19:25

Gerçek acı, insanı yapay sevinçten daha çok canlandırır.

Kayıtsız şartsız merhamet, ne kadar besleyici, doyurucu bir gıdaymış meğer. (nuh tufan ferruh ferman kılığında iken ve anne ziyareti sırasında)

Bir sözün doğruluğu ile inandırıcılığı arasında hiçbir bağ yoktur.

Daha çok düşünüp daha yavaş hareket etmek gerekir. Terbiyenin ilk şartı budur.

Hedefe ulaşan, her şeyi ıskalamıştır! Çok paraya sahip olanların o acayip huzursuzlukları bundan.

Kimilerinin hayatı öylesine monotondur ki, insan, dünyaya ilk kez geldiklerine inanamaz: İbrahim Kurban kitap okumak, kahve içmek ve namaz kılmak dışında pek az şey yapıyordu.

Bütün bunları biraz da sıkılarak anlatıyorum. Çünkü, çağımızda, bir şey anlatmanın önemi kalmadı. Sır dönemi kapandı. Alenilik salgını yüzünden, medyatik ifşaat ve teşhir çılgınlığı yüzünden, monotonluğun sistemleştirilmesi yüzünden… her şey otomatikman pornografikleşti. Şeffaflığın ilkeleştirilmesi de yapılan işlerin faziletliliğine duyulan güvenin açığa çıkmasını kolaylaştıracağı yerde, arsızlığın rahatça ilanına vardı. Merak preslendi, bereketini yitirdi. Her şey uluorta olunca, sebepsizlik ve sonuçsuzluk neşet etti ve kanıksandı. Görünmek de saklanmak da büyük birer mesele haline geldi. Meşhur mu oldunuz, demek ki yanlış anlaşıldınız. Kayıplara mı karıştınız, bu sizin sorununuz.

“Karşılaştığımız herkes, biz beğenelim beğenmeyelim, bizi icat eder.” [Adam Philips]

Mevcudiyetinin hakkını vermek, hiç değilse mazeretini bulmak isteyen insan yalnızca aşka müracaat edebilir…

“Geçmişin bana neler hazırladığını bilmiyorum.” [Abdülhak Ebî Reydâ]

“Hayatta her şeyi elde etmekten başka şeyler de olmalı.” [Hafız Hazma el-Hayatî]

…hiç kimse ‘Ne güzel mezar, keşke benim olsa’ demez…

Aziz kardeşlerim! Allah’ın razı olduğu kişiye tufan bile bir sığınaktır… İlahî emirle yükselen sular göğün çizgisiyle birleşse bile müminler korkudan emin, o gemide sıcak rüyalar içinde uyurlar… Tufanın kabaran dalgaları Cehennem alevlerinin yeryüzündeki sudan izdüşümleridir… İnananlar için her çağda bir Nuh’un Gemisi vardır… Her an tabiatın içinde ve uzayın derinliklerinde; mikro ve makro alemlerde nice tufanlar cereyan etmekte, olup bitmekte, fakat insanoğlu bunu değerlendirmeye bir türlü yanaşmamakta…

Hiçbir aşkta umuda yer sebebe lüzum yoktur.

Aşk hayalin çocuğu, hayalkırıklığının annesidir.

Gençler olmayacak şeylere heveslenirler, yaşlılarsa hiç vuku bulmamış şeyleri hatırlarlar.

İnsan hayatının geri kalan kısmını birisiyle geçirmeye karar verdiğinde hayatının geri kalan kısmının bir an önce başlamasını ister.

Yanılgılarımızın çoğu, düşüneceğimiz yerde duygulanmak ve duygulanacağımız yerde düşünmekten doğar.

hatip güzel söylemişti: inananlar için her çağda bir nuh’un gemisi vardır… amenna. acaba yüzümüzdeki bu tuhaf maskelerle, bizi kurtaracak bir gemiye binebilecek miydik!…

ya rabbim, senin huzuruna bu kılıkta çıktığım için beni bağışla. haddimi aştığımı seziyorum allahım. kabalık ettiğimin farkındayım, üzgünüm. sana bu yapay elleri açarak dua ediyorum. fakat bunu küstahlığımın değil, acizliğimin delili say. tarumar yüreğime bak ya rabbim: senin lütfunla (sanırım) hala bana ait olan yüreğime bak… ortaköy camii karadan koptu ve boğazın sularında yüzmeye başladı. belki de senin nazarında sevimliliğimi gitgide kaybediyorum allahım. ne olur ferruh fermanın günahlarının cezasını bana çektirme. benimkilerin yeterince çok olduğu malum… 150 yaşındaki cami az kalsın bir şilebe tosluyordu. eğer çarpsaydı herhalde 1894 depremindekinden çok daha büyük bir hasara uğrardı. allahım hiçbir zaman sana kulluk etmeye gereken özeni gösteremedim. şu sıralar içinde bulunduğum belalı tuhaflıkta bunun payı olduğunu anlayabiliyorum. galiba kendime hem fazla acıdım hem fazla güvendim. bilinçli ya da bilinçsizce işlediğim bütün günahlarla ilgili olarak, affına sığınıyorum. göğsümü samimiyetle, ümitle ve ferahlıkla doldur… kulağıma bir kibrit sesi çalındı ve ortaköy cami denizin ortasında yanmaya başladı. bu ilk defa olmuyordu, 1894′de de yanmıştı! çırağan sarayı gibi bu cami de, mimar nikoğos balyanın ‘yanıcı’ eserlerindendi. ya rabbim bizi hazreti muhammed’in hatırına yarattın, onun hatırına yaşat. bizi bu ünyanın kabuslarından koru. biz diyorum fakat hemen hiç kimsem yok allahım, içimi karartan bu kimsesizlik duygusundan beni kurtar. rabbim vaktiyle bu küçük caminin zemini boşaltılmış ve da tam 80 Bin ton harçla doldurularak sağlamlaştırılmış. sen de beni sağlamlaştır. yardımın olmadan ayakta duramam allahım… alevlerin arasında suyun üzerinde gezinen gemi kız kulesinin çevresini dolandıktan sonra ait olduğu yere dönüyordu. allahım dilara dilemmaya aşık olmakla iyi etmedim galiba. her konuda olduğu gibi bu konuda da inayetine muhtacım. beni çok zor bir durumda bıraktı fakat ona sahiden kızamıyorum allahım sen de kızma… vapur gibi tüten cami kor haline gelmişti ve ben sıcaktan erimek üzereydim. “az önce kimsesizlikten söz ettim, fakat ibrahim kurbana haksızlık etmiş olmak istemem ya rabbim, o çok klas bir adam; varsa eğer, onun da günahlarını affet… allahım uzun zamandır dua etmiyordum şimdiyse çenem açıldı; yine de doğru ve elzem konulara girememiş olabileceğimden kuşkulanıyorum. geçmiş de gelecek de senin elinde allahım. bilgi sana ait. şu halde hakkımda hayırlı olanı vermen için yalvarıyorum…” cami tekrar kıyıya yanaşırken, dev bir kitabın sayfası gibi açılan büyük bir dalga yangını söndürdü.

İhanetin hakiki eleştirisi mezar taşlarına yazılır. Gelgelelim kendi acılarımız bizi başkalarının yalanlarından daha çok yanıltabilir. Aptallığın konsantrasyonu ve özeti, cezalandırma konusundaki ataklıkta ortaya çıkar. Şimdi ben de bilgece düşüncelerin yükünü sırtımdan atıp kendimi inkar edercesine dehşet saçmak istiyorum. Oysa vahşet neden acelecilikle birlikte yürüsün ki! Vahşetin tabii niteliğini göz ardı etmemek gerek. Beşeri sükunet ise, çoğu zaman, otomatik bir erteleme düzeneğinin işlemesinden elde edilir. Ayrıca, ben de mesleğimin temeline pürüzsüz hileleri koymamış mıydım! İnsanların amatör desiselerinden ötürü böylesine tahrik olmaya hakkım var mıydı?

Gerçi zamanla esnekleştim. Ulaşılması ve vazgeçilmesi en zor nimetin sükunet olduğunu anladım galiba.

Teknoloji öncelikle kötülerin, muzırların, cellatların, madrabazların, açgözlülerin, sahtekarların, hımbılların, dubaracıların, çirkinlerin, nobranların… hizmetindedir.

- Zaten Baudrillard bir felaket telllalı sayılmaz. Kanserden, cinayetten, cinsel sapmalardan ölümcül virüslerden, ekonomik çöküşlerden, komplolardan filan bahseder. Buna karşılık, söylemesi ayıp, mesnetsiz bir akademik tevekkülle, bir kaz çobanı neşesiyle ve komadaki bir dilencinin nesnelliğiyle vaziyeti idare eder. Adeta herşey için geç kalınmıştır. 'Olay' giderilmiş, geriye yalnızca 'durum', başka bir deyişle hasar tespiti yapma vazifesi kalmıştır. Bu da diyelim enkaz altındaki herkes çoktan ruhunu teslim ettiği için baştan savma da yapılabilir, manyaklığa varan bir titizlikle de.
- Seni anlamıyorum Nuh, Baudrillard sence tam olarak ne yapıyor?
- İbrahimciğim, Baudrillard'a kalırsa felaket zaten içinde bulunduğumuz sıradan koşulların adı. Ufukta daha büyük yıkımlar var, tamam; gelgelelim yaklaşan belaları karşılamamız asla gerekmeyecek çünkü halihazırda zaten ölüyüz
- Ölü müyüz?
- Evet, Tıbben ölmemiş olabiliriz fakat mesela sosyo-politik bakımdan ölüyüz işte. Bir tür zombiyiz yani.
- Bunu baudrillard mı söylüyor, sen mi söylüyorsun?
- Bilmiyorum.Baudrillard felaketlerin envanterini çıkarıyor fakat iş direnmeye geldi mi sus pus oluyor.

İtiraf etmeliyim ki, aziz okur, benim ömrüm herbirini gebertmek istediğim insanlarla aramdaki buzdağlarını eritmekle geçiyor. Mesela zenginlerden nefret ediyorum, ne yapayım, elimde değil. O restoran sürüngenleri, fiyaka kumkumaları, yapmacık kasvetin mıymıntı bekçileri, ticari bir şiveyle konuşan zehirli papağanlar, hileli bir neşe içinde geviş getiren bunak vampirler, modanın ipiyle kuyuya inen kibirli cambazlar, tatile gebe fırlamalar, alaturka bir sadizmle zıvanadan çıkanlar, alafranga bir mazoşizmle yılışıklaşanlar...

murat menteş - dublörün dilemması
20:02

Dünyadaki ruhlar kadar... Tanrı'ya giden yol vardır.
...
Bu büyük dünyada herkesin
tamamlaması gereken bir görevi vardır.
Bunu unutmadığın sürece,
diğerleri çok da önemli değildir.
Ama eğer bundan başka her şeyi
hatırlıyorsan,
hiçbir şey bilmiyorsun demek gibi bir şeydir.
...
Bu dünyadaki insanlar
mum ateşi önündeki
üç kelebek gibidir.
İlki ateşe yaklaşmış ve demiş ki:
Ben aşkı biliyorum.
İkincisi ateşe yavaşça
kanadıyla dokunmuş ve demiş ki:
Aşkın ateşinin nasıl yaktığını bilirim.
Üçüncü kendini
ateşin ortasına atarak
yanarak kül olmuş.
Gerçek aşkı sadece o bilir.
...

- Seni bekliyordum.
- Beni mi bekliyordun?
- Ölümüme şahit olman için.
- Neden ben?
Ben ölümden çok korkarım...
- Kesinlikle.
Anne karnında karanlıktaki
bebeğe denseydi ki:
"Dışarıda aydınlık bir dünya var,
yüksek dağlarla dolu,
Büyük denizleri olan,
dalgalanan düzlükleri olan,
çiçekleri açmış güzel bahçeleri olan,
dereleri olan,
yıldızlarla dolu bir gökyüzü
ve alevli güneşi olan...
Ve sen, bu mucizelerle yüzleşmek yerine,
Karanlıkla çevrilmiş oturuyorsun... "
Doğmamış çocuk,
bu mucizeler hakkında hiçbir şey bilmediği için,
hiçbirine inanmayacaktır.
Tıpkı ölümü karşılarken bizim gibi.
İşte bu yüzden korkarız.
Ölüm her şeyin sonu olduğu için,
içinde ışık barındırmaz.
Ölüm nasıl olur da
başlangıcı olmayan bir şeyin sonu olur?
Hassan, oğlum,
benim düğün gecemde mutsuz olma.
- Düğün gecen mi?
- Evet. Sonsuzlukla olan evliliğimin.

bab'aziz
22:08

Yeryüzüne ayı indir o bir şehir olsun
Yaklaştıkça büyüyen
Ayrıntıları setleri bahçeleri
Yumuşak çizgileriyle ortaya çıkan
İşte ben o şehri yaşadım yıllarca
İstanbul'da parça parça

Çeşmelerinde ayı yaşadım
Servilerinde ayla birlik bölündüm
Ayla birlik yaralandım
İstanbul mezarlıklarını aydınlatan ayla
Soludum bölük bölük ahiretin
Keskin çizgili özgürlüğünü
Kanlı canlı özgürlüğünü ay kesmesi
İçtim sıcak bir yaz günü içilen buz gibi bir vişne şurubu benzeri
Kutsallığın ballı biberli çilekli çile kevserini
İstanbul'dur bu otuz yıl kana kana yaşadığım
Taşlarına adeta resmim işledi
Ben İstanbul'da dağıldım zerre zerre
İstanbul damla damla içimde birikti
Mermer tozu gelip gelip içimde oluştu bir şehir
Bu yeryüzünden ve gökyüzünden ötedeki şehirdir
O bir kılıçtır Doğudan Batıya uzanıp
Çin ipeğinden örülmüş şeytan kozasını bölen
Darbeleriyle Batı çeliğini lime lime eden
O Tanrı'nın kılıç halindeki hilali
İslam ruhunun kristalleşmiş heykeli
İçimin sesi rüyamın öfkesi merhametimin şehri
İstanbul'a gel oruç günleri gez gör ve dinle derinden
Taştaki oymalarını incele bir er gözüyle
Semerkant'tan kalkıp gelmiş erlerin gözüyle gör her yeri
Camileri mezarlıkları çeşmeleri ve sebilleri
Git Sümbülefendi'ye servilerden sor olan biteni
Merkezefendi'de tüket maddeyi yırt maddeciliğin kefenini
Bağdat'ta ebedi bağı ruhun ve ilahi hikmetlerin
Şam'da son sınırı manevi medeniyetlerin
Kozmik bakış metafizik sezgi
Bağdat'tan dal, Şam'dan yaprak Diyarbekir'den çizgi
Hep İstanbul'da kırık dökük
Parçalanmış silinmiş sönmüş
Hayaletler gibi kaçmış gizliliklere
Loş boşluklara sığınmış kan rengi bir huzur arzusu
Sabah Karacaahmet'te öten şafak kırmızısında savaş borusu
Sökün eder her sabah ufkun bir ucundan yeniçeriler
Su şırıltısından gök gürültüsüne değin
Bütün seslere düzen vermiş ebedi mehter
Yok olduysa bu şehir ruhu ruhuma sindi
Ben yaşadıkça o yaşayacak bende
Kimbilir belki o da dirilecek benimle
İslam Milletinin dirilişinde
O yeniden güneşin güneş ayın ay ve dünyanın dünya
İnsanın insan olduğu o günde
Ölümün biliyorum ey İstanbul diriliş içindir
Öyleyse indir ruhunun teslim bayraklarını indir göm toprağa
Doğrul ve kalk ayağa
Kemiklerinle etin arasında
Sonsuz güç topla korku ve muştuyla
Mucize muştusuyla
Yüreğim yırtılıyor çınlıyor ağlıyor yüreğim
Fırtına yaprak yaprak dökülüyor
Gecenin tüyleri savruluyor havaya
Ölümümü kutlayan Arz oğullarıyla
Mübarek toprağın anlamından bile yoksun
Taşın demirin mermerin ve tozun metafizik kadrine bile düşman
Kabus ruhumu çalmak isteyen hırsız
Madde dönüşür binbir şeye ama ruh kaybolmaz
Altın madeni gibi pırıl pırıl kalır ve solmaz

Ve ben kardan geldim ama denizi üstlendim
Denizi yüklendim adeta denizle evlendim
Denizle yaşadım denizle öldüm
Öldükten sonra denizin gözlerini gördüm
Denizden denize yükseldim
Birliğin şarkısını işittim dinledim derinliklerinde
Sedeflerinden yapılmış İstanbul camilerinin taşları
Beyaz güvercin kanadı köpüklerinde kubbelerini gördüm camilerin
-Ama gizleyerek saklayarak itiraf etmeyerek-
Bursa'dan gelen yeşil bu denizi boyadı gökten sonra
Ve trenler şifreli düdükleriyle trajedileri perdelerken
Dönüp bir köşeden ötede kaybolurken
Ben kayalarını denizin ahenkleştirdiği kıyılarda
Gerçeği koğaladım hayal meyal görünen kelimeler arkasında
Ve derken birden karaya sıçradım Ayasofya
Padişah türbeleriyle örtülmüş maskelenmiş şehzade mezarlarıyla
Kayboldu o deniz o kentle birlikte Rabbim bildir bana
olup biteni
O yeşil ötesi ışığı o güneşi tahlil eden su çizgisini
Ve sen ey Avrupa yerin dibine batacaksın bitmez tükenmez suçlarına karşılık
Ve derken Ayasofya yüzüme çarpan karanlık
Serin ve kilim nakışlı kızıl gözlü dev bir cam gibi
Ve kılıcımın ucunda Ayasofya küçük bir bilya gibi
Uçuyorum göklerin kubbesine bir ikram gibi
Gök sofrasında bir çeşni bir garnitür gibi
Kalk ve kavra ruhum bir kadavra gibi solan bu göksel yapıyı
Bir kartal taşırken yere düşmüş
Ve kalakalmış kaldığı yerde
Sonra karanlıklardan çıkan kartallar tünemiş üstüne
Yemişler ötesini berisini
Ey kozmiğin kemirdiği bir kent gibi yükselen yapı
Ey Allah'a açılan ve kapanan ulu kapı
Bir at gibi soluyorsun kulelerinle
Deniz öfkenin köpükleriyle benekli
Gel barışın köprüsü ol içimizde dışımızda
Yeniden sularından içelim kana kana
Savaşabilirim bugün bütün dünyayla
Gerekirse
Ruhumuzun susadığı hakikat olan
Evrensel İslam Barışının zaferi için
Aşk için Tanrı hakikati aşkı için
Göğe çıkan İsa yere insin diye
-Fazla çıkardılar göğe-
Gel ey Muhammed ve İsa hakikati
Burada sizi bekleyen bütün bir insanlık var
Bulutlar yaralı insanlar zehir saçan fırtınalar
Kara-düşünce fırtınalarıyla yüklü kurşun levha havaları
Savaşırım doğudan daha doğu
Doğrudan daha doğru olanı bulmak için
Zulme karşı savaşabilirim
İnsan başı yalnız Tanrı önünde eğilecektir
Ebedi hakikat budur
Bunun için savaşırım ben
Bunun için kanım helal olsun
Şehrimin altına özgür Tanrı aşkını yazmak
İstanbul'u yeniden Tanrı şehri yapmak
Bunun için savaşırım ben
Servi için savaşırım çınar için savaşırım
Tozlanmamış gün doğuşu için
Yıldızlar geceleri yeniden görünsün diye
Tuz deniz damlasında gülsün
Çam denizle gülüşsün
Su tenimizle barışsın
Ruhumuzla ışısın diye
Savaşçıyım ben atalarım gibi
İstanbul için savaşırım
Bağdat'ın dervişlik ortağı
Şam'ın kılıç kardeşi
Olan İstanbul için
Benim güneşimden öteye kimse gidemez
Benim güneşimin üstüne doğmadığı hayat hayat değil
"Benim duvarımdan yüksek duvar haraptır"
Gerçek özgürlüktür kölelik değil Tanrı'ya kulluk
İstanbul olacak yine gerçek özgürlüğün türküsü
Kıyamete kadar söylenecek türkü

sezai karakoç - alınyazısı saati (istanbul)
19:57

seyreyle güzel kudret-i mevla neler eyler
allaha sığın adl-i taala neler eyler

canana gönül vereli ben candan usandım
hem düşeliden derdime dermandan usandım

suları şikest meyleri kalp hazreti haktan
bir ane değin ettiğim isyandan usandım

meyl eylemesem gayrisine tevbeler olsun
bu ân’e değin ettiğin isyandan usandım

pervane gibi yanmağı ister deli gönlüm
her şam-u seher ah ileefgandan usandım

kalmadı firak giryesine sonra mecalim
vuslat dilerem yarime hicrandan usandım

işk ile enes oldı gönül geçti sivadan
ben sohbet-i nas ülfet-i yarandan usandım

çün zerre vefa bulmadım ihvan-i zemandan
şol yüzleri dost özleri düşmandan usandım

vird edeyim ismin hemen hayret-i hakkın
kesret ile ünsiyet-i insandan usandım

kuddisi’ye vahşet golüben cümle siva’dan
der her ne ki ağyar var ise andan usandım

alvarlı efe hazretleri
00:20

Bir gölgenin başında durduğunu hissetti. Başını kaldırmaya çalıştı, yapamadı. Bir ses duydu:” Ölümün resmini çiz bana.” Konuşmaya çalıştı, olmadı. Ses yinelendi:” Ölümün resmini çiz bana.” İçi acımaya başladı, sesin sahibi bir yanıt alamayınca daha şiddetli: “Ölümün resmini çiz bana.” Gölge başından çekildi, bir hafiflik hissetti başını kaldırdı. Karşısında üstünde eski bir aba olan, sağ elinde bastonuyla ihtiyar bir derviş duruyordu.

Derviş:” Kalk gidiyoruz.” Bir şey sormadan takıldı dervişin peşine. Yürüdüler, menzili olmayan yolcular gibi yürüdüler. Bir çölün ortasında olduklarını fark etti. Derviş bir kuyunun başında durmuş kendisini bekliyordu. Yanına vardığında derviş:” Bu kuyuyu tanıyor musun?” diye sordu. Olumsuzca salladı başını. Devam ettiler nice yıldızlı geceler ve yıldızsız sabahlar bıraktılar arkalarında. İleride bir parlaklık gördü, yanına vardıklarında bunun bir deniz olduğunu anladı. Derviş:” Bu denizi tanıyor musun?”. Buna da olumsuzca başını salladı. Hayretler içinde günlerdir yürüdüklerini, ne bir şey yediklerini ne de bir şey içtiklerini hatırladı. Bunları düşünürken bir kentin kapısından girdiklerini gördü. Bir topluluğun önünde durdular, derviş bir adamı işaret etti:” O adamı tanıyor musun?”. Yine olumsuzca salladı başını. Kentten çıktılar. Yaşadıklarına bir anlam veremiyordu,o kadar yol yürümelerine rağmen üstünde yorgunluk hissetmiyordu. O bunları kendine sorarken dervişin bir ateşin önünde durduğunu gördü. Derviş:” Bu ateşi tanıyor musun?” diye sordu. Buna da diğerlerine verdiği cevabı verdi. Biraz daha yürüdükten sonra derviş adamın elinden tutup gözlerini kapamasını söyledi. Gözlerini açtığında dervişle ilk karşılaştığı yere gelmişlerdi. Derviş:” Dört gün beni burada bekle, dördüncü günün gecesinde geri döneceğim.” deyip kayboldu. Olduğu yere çöktü ve her şeyi baştan düşünmeye başladı.

I. Gün: Yanına gittikleri kuyuyu düşündü. Kuyunun etrafında gözyaşları vardı. Ve rüzgar eşliğinde belli belirsiz uluma sesleri çalınıyordu kulaklarına. Çölün kavurucu sıcaklığına rağmen kuyudan dışarı çıkan güzel kokular ve kuyunun taşlarına akseden aydınlık gördüler.

II. Gün: Denizi düşündü. Sanki denizin üzerinde evvel zamanlardan kalma bir bıçak izi vardı. Yanına yaklaştıklarında saf tutup dua eden ölüler gördü. Hepsi ağlıyordu, onlar ağladıkça yarasını hatırlayan yılan gibi kabarıyordu deniz.

III. Gün: Kapısından içeri girdikleri kenti düşündü. Kent dışarıda alımlı görünmesine rağmen, içeri girdiklerinde içerinin dışarısı gibi olmadığını fark ettiler. Kentin üzerinde melekler hep bir ağızdan bu kente lanet ediyorlardı. Çarmıhtaki adamı düşündü, onun gözlerini bulmaya çalışıyordu. Onun gözlerini bulduğunda o çoktan gitmişti.

IV. Gün: Kor ateşi düşündü. Uzağında durmalarına rağmen ateşin harı tenlerini yakıyordu. Ateşin içinde biri vardı, ellerini göğe doğru açmıştı. Ateş adama bir şey yapmıyordu. O anda ateşin su, odunların balık olmasına tanık oldu gözleri.

Dördüncü günün gecesi, bu olanları düşünürken bedenin ağırlaştığını hissetti. Çok geçmeden dervişin sesini duydu:” Ölümün resmini çiz bana.” Konuşamadı.” Ölümün resmini çiz bana.” diye tekrarladı. Derviş yanıt alamadığını görünce elini adamın göğsünden sokup, kalbini buldu ve kalbini sıktı. Bu sefer daha şiddetli:” ölümün resmini çiz bana.” Derviş elini çekti. Adamın gözlerinin önünden kuyu, deniz, çarmıh ve ateş geçti. Adam ayağa kalktı, şehadet parmağını göğe kaldırıp haykırdı: “Otları ve taşları koklayan derviş kılıklı bir adam dedi ki: Allah yoksa özgürlük de yok.”