başlıca vazifesi, sana cehennemde olduğunu unutturmamaktır...”
“Feci...”
“Velhasıl dünyada bir cennet inşa edersen, ölümle cennete yatay geçiş yaparsın. Asıl hayat cennettedir. Demek ki dünyada mümkün olduğunca yaşatmaya bakmak gerek. Fidan dik, kuş besle, evlat büyüt, umut ve sevinç aşıla... İnsanlar senin yanındayken kendilerini cennetteki gibi kınanmayan, yadırganmayan, dışlanmayan aksine ödüllendirilen, yüceltilen, hoşnut edilen, ikramda bulunulan konumunda, özgür hissederlerse sen, bulunduğun yeri cennete benzetmişsin demektir. Cennetin inşaatında bir mühendis, mimar, usta, kalfa ya da işçi olarak çalışıyorsun demektir. Yok, eğer öldürürsen, yaşatmazsan, beslemezsen, yaşama azmi aşılamazsan; insanlar senin yanında kendilerini cehennemin dumanında boğulur gibi
sıkıntılı, üzgün, baskılanmış, boyunduruk altında, kısıtlanmış, suçlu, mahcup, rahatsız, cezalandırılmış, mahrum... hissederlerse, sen cehennem kurmuşsun demektir. Zebanileşmişsin. Burada kendi ellerinle bina ettiğin cehennemden, öldüğün anda yatay geçişle ahret cehennemini boylarsın.”
“İyi de, kıldığımız namazlar, tuttuğumuz oruçlar, kestiğimiz kurbanlar... ne oluyor?”
“Ruhi Bey, tüm vecibeler, seni cennet inşa etmeye yöneltmek içindir. Sen defalarca hacca gitsen de, eğer insanları hor görüyorsan, öldükten sonra şaşakalırsın. Aptala dönersin. Zebaniler o hacı kıçına kızgın demiri sokar.”
“Aşkolsun Avni Bey, bunları daha vakitlice söyleseydin keşke...”
“Erkeni geçi yok bunun ağabeyciğim. Tek mesele şu: Kimin cennete, kimin cehenneme gideceğine ilişkin karar kalplerde verilir. Seni ahret sevincine ya da hüznüne iletecek olan, başkalarının senin hakkindaki hissiyatı, sezgisi veya duasıdır.”
“Kendi içimizde de bir kurtuluş savaşı vermemiz lazım desene... Sahi, sen harbe yetişemedin, değil mi?”
“Annem harpte hamileydi. Bendeniz validemin içindeydim. Savaşa cenin olarak katıldım.”
“Hah hah hayyy! Ne diyorsun! Tevekkeli değil senin bu alengirli halin. Demek o patırtı karıştırmış kafanı... Ahhh, nasıl da posamız çıktı... sonumuz hayrolsun inşallah.”
“Âmin, Ruhi Bey, Allah niyetlerimiz ile akıbetimiz arasındaki bağı rahmetiyle kursun.”
...

ruhi mucerret - murat mentes