21:02

— Sadece zenginler mi iyi yaşarlar? Namuslu insanlar, fakirken de iyi bir hayat sürebilirler.
— Hımm... Belki haklısın. Fakat şu da var ki Liza, insan, mutluluğunu pek görmez, nedense
hayatın hep üzüntüleri, sıkıntıları görünür ona. Fakat bir an olsun gerçeği görebilsek, aslında
mutlu olacak birçok nedenin olduğunu görürüz. Bence mutluluk; her şeyin yolunda gittiği,
kocanın seni çok sevdiği, koruduğu, bir an bile ayrı kalmak istemediği bir ailede vardır.
Sıkıntılı günleri olsa bile, karı-koca mutludurlar. Sıkıntı çekmeyen insan yoktur zaten. Eğer
evlenirsen bir gün, bunu sen de anlarsın... Bir de sevdiğin bir adamla evlenirsen, evliliğinin ilk
yılları rüya gibi geçer. Birbirini seven karı-koca arasındaki kavgalar, her zaman tatlıya
bağlanır. Hatta bazı kadınlar, kocalarını sevdikleri ölçüde, çok kavga ederler. Ben tanıdım
böyle birisini. Kocasına, "Seni sevdiğimden kavga ediyorum, yanlış anlama sakın," derdi.
İnsanın sevdiği kişiye eziyet ettiğini hiç duymuş muydun?
Kadınlardan daha çok çıkar böyle tipler. Eziyet ederken, "Bu sıkıntıya katlansın ki, ben onu
birazdan sevip okşayacağım," diye düşünürler. Evin tüm neşesi bu kadınlardır. İnan bana, çok
namuslu, huzur ve mutluluk dolu bir hayattır bu... Bunun yanında çok kıskanç kadınlar da
vardır. Böyle bir kadını da tanıdım. Kocası dışarı çıktığı an hemen bir merak sarar onu, "acaba
nereye, hangi kadına gitti" diye. Sonra da kocasının peşine düşüp gizli gizli takip eder.
Yaptığının hiç de hoş bir davranış olmadığını kendisi de bildiği halde, kendisini durduramı-
yordu. Bütün bunları yapmasının nedeni, kocasını çok sevmesiydi. Kavgalardan sonraki
barışmalar, (affederek ya da özür dileyerek farketmez) tadılacak en güzel hazdır. Öylesine mutlu eder ki karı-kocayı
bu durum, sanki yeni tanışmış ya da evlenmiş gibi hissederler kendilerini. En önemli
noktalardan biri de şudur ki, kan-kocanın sevişmelerinden hiç kimsenin haberi olmamalı, bu
konular kimseye anlatılmamalıdır. Sıkıntılarını öz annelerinden bile gizlemeli, aralarında
hakem olmasını istememelidir-ler. Karı-kocanın en iyi hakemi ancak kendileri olabilir. Aşkın
bir kutsallığı vardır, bunu sarsmamak için tüm yabancı bakışlardan sakınmak gerekir. Böylece
aşkın kutsallığı daha da artacak ve tam anlamıyla mutluluk yaşanacaktır. Sonuçta karı-koca
arasındaki saygı da pekişecektir; evliliğin temeli de saygıdır zaten. Eğer severek ev-
lenmişlerse, bunu neden söndürsünler ki?.. Aşkın devamının bir yolu yok mudur? Ben,
olmadığını zannetmiyorum. Adam, çok onurlu ve iyi bir insansa aşkını tüketmez. Evliliğin ilk
yıllarında yaşanan ateşli aşk, yerini güçlü bir sevgiye bırakacaktır elbette. Zaman geçtikçe
karı-koca arasındaki ilişki daha da kuvvetlenir, her şeylerini beraber ve birbirlerine danışarak
yaparlar. Bir de çocukları oldu mu, en kötü günleri bile mutlu geçer onların. Yeter ki
sevgilerinde ve güvenlerinde azalma olmasın. Çocuklar için çalışmak, fedak‹rlıkta bulunmak
da büyük bir zevktir. Gelecekte de bütün bu yapılanlar için çocuklar sana sevgi duyacaklardır.
Yani gelecek için sevgi yatırımında bulunuyorsun sen. Çocuklar büyüdükçe seni kendilerine
örnek ve yaslanacakları bir kuvvet olarak görürler. Sonra, şunu da hissedersin ki, öldüğünde
senin duyguların ve fikirlerinle beraber olacaklardır onlar. Çünkü kendilerine seni örnek
almışlardır. Çocuk sahibi olmak, gerçekten de kutsal bir görevdir. Anne ile babayı birbirine
yaklaştıran en önemli unsurlardandır. Bazıları da çocuk yetiştirmenin zor olduğunu söyler.
Bence böylesine kutsal bir göreve laf söylenmemeli
Liza! Küçük çocukları sever misin? Ben bayılırım. Düşünsene; küçücük, pembe yanaklı bir
oğlun var ve memeni emip duruyor. Erkeklerden hiçbirinin, kucağında çocuk olan bir kadına
kötü gözle bakacağım zannetmiyorum. Pembe yanaklı bebek oynadıkça, minicik ellerini,
ayaklarını hareket ettirdikçe insanın gülesi gelir. Bir de insana uzun uzun, her şeyden anlar
gibi bakmaları vardır. Meme emerken elleriyle sıkar, Kendince bazı oyunlar oynar. Babası
yanlarına geldiğinde meme emmeyi bırakır, başını arkaya atarak babasına güler" gülecek bir
şey varmış gibi... Sonra doğrularak tekrar meme emmeye devam eder. Dişleri çıktığında ise
annesinin memesini ısırır, sonra da "Bak, nasıl ısırdım?" der gibi bir bakış fırlatır. Çocuk, bir
ailenin mutluluk kaynağıdır- Hayır, hayır Liza! İnsan, ancak yaşamı öğrendikten sonra
başkalarını eleştirebilir.



dostoyevski - yeraltından notlar
10:56

...
Bütün bu yaşananların üzerinden çok fazla zaman geçti; ama hala ruhumdaki izleri silinmedi.
Geçmişe dair birçok anı üşüşüyor zihnime ama... Ama, bu kadarı yeterlidir diye
düşünüyorum. Öyle sanıyorum ki, bu notları yazmakla da büyük hata işledim. En azından bu
hikayeyi yazarken, büyük bir utanç duydum. Bu durumda benim yaptığım edebiyat değil,
sadece günahının bedelini ödemek.
Daracık dünyamda, insanlardan kopuk, manevi olarak çürümüş, yeraltında kinimle başbaşa
nasıl boğuştuğumu anlatmak pek de hoş olmasa gerek. Üstelik romanların bir
kahramanı olur, bense bir kahramanın taşımaması gereken tüm
özellikleri taşıyorum. Bizim gibi insanları anlamanın en kolay yolu budur. Bizler, yaşama
yabancılaşmış, zorla yürüyen insanlar olduğumuzdan dolayı bu yazdıklarım etkili olacaktır.
Üstelik gerçek hayata öylesine yabancılaşmışız ki, adını bile duymak istemeyiz. Bunda da o
kadar ileri gideriz ki, gerçek hayatı ancak kitaplardan öğrenebileceğimize inanırız.
Peki ama, neden bazen olmadık hareketler yapıp, aptalca arzular peşinde koştururuz? Bunun
nedenini biz bile bilmiyoruz. Üstelik, bu olmadık isteklerimiz gerçekleştiğinde en çok zararı
görecek olan da bizizdir. Sırf denemek için içimizden birinin bağlarını çözüp, esaretini
kaldırarak özgürlüğe kavuştursanız bile, o yine esaret altına girmek isteyecektir. Eminim ki,
bu yazdıklarımı okuduğunuzda kızgınlıktan ayaklarmızı yerlere vuracak ve:
— Siz, kendi rezil hayatınızdan, kendi yeraltınız-dan bahsedin. Hepimizi karıştırmayın bu işe!
diye bağıracaksınız.
Hepinizi bu işin içine katarak kendimi kurtarmaya çalışıyorum. Ben, sizlerin yarım yamalak
bıraktığı şeyleri sonuna kadar götürdüm. Sizler, korkaklığınıza "ölçülü davranış" kılıfını
geçirip, onunla teselli buluyorsunuz. Şu halde, sizlerden daha gerçek bir hayat sürüyorum ben.
Şöyle bir düşünün bakalım, bizler "canlı"nın nerede olduğunu, nasıl bir şey olduğunu, nasıl
ifade edildiğini bile bilmiyoruz. Kitaplarımızı elimizden alsalar, öylece ortada kalakalacağız.
Sonra da kimi sevip kime kızacağımızı, kimden uzaklaşıp kime yaklaşacağımızı, hiçbir şeyi
bilemeyiz.
Etiyle, kemiğiyle gerçek bir insan olmak, bizim için o kadar zordur ki!.. Utanıyor, ayıp kabul
ediyoruz bunu. "Ortalama insan" denebilecek, belirsiz bir tip olmaya çalışıyoruz. Gerçekte,
bizlerin yaşadığını söylemek pek mümkün değil, uzun bir zamandan beri canlı olmayan
babalardan meydana geliyoruz ve bunu zamanla sevmeye de başlıyoruz. Öyle ki, eğer
başarabilsek, düşüncelerden doğmayı bile kabul ederiz.
Bu kadar yeter artık. Bir daha "Yeraltı"ndan bir şey yazmayı düşünmüyorum.
...

dostoyevski - yeraltından notlar