16:04

...
Yafes Çelebi ise onun başını okşayarak, mucizelere inanması gerektiğini, çünkü mucizelerin gerçeklik duygusunun değil, gerçeğin bir parçası olduğunu anlatıyordu: Zaten gerçeğin kendisi bir mucizeydi. O her bakımdan şaşılacak, hayret edilecek ve hayran olunacak bir yaratıydı. Sözgelimi evliyanın biri, müridlerinin gözü önünde yerden bir avuç balçık aldıktan sonra onu yoğurup bir kuş heykeli yapsa, ve bu heykeli imanıyla canlandırdıktan sonra onu göklere salıverse, çamurdan yapılan bu kuşun uçmasına herkes şaşırırdı. Fakat bunun ardından insanoğlunun o umarsız hastalığı başgösterirdi: Aradan birkaç yıl geçtikten sonra hemen herkes bu durumu kanıksar, ve zamanla büyüyüp çoğalan, tarlaları bayırları dolduran o mucizevi kuşlara dönüp bile bakmazlardı. Belki de, "ve in yerev ayeten yu'ridu ve yekuulü sihrun müstemirr" ayeti kerimesince, her mucize onların gerçeklik duygusunun bir parçası olurdu. Üstelik bu duyguyu zedeleyenlerden nefret ederlerdi. Tarih bunun sayısız örnekleriyle doluydu: Gailevi adında bir alim, onlara gök kubbenin değil de aslında dünyanın döndüğünü söyleyip kafalarını alt üst edince zavallıya çektirmediklerini bırakmamışlardı. Çünkü arabide aynı kökten gelen "hayret" ve "hayranlık" sözcükleri onların lügatında yoktu ve onlar mucizelere şaşmamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Nitekim, dünyanın döndüğüne en sonunda kafaları basınca bu kez de buna hayret etmekten vazgeçmişlerdi. Aynı şekilde onlar, düşlerini anlatanlara da kızıyorlardı. Çünkü düşler onların gerçeklik duygularına aykırıydı. İşin kötüsü onlar, kendi gerçeklik duygularına gerçeğin ta kendisi diye bakıyorlar, aşina oldukları ve şaşırtıcı bulmadıkları her şeye gerçek diyorlardı. Oysa bu, gerçekdışı tanımının ta kendisiydi. Çünkü Dünya'nın kendisi, bir mucize olarak, düşlerden kat be kat daha şaşırtıcı ve hayranlık uyandırıcıydı.
...

kitab-ül hiyel - ihsan oktay anar
10:27

...
Eğer krallıkları ve ülkeleri boyunduruğu altına almış bir fatih düşünseydim, bu fatih kesinlikle çok geniş mülklere de sahip olacaktı; ama böyle bir prens, yine de malik olarak değil, fatih olarak adlandırılacaktı. Bu toprakları halkın yararına akıllıca idare ettiği zaman, ancak o zaman bu topraklara sahip olacaktı. Şimdi mizacında fatihlik bulunan birisine rastlamak çok nadirdir. Kural olarak böyle bir kimse tevazudan, dindarlıktan, sahip olmanın zaruri unsuru olan gerçek insanlıktan yoksun olacaktır. Gördüğün gibi, işte yalnız bu nedenle evliliğin ilk aşkla ilişkisini açıklarken, dini unsuru vurguladım. Zira bu unsur, fatihi tahtından indirecek, maliki tahta çıkaracaktır. Bu yüzden evliliğin evliliğin akıldaki en yüce düşüncelerle kurulmasını övüyorum: kalıcı mülkiyet. Burada seni, sık sık kullanmaya düşkün olduğun, fatihleri teşvik eden bir deyiş konusunda uyarıyorum: "En büyük şey, orjinal olan değil, elde edilendir." Bir kimsenin fetihler yapması gerçekten orjinal iken, mülkiyete sahip olması ve bunu yapmak istemesi elde edilendir. Fatih olmak için gurura; sahip olmak için tevazua ihtiyacı vardır. Fatih olmak için şiddete başvurmak; sahip olmak içinse sabır göstermek gerekir. Fatih olmak için açgözlülük gerekir; sahip olmak haline razı olmaktır. Fethetmek yeme ve içmeyi; sahip olmak ise dua ve orucu gerektirir. Burada fatihin mizacını karakterize etmek için doğru olarak kullandığım bütün önermeler, doğal bir insana göredir ve ona tamamen uyar. Ama doğal insan, en yüksek olan değildir. Zira sahip olmak hukuken geçerli, manevi bakımdan da boş ve geçersiz mülkiyet kanıtını elinde bulundurmak değil, sahipliği kalıcı olarak elde etmektir. Burada bir kez daha malikin mizacında, fatihin mizacının da yer aldığını görüyorsun. Zira malik, tıpkı çiftçi gibi, adamlarının başına geçip komşularını topraklarından kovmaz; toprağı kazarak fetheder. Bu yüzden gerçekten yüce olan fethetmek değil, sahip olmaktır. Kişi fethederken sürekli kendini unutur; sahip olurken ise, kendisini hatırlar; hem boş bir faaliyet olarak değil, mümkün olan tüm ciddiyetiyle hatırlar.
...

evliliğin estetik geçerliliği - soren kierkegaard
22:15

...
kendisine Prozac verilen kişi aynen şöyle diyor: "Tamam kendimi biraz daha iyi hissediyorum, ama içimde koca bir boşluk, bir şeylerin çözülmediği, tam hallolmadığı hissi kaldı." Bu örnekte görüldüğü gibi, artık insanın en doğal, en kendine özgü süreçlerine müdahale ediliyor. Bir kayıba verdiğimiz en doğal tepki olan yas bile istenmiyor artık. Çünkü "verem olmak üretimi düşürür" Çünkü ilaçlara yeni kullanım alanları açılmalıdır.
Halbuki dini geleneklerde (İslam, Hristiyanlık, Budizm) ızdıraba tahammül önemli bir yer tutar. Ayrıca katlanmanın, çile çekmenin insanı olgunlaştırdığı düşünülmüştür. Modern zamanlar tahammül duygusunu da alıp götürdü. Şimdi ızdırabı ya başa çıkmamız gereken bir stres durumu ya da 'iyileştirilmesi' gereken bir hastalık olarak algılıyoruz. Modern toplumda neyin ne olduğuna uzmanlar karar veriyor ve onlar da ızdırabın defedilmesi gereken bir şey, teknik müdahale için bir fırsat olduğunu söylüyorlar.
Ancak insan sorunlarının meslekileştirilmesi beraberinde bir dünyanın kaybını getiriyor. Muzdarip kişi, yaşantısını ahlaki anlamıyla yeniden kuracağı bir yerel bağlamdan oluyor. Kişi kendi çevresi içinde yaşamın anlamı/değeri gibi konular etrafında yaşantısını yeniden kurabilir, farklı bir açıklama sistemi bulabilirdi. Bunun yerine bir antidepresan önerilir kişiye. Hani eskilerin bir sözü vardı: Ya tahammül, ya sefer. Artık ne tahammül, ne sefer. Sadece Prozac!

kemal sayar - hüzün hastalığı
22:08

Mutluluğumdan yahut mutsuzluğumdan yana bir şikayetim yok. Mutlu olduğum zamanlar daha dışa dönük oluyor, insanlarla daha çok şey paylaşabiliyorum. Hüzünlü olduğum zamanlarda içimin titreyişlerine kulak kesiliyor ve şiir yazabiliyorum. Her iki durumun da ilahi bir bağış olduğuna inanıyorum. Fazladan taşıdığımı söyledikleri beş-on kilo ile aram gayet iyi. Kanser yaptığını bilsem bile günde beş-altı sigara tellendirmeden edemiyorum. Bütün bunlar için ilaç almaya hiç niyetim yok. Aynen Thomas Szasz gibi düşünüyorum. Hayat çözülmesi gereken bir sorun değildir. Her gün olabildiğince akıllıca, olabildiğince bütün ve olabildiğince duyarlılıkla yaşanması gereken bir şeydir hayat. Katlanmamız gereken bir şeydir. Onun çözümü yoktur.

kemal sayar - hüzün hastalığı
13:39

...
Kral sözlerini şöyle sürdürdü:
- Çocuklarım, çok sevmek yeterli değil, sevilmek de gerek. Büyük bir aşk iyidir kuşkusuz, ama karşılıklı bir aşk en iyisidir. Yaşayacağınız aşklar, büyük bir aşk olduğu kadar, karşılıklı bir aşk da olsun. Hiçbir şey eksik olmasın, hoşgörü de. Acıma da olsun biraz. Sizler gençsiniz, güzelsiniz, iyisiniz, ama sizler insansınız ve bu nedenle yoksunluklara mahkumsunuz. Bu nedenle, birbirinize duyduğunuz duygular arasında acıma duygusu yoksa, bu duygular sizin genel yaşamınızın koşullarına uygun olmayacaktır. Bu duygular kara, yağmura karşı dayanıksız şölen giysilerine benzer. Gerçek sevgi, birini güçsüzlükleriyle birlikte, yoksulluğuyla birlikte sevmektir. Hoş görmek, özür dilemek ve teselli etmek. İşte aşkın bilimi.
...

balthasar - anatole france