10:39

İnsanlık gerçekliği kazanırken düş denilen şeyi yitirdi. İnsan artık bir ağacın altına uzanıp ayağının başparmağı ile ikinci parmağı arasından gökyüzünü seyretmiyor, fakat bir şeyler yaratıyor...
Sanki eski, tembel insanlık bir karınca yığınının üstünde uyuyakalmış ve yeni insanlık uyandığında, karıncalar kanına karışmışlar ve sanki insanlık, o zamandan beri, bu hayvanlara özgü berbat çalışkanlık duygusunu üzerinden bir türlü atamadan en büyük hareketleri gerçekleştirmek zorunda...
İnsanoğlunun iç dünyasındaki kuraklık, ayrıntıda kılı kırk yarmaktan, genelde ise umursamazlıktan oluşan o korkunç karışım, insanlığın bir ayrıntılar çölündeki korkunç terkedilmişliği, tedirginliği, kötülüğü, yüreğe değgin eşsiz umursamazlığı, para hırsı, soğukluğu ve zorbalığı...

robert musil - niteliksiz adam
10:36

Ama bu dünyanın özetini çıkarmak için tek bir kelime isteseler Adem'den, buğday derdi. Çünkü dünyanın ancak bir buğday tarlası üzerinden geçen rüzgar kadar hükmü vardı. Ve Adem buğdaya ama buğday da Adem'e muhtaçtı.
Buğday ki zahmetti. Hazdı.
Sabırdı, çileydi. Meşakkatti, nimetti.
Ancak emekten sonra selametti.
O da kalıcı değil geçiciydi.
...
Gözünü açtığında etler, elini uzattığında hoş kokulu meyveler bulmaya, tahtlara yaslanıp altın bezekli koltuklara uzanmaya alışkın cennet ademinin, bir parça ekmek uğruna gözlerine duman yangını, tırnaklarının arasına is bulaştı. Alnından ter damladı. Bu ter ilk ekmeğin hamuruna karıştı.
Hamurunu Adem, hamdı, müsait hale getirdi. Közlenmiş ateşten geçirdi, pişirdi. Nihayet ilk ekmeği ortasından ikiye böldü. Kokusunu içine çekti.
Ekmek ve cennette yediği yasak meyve?
Bilmedi ki hangisi daha güzeldi.
Her defasında ekmek ateşinin karşısında yandıkça pişti Adem. Ezildikçe inceldi. Üzerine bir olgunluk geldi, önce kalbine indi, sonra gözlerinin içine yerleşti. Hoşnut oldu dünya zahmetinden Adem, dünyaya selam etti. En fazla da ekmekle dünyalık olduğunu bildi.
Ekmek dünyaydı cennet değildi. Cennette ekmeğin adı yok, cennet ayetlerinin arasında onun adı bile geçmedi.
Hayır Adem'e cennetten bir ekmek hatırası kalmış değildi.
...
nazan bekiroğlu - la
11:39

...
Her şeye razıyım:
Cennetteyken daha içime düşen şu amansız kedere.
Anlamlarını ilk kez çözdüğüm şu kötü huylu kelimelere.
Hatta Havva'dan ayrılığa. Hatta cennetten sürgünlüğe, yitiğe, düşmeye.
Ama benim içime koyduğun Senden yanımla, yani yaratılmış olanın da Yaratan üzerindeki hakkıyla.
Şuna razı değilim ki kalbimin Senden haber alan kısmını kapatma. Beni Sensiz bırakma.

Ey Alemlerin Rabbi, ey benim Rabbim,
İster sürgün et. İster kov, gönder bahçenden. Ama beni Senden gönderme.
Cennetinden düşürürken gözünden de düşürme. Kendi rızan için benden vazgeçme.
Ne edersen et. Ama beni kendine dahil et. Kendine merhamet eder gibi bana merhamet et. Sonra dön bak yarattığına, bir filbahar ağacının altında yarattığın günkü gibi kabul et, onu öylece affet.
Benim kalbim Senin nazarın. Bana bir nazar et.

Bulmuştum kaybettim.
Rabbim, Ey Alemlerin Rabbi. Ben de Senin aleminden değil miyim?
Beni affet melek değilim.
Affet diyorsam hala Seninim.

Tanrım, ben şu kutsal ruhla, şu toprak bedene nasıl sığayım?
Şu yolda taş olsaydım, sarsılmaz kıpırdamazdım. Şaşmaz, sapmazdım. Ama affet, insanım.
Ey alimlerin Alimi. Zamanın sahibi.
Ey tevbekarların Tevvabı.
Sen affı seversin. Rahman ve Rahim olan adınla, gaflete merhamet edersin.
Bana verdiğin kelimelerden okuyorum ki Sen, Sen'den dönenlere bile geri dönerlerse gel, diyeceksin. Altından buzağıya tapanları bile eğer af dilerlerse, affedeceksin.
Kıyas değil ümit. Beni de affet.
Ben kendimi affetmesem bile Sen beni affet.

Sözün ucu sabaha vardığında Adem'in ağzı dili kurudu.
Bildiği kelimeleri unuttu, bu hikaye içinde iki oldu.
Yaş geldi gözünden. Kaldırdı başını göklere. Kelimelerim tükendi, dedi. Onların yerine şu gözyaşlarımı kabul et.

Düştüm düşmüşlüğüm kimsenin değil benim yanılgımın eseri.
Düştüm. Düşenin dostu Allah. Tut elimden kaldır beni.

nazan bekiroğlu - la
11:34

...
Tasayla bir adım attığında ayaklarından yakalamış da bırakmayacakmış gibi duran dünyada Adem, bunca kusurun ortasında kusursuza giden bir yol buldu.
...
nazan bekiroğlu - la
11:32

Gaflet mi evveldi, isyan mı? Unutmak, ayağı kaymak mazur kılabilir miydi gerçekleşmiş gerçeği? Takdir Eden bilir. Ama Âdem kendisini bildiği için sorumluluğu da kimsenin üstüne atmadı. Kabullendi, üzerine aldı.

Bana bu kelimeleri Sen verdin.
Sonra beni bu kelimelerle imtihan ettin.
Beni topraktan yarattın, hamuruma nefsimi kattın. Sonra tuttun beni nefsimle sınadın. Hevesli kıldın da beni, heveskârlığımı suçladın.

DİYEBİLİRDİ. AMA DEMEDİ.

Sen yarattın bizi, Sen çizdin bu kaderi.
Kaderim böyleymiş, elimden ne gelirdi?
İsyan ettimse de Sen ettirdin.
Halim buysa da sebeb-i halim Sendin. Söyle! Başka ne yapabilirdim.

DİYEBİLİRDİ. AMA DEMEDİ.

Ben kendimi o yasak ağacın altında buldum. Adını Sen sınav koydun. Düşmekten başka yolum, yasak meyvenden başka azığım yoktu bu oyunda. Bunu Sen de biliyordun. Ben sadece oyuncuydum.

Yürüdüysem de Sen değil miydin yürüten? Öyleyse beni suçlaman neden?

DİYEBİLİRDİ. AMA DEMEDİ.

ÇÜNKÜ: Filbahar ağacının altında, büyük meleğin cümlelerini sese çevirdiği, zihnindeki Kelimeler Kİtabı'nda İrade'den öteye geçmese deKalb'e kadar gelebildiği o kendini bilme anında, içindeki Rahmanî nefesinde anlamını bilmişti.

Kendi içindeki ruhdan'lığın, yani ki O değilse de O'ndanlığın bilgesine ermişti.

Bu fark edişle, bu bilişle sorumluluğu kendi üzerine alırken, O'nun kendisine kattığı nefesin eylem gücünü de yüceltti. Bu yüceltmeyle kadrini kıymetini, oyuna rağmen oyunculuğunun hikmetini sebebini bildi.

Yine de Âdem'di "Akletmeye" devam etti. Hepsi de soru çekimindeydi:

O Rahmani nefesin kendisine verdiği gücün eylemiyle, eylemin gücüyle; Âdem mi atmıştı adımını?

Olacak olanın olmadığı bu oluşta Rahman, kendi adımını bilir gibi mi bu adımı bilmişti?

Öyleyse kimse kimseye zorla bir şey mi yazmamış, bir şey mi çizmemişte?

Kendisine önerilen dümdüz yolda yürüyebilseydi, bütün bu yaşadıkları görülmemiş bir rüya olarak mı kalacaktı? Alîm ALLAH'ın ilminde mi var olacaktı?

O yol ayrımında Âdem biraz durmuş, beklemişti. Kendisiyle cebelleşmiş, sendelemişti. Düşmüştü sonunda, ayağı kaymıştı. Ama en fazla düştüğü anda bile özgürdü, öyleyse o mu seçmişti o mu istemişti?

Sonu yoktu düşünmenin. Sorular sel sağanak. Başını çevirdi Âdem. Belli ki yasak ağacın altında ne tamamen mecburdu ne tamamen başına buyruktu.

Boydan boya yarılmış filbahri ağacının gövdesinden geçirdi elini.

Bıraktı akletmeyi.

Âlim olan O'ydu, o kendisine talim ettirilenle yetindi.


nazan bekiroğlu - la
11:28

Okudu:

İRADE içinde ama yine de irade'ydi.
İrade'ydi ama yine de İRADE'nin içindeydi.
Ve ki irade İRADE ile çelişik değildi. Uzlaşıktı, birleşikti.
İRADE'nin içindeki irade: Gayret ve Niyet'ti.
O da Rahman'ın nefesi.
Öyleyse İRADE İRADE'nin içindeydi, İRADE İRADE'nin üzerindeydi. Hepsi de İRADE'ydi.

nazan bekiroğlu - la
11:26

Her düşüş ya bir kopma ya da kovulma.
Her kovulan ya da kopan telaş içinde bir şey alıyor ya yanına. Onlar da bu hatıra hikayesinden yanlarına bir şeyler almak istediler. Hepsi de temsil, hepsi de mecaz. Ama meleklerle, yeşil zümrüt kuşuyla bile vedalaşamadıkları . Gözlerini, ağızlarını cennet suyuyla son bir kez yıkayamadıkları bir zamansızlıkta, beklenmedik bir ayrılışta, böyle ani bir hazırsızlıkta. İnsan olan yanına neyi alabilirdi? Beraberinde neyi götürebilirdi?
Üç şey seçtiler cennetten çıkarmak için:
Bir: Kelimeler
İki: Aşk
Üç: Annelik duygusu
Kelimeleri Adem yanına aldı, annelik duygusunu taşımak Havva’ya kaldı.
Ama aşk çok ağırdı.
İkisinin de, aşkı tek başına taşıması mümkün olmayınca ikisinin zembili de aşkı bir başına kaldıramayınca, bölüştüler yükü. Yarısını Adem sırtlandı, aşkın yarısı Havva’ya kaldı.
Öyle sert düştüler ki dünyaya, bu fenaya, Adem’in dizlerinin bağı çözüldü, ciğerleri yandı. Nutku tutuldu. Üçüncü defa, bildiği kelimelerin hepsini önce unuttu. Sonra bir kısmını hatırladıysa da o bir kısmını kıyamete değin unuttu.

Aşk? Daha yollarda sakin durmamıştı bir türlü. Kabına sığmamıştı. Bir yarısı yollarda kayboldu. Getirebildikleri ancak öbür yarısıydı.

O gün bu gün yeryüzü kelimeleri yetersiz, aşk bu dünyada kusurlu.

Annelik duygusu?

Havva’nın cennet duygusu.

Gönül evinde, kadın bedeninde, tastamam duruyordu.

nazan bekiroğlu - la
11:10

...
Ve şah damarında bir atma hissetti.Geldi, bilinecek olan Bilinmezin kesilip eksilmeyen, bitip tükenmeyen bilgisine erişti: O. Zahir'di Batın'dı. Evvel'di Ahir'di. O'nu bilmek için bir gayret sarf etmedi Adem. Kendisini O'na öyle yakın, öyle parça, öyle ayna hissetti ki O'ndan başka bir yerden gelmemiş olduğunu bir anda anladı. Yüzünü nereye çevirse oradaydı ve baktığı her cihette O'nunla kendi arasında kurulmuş bağın manasına rastladı. Yaratılmışlığının sebebini kavradı ve kulluğuna hiç şaşırmadı:
Muhtaç değildi elbet Yaratan, yarattığının kulluğuna. Lakin Yaratan o kadar büyüktü ki Adem'in O'na varmaya kulluktan başka yolu yoktu. Kendisini ister istemez değil, istekle kulluk eder buldu. Bu kulluğun sayesinde sayeban oldu. Zorunlu kölelik değil şuurlu kulluktu bu. Bütün isimlerinin önü sıra o kadar güzeldi ki onun Rabbi, Adem'in bu ihtişama tapmaktan, O'na kul köle olmaktan başka bir yolu yoktu. O ne derse kayıtsız şartsız, sorgusuz sualsiz doğru. O ne isterse koşulsuz kuralsız alacaklı. Aşktı bu, başka izahı yoktu. Kendisini cennetin daha ilk sabahında, ilk anında bile Adem, cinnet aşkıyla şuurlu kulluk arasında emre amade buldu. Aşkın da aşkıydı bu.
...

nazan bekiroğlu - la
10:35

...
— Sanki sen içimden gecen her şeyi hissediyorsun. Telepati mi bu, tesadüf mü? Onu düşünüyordum.
— Şüphesiz telepati.
— İnanır mısın sen buna?
— Zannederim. İnsanların hayatında sık sık olan bir şeye inanmamak, inanmak değil, inanmamak, izahtan
âciz kaldığımız her hâdiseyi hurafe sayan bir hurafedir.

peyami safa - yalnızız
19:49

"Bu iki zıt hâmle insanda iki benlik yaratmıştır.
"Birincisi, aşk ve fedakârlık hamleleri halinde kendi kendini aşar ve ebedilik değerlerine sarılır. Sevgili
aşkından, aile aşkından, meslek aşkından, millet aşkından, insanlık aşkından Allah aşkına kadar gider
(Esasen böyle bir transcendance olmadan varlığın mümkün olmadığı Simeranya metafiziğinin esasını vücuda getirir). İnsan fânilik sıkıntısından böyle kurtulur ve varlığının en dolgun halini yaşar. Her insan bu
"birinci", türlü an ve dereceleriyle, pek az veya pek çok şuurlu olarak vardır. Bütün sosyal ve kutsal
değerler oradadır; birinci Meral de oradadır.
"İkincisi, tabiate, uzviyete, biyolojik hayata ve içgüdülere bağlıdır ve fâni değerlere sarılır. Zamanımızda
para ve lüks hırsı, kazanç ve keyif ahlâkı çok defa birinci benliğimizi baskı altında tutan "ikinci" mizin
davranışlarından doğmuştur. Bütün kaba iştah ve şehvet, kibir ve gösteriş değerleri oradadır; ikinci Meral
de oradadır.
"Zamanımızda bu ikincinin birinciye baskın çıkışı bir tesadüf değildir, uzun bir tarih gelişinin neticesidir.
"Eski zamandan bugüne kadar, insan sezgisi ve düşüncesi, kabaca üçe bölünen çağlar boyunca, Allah ile
tabiat arasında sallanmaktan kurtulmamıştır. Âdeta her çağa ve devrelerine, hâkim düşüncesinin
karakterini veren tercih, bu sallantının bir ucudur. Eski Mısır'da ilim Allah'ın emirlerinden ibarettir ve
rahiplerin elinde idi. Geldanîlerde ve iran'da da, aynı hal. Mukaddes kitapların dışında ilim yoktu.
Hindistan'da Veda'lar her şeyi tabiat üstü ve bir bakıma ilâhî kuvvetlerle izah eden metinlerde. Çin'de
Konfüçyüs bir felsefeden ziyade din kurucusuydu. Sallantının öteki ucu, eski Grek felsefesinin birinci
devresinde, Thales'ten başlıyarak Sokrates'e kadar süren iki asır içinde, tabiatı ve her şeyin başlangıcını
araştırmaya gider. Bu, Allah'tan tabiata doğru ilk rakkas hareketidir. İnsanı anlamadan evvel tabiati
anlamanın imkânsız olduğunu düşünen Sokrates'ten sonra açılan ikinci devir, sallantının tekrar öteki uca
doğru, fakat yeni anlayışlarla zenginleştirerek dönüşüdür. Dört asır süren bu devreden sonra, insan
zekâsının İskenderiye okulunda, tabiatten yeni Eflâtuncu bir mistik düşünceye tekrar döndüğü görülür.
Öyle ki, ikili ve tezatlı hareketleriyle eski Grek düşüncesi, bir yandan tabiata ve dünyaya, bir yandan da
tabiatüstü bir ilk prensibe ve Allah'a bağlı "kozmolojik" ve "teolojik" iki görüşüyle, Doğunun ve
Uzakdoğunun tek görüşlü din felsefesinden ayrılmaktadır. Akdeniz kültüründe insan düşüncesi tek ayaklı
değildir, tabiatı ve ilahî prensibi anlamak için iki istikametli bir idrak hamlesi yapmış, fakat zaman zaman
birinden ötekine geçtiği için, iki ayağını yere tam basamamıştır.
"Ortaçağ boyunca insan düşüncesi yine tek ayak üstünde görünür. İlâhiyatçı görüş hâkimdir ve ilim yine
bir din karakteri almağa başlar. İnsanın tabiat üzerindeki dikkati azalmış ve düşüncesinin yere (maddeye)
basan ayağı kısalmıştır. Bin yıl topallayan bu düşünce, yeni çağın başında kapaklanır ve yerden
kalkamayacak bir halde yıkılmağa başlar. Sallantının bir ucu tekrar tabiata ve akla dönmek üzeredir.
"Geçen asrın sonuna kadar, dört beş yüz yıl süren bu tabiatçı düşüncenin, bazı ruhçulardan ve din
felsefecilerinden gelen mukavemetlere rağmen nasıl muzaffer olduğunu ve teknik mucizelerini verdiğini
görüyoruz. Fakat insan düşüncesi bu sefer de öteki ayağı üzerindedir ve kendi kendisini yalnız tabiat
yapısı içinde anlamaktan öteye geçemediği için, mânevi kudretinin tam şuurundan da, gelişmesi
imkânlarından da mahrum kalmıştır. Bunun felsefedeki neticesi kaba bir pozitivizm, psikolojideki neticesi vatmanların dikkatini ve hafızasını yarım yamalak ölçmekten ileri gitmeyen bir faydacılık, sosyolojideki
neticesi cemiyetlerin mahiyetlerini anlamaktan ziyade pratik ihtiyaçlarını araştıran monografi ve
istatistiklerin ortaya döktüğü bir sürü yalan yanlış rakam, politikadaki neticesi, Ortaçağın din harpleri yerine
ekonomik ihtilâflardan doğan para harplerini getirmesi, ahlâktaki neticesi de "Bugün varız, yarın yok" tan
ibaret bir fânilik endişesi içinde mahzunlaşan insanı, konfor/lüks, çılgınca macera, eğlence ve cinsî
azgınlıklar peşinde gününü gün etmekten başka ideallerden tedirgin eden bir yaşama telâkkisine
sürüklemesidir. İnsanın hayvanlığını medenileştirdiği kadar, medeniyetini de hayvanlaştıran bu çağ da,
beş asır tek ayağı üstünde topalladıktan sonra, yirminci asrın her biri iflâs eden büyük ihtilâlleri ve dünya
harpleriyle yıkılmak üzere olduğunu gösteriyor. Yirminci asrın yalnız spiritüalist filozoflarında değil, tabiat
âlemlerinde de tabiatı aşan metafizik prensiplere ve Allah'a doğru bir yöneliş görüyoruz. En büyük
zekâlarda, artık iki ayağını da yere basan yeni bir dünya hasreti doğduğu seziliyor.

peyami safa - yalnızız
17:23

Ağabeyim ablama sordu:
— Şimdi biraz daha iyi misin?
— Değilim.
— "Biraz daha iyiyim" demeni rica ederim.
Ağabeyim bu cümleyi ablama birkaç kere alçak sesle söyletti. Eski usuldür ama ben faydasını kendi
üzerimde çok görmüşümdür. İnsanın en kolay aldatabildiği budala kendi kendisidir.
Ağabeyim devam etti:
— Kendini denize düşmüş farzet. Çabalarsan boğulacağını düşün. Anladın mı? Çabalamak, çırpınmak
fena. Tehlikeli. Gözünün önüne getir. Kendini, suyun yüzünde serbest bırak. Daha serbest. Daha serbest.
Hiç sıkma kendini. Kollarını, bacaklarını tamamiyle rahat bırak. Korkma.
Ben de senin yanında yüzüyorum farzet. Şimdi gözlerinin önüne bulutsuz, masmavi, sakin bir gökyüzü
getir. Bulutsuz, masmavi, sakin. Bulutsuz, masmavi sakin... bulutsuz masmavi, sakin... suyun yüzünde,
arkaüstü, bir yatağa uzanmış gibi rahat, kıyıya doğru yüzüyoruz. Anladın mı? Bu emniyeti çırpınmaktan,
çabalamaktan, haykırmaktan sakınmaya borçlusun.
Düşün bunu. İyi düşün: Çırpınmak ve çabalamak batmaktır; haykırmak boğulmaktır; sakin ol. Kendini
bırak. Emin ol. Batmayacağına, selâmete çıkacağına emin ol. Bak, şimdi ne kadar düzeldi. Yine gözönüne
getir. Bulutsuz, masmavi, sakin bir gök yüzü. Tehlike geçti. Sahile yaklaşıyoruz. Teneffüsün derinleşiyor.
Daha rahatsın, daha iyisin çünkü. Değil mi? Doğru söyle.
Ablam artık titrek sesle cevap verdi:
— Evet. Sahiden. Ağabeyim doğruldu:
— Şimdi ağır ağır kaldır göz kapaklarını, dedi, aç gözlerini. Vücudunu daima serbest bırak. Hiç bir yerin
düğümlü kalmasın. Âni hiç bir hareket yapma.
Ablam gözlerini açınca ellerini ceplerine koyan ağabeyim, hasta üzerinde kurduğu hâkimiyetin gururunu
sezdirmeyen bir şefkatle dedi ki:
— Hayat da böyledir, Mefharet, hayat da böyledir. Çaresizlik ve tehlike anları vardır ki, o zaman
çırpınmaya ve haykırmaya gelmez. Batar insan ve boğulur. Marifet o anları geçirmektir. Sonrası gittikçe
kolaylaşır. Kadere teslim olmak lâzımdır o anlarda. Menfi, miskin, âciz bir tevekkül değildir bu. Anlıyor
musun? İsyanın tekniğidir. Yani sabırdır. Müspet, enerjik, hedefli, iyimser bir sabır. Dikkat et sözüme, Bu
dünyada ölümden başka hemen her şeyin bir çaresi vardır. Mesele diye karşımıza çıkan zorlukların
çoğunu kendi ruhumuzun içinde halledebiliriz. Ben sana dün Aydın için ne dedim? Bak. Mükâfatını ne
çabuk gördün. Şimdi aynı şeyi söylüyorum. Kabul et ki aç adam Selmin macerası doğrudur. Onu ruhunun
hazmetmesi senin elinde. His bulantıların derhal geçer. Düşün ki yalnız
da değilsin. Biz senin yanındayız ve derece farkıyle aynı his anlarını yaşıyoruz. İsyanın en faydasız olduğu
bir vaka önündeyiz. Hiç bir haykırış Selmin'in talihini değiştiremez. Olan olmuştur. Fakat ben sana bir şey
daha söyleyeyim: Hâdisenin mutlaka bir başka ve bir meçhul tarafı daha vardır ki, Selmin'in göründüğü
kadar iğrenç olmadığını sana günün birinde kabul ettirecektir. Bunu görmek içinde sabır lâzım.

peyami safa - yalnızız
17:18

Bizim şimdiki dünyamızda iki nazariye ve tatbikatı vardır ki, Simeranyada, yarınki dünya hekimliğinin
esaslarını vücuda getirmiştir. Bu nazariyelerden birine göre, istisnasız her hastalık, uzviyetin, kendi
işleyişine zıt tesirlere karşı bir "hyperreaction" dur, vücudun öfkelenmesidir, isyanıdır. İkinci bir nazariyeye
göre, ki bu daha meşhurdur, isviçre'de Tournier'in nazariyesidir, birçok hastalıkların sebebini hastanın
vücudundan evvel hayatında aramak lâzımdır. Yani hastalık çok defa kaderin aksiliklerine karşı ruhun ve
onun peşinden vücudun isyanıdır.
...
Fakat mikrobun hastalığı vücuda getirebilmesi için vücutta kendine müsait bir zemin bulması lâzım
değil mi? Bu zemini sinir sistemi vasıtasiyle ruh hazırlar. İsyan oradan vücuda geçmiştir. Yani insanda
hastalık, çok defa, kaderin aksiliklerine karşı bir intibaksızlıktır. Simeranyada her türlü hastalığın âmilini
evvelâ hastanın hayatında ve ruhunda ararlar. Çok defa da hiç bir çaresi, olmayan talihsizliklerden, hayat
aksiliklerinden birini bulurlar: Ümitsiz bir aşk, çok sevilen birinin ölümü, namus lekesi, vicdan azabı gibi
çaresizlikler... ve bu ağır ıstırap yükünü kaldıramayan ruhun sıkıntısı ve isyanı. Işte o zaman, hastayı
kaderinin aksiliklerine intibak ettirecek bir ruh tedavisi başlar ve mucizesini verir.
...
Orada herkes, hastalanmadan evvel, hayatın çaresizlikleri önünde sinirlenmerneyi, isyan etmemeyi
öğranir. Butun ailelerde ve müesseselerde her gün yapılan ruh sporu budur. Kendine göre âyinleri vardır.
Öyle ki, bütün Simeranyayı derin bir sükûn ve tevekkül havası sarmıştır. Oraya ilk adımını atar atmaz,
kendini her tarafa yayılmış bir umumî intibak ve ahenk atmosferi içinde bulursun. Herkes bu ruh sağlığının
yollarını bilir ve hastalandıktan sonra, kendi kendisine, isyandan tevekküle giden yolu açacak telkinlere
uygun bir hazırlık bulur. Aydın, inşallah değildir, menenjit olmuşsa, muhakkak ki bu, çalıştığı derse karşı
duyduğu isyanın, sinir sistemi yoliyle, uzviyete sirayetinin neticesidir. Şimdi bu sıkıntı onda mevzuunu
"değiştirerek devam ediyor. Dün imtihana karşı isyandı bugün imtihana girememenin neticelerine, sınıfta
kalmaya, arkadaşları arasında mahcup olmaya karşı isyandır. Ona hissettirmeli ki bu kaybın hiç
ehemmiyeti yoktur. Kabahat kendisinde değil, onun ihtiyaçlarını, temayüllerini ve kabiliyetlerini hesaba
katmayan öğretim sistemindedir. Bunu daha evvel yapmış olsaydık hastalığı önlerdik.
Besim, biraz evvel doktorun "serebrospinal baraj" dediği şeyi hatırladı. Bu baraj, sıkıntı veya zihin
yorgunluğu yüzünden yıkılınca mikroplar beyin zarına girerlermiş. Samim'in nazariyesi, bugünkü tıbbın
hayal meyal sezdiği bir hakikatin daha vuzuhla(açık seçik olarak) geliştirilmesinden ve tedaviye tatbikinden başka bir şey değildi.

peyami safa - yalnızız
17:13

Simeranyada her seviyeye göre okuma salonları, lâboratuvarlar, atelyeler, müzik, tiyatro, sinema
ve spor evleri vardır. Her yaşta insanlar bunlara devam ederler. Her merak ettikleri mevzuu kendileri etüd
eder ve öğrenirler. Çocuklar ve gençler için, araştırma metodlarını gösteren kılavuz-öğretmenler vardır.
Bunların vazifeleri öğretmek değil, öğrenmenin yolunu öğretmektir. Çünkü Simeranya pedagojisi, insanın
bütün hayatında öğrendiği şeyleri ancak kendi istediği zaman ve kendi araştırmaları neticesinde
öğrendiğini bilir. Eski dünyada, yani Simeranyaya göre bugünkü dünyamızdaki okullarda çocuklara ve
gençlere öğretilen şeylerin, muayyen istidat(eğilim, beceri) ve ihtiyaçları karşılamadıkça, hayatta hiç bir işe
yaramadığı anlaşılmış ve klâsik mektepten eser kalmamıştır: Sınıf, kürsü, ders programı, nutuk söyler gibi
ders veren öğretmen ve profesör yoktur. Diploma yoktur.
...
Besim'in dediği doğru: Ben yeni hiç bir şey söylemiyorum. Bugünkü terbiyecilerin hepsi aynı
kanaattedirler. Fakat eski dünyamızda köhne mektep telâkkisi(düşünce) yaşamaya devam ediyor. Bütün
bir sosyal bünye değişmedikçe, yeni pedagoji, fikirlerine tatbik sahası bulamaz. Rousseau'dan
Kerchensteiner'e ve John Devvey'e kadar, iki asra yakın zamandan beri bütün pedagogların çırpınışları
nafile olmuştur. İnsanın kendi kendisi hakkındaki bozuk telâkkisini değiştiren bir dünyaya muhtacız.
Devvey ne diyor? "Okul kitapları ve dersleri bize başkalarının bilgilerini ve keşiflerini gösteriyor ve güya,
bilgi yolunda en kısa yoldan götürüyor. Hakikatte bu öğretim usulü, bize gerçekleri ve fikirleri anlamak
yerine, hazırlop bilgileri ezberlemekten başka bir şey olmayan bir papağanlık öğretiyor."
Çocuk zekâsının programlardaki sun'î tasniflere ve bölümlere zıt bir gelişme seyri takip ettiği bilindikten
sonra, bugünkü okulların birer zekâ mezbahası oldukları anlaşılmıştır.

peyami safa - yalnızız
17:08

Meseleniz incelendi. Tipiktir. Enstitümüzün "eski dünya problemleri" şubesi bu seriye dahil birçok
müşahedeleri toplamıştır. Hadiseyi sizin psikologlarınızın yaptığı gibi sadece bir ilmin, psikolojinin ışığında
aydınlatmağa imkân yoktur. Eski dünya ilminin en büyük hatalarından biri de, ihtisas bölümlerine ayrılan
ilimlerin "bütün" ü gözden kaçırdıkları için hiç bir hadiseyi esaslı ve doğru izah edemediklerini anlamamış
olmalarıydı. Simeranya ilminde "fizik hadise", "biyolojik hadise", "sosyal hadise", diye birbirinden ayrı vak'a
serileri yoktur. Bu hadiseler, "bütün"ün ışığı altında incelenir. Bir şeyin içinde her şey mevcut olduğu için
bir mesele bir meseleyi bünyesinde taşır. Meselâ insan ruhunu anlamadan atomu izah etmek mümkün
değildir. Dalga mekaniği ile hazım fonksiyonu, yahut bir öksürükle gökte bir yıldızın düşmesi arasında sıkı
münasebetler vardır ve bunlar bir büyük oluş prosesinin ayrı ayrı görünüşleridir. Enstitümüz aşk
hadiselerine ait müşahedeleri toplar ve "insan bütünü incelemeleri merkezi" ne yollar. Sizin meseleniz
çoktandır incelenmiş olduğu için, sadece vak'a hususiyeti bakımından dosyaya konmuştur. Hadise sizin
dünyanızda göründüğü gibi sadece psikolojik, hattâ sosyal değildir. Her hadise gibi insan bilgisinin bütün
şubelerini aynı plân içinde ilgilendirmektedir. Eğer böyle toplu bir inceleme metodu kullanılmazsa, tek
cephesi içinde hiç bir hadise bize tatmin edici şeyler söylemez. Eski dünya ilminin mahiyetleri
kavramaktaki aczi bundandı ve onları inkâra kadar varması bir çıkmazdan başka bir çıkmaza düşmesinin
neticesiydi. Simeranyanın ilim görüşü hakkında size bu iptidaî(basit) bilgiyi vermeye mecburum. Yoksa
sevgilinizin küçücük bir his yalanıyle bütün varlığın zıtlık prensibi arasındaki münasebeti kavramanız
mümkün olmaz. Eski dünyada, bundan yüz elli sene evveline varıncaya kadar, bütün hayat şekillerini,
sosyal müesseseleri ve meslekleri saran yalan, bir tekâmül zarureti olduğu kadar, "kutuplaşma dramı" adini verdiğimiz bir "dip zıtlık" gerçeğinin de zarurî neticesidir. Evvelâ bu gerçek hakkında Simeranya
düşüncesini
size anlatmamız lâzımdır.

peyami safa - yalnızız
12:30

ey insan!

bu kitabı sana ithaf ediyorum. başının üstünden büyük bir rüzgâr geçiyor. yalancı bir fecirle başlayan asır kararıyor ve sana tek ümit ışığı olarak en kuvvetli kaynağı uranyum'da değil, senin ruhunda sıkışmış maddeden koparıp çıkardığın korkunç tahrip âletinin patlayışıdan yükselecek alevi bekletiyor. ey bahtsız! tarihin hiç bir devrinde kendine bu kadar yabancı, bu kadar hayran ve düşman olmadın. laboratuarında aradığın, incelediğin, oyduğun, dibine indiğin, sırrını deştiğin herşey arasında yalnız ruhun yok. onu beyin hücrelerinin bir üfürüğü sanmakla başlayan müthiş gafletin, otuz yıl içinde gördüğün iki muazzam dünya harbinin kan ve gözyaşı çağlayanlarında en büyük dersi arayan gözlerine bir körlük perdesi indirdi. bırak bu maddeyi, boğ şu ölçü dehanı, doy şu fizik ve matematik tecessüsüne, kov şu kemmiyet fikrini, dal kendi içine, koş kendi kendinin peşinden, bul onu, bul kendini, bul ruhunu, bul, sev, bil, an, gör, kendi içinde gör allah'ını. kendine dön, kendine bak, kendine gel. aptalca bir konfor aşkından doğduğu halde herbiri daha korkunç bir dünya harbi hazırlayan teknik mucizlerinin yanında, senin iç zıtlıklarını elemeye yarayacak ve seni kendi kendinle boğuşmaktan kurtaracak ruh mucizelerini ara. inan mânevîlere ve mukaddeslere, inan! onlar hakkında bu kadar küçükçe düşünmekten utan! her sezilen derinliğin ifşa ettiklerini düşünmekten bile seni alıkoyan tabiatçı metodlarını fırlat ve bitlenmiş elbiseler gibi at. ortaçağ papazında haklı olarak ayıpladığın darkafalılığın anlayış sınırlarını daha fazla darlaştıran beş duyu idrakinin kapalı dünyası içinde kalma:

arşı geç, ferşi atla, sidreyi aş,
gör ne var maverada ibrethiz

peyami safa - yalnızız