Yâ Nakkaş! Biraz gez, dünyanın hiç kimsenin olmadığını anlarsın. Nereye kök salsan bir başkalık bir yabancılık taşıdığını. Nereye adım atsan sona kaldığını. O zaman anlarsın Âdem’den bu yana bu yer’li olmadığını. O ilk adımın hatırası yerli yerinde bu kadar taze dururken neyi neresinden kurcalasan arkasından bir iğretilik bir sonradanlık çıkacağını. Mülkün Gerçek Sahibi bu kadar zahirken, toprak üzerinde kimsenin kimseye öncelik hakkı bulunmadığını, sadece bazılarının biraz erken geldiğini bazılarınınsa biraz geç kaldığını.
nazan bekiroglu - yol hali
Posted in
|
0
Comments »
Araya giren bir eleştiri eri Edebiyat Partisinin Sürekli Muhalefet Lideri Dikkat edilmeyecek her şeye dikkat eden Ve bir kalemde geçen dikkat edilmesi gerekenleri Nedir bu yani senin yaptığın dedi Bir kitabı ortalamışken Neden birden başa dönüyorsun İlk söylenecek şeyleri şimdi söylüyorsun Onu da tam söylemiyorsun Sebeb-i telif-i kitap dedim Sabretseydin söyleyecektim Ama sabretmedin Cevap verdi: Kitabın yazılma sebebi belirmemişse Nasıl yazmaya girişirsin Eski huyun bu senin Eskilere inat münacâtları da Sona bırakmıştın eski kitaplarında Hayır, dedim, iş o kadar basit değil Bak sana açıklayayım bir bir Elbet kitap başladığında Yazılma sebebi oluşmuş olmalı ama Söz halinde değil anlam halinde Söz kızışıp akkor hale gelince Görüldü ve kristalleşti o anlamlar da Kelimeler biçiminde Su altından çıktı su yüzüne Aranan beklenen umulan gerekçe Sezgi dile geldi konuşuldu Sezdiğimiz bildiğimiz oldu Eskiler haklıdır başlarken söylemekte Umutları büyük kitabın sonunu getirmekte Ama bu çağda bu kısır sularda Çok ihtiyatlı olmak gerekir başlangıçta Eser az çok yazılmadan Yazılma sebebi yazılmamalı Eski kitaplarımda da, Tanrı'ya yalvarışlar Yer alırlar buna yakın bir sebeple Kitabın başında değil Kitabın sonunda Eskiler yaşıyorlardı olgun bir toplumda Herkesin hemen Tanrı'yla olacağı bir makamda O yüzden Kitaplarının başında yer alır Tevhitler münâcatlar Onlar esere Tanrı'yi ululamakla başlar Hazır bulmuşlardır her şeyi önceden Ve herkes her an dolu saf İslâmla Bizse sesleniyoruz cehennemden Bataklık ve her türlü kir içinden İnkâr umursamazlık körlük Her türlü putlaştırma ve maddeye taparlık İlkin bu kötülük ağını yırtmak gerek Köleliklerin çelik zincirini parçalamak Ruhları çekip götürmek yeni bir dünyaya Eritip arıtmak bir yüksek fırın potasında Her türlü cüruftan pastan arınmalı maden Arınış, büyük arınış gelmeli ateşten Ruh arma arma özgür olmalı Tann'ya yaklaşma halini bulmalı Kitabın bir ödevi bu Çağdan çıkarıp ebedî çağa götürme oyunu Namaz için abdest gerektiği gibi Ve okuyan, eserin sonunda bulur nasibi Son gelmiş Ulu Tapınağa varmışlar Yazan ve okuyan Allah'ın önünde secdeye kapanmışlar Perde kapanırken bu sahne Daha yakışmıyor mu günümüze Eskiler mutlu kişilerdi her an ve her zamanda Tanrı'ya yakaracak bir halde ve bir durumda Bir çağdayız ki eskilerin başladığı bizim sonumuzdur Sonumuz olsa yine ne mutluyuzdur Dostum yeter kendine verdiğin zahmet Gözlüğünü çıkar ve çıplak bak ortalığa O zaman işte ancak o zaman Şuraya buraya dağılmış olan Hakikat mozaiklerini Kopmaz bir bütünün parçalarını Ruhunda toplayıp yerine oturtursun Gerçekte bir değişim yok deyip Kuşkuların tümünden kurtulursun Arkadaş gel koparmayalım çiçeği Dalında seyredelim Onun esintilerle gelen kokusuyla yetinelim Ne fazla uzağa git ne fazla yaklaş Bu tabloyu gör lütfen istediği mesafeden sezai karakoc - parantez
Posted in
|
0
Comments »
... Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır Sevgili En sevgili Ey sevgili sezai karakoc - sürgün ülkeden başkentler başkentine
Posted in
|
0
Comments »
... Marksist ne demektir? Marx, ne vahye mazhar bir peygamberdir, ne tecrube disi bilgilerle donanmis bir kahin. Onu beserilikten uzaklastirmak, beseriyete kazandirdigi birkac buyuk hakikate ihanet degil mi? Hayati, zaaflari, hastaliklariyla, belli bir asrin adamidir Marx. Izm'ler -bu manada- insan idrakine giydirilen deli gomlekleridir. Her ...ist, koltuk degnegi olmadan yuruyemeyecegini itiraf eden bir zavallidir. Izm'ler birer anakronizmdir, birer anakronizm yani kaliplasan, canliligini yari yariya kaybeden birer konserve dusunce. Bati'dan gelen hicbir "izm" masum degildir. Biz ki nass'i mukaddesler dunyasindan kovduk... Avrupa'nin ictimai ve siyasi mitoslari karsisinda bu apisip kalmak, bu kendini kucuk gormek, bu papaganlasmak ne icin? Unutmamak lazim ki "izm"ler ictimai bir sinifin mudafaasidirlar. Ictimai bir sinifin, bir milletin veya bir medeniyet camiasinin. bu ulke - cemil meric
Posted in
|
0
Comments »
... Hayati anlamadan gecip gidiyoruz. Olgunlasmak kalbin daha hassas, kanin daha sicak, zekanin daha islek, ruhun daha huzurlu olmasi demek. Iclerinde boyle bir canlilik, boyle bir hayat coskunlugu duyanlar dunyanin biricik hakimleridir. Butun diger hukumdarliklar bu saltanatin maddilesmesi, fakirlesmesidir: Bir nevi tiyatro kralligi. Gercek hukumdarlar ebediyen hukumrandirlar. Hazineleri yagma edildikce zenginlesirler. ... cemil meric - bu ulke
Posted in
|
0
Comments »
... Bir dunya cenneti olusturma kavliyle insanligin tarih boyunva edindigi birikimi reddederek yeni zaman ve tarih, kultur ve yasam dili olusturmak icin yola koyulan modern paradigmanin, kutsaldan arindirdirdigi bilgi turuyle insa etmeye calistigi yasam felsefesi cozumlenmeden hicbir kabul ve red anlam tasimayacaktir. Bu baglamda kafir bir muhayyilenin ongordugu zaman, statik ve statukocu bir icerige sahiptir ve surekli kendini tekrar etmektedir. Oysa musluman zamani, surekli donusum ve degisime isaret eder. Aktif ve mudahil bir insan turunu ongorur. Ornegin batili bayrramlarin ve rituellerin ayni dongunun berlirlenmis anlarinda ortaya cikmasinin karsisinda; Muslumanlarin kutsal gunleri dinamik ve surekli yer degistiren bir sureci icerir. Bu durum surekli guncellenen ve hayata mudahele edebilen bir zaman algisini ifade eder. Modern algi yalnizca simdiki zaman icerisinde donup dolasmakta iken Musluman algisi 'ebediyet' duyarliligi ile genis bir perspektif olusturur. Boyle olmaklik dindisi bir insanda zamanin yipraticiligina yol acarken, Musluman acisindan zamani kullanis bicimi onu dinamik ve devrimci kisilige donusturur. ferhat kalender
Posted in
|
0
Comments »
... Peki biz nerede duruyoruz? Bize bir gurbet hali yasadigimizi, her seyin gelip gecici oldugunu, yabanci olarak yer aldigimiz bior mekana iliskin Tanrisal durtulerle davranmamiz gerektigini belirten ve surekli sekilde ahireti hatirlatan bir dinin tabileri olarak biz nerede duruyoruz? Yukarida degindigimiz surecin cok da uzak olmayan bir yerindeyiz. Albenili ve donusturucu bir dunyaya karsi 'Allah bize yeter, o ne guzel vekildir' sozu kutsal metinlerin etnografik bir imgesi gibi duruyor ne yazik ki. Bizleri icinde eritmeye calisan devasa haz makinesi degerlerimizi donustururken, icinde yasadigimiz sartlari olagan durumlar olarak propoganda etmekte. Hizli bir uyum sureci icin simdiki zamana katilmamizi ongormekte. Elbette bu tur teslim alinma mekanizmasi basta Tevhid ilkesi olmak uzere hayatimizin her alanini tarih/zaman disi bir perspektif olarak algilamamizi vehmediyor. An denilen kurgunun cikis noktasi, her seyin hizli bicimde degisebilirligine, bu cilgin organizasyonun kendi degerlerini her seyden bagimsiz olarak yeni bastan defalarca olusturduguna/olusturmaya devam ettigine bizleri inandirmasidir. Ki ozellikle Musluman muhayyile, bu kaotik sapmanin hayati kolaylastirici nimetler barindirdigina ikna olmus vaziyettedir. Kadim gelenegimizin bakis acisi Allah'tan yola cikarak her olani aciklama cihetinde iken, simdinin akli, kendini merkez alarak Allah dahil her seyi tanimlamaya calismaktadir. Modern paradigmanin varlik alemini ikiye ayirarak Tanrisal olani metafizik olarak tanimlayip devre disi biraktiktan sonra her seyi maddi-meta evreninde yeniden bicimlendirmesiyle kurdugu evrende Muslumanligimiz yalnizca kulturel bir oge olmanin otesinde bir anlam ifade etmiyor. Bu baglamda gunumuzde Muslumanlarin gonullu-istekli adanmislikla modern dunyaya teslim oluslarinin getirmis oldugu sizofreni ile karsi karsiyayiz. Merkezdeki tek belirleyici ilke olan Tevhid, aklin ongoruleri ile rasyonel bir olgu olarak tanimlanip sinirilandirildiginda, geri kalan cok genis bir alan putperest bir mantikla yeniden yorumlanmakta ve ortaya, her seyin hakimi olan Allah'in yaninda, bedene, arzuya, hirsa, egoya, ihtirasa yontulan putlarin isvekar golgeleri dusmektedir. Tanri'yi yalnizca 'yaratan', yarattiginin yasalarini olusturuo kosesine cekilerek olup biteni izleyen bir seyirci konumunda tutan bir anlama bicimi olarak modernite, Muslumanlari da bu cercevede bir ilah algisina davet etmektedir. Bu algi, inanmis insan-mumin olarak Allah'in duzeni icerinde harmoni olusturan bir denge oznesi olmakliktan ayrilarak, her seyden bagimsizlasan, oteki olarak gordukleriyle yaris icine girip dunyada cennetini olusturmaya calisan birey haline donusu ifade eder. Modernitenin hayat buldugu rahim olam Bati'nin insa ettigi 'birey'in, Musluman dunyasinda gordugu karsilik yalnizlastirilmis ve seytanin mudahelesine acik insandir. Kur'an terbiyesi, yoldan cikarici bir unsur olan seytana karsi niyette, sozde ve davranista vasat olmayi ongorurken, modernite, kullandigi araclari mesrulastirmak adina 'etik degerler' kamuflajini kullanarak yeni dunya duzeni kurgulamaktadir. Moderniteye gore etik, bireyin her turlu kutsal degerden arindiktan sonra kendini gerceklestirmeye baslamasiyla yapip ettiklerini mesrulastirici duyussal enstrumanlardir. Her hale gore degistirilebilir, bozulabilir ve yeniden olusturulabilir. Bu durum 'ego'nun kendini saglama alma kaygisi uzerinden kurdugu vicdani sorumluluklar olarak belirir. Oysa ilahi hikmet, ahlaki, insanin varolusundan beri suregelen, olgunlasmakta olan ve mukemmel biciminin de son peygamber tarafindan temsil edildigi kesintisiz degerler sistemi olarak gorur. Insanoglunun tarihsel yuruyusunde olusabilen kirilmalar ya da sapmalar ilahi mudahale ile duzeltilir. Ilahi dengeyi devre disi kabul ederek olusturulan her duzen seytan tarafindan sistematize edilmistir. Gunumuzun Musluman algisinda meydana gelen sekulerlesme, dogal bir surec olarak kabul edilmekte, gundelik yasamdaki degerlerin seytansi icerigi kapatilmaya calisilmaktadir. Modernite ile hesaplasmayi goze alamayan bir zihnin, onun enstrumanlarini Islamilestirerek icesellestirmesi, Islam'i mudahale eden ve kurucu unsur olmaktan cikararak sekuler alana entegre olan adaptasyon araci bicimde gorme carpikligina yol acmaktadir. Insan, dunyaya ait bir varlik olarak sinirlandirildiginda, muhayyilesi her turlu spekulatif etkiye acik hale gelmektedir. ... ferhat kalender
Posted in
|
0
Comments »
... Hakk’a bağlan; ona karşı edepli ol. Seni gözeteni gözet. Sana yar olana sen de yar ol. Seni seveni sev. Seni çağırana koş. Senin işini yoluna koyana elindekini harca. Seni pislikten koruyana yar ol. Ölümden beri olana borçlu ol. Kötülüklerini giderene minnettar ol. Bir sürü adi vehimlerden seni esirgeyene bağlan. Her şeytan tipinden, aldatıcı ve cahil arkadaşların elinden kurtaran senin en yakın dostundur. Onu ara! Etrafını bir sürü yol kesiciler sarmışken seni onların önünden alan, elbette ki en yakın dostun sayılır; onun yolunu gözet. Hak ve bir sürü maddi şeyler ve heva birbirine uyabilir mi? Birtakım maddî kıymetlerin içinde sayılan şeylerle ilahi kuvvetler bir olabilir mi? Ne dünya ile ahiret birdir ne de değersiz şeylerin önünde ilahi kıymetlerin bir olur. Kendini nerede görüyorsun? Sen ve bütün varlıklar; ilk, son, iç ve dış hepsinin gidişi Hakka’dır. Bütün kalpler onun için atar. Bütün ağırlıklar Hakk canibindedir. Bütün iyilikler oradan gelir. ... Bu dargınlığın neden? Duan kabul olmadı diye Allah’a mı darılacaksm? Duanı kabul eder, ama biraz geç kalabilir. Geç kalınca darılmak yerinde bir iş olur mu? Bazen işitiliyor: - “Doğruyu istedim vermedi, istediğimi vermiyor”, hem de: - “ ‘Duanın yapılması lazım.’ diye emir veriyor.” diyorsun: - “Bu sözün yerinde değil, hatalıdır.” Bu sözünden ötürü sana sormak icap eder: - “Sen kendi başına buyruk musun? Yoksa bir sahibin ve bir efendin mi var?…” Eğer bu söze karşı hür olduğunu, her istediğini yapmaya güçlü olduğunu iddiaya yeltenirsen sana ilk vurulacak damga: - “Sen kafirsin. Hakk’ı inkar ediyorsun.” Olur. Aksi halde bir kul olduğunu ve bir sahibin, efendin olduğunu söylersen o zaman sana yine birçok sorular sorarlar: - “Duanın kabulü geç kaldığı için efendini töhmet altına mı alıyorsun? Onun hikmetinden şüphe mi ediyorsun? Halbuki O , seni ve bütün yarattıklarını iyi bilir. Sana ve onlara ne gerekse güzellerini seçer.” İtham etme. O’nun hikmetini sez. Hissini bu yolda terbiye et. Söylenenleri yaparsan sana düşecek vazife şükretmektir. Çünkü O , sana yarayanı daha iyi bilir. Haline uygun nimeti senden daha güzel seçer. Şayet ithamlarına devam edersen yine sana verilecek hüküm şu olur: - “Sen kâfirsin, hakikati gizliyorsun.” Çünkü Allah’a zulüm isnadında bulunmuş oluyorsun. Halbuki Allah , kullarına zulmetmez. Zulüm sözünü de kabul etmez. Bu sözün Hakk için kullanılması muhaldir; olamaz. Sebebine gelince, bütün mülk O’nundur . Zulüm ancak başkasının hakkına tecavüz vaki olunca olur. Hakk’a darılma yolunu kendine kapa; bu yoldan ayrıl. ... Dış alemine ait bir şey olursa dua et. Sabırlı ol. İlahî emirlere uymaya bak. Hakk’a darılma. Nefsin isteğini yerine getirmeye bakma. Onun boynunu eğdir. Boş şeylere uyma; çünkü boş şeyler insanı Allah yolundan alıkoyar. Allah için iyi düşün. O’nun sözlerini doğrula. Ve böylece işin sonunu bekle. Eğer birisini mutlaka kötülemen gerekse önce kabahati kendinde gör. Daima isyan bayrağını elinde tutan nefsini itham et; onu kötüle. Nefse darılman Hakk’a darılmandan daha iyidir. futuhu'l gayb - abdulkadir geylani
Posted in
|
0
Comments »
İnsan, başına bir iş gelirse... Önce, kendi kendine kurtulmaya çalışır... Muvaffak olamayınca, etraftan yardım istemeğe koyulur... Padişahlara gider; rütbe sahiplerine yalvarır. Zenginlere koşar... Hal sahiplerine gider; dua ister, himmet ister... Eğer hasta ise doktora gider, şifa arar. Bununla da kurtulamayacağını anlayınca, Allah’a döner. Eğer kendi işini yapabilseydi, halka dönmeyecekti... İşini halkta bitirebilseydi, Hak’ka dönmezdi. Burada da arzusu biraz geç kalmağa başlar; fakat gidecek başka yeri kalmamıştır... Durur yalvarmağa başlar... Dua eder; sena eder. İhtiyaçlarını teker teker sayar, yalvarır... Bunları yaparken bir yandan da reddolunmaktan korkar; bir yandan da, isteği yerine geleceğini ümit ederek sevinir... Sonra, bu halden de usanır; yaptığı dua ve niyazın işe yaramadığını zanneder... Bu kerre dua da dahil her şeyi bırakır... Saf, temiz bir halde beklemeğe başlar... Bu kez kader-i İlahi (Allah’ın emri) ne ise o zuhura gelir... Olacak olur... Herşeyde Allah’ın kudretini, kuvvetini sezer. Hareket, sükun... her ne varsa, ondan olduğunu anlar. Hayır, şer, iyilik, kötülük, vermek, almak, genişlik, darlık, ölmek, dirilmek, izzet, zillet, bunların hepsinin Hak’tan geldiğini mana gözü ile görür... Bu halleri görür... Ve bu haliyle süt anasının elindeki çocuk gibi olur... Yıkayıcı elindeki meyyite benzer; kendinden bihaber... Onlar istediğini yapar... Velhasıl, bir top gibi olur, gayri ihtiyari sağa sola yuvarlanır... Bukalemun gibi renkten renge geçer. Ne kendisi için, ne de başkası için hiçbir hareket yapmaz... Hakkın işinden başka şey görmez. Gözü O’ nu görür, kulağı O’nu işitir. Başka şey görse veya işitse, O’nun için görür veya O’nun için işitir. O’nun nimeti ile beslenir ve O’na yakın olmakla ferahlar... Bu halle güzelleşir... Bununla hoş olur... Sakinleşir... Her halde Hak’la mutmain olur. O’nun sözü ile ünsiyet peyda eder. O’ndan başka her şeyden çekinir ve hoşlanmaz... Daima O’nun zikrine koşar... Ve öylece kalmak ister. Bu halde kendinde yükseklik duyar. Kuvvetini Hak’tan alır. O’na tevekkül eder. Yolunu O’nun marifet nuru ile bulur. Onunla giyer, Onunla kuşanır. Böylece Hak’kın çeşitli ilimlerini öğrenir. O’nun kudreti ile şereflenir. O’ndan işitir. O’na yaklaşır. Dua eder, hamd eder. Öylece kalır... ... Dünyaya ihtiyacın kadar bağlan! kalpten sevme; Nasibin ne ise gelir üzülme..! ... abdulkadir geylani - futuhu'l gayb
Posted in
|
1
Comments »
Eğer Allah'ın emrettiği ve yasakladığı şeylerle ilk karşılaşan insan bunu tabi karşılarsa, aklına uygun bulursa bu emir ve nehiylerden hiçbir şey öğrenemez. Ama bazı izleri takip edip bu emir ve nehiylerin nelere tekabül ettiğini öğrenebilirse hakikate varabilir. İnsanın taş yemeye ihtiyacı yok diyorsun. Öyleyse şunu düşün: İnsanın ihtiyacı olandan fazlasını elinde tutması kendisi için taş gibidir. Bu yalnız mallar, servet,güç gibi nesnelerde geçerli değil. Merhamet, şefkat, tevazu gibi şeyler için de böyle.Eğer herhangi bir şey insanların istifadesine açıksa ancak istifade edildiği kadar o «şey» olur,o şeyden istifade edilmezse artık o taştır ve gerçekten onu istifadeye konu etmeksizin kullananlar taş yemiş olurlar.Sana yaramıyorsa bırak başkasına yarasın. Sana yaramadığı halde sen de olan hem senin hem başkasının aleyhinedir.Taşları yeme, taşları yemek yasak. ismet özel - taşları yemek yasak
Posted in
|
0
Comments »
Salacak kıyısında bir kahvedeyim. İnce belli cam bardakta çayımı içip İstanbul’u seyre dalıyorum. Sarayburnu, minare ve kubbeler, asıl İstanbul dediğimiz yer: Suriçi. Bu siluet burada durdukça İstanbul yaşıyor demektir. Sonra köprü, sonra Galata, yarım döndüğümüz zaman gökdelenleri ile başka bir siluet kazanmış olan yeni İstanbul: Mecidiyeköy, Maslak ve ilerisi. Türk İstanbul nedir? Bodur minaresi ile bir mescit, yanında bir ihtiyar çınar, onun gölgesinde bir çeşme, iki dükkân, bir sıbyan mektebi ve mektebin alnında bir kuş evi. İstanbul bu mu? Bu kadar mı? Evet, öyle. Ya o muazzam camiler, saraylar, konaklar, medreseler, çeşmeler, sebiller, sanayi, nüfus ve finans. Bunlar bir dünya şehrini göstermiyor mu? Olabilir. Ama bu ne aradığınıza bağlı. Bir dünya şehri arıyorsanız bilemem. Bana sorarsanız yukarıda tasvir ettiğim mütevazı yapısı ile o bir ruh. Serapa maneviyat. Öyle olmasa, üç kıtaya hükmeden padişahların sarayı Topkapı gibi minik bir yapıya sığar mıydı? Bu ruhtan neşet eden medeniyet, gaza ile fethedilen toprakları şenlendirilmiş. Oralara adaletin yanında zerafet ve incelik taşımış. Standartlar bunu gösteriyor. Hâlâ gösteriyor. Kemah’ta, Ermenek’te, Kula’da, Saraybosna’da, Arnavutluk’un uzak dağ köylerinde bile; Travnik’te, Kırım’da. Semerkant’tan, Buhara’dan kanatlanan güvercin Mostar Köprüsü’ne, Blagay Tekkesi’ne konuvermiş. Güvercinin gelip geçtiği topraklarda bu ruhu terennüm eden ilahîyi, mimariyi, merhameti, hizmet ve hürmeti bulabilirsiniz. İstanbul’un üzerine asırlardır melekler iniyor .Öyle bir medeniyet inşa edilmiş ki, bunu yapanlar yalan dünyadan ebedî âleme geçerken bu meleklerin kanadı üzerinde uçuyorlar. Yahya Kemal “Türk İstanbul” yazısına şu cümle ile başlıyor: “Bir iklimin manzarası, mimarisi ve halkın arasında tam bir ahenk varsa, orada gözlere bir vatan tablosu görünür”. Cibali’de mi, Ayakapı’da mı yol kenarında bir taşa rastladım. Yarısı toprağa gömülü, yarısı dışarıda kalmış. Dışarıda kalan kısmı yeşile boyanmış, görenler evliya kabri zannediyor. Başında el açıp dua edenler bile var. Yaklaştım, taşın üst kısmında kalan tek satır yazıyı okudum: “Raziye Hatun hayratıdır”. Belli ki bir çeşme taşı. Halk mistik İstanbul’u müstevlilerin istilasından korumak için elinden gelse her eski eseri yeşile boyayacak. Kısası mescit ve çınardan meydana gelen o çekirdek tablodan bir yüzük taşı gibi parıltılı Şemsi Paşa, bir muazzam Süleymaniye vücut bulmuş. Şehirlerin silueti onun hangi esasa, fikre, inanca, güce, medeniyet ve estetiğe mensup olduğunu ortaya koyar. Eski şehirler dünyanın her yerinde dinî düşüncenin, inancın siluetini taşırlar. Budistlerin pagodaları, mabetleri; Hıristiyanların katedral ve çan kuleleri, Müslümanların kubbe ve minareleri, paganların piramitleri… Bir ara gözlerim Kızkulesi’ne takıldı. Onu hep Boğaz’ın firuze sularında salınan gizemli bir geline benzetmişimdir. Hangi umutsuz sevdanın rüzgârı ile kendini denize atmış, suya seccade salan dervişler gibi dalgalar üzerinde yürümeye başlamıştır. Heyhat! Yukarıdan beri dile getirmeye çalıştığım bu şairane düşünce ve duygular gerçekle yüz yüze gelindiğinde yerini tarifsiz kederlere terkediyor. Bu “taşı toprağı altın” şehir, her şey satılık fehvasınca ihaleye çıkarılmıştır. Kızkulesi dahi ihaleden nasibini almış, yeniden dizayn edilmiş, masumiyetini kaybederek işletmeye açılmıştır. “Men tâ senin yanında hasretem sana” mısraı, o Türk İstanbul’u inşa eden ruh uçup gitmiş; öte fikri kaybolmuş, gün bu gün, saat bu saat olmuştur. Bu; İstanbul’un üzerine bir şu kadar zamandan beri abanan hâkim sermaye – hâkim kültürün hegemonik baskısıdır. mustafa kutlu - huzursuz bacak
Posted in
|
0
Comments »
Dünyanın karşısında, kayıtsız kişi ne cahildir ne de düşman. Niyetin okumazyazmazlığın sağlığa yaralı keyfini yeniden keşfetmek değil, okurken, okuduklarına hiçbir ayrıcalık tanımamaktır. Niyetin çırılçıplak gezmek değil, ille de özenli ya da bakımsız olmak anlamına gelmeyecek bir şekilde giyinmektir; niyetin kendini açlıkta öldürmek değil, sadece beslenmektir. Bu hareketleri alabildiğine masum bir tavırla harfi harfi yerine getirmek değil istediğin -çünkü masumluk çok kuvvetli bir terimdir- sadece, en basitinden, bu "en basitinden"in bir anlamı olabilirse eğer, istediğin şey bu hareketleri yansız, apaçık, her tür değerden, özellikle de işlevsellikten kurtulmuş -çünkü işlevsellik değerlerin en kötüsü, en sinsisi, en tehlikelisidir- aşikar, gerçek, değiştirilemez bir yere bırakmaktır. Okuyorsun, giyiniksin, yiyorsun, uyuyorsun, yürüyorsun demek dışında söylenecek bir şey olmasın; bunlar birer davranış, birer hareket olsun; birer kanıt, birer değiş tokuş aracı değil. Giyimin, yiyip içtiklerin, okudukların senin adına konuşmayacaklar artık, onlar sayesinde karşındakinden daha açıkgöz davranmayacaksın artık. Seni temsil etmenin o yiyip bitiren, çekilmez, öldürücü görevini bunlara bırakmayacaksın. georges perec - uyuyan adam
Posted in
|
0
Comments »
dostum, güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat, arkana bakma kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de... unutma, yolcu değişir, yol değişir, ama menzil değişmez. yolcuya bakıp, yolunu tanıma. yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver. vahim olan, yolun yolcusuz olması değil; asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır; yolsuz, hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal..... "en doğru yol: en dikensiz yoldur" diyenler seni aldatıyorlar. onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambasının altında arayan şaşkınlardır. aldırma.... ayağına batan dikenler, aradığın gülün habercisidir. dikenine katlanmaktan söz edenler, aşıkmış gibi davrananlardır. gerçek aşık olanlarsa, dikenini de sever. dostum, yollar yürümek içindir. fakat, şu gerçeği de hiç unutma: yürümekle varılmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir. yol boyunca; yola çıkıp da yürümeyenleri, yola oturup, gelen-geçenin ayağına çelme takanları, yoldan metafizik uyuşturucularla keyif çatanları, tel örgülerle çevirdiği yolu kendisine zindan edip volta atanları, maratona 100 metre koşucusu gibi hızlı gidip, 50. metrede yola yatanları, yürüyüşün uzun ve yolun zahmetli olduğunu görünce, yolculuk üzerine zor atanları, yürümeyi bırakıp, yol-yolcu ve menzil üzerine kalem oynatanları, ayağına batan tek bir dikenin faturasını çıkarıp, ömür boyu tafra satanları, beyaz atlı kurtarıcıyı gözlemek için ufka bakıp bakıp dağıtanları, yanlış kılavuzlara kızıp yolu satanları göreceksin. aldırma, yürü. göğsüne yüreğinden başka muska takma. vahiy haritan, nebi kılavuzun, akıl pusulan, iman sermayen, amel azığın, sevgi yakıtın, ahlâk karakterin, edep aksesuarın, merhamet sıfatın, şeref ve izzet adın olsun. doğru yol: insanların çoğunun gittiği yol değildir, düşünen öz akıl sahiplerinin yoludur. yolda vereceğin her molayı öz eleştiri durağında vermelisin. unutma, tevbe özeleştiridir. her molada yolda olup olmadığını, yürümen gereken menzil istikametinde yürüyüp yürümediğini kontrol etmen, pişman olmaman için elzemdir. yön tayini sık sık gerekli olabilir. haritayı saklayabileceğin en güvenilir yerin yüreğindir... mustafa islamoğlu
Posted in
|
0
Comments »
ben kafiye düşünüyorum oysa sevgilim bana ’vechimden başka bir şey düşünme’ diyor diyor ki ey benim kafiye düşünenim rahat ol benim yanımda en güzel kafiye sensin harf ne oluyor ki sen onu düşünesin nedir ki harf ? üzüm bağının çitten duvarı harfi, sesi, sözü artık birbirine vurup parçalayayım da seninle bu üçü olmaksızın konuşayım, ah! muhyiddin ibn-i arabi
Posted in
|
0
Comments »
Ne ben Şehrazattım, ne o sultan. Aramızda, binbirincisini yaşadığımla kuracağım masallar da anlatılmıyordu. Ama günleri sayıp duruyordum. Üçüncü sabah incir ağacının acı gölgesinde bir tabak altın rengi zeytinyağı, üzerine kekik ve nane yaprağı serpilmiş bir tabak zeytin. Olsa da. Hiçbir şey eskisi gibi değildi. Hala dönüp de hem ileriye hem geriye bakan ben. Aşkın büyüklüğünü terk ettiğinin çokluğuyla ölçmeyi öğrenmiş olan ben, masumiyetiyle fedakarlık, safiyetiyle aşktım ben. Aşkım saf aşktan ibaret kalsaydı böyle dağılmayacaktım. Bu kadar sormayacak ve kelamın muammasında bu kadar boğulmayacaktım. Ama aşkın masumiyeti bozulmuştu. Çünkü hiçbirisini daha evvel farketmediğim darbeler yağmur gibi yağıyordu. Aşkın esası bozulup, asli düzlem ayağımın altından kaymadığı zamanlarda. Aşkın masumiyetinin bozulmadığı, kalbin aklı ikna edebildiği o zamanlarda kolayca savuşturabileceğim küçücük darbeler bu yüzden sağılmaz yaralara dönüşüp duruyordu. Her defasında bir uzvu koparıp atmam gerekiyordu. Her şey bir şeyi alıp götürüyordu. Üstelik her defasında, sağalttığımı sandığım yaralar da yeniden yeniden açılıp duruyordu. Bütün yollarım şurada tıkanıyordu ki bütün eksik parçalarıma denk düşen ve bütün boşluklarımı dolduran Nihade, şimdi nasıl olup da kabil olduğu halde bu ölümcül boşluğu doldurmuyordu? Yoksa varlığı gibi yokluğunun da mı bilgisinde değildi? İçine düştüğüm ve giderek daralan bir dehlizin ne ileri gidilip ne geri dönülen ışığa iyice uzak karabasanında. Bunalıyordum. Böyle zamanlarda sıkışan ruh belli ki ne ileri ne geri gidebilince, ya düşer ya yükselirdi. Belli ki böyle zamanlarda aşk, sırtından kanlı bir gömleği sıyırıp da atar gibi gözden çıkararak geçmişi, ileri doğru yürümekti. Aşkın kalbe indiği makama doğru yükselmekti. Böyle zamanlarda aşık, kendisine görüntü veren sevgilinin aşkıyla mutlak olanın aşkı arasında bir bağlantı kurunca, Sevgilinin ismiyle O'nun ismi arasındaki binlerce ismi yol, durak, menzil, aşmayı başarınca. Belli ki bu yükselmeyi başaran âşıkın gönlüne; muazzam yangınlardan sonra başlayan bir yağmur, lanetlenmiş kavimleri yok eden ve dinmek bilmeyen rüzgarları kesen bir yağmur, denizin yüzünden gökyüzünün katlarına yükselen şiddetli hortumları bölen bir yağmur gibi, serinlik ve selamet dökülüverirdi. Ama ben, bu kemter kul.Yapamadım. Eşiğin bir adı da acıydı, aşamadım. Ödünç aldığı ışığın safiyetini kaybedince kayboldu aşkımın masumiyeti. Keşke aşkı saf olmayana da rıza olarak tanımlasaydım. Nihade'nin çocukluk cennetinden çıkışın ilk haberini bile umarsızlıkla karşılayan bir çocuğun yüzü kadar çocuk kalmış yüzünü ve içindeki, ihtimal kendisine de karanlık oluşları düşününce merhametle doldu kalbim. Kendisine de karanlık kalan yanları masumiyeti anlamına gelmekteydi Nihade'nin. Lakin merhametim onu anlamaya sevk ederken kalbimi, adaletim aşka ve bana yönelikti. Merhametim sükunet, adaletim muamma, merhametim kalp, adaletim fikirdi. Merhametim rıza, adaletim öfkeydi. Öfke ile rızanın sapağında duruyordu aşk. Aşkla uyumu imkansızdı öfkenin. Oysa aşk razılık demekti. Eşyanın hükmünün, sahibinin tasarrufunda olduğunu bilmekti razılığın dairesi. "Neylerse güzel eyler". Rızayı kaybettim. Bedeli olsaydı aşkın, Nihâde’yi kurtarmak için fidyeyi gözden, göz kırpmaksızın çıkartacaktım. Ama anladım ki aşk tarihçesi olmayan bir eş zamanlılıktı. Ne dünü vardı ne de yarını. Bütün hükümleri an üzerinden mühürleniyordu. Bütün birikimleri an gelip hükümsüz kalıyordu. Teminatı yoktu. Peşinatı yoktu. Telafisi yoktu. Aşkın bedeli yoktu. Yoktu, hiçbir şeyi yoktu. Aşk o ki bir kez karanlık düşünce hikâyenin orta yerine, yok oluyordu. Sürekli kayan bir zemin üzerinde dik durmak mümkün olmuyor, gökten yıldızlar kayıp kayıp gidiyordu. Öyle bir an geliyordu ki durdurmak istese bile insan kendi içindeki işleyişlere söz geçiremiyordu. En acısı da parmaklar arasından kayıp giden bu bir avuç suya tanıklıktı. Çare yok; aşk onu yaratan tarafından, hikmet işte, mükemmelliği azaltılarak yaratılmıştı. Eyüp oyuncakları satan yaşlı oyuncakçıyı hatırladım. Nur’a uykunun sularına düşerken eşlik etmesi için, müzikli bir salıncak alırken, bir vidasının gevşek olduğunu fark etmiştim. Usta şunu bir sıkıştırıver, demiştim, yoksa iki gün sonra dağılacak. Gülümsemişti. Bırak gevşek kalsın, demişti, ki dönüp yine bana gelesin. Aşk, yaratılmışların içinde kusursuz görünse de en kusurlu olanıydı kuşkusuz. Hiç dağılmayacak zannedilen bir bütünün ansızın darmadağın olmasının mantığa gelir bir nedeni yoksa, bu sadece kusurlu yaratılmış olmakla izah edilebiliyordu. Bilerek ve isteyerek. Onu yaratana, rakip sıfatıyla araya girme hakkını versin ve ki kulları onu bırakıp da aşka tapmasın diye Aşkı ve dahi onu kalbinde taşıyacak olanların tümünü yaratan kuşku yok ki; aşıklar, gerçek aşkın mahiyetini ve kaynağını önünden bulutlar çekilen dolunay gibi fark etsinler diye, birbirlerine bitimsiz bir aşkla bağlanmasınlar diye, aşkı bitimli kılmıştı. Bitmemesi aşkın, ancak onu yaratanın fark edilmesi anlamına geliyordu. Çünkü bitimsiz olan sadece O'ydu. Fakat kaderi öfke ve rıza arasında sallanıp duran aşkın beşeri yanı ruhani yanını tedirgin edip duruyordu. Ve ben, aklımla öfkemle, beşeri yanımla tedirgin olup duruyorken; Nihade hala her şey olup da hiçbir şey olmamış gibi yaşayaduruyordu. Bir isim! Bazen insanı nerelere kadar getiriyordu! nazan bekiroğlu - isimle ateş arasında
Posted in
|
0
Comments »
... Belli ki aşkların da devletler gibi ömürleri vardı. Doğuyor, büyüyor ve ölüyorlardı. Ama aşklar ölüyordu da aşıklar sağ kalıyordu. Bunu bilmek türlü suret tarih teorisinin içinde kendine yakın gelen yazdığının hükmüne,kadim olan kelamdan apaçık bir delil bulan yazıcının isimleri öğrendiği andaki gönül açılmasına benzer bir ferahlama vermiyordu bana. Çünkü aşıktım ben. Üstelik kelama mecburdum ben. Ülkelerin ecellerinin Rab katından gelen bir yazgı olduğunu söyleyen kitap, aşk ve onun müştaklarına yer vermiyordu. Aşkların da devletler gibi kaçınılması imkansız ecelleri olduğuna, her şeye yer veren kitapta rastlasaydım, aşkı bu ismiyle okusaydım. Dayanacaktım. O kitapta, hub vardı, muhabbet vardı. Ama o kitapta aşkın esamesi okunmuyordu. Belli ki herşey ismi ile biliniyordu da bir tek âşık kalbinin kanı ile tanınıyordu. Çünkü aşkın sadece yangını vardı, ismi yoktu. Belli ki, herşey gibi dilin de kusursuzu cennette oluyordu. nazan bekiroğlu - isimle ateş arasında
Posted in
|
0
Comments »
Bir gün girdi araya. Bir gece girdi. Tatsız tuzsuz yemekler, büyüsü kaçmış bir fincan kahve, uyanış anından korkuları huzursuz bir uyku girdi. Karanlık geldi, kalbimin üzerine oturdu. Karanlıktan çok korktum. Korku indi kalbimin üzerine, kalbimin içine oturdu. En çok da onda gördüğümün, benim onda görme kabiliyetim kadar olduğunu farkettiğimde korktum. Ölüm başlamıştı ya, yorumlanması için gerekli işaretleri tersine çevrilmiş bir rüyada ya da kırk yıllık aşina vazoda solmuş bir çiçek gibi gözden mi düştüm, bunu bilebilseydim. O ki asıl acı olan, hiç gözde oldum mu, bunu bilemedim. Onun düşüneceğini zannetmiş olduğum şeylerin hiçbirisini düşünmemiş olduğunu dehşetle farkettim. Dehşetle, çünkü bunun hep de böyle olmuş olduğu anlamına geliyordu. Ve böylece geçmişle gelecek bir arada yitiyordu. Aşkın başlangıcını geçmişimin hükümsüzlüğü olarak yorumlayıp ona öyle bağlanmıştım. Onu yitirişimin de geçmişimin yitmesinden ibaret olacağını o zaman hesaba katmamışım. En acısı da şu oluyordu ki, ondaki karanlık gibi bendeki bulanığın da adını bir kez koyunca ve dönüp geriye bakınca. Merdiveni olmayan kuyulara aslında çok önceden düşmüş olduğumu görüyordum. Bunu en çok da, okumayı her istediğimde onun benden esirgediği defterler aklıma geldikçe görüyordum. Ve bu, artık bulanmaktan çok suyun mahiyetinin bozulması oluyordu. Bulanan sular neden sonra durulurdu hiç olmazsa, benimse bulanıklığım cinnete bakıyordu bir yanıyla, ben durulmuyordum. En fazla da bana böyle bir duruş noktası sağladığı için içerledim ona. Aşksa, nasıl bir bakış noktasında duruyordu ki bendeki bu bulanmaya izin veriyordu? Böyle bir noktada durmama izin verdiği için hızlandı uçurumum. Onu önce böyle karanlık kuyulara düşmeme izin verdiği için, isteseydi düşürmezdi, sonra beni o dipsiz kuyulardan çıkarmak için hiçbir çaba sarf etmediği için, isteseydi çıkarırdı, içimde çok parçalara ayırdım. İçinde kıvrandığım karanlığa yol açtığı için değil, her karanlık bir öncekinin son-ucu bir sonrakinin sebebi olduğu için suçladım onu. Bu yüzden silsile silsile uzandı önümde barikatler. Aşamadım. Ben, kesintisiz acının ikinci gününde acıdan öte bir oluşla yok olup dururken. Nihadeyse koku kazanlarının, bahçedeki fidanların, dükkandaki rafların arasında hiçbir şey olmamış gibi yaşıyordu. Bütün bu olanları nasıl taşıyordu? Olan benim içimde olmuştu. Değil mi ki o, boşluğa bir isim üflerken şuursuzdu. Nihade içimde dönüp duran halleri bilseydi böyle gaflette olmazdı kuşkusuz. Bana ne yaptığını ihtimal ki hiç anlamadı. Anlamadığı için suçsuzdu. Ama anlamadığı için yine de o suçluydu. Onu götüren kalbimin taşıyıcılığını biliyor idiyse de bilmiyor idiyse de suçluydu. Ve onun mahiyetiyle seyri arasında düştüğüm derin uçurumda, fikrimle felaket kalbimle aşkken, aradığım denizler bulduğum denizler karşısında yoruldu. Bu yüzden ilk kabahatin sahibi ölümcül sorumluydu. Belki aşk hiç suçlamamanın adıydı. Bunu da ben başaramadım. Çünkü ben azgın denizlerin dalgalarına kapılan toprak parçaları gibi aklın istilasına uğradım. Akletmenin yaman istilasına uğradım ben. Aşkı kalbimle değil aklımla onaylamanın telaşına düştüm ben. Oysa kalbin tafsilatı ancak kalp olduğunda sükunet var. Kalbin tafsilatı fikr olunca muamma. Kalbin fikri ikna edemediği yerin adı nifak. Fikrin terazisine düşen aşkın yekünunda kopan kıyametin bir benden nasıl menzil bulduğuna en yakın tanık tutuldum ben. Fikrin ve muammanın ayrıntısına böyle düşüverdim. Aşkı taşıyan her kalbin muhkem olduğunu zannediyordum oysa. Meğer aşk indiği kalbi ihya ediyordu ya, ihya edemezse yok ediyordu. Kazasız belasız kurtulmanın imkanı yoktu. İçimdeki aşka rağmen, aklımla aşkın iflasına tanık olmamla yittim ben. Bir yanımla yitik bir aşk, bir yanımla hala tüten bir tütsüydü kalbim. Biri aşkta biri şüphede direnen iki kişiydim ben. Oysa aşkın kaldıramayacağı tek yükün, aklın çocuğu olan şüphe olduğunu çok iyi biliyordum. Ama kendini göremeyen göz gibi, aklın güvenilmez terazisine düşünce bir daha aşkın katıksız sevincine geri dönemedim. Oysa fazla değil, varlığında duyduğum sevinç ile yokluğunda duyduğum acıdan ibaret bir aşkım olsun istiyordum sadece. Bu kadar sadeydi istediğim. Başka bir şey istemiyordum. Ama akıl şüpheyi, şüphe vehmi, vehim vesveseyi doğurup duruyordu. Kalp değişkendi, tutarsızdı, fikir müdahale edip duruyordu. Kapı bir kez açılmaya görsündü, önünü almanın artık imkanı yoktu. Bir karanlığın bütün aydınlıkları yutması gibi, vehim de tüm söylenenleri yutuyordu. İşin en acısı doğru olanları da yutuyordu. Ve bütün bunları, sınırsız doğurganlığıyla kelam doğurup duruyordu. nazan bekiroğlu - isimle ateş arasında
Posted in
|
0
Comments »
Söylemek istediğini anlıyordum elbet. Benim yürüyegeldiğim bir yolun sözcükleriyle konuşuyordu. Benden Sıddiyk Ebubekir olmamı istiyordu. O diyorsa doğru söylüyordur, o yapıyorsa doğrudur, teslimiyetini. Kayıtsız şartsız, sorgusuz sualsiz teslimiyeti. Sınırsız inanmayı ve sonsuz güvenmeyi. Ama inanmak neydi ki? Kalbin mi, fikrin mi yoksa nefsin mi eylemi? "Teslimiyette acı yok", diye başlayan cümleleri ben de biliyordum. Ama tamamını o cümlelerin "ama" ile başlayan muhalefet şerhlerine bağlayıp duruyordum. Ben, amasız cümle kurmayı bilmiyordum. Yaşama hakkı azad edilmemiş aşkın dininde sitem ve sual şirk olsa gerekti ama aşkın dininde o peygamber miydi? Peygamberse ve ona inançta şüphe duyuyorsam müşrik oluyordum. Ama yalancı peygamberse ve ben ona kayıtsız şartsız minnet duyuyorsam yine müşrik oluyordum. O zaman, dedim, sana inanmam için göster bana mucizeni. Haberciysen haberin nerede? Öldürüp sonra can vermenden vazgeçtim. Aşkın dininde en büyük mucize olan şeyi göster bana. Kur benim kayıtsız şartsız güvenimi. Bundan sonra benden geriye akıl ve yürek namına ne kaldıysa onu da aşkın tanımına ilişkinin bu muammanın yorumu, tahlili, inşaası, tefriki, onayı için sarf ettiğim beyhude çaba doldurdu. Beyhude çünkü aşkın bir tanımı kayıtsız şartsız güvenmek idiyse,bir tanımı da kayıtsız şartsız güvenin tesisi değil miydi? Çıkışı olmayan daire. Yollarım gelip buraya dayanmıştı. Burada kaybedendim ben. Tanımlanması mümkün olanlar arasında kesin tanımı imkansız olan aşkın bu iki tanımını kim pazara sürse, cevabı bulunamayacak o hassas terazide dengesi bozulandım ben. Ona, alemlerin Rabb'i bile ona inanmamız için her yerde görünüyor, görmüyor musun, dedim. Aramıza bir isim düşmüşken, bir isim kuvveden fiile çıkan güç gibi telaffuz edilmişken, ben düz bir satıh üzerinde ayakta duramıyorken, böyle olmuyorken... Bunları yine söyleyemedim. Sadece sınırsız güvene ihtiyacım var, ikna et beni, dedim. Sesim giderek alçalıyordu. Sadece bana inan, dedi. Sesi. Bu sesteki sukunete mevzilenmiş inandırıcılık, aynı inandırıcılıkla söylenmiş bütün isimlerden şüphe etme hakkını verdi bana. Kendine duyduğu inancın enginliği karşısında ürperdim. Acısızlığıyla vuruldum. Sükunetiyle vuruldum. Oysa öyle biliyordum ki yek-vücut olanlarda acı aynı şiddette hissedilirdi. Çünkü acı vücudun her yerindeydi. Bütün bu acılıklar, ben yatağın bir ucunda o öbür ucunda, kelam suretinde gelip giderken aramızda, güneş yükselip duruyordu. Pencereden bahçenin koyu yeşil ve iri yapraklı ağaçları görünüyordu. Ve ben en çok da zamanı geri almanın, incir ağacının altında hiçbir şey olmamış gibi bir daha kahvaltı yapmanın mümkün olduğunu bilmek isteyerek acı çekiyordum. Ama her şey olup da hiçbir şey olmamış gibi yaşamanın mümkün olmadığını henüz bilmiyordum. Bana sevgilinin her yaptığı hoşken ne olup da artık onun yaptıklarını na-hoş bulmaya başladığımı sordu. Sonra. Aşk bittiği için mi artık yaptıklarının bana hoş gelmediğini yoksa yaptıkları bana hoş gelmediği için mi aşkın bittiğini sordu. Kanım damarlarımda dondu. Ona, aşkın bitmesinden hiç sözetmemiştim oysa. İkimiz arasındaki aşk için bitmek sözcüğünü kullanmıştı ilk defa. Bir isim koymuştu. Bir isim koyması, çoktandır başlamış ölümüme bir daha başlangıç oldu. Bana inan, diye yineledi. Aşkı besleyen en büyük ateşin inanmak olduğunun bilgisiyle, inanmak istedim ama sadece inanmıyorum, diyebildim. Çünkü tahayyül edilemezleri vardı aşkın, telaffuz edilmeyenleri, dünyalar bir araya gelse akıldan, hayalden, fikirden geçirilemeyenleri. Olmazları. Hesaba katılmayanları. Bizatihi aşkın varlık nedeniydi bu imkansızlık. Ama olmaz zannedilenlerden biri olduğu zaman, tahayyülün sınırları kırılıyordu. O zaman aşkın olmazları olura doğru genişliyordu. Olumsuzluğa doğru bir ihtilaldi bu. Kalbin, yürünmez zannedilen yolları yürüdüğünü fark etmekle başlıyordu tahayyülün sınırlarının yıkılması. Açılmaz sanılan kapı bir kez açılınca bir kez daha, sonra bir kez daha açılması işten bile olmuyordu. Ve tahayyülün sınırlarının yıkılması, bir elyazmasında cengaverin, minyatürünün çerçevesini kırarak dışarı taşmasına benzemiyordu. Sarhoşun meclis sonunda ayak kırmasına, delinin baharda zincir kırmasına da benzemiyordu. Öyle çaresiz öyle acizdim ki. Hep, o her şeyi bir anda çözecek hamleyi bekledim. Bir şey, durdursundu uçurumu. Öyle bir hamle ki her yanıyla değilse de bir yanıyla gerçek olsundu. Bir şey dokunsunda ellerime. Aşk bir hamleler dizisiyse eğer, ki öyle olması gerekiyordu,, hareketsiz kaldığında Nihade, bitecekti oyun. Çünkü şahımdı. Ve ben çok hesap yapıyordum. Çünkü çok korkuyordum. Aşkın hepsi siyah beyaz olan sınırsız sayıdaki karesinde hiç kimse bir tek buğday tanesinin katmerlenen hesabında bir ülkenin tüm hazinelerini ele geçirecek kadar akıllı davranamıyordu oysa. nazan bekiroğlu - isimle ateş arasında
Posted in
|
0
Comments »
Ey paranın kulu olan insan. Ne zaman paraya kul olmaktan kurtulacaksın? Ey hırs ve tamahın esiri! Bu esaret bağını ne zaman çözeceksin? Heyhat ki, bu gidişle ne paraya kul olmaktan kurtulacak, ne de hırs ve tamah bağını çözeceksin. Ancak şu var ki, paraya, mala esir ederek zayıflattığın dinini, hayır ve hasenat ile kurtarabilirsin. Ve kurtarmalısın da. Ey bir dilim ekmekle karnı doyan zavallı! Nedir bu hırs ve açgözlülük? Ey bir bardak suya kanan! Nedir bu telaş? Yarın beyhude geçmiş zamanlarına acıyacak ve her şeyi anlayacaksın. Hayatın boyunca yaptıklarından -sahih amellerin hariç- hiçbir şeyin fayda vermediğini, kıymeti olmadığını yakinen göreceksin. Ölüm meleği karşına geldiği zaman, ne servetinin faydası olacak, ne de çoluk çocuğunun... Geçmeye mecbur olduğun bu fani dünyanın hayat köprüsünden geçerken, sana dünyalığına ait hiçbir şeyinin faydası dokunmayacak. Öyleyse o zaman geçmez akçe olacak bu yükü ne yapacaksın. Geçici bir gölge olan bu dünyada misafir olan insanoğlu, fani güzellikleri ve dünyalıkları niçin istemeli!... ... Kim kamil bir insan olmak isterse hem alim hem amil [amel eden] olmalıdır. ... zemahşeri - altın küpeler
Posted in
|
0
Comments »
... Kalacak olan yalnız nedir bilir misin? İyi ad ile hayırlı iş. Sırf bu iki şey aynı kalır. İşte o zaman bu gibiler rahmetle anılırlar. Büyüklük işte budur. Sen kerem ağacı büyütüp ondan meyve almaya bak. Ancak bunu ve bu kadarını umabilirsin. Sen de kerem kıl, lütuf et, ihsanda bulun. Çünkü yarın kıyamet günü herkes yaptığı iyilik nispetinde mükafat görecektir. Her kim Allah yolunda fazla adım atmış ve fazla çalışmış ise Allah katında derecesi ve Allah'a yakınlığı da o nispette olacaktır. Bunun aksini yapan mahşer günü mahcup olur; Allah'tan bir şey isteyemez. İnsan yapmadığı şeyin ücretini alamaz ki... Tandır sıcak iken ekmeğini pişiremeyenler yarın pişman olurlar. Ekin ekenler harman vakti mahsul alırlar. Ekmeyenler ise tembellik ve gevşekliklerinin cezasını çekerler. ... şeyh sadi - bostan
Posted in
|
1
Comments »
hikmet İki kişi boşuna zahmet çektiler,boşuna çalıştılar. Birincisi kazanıp yemeyen, ikincisi de ilim öğrenen, ancak onunla amel etmeyen. mesnevi Ne kadar okursan oku, ne kadar öğrenirsen öğren, ne kadar bilgi edinirsen edin, onunla amel etmedikçe cahilsin... Üzerine birkaç kitap yüklenmeyle, merkep alim olur mu? O beyinsiz sırtındakinin odun mu, yoksa kitap mı olduğunu bile bilmez!.. şeyh sadi - gülistan
Posted in
|
0
Comments »
Türkiye’de yaşayan insanların çoğu yakınlarındaki veya yakın oldukları insanları düşünceli görmek istemez. Eğer görürlerse bu durumun hemen son bulması için müdahale ederler. “Düşünme!” diye seslenirler ona. Arkasından bu tavsiyelerinin gerekçesini sunmakta gecikmezler: “Düşünmenin geçinmeye faydası yok!” Siz eğer hayatınızda böylesi bir tenakuza yer vermemiş iseniz bu olayın şahidi olur olmaz düşünmeye başlarsınız: Sahiden düşünmenin geçinmeye faydası yok mu? Düşünmeyi ister felsefeye dalmak anlamında kullanın, isterseniz dertlenmenin bir çeşidi kabul edin veya tefekkür etmek, itikafta bulunmak sizin için düşünmek anlamına gelsin, düşünmenin geçinmeyle bağlantısı konusunda Türklerin çoğunluğunun isabetli bir yaklaşım sahibi olduğuna karar vereceksiniz. Geçinmeyi ister hayatını idame ettirmenin mali imkanlarına sahip olmak anlamına alın, isterseniz iki veya daha çok insan arasındaki sürtüşmesiz beraberliğin adı geçinmedir deyin, çoğunluğun düşünme ile geçinme arasında kurdukları bağlantıdaki isabete halel gelmediğini teslim etmeniz gerekecek. Hem düşün, hem geçin. Günümüzdeki şartlar altında ikisini aynı anda yapmak mümkün değil. Neden düşünmenin geçinmeye faydası yoktur? Çünkü düşünmek bizi teemmülatata değerli olan değersiz olan arasındaki farkın uzayına götürür. Halbuki geçinmek için elimizi çabuk tutmak, değerliyle değersiz arasındaki farkı en aza indirmek zorundayız. Kazandığım paranın ne kadarını hak ediyorum diye düşündünüz mü geçinecek parayı kazanma fırsatını elden kaçırırsınız. İnsanlar önce kazançlarının geçinmelerine yetip yetmediğine dikkat eder. Üzümü yerler ve bağını sormazlar. Çünkü girdiğiniz kavgada bir an hasmımı yere sersem mi sermesem mi diye düşünecek olursanız gözünüzün ortasına yumruğu yersiniz. Amaç geçinmek olunca düşünmeyi geride bırakmış olmanız gerekiyor. Öyle ki geçime yarayacak şeylerin hiçbirini düşünceden etkilenmediğini, yani düşünce vizesi almadan karşınıza çıktığını kabul etmezseniz vakit geçmeksizin iflas edersiniz. Geçinmek uğruna eğrilerin o kadar da eğri olmadığını doğruların da o kadar doğru olmadığını kabul etmekten başka çareniz yok. Oysa ki düşünmek size eğrilerin ne kadar eğri, doğrularınsa ne kadar doğru olduğunu temyiz etme hasleti kazandırırdı. Tercihimiz düşünmek olursa hayatımıza geçinmek için gereken dikkati sarf etmeniz mümkün olmaz. Biz düşündükçe geçim vasıtalarımızdaki yanlışlıktan rahatsız olmaya başlayacağız. Düşünmeseydik geçinmek için göze aldığımız hareketlerdeki çarpıklık hiç belli olmayacaktı. Düşünen bir insanın güzellik karşısındaki hassasiyeti artacağı için alelâde ortamlara uyum sağlaması da zorlaşır. Bu uyumsuzluğun bir de adı geçimsizliktir. ismet özel - düşünmenin geçinmeye faydası yok mu?
Posted in
|
0
Comments »
Hayatın "karmaşaya" döüştüğü böyle zamanlarda, Peygamber yeni bir başlangıç için, hayat için zorunlu koordinatları getirir. Biz modernitenin etkisiyle dinin ikinci yönünü, entelektüel yönünü birinci sıraya çıkardık. Bunun bir sebebi de dün hayatımızın çok az bir yönü modernize olmuştu; fakat bugün modernize olmayan çok az parça kalmıştır. Dolayısı ile, yaşamış bu tarihsel tecrübe sürecinde İslam'ın hep entelektüel bir söylem düzeyinde ifade edilmiş olması, dini de o düzeye indirgemiş oldu. Oysa din öncelikle her zaman bir yaşama "biçimidir" ve insanın sorunu da hep bu olmuştur. Diğer taraftan dini "entelektüel" olandan üstün kılan da budur. Çünkü bu peygamberi bir gelenektir ve eğer modern dünyaya cevap gerekecekse; efendimiz Hz. Muhammed'in (s.a.v.) yaşayarak bize örnek olduğu o yalın ve "fakir" hayatına talip olarak işe başlayabiliriz. Şüphe yok ki, böyle bir hayatın ödenmesi gereken "bedeli" çok yüksek olacaktır. Fakat yeni bir gelecek için ödenmesi gereken "pahalı" bir bedel kadar tabii ne olabilir ki! abdurrahman arslan - modern dünyada müslümanlar
Posted in
|
0
Comments »
... Mü'min, değerlerini, düşüncelerini insanlara dayandırmaz ki, insanlar beğenmediğinde üzülsün. Bunları yalnızca insanların Rabbinden alır. O, ona kafidir, yeterlidir. Onları, yaratıkların arzularına da dayandırmaz ki, arzularıyla birlikte bunlar da değişsin. Onları yalnızca değişmeyen, sapmayan hakkın ölçüsünden alır. Şu geçici sınırlı alemden almaz onları. Gönlündeki varlık pınarlarından alır onları. İnsanların Rabbine, hakkın ölçüsüne, varlık pınarlarına bağlı olan mü'min nasıl kendinde bir zayıflık, kalbinde bir hüzün hissedebilir? O, "hak" üzeredir. Haktan başka, sapıklığın dışında başka bir şey var mıdır? Varsın, sapıklığın gücü olsun, kuvveti olsun, toplulukları, grupları olsun. Bu hakkı değiştiremez. Çünkü o, "hak" üzeredir. Ve haktan başka sapıklığın dışında bir şey yoktur. Hiç bir mü'min, mü'min iken sapıklığı hakka tercih etmez. Şartlar ne olursa olsun, kesinlikle hakkı sapıklıkla değiştirmez. ... Her konumun, her durumun ardında Allah-u teala'nın bir hikmeti vardır. O, bütün bu varlığı evirip çeviren, onun başlangıç ve sonunu bilen, olayları ve ilişkileri düzenleyendir. O, gayb bilgisinde saklı olanı uzun seyir çizgisinde İradesi'ne boyun eğen hikmeti bilendir. Nesiller sonra, çağlar sonra; çağdaşlarının hikmetini kavrayamadıkları, bir olayın hikmeti, bazen bizce bilinebilir. Belki onlar "niçin" diye soruyorlardı? "Ya Rabbi niçin bu böyle oluyor?" Bu sorunun bizatihi kendisi, mü'minin uzak durması, sakınması gereken bilgisizliktir. Çünkü o daha başlangıçta, her kaderin ardında bir hikmetin olduğunu bilir. Çünkü düşünce alanının genişliği, zaman, mekan, değer ve ölçülerdeki geniş boyutluluk daha işin başında onu böyle soruları düşünmekten alıkor. Teslimiyet ve huzurla kadere boyun eğer. Kur'an, emaneti yüklenecek kalbler hazırlıyordu. Bu kalblerin o derece sert, güçlü ve dayanıklı olması gerekiyordu ki, her şeyini harcarken, her şeye katlanırken, şu yeryüzünde hiç bir şeye yönelmeyecek, bakışlarını ancak ahirete çevirecek, Allah-u teala'nın rızasından başka bir şey istemeyecekti. Bu kalbler, dert, güçlük, yoksunluk, işkence ve ölümle bile olsa bütün bir yeryüzünü terk etmeye hazırlanıyorlardı. Şu dünyada, davetin galibiyeti, İslâm'ın ve müslümanların üstün gelmesi gibi yakın bir mükafatı olmayan bir hazırlıktı bu. Bu mükafat, önceki yalanlayıcılara yaptığı gibi, Allah-u teala'nın onları kahr-u perişan etmesi şeklinde olsa bile. Bu hazırlık, o kalblerin yeryüzü yolculuklarında yapacakları şeyin karşılıksız vermek olduğu, Hak ile Batıl arasında hükmün verileceği ahireti beklemek olduğu bilinç yerleşinceye kadar sürer. Allah, yaptıkları biat ve anlaşma üzere niyetlerinin doğruluğunu bilince, yeryüzüne zafer gelir. Emanet teslim edilir. Bu hassasiyet onların kendileri için değil, ilahî yöntem emanetinin hakim kılınması içindir. Bu kalbler, dünyada kendilerine bir pay, bir ganimet sözü verilmeden, alacak-verecek araya girmeden bu emaneti yerine getirecektir. Allah-u teala'nın rızasından başka bir şey gözetmemişler, kendilerini Allah-u teala'ya vermişlerdir. Zaferi, ganimetleri, müşriklerin yeryüzünde müslümanların eliyle öldürülmelerini zikreden ayetlerin hepsi Medine'de inmiştir. Bu işler müslümanın programının, beklentisinin dışına çıkınca zafer gelmiştir. Çünkü Allah-u teala'nın iradesi, bu yöntemin insan hayatında görünür hale gelmesini gerektirir. Sonraki nesillerin göreceği belirli bir biçimde pratik olarak yerleşmiştir. Yorgunluk, dert, ölüm ve acılara karşılık değil, ancak şu anda (kendisini) görmeye çalıştığımız, ardında gizli bir hikmet bulunan Allah-u teala'nın kaderi gereği olmuştur. Bütün bir yeryüzünde, bütün nesillerde, Allah-u teala'ya davet erlerinin düşünmesi gereken bir özelliktir bu. O, Yoldaki İşaretleri göstermek, sonuç nasıl olursa olsun, yolun sonuna dek yürümek isteyenlerin adımlarını sabitleştirmeye yeterlidir. Sonra davete ve onlara Allah-u teala'nın kaderi doğrultusunda bir şeyler olur. Kafatasları, et parçaları, ter ve kanla düzenlenen yolda gözlerini zafere, galibiyete ya da yeryüzünde Hak ile batılın, arasının ayrılmasına çevirmezler. Bunlarla Allah, davet ve dinine bir şey yapmak isterse Allah-u teala'nın istediği bu şey gerçekleşecektir. Acılara, verilen canlara karşılık değil. Hayır, dünya mükafat yeri değildir. Bu, ancak Allah-u teala'nın dilediğini gerçekleştirsinler diye seçtiği bazı kulları aracılığıyla davet ve dini konusunda Allah-u teala'nın takdirinin, kaderinin tecelli etmesidir. Onlara, dünya hayatı ve yeryüzündeki bu yolculuklar sırasında karşılaştıkları her darlık ve bolluğun küçük ve güdük kaldığı bu "seçilme onuru" yeter. ... yoldaki işaretler - seyyid kutup
Posted in
|
0
Comments »
Kaynağın yapısının farklılaşmasında başka bir temel etken daha var. Bu, o örnek neslin sahip olduğu bilgilenme yönteminin değişmesidir. Onlar, yani ilk nesil, Kur'an'ı kültür ve bilgilerini geliştirmek, zevk almak, yararlanmak için okumuyorlardı. Onlardan her biri Kur'an'ı salt kültürel bir tat almak, incir çekirdeğini doldurmayan ilmî ve fıkhî konularda bilgilerine bir şeyler ilave etmek için de okumuyorlardı. Onlar Kur'an'ın kendisine ve içinde bulunduğu topluma Allah'ın (c.c) ne buyurduğunu, kendisinin ve toplumun yaşadığı hayat hakkında ne dediğini öğrenmek için yaklaşıyorlardı. Savaş alanında emri uygulamak için bekleyen asker gibi, duyar duymaz amel etmek için bu emri alırdı. Yine onlardan hiçbiri bir oturuşta fazla Kur'an okumazdı. Çünkü okuduğu kadar, görev ve yükümlülüklerinin omuzuna bindiğinin farkındaydı. İbn-i Mes'ud'dan (r.a.) rivayet edilen hadisten anlıyoruz ki, onlar ezberleyip onunla amel edinceye kadar on ayetle yetinirlerdi. (Bunu İbn-i Kesir, tefsirinin girişinde zikretmiştir) İşte bilinç... Uygulamak için okuma, bilgilenme bilinci... Onlara Kur'an'ın bilgi ve haz ufukları açılıyordu. Eğer salt araştırma niyetiyle bu işe yönelmiş olsalardı, bu kapılar onlara açılmazdı. İşleri yürüyor, sorumluluklarının yükü hafifliyordu. Kur'an, kişiliklerini yoğuruyordu. Onu zihin ve sayfalarda bırakmayıp nefislerinde, hayatlarında gerçekçi bir yöntem ile dinamik bir kültüre dönüştürüyorlardı. Ancak ve ancak tarihin seyir çizgisini değiştiren hareketler ve sonuçları ile olaylar bu yöntemle ortaya koyulabilir. Kur'an, hazinelerini kendisine şu ruhla yönelenlere açar: Amel etme niyetiyle bilgilenme ve okuma ruhu. O, entellektüel bir haz alma, bir edebiyat ve fen kitabı, kıssa ve tarih kitabı olarak gelmemiştir. Ki o, bunların hepsini içermektedir. O, ancak, bir yaşama biçimi, katıksız, ilâhi bir yöntem olarak gelmiştir. Allah (c.c.) bu yöntem uyarınca, Kur'an-ı Kerimi bölüm bölüm indirmiştir. ... Kur'an, topluca inmemiştir. Yenilenen ihtiyaçlara, düşünce ve anlayışlardaki değişimlere, toplumun karşılaştığı pratik sorunlara göre inmiştir. Âyet veya âyetler, özel bir durum ya da belirli bir olay hakkında iner. İnsanların taşıdıkları duyguları haber verir, bu konudaki emrin ne olduğunu bildirir, bu konumda uygulanacak olan pratik yöntemi belirtir, anlayış ve davranış hatalarını düzeltir. Bütün bunlarda, Rableriyle bağlantı kurar, bunu evrendeki belirgin özellikleri ile, onlara tanıtırdı. İşte o vakit. Allah'ın (c.c.) gözetimi altında, kudretinin genişliğinde, Allah'la (.c.c.) birlikte yaşadıklarını hissederlerdi. Böylece, günlük hayatlarını, bu sağlam ilâhi yönteme göre biçimlendirirlerdi. İlk nesli meydana getiren şey, uygulamak için bilgilenme, okuma yöntemidir. Onu izleyen nesilleri meydana getiren de araştırmak ve haz almak için bilgilenme, okuma yöntemidir. Şüphesiz bu ikinci etken de seçkin örnek nesli, bütün nesillerden ayıran bir etkendir. ... İnsan, İslâm'a girdiğinde, kendini bütün cahiliyye geçmişinden soyutluyordu. İslâm'la buluştuğu anda, cahiliyye döneminde yaşadığı hayattan büsbütün ayrılarak, yepyeni bir döneme başladığını biliyordu. Cahiliyye döneminde öğrendiği her şeye şüphe, ürperti ve korkuyla yaklaşıyordu. Onu, İslâm'la bağdaşmayan bir pislik olarak kabul ediyordu. İslâm'ın yolunu işte bu dikkatle öğreniyordu. Nefsi, kendisine galip geldiğinde, eski alışkanlıklarına çektiğinde, İslâmi yükümlülüklerini yerine getirmede bir zayıflık olduğunda, bunun günah ve yanlış olduğunu bilir içinde bulunduğu durumdan temizlenmesi gerektiğini bütün varlığıyla kavrar, yeniden Kur'an yolu üzere olmaya çalışırdı. Cahiliyye dönemi geçmişi ile İslâmı kabul ettiği bugünü arasında bilinçli, bütüncül bir ayrışma vardı. Bu ayrışmadan cahiliyye toplumu ve onun sosyal kurumlarıyla olan ilişkilerinden topyekûn bir ayrılma doğar. O, cahiliyye ortamından kesin olarak ayrılmış, ve yine kesin olarak İslâmi çevreyle bütünleşmiştir. Ticaret dünyasında, günlük hayatta ilişki içinde bulunduğu bazı müşrikler olabilir. Bilinçsel ayrılma başka, günlük ilişki başka bir şeydir. Şirk akidesinden tevhid akidesine geçişte, varlık ve hayat hakkındaki cahili anlayıştan İslâmi anlayışa geçilmesini sağlayan, cahili ortamdan, örften, anlayış, adet ve ilişkilerden soyutlanma vardı. Yeni yönetime, yeni İslâm toplumuna, bütün itaatini, velayetini, bağlılığını bildirerek katılma sonucu doğan, cahili ortam, örf, anlayış, adet ve ilişkilerden soyutlanma vardı. Yolların ayrıldığı nokta burasıydı. Yeni yolun başlangıç noktası cahili toplumun boyun eğdiği gelenek ve yürürlükte olan değerlerin baskısından yavaş yavaş ayrılmanın başladığı yerdir. Müslüman’ın karşılaştığı her şey sadece eza ve cefadır. Kendi kendine kararını verdi ve uyguladı. Ne cahili anlayışa, ne de cahili toplum gelenekler inin baskısına boyun eğdi. Bugün biz, İslâmın daha önce tanık olduğu türden bir cahiliyyenin, belki de daha da sapkın bir cahiliyyenin içindeyiz. Çevremizde her ne varsa cahilidir: İnsanların anlayışları, inançları, adetleri, gelenekleri, kültürel kaynakları, sanatları, edebiyatları, yasaları... Hatta çoğumuzun İslâmi kültür, İslâmi kaynak, İslâmi felsefe, İslâmi düşünce diye bildiği şeyler... Bunlar da, bu cahiliyyenin ürünüdür. Bu nedenle, nefislerimizde İslâmi değerler yer edinip kökleşemiyor, zihinlerimizde İslâmi anlayış berraklaşmıyor. İslâm'ın daha önce yetiştirip çıkardığı türden yeni bir nesil, artık içimizden çıkmıyor. Öyleyse, İslâmi hareket yöntemi gereğince, eğitim ve yetişme döneminde içinde yaşadığımız, kendisine yaslandığımız cahiliyyenin bütün etkilerinden soyutlanmamız ve arınmamız zorunludur. O ilk dönem insanlarının beslendiği arı kaynağa, hiç bir şeyin karışmadığı, hiçbir şüphenin bulunmadığı arı kaynağa dönmek zorundayız. Ona dönmeli, bütün bir var oluş gerçeği ile insanın varoluş gerçeğini, insan ve eşya varlıklarıyla Allah arasındaki bütün ilişkileri ona dayandırmalıyız. Daha sonra, yaşam felsefemizi, değerlerimizi, ahlakımızı, yönetime, politika ve ekonomiye ait yöntemleri özetle hayatın bütün dinamiklerini oradan almamız gerekir. Ona yöneldiğimizde salt araştırma ve yararlanma amacıyla değil, uygulamak ve amel etmek için okuma amacıyla yönelmeliyiz. Bizden ne olmamızı, niçin olmamızı istediğini öğrenmek için ona yöneleceğiz. Bu yolda yürürken Kur'an'ın o muhteşem güzelliği, o şaheser kıssaları, oradaki kıyamet sahneleriyle karşılaşacağız. Ve insan vicdanına uygun mantıkla... Ve daha nelerle... Ancak biz bütün bunlarla, bu, ilk hedefimiz olmaksızın karşılaşacağız. Bizim amacımız şunları öğrenmektir: Kur'an bizden ne yapmamızı istiyor? Sahip olmamızı istediği bütüncül (küllî) anlayış nedir? Allah hakkında ne tür bir düşünceye sahip olmamızı istiyor? Ahlakımızın, yaşam tarzımızın, günlük yaşama düzenimizin nasıl olmasını istiyor? Sonra, özellikle nefislerimiz, kendimiz, cahili toplumun baskısından, cahili anlayışlardan, geleneklerden, yönetimlerden kurtulmalıdır. Amacımız, ne bu cahili toplumla anlaşmak, ne de onun velayetini kabul etmektir. Onun bu özelliği, cahiliyye özelliği var iken onunla anlaşmak mümkün değildir. Bizim amacımız bu toplumu değiştirmek için önce kendimizi değiştirmektir. İlk yükümlülüğümüz bu toplumun gerçeğini değiştirmektir. Yükümlülüğümüz bu cahili varlığı temelden değiştirmek... Çünkü bu, İslâmi yöntemle, İslâmi düşünceyle esastan çatışan, ilahi yöntemin bizden yaşamamızı istediği hayatı yaşamaktan bizi zulüm ve baskıyla mahrum eden bir yapıdır. ... Mekkî Kur'an insana, kendi varlığının ve çevresindekilerin varlığının gizemini açıklıyordu. Ona şöyle diyordu: O kimdir? Nereden geldi? Niçin geldi? Nereye gidiyor? Onu yoktan var eden kimdir? Onu kim götürecek? Sonu ne olacak? Devamla diyordu ki; Hissetiği, ancak bir türlü göremediği gayb alemi nedir ? Sırlarla dolu bu alemi kim yarattı? Bunu kim yönetiyor? Kim döndürüyor? Bunu yenileyen, değiştiren kimdir? Ona şunları da diyordu: İnsan, bu evrenin yaratıcısıyla, bu evrenle nasıl bir ilişkide bulunacak? Şunu da açıklıyordu: Kullar, kullarla nasıl ilişkilerde bulunacak? İnsan varlığını ilgilendiren büyük sorun işte buydu. Gelecekte de yine bu olacaktır. Bu büyük davanın yerleşmesi tam onüç yıl aldı. Arkasında insan hayatının kendisine bağlı olduğu şart ve ilkelerden başka bir şey bulunmayan bir dava. Allah-u teala tarafından bu husus, yeterince açıklanıncaya, bu dini hakim kılmalarını takdir ettiği ve bunun yaşandığı pratik hayat düzenini kurmayı üstlenen insanlardan seçkin bir grubun kalplerinde bu anlayış, köklü bir şekilde yerleşinceye kadar Mekkî Kur'an, bu temel davaya, hayat sistemiyle ilgili hiçbir şeyi ilave etmedi. ... Risaletin başlangıcından itibaren akide davasının bu şekilde oluşması; Allah Rasûlü'nün (sallallahu aleyhi ve sellem) tebliğde attığı ilk adımın insanları "Lâ ilâhe İllallah" a davet oluşu, onları hak olan Rablerini tanımaya, başkasına değil, yalnızca O'na ibadet etmeye çağırması hep Allah-u teala'nın hikmeti gereğidir ... Çetin bir uğraştan sonra, akide ve akideden kaynaklanan güç yerleştiğinde; insanlar Rablerini tanıdığında, yalnızca O'na ibadet ettiğinde, "La ilahe illallah" kalplerde kökleştiğinde, Allah-u teala bu akide ve ona inananlarla, yukarıda yapılan önerilerin hepsini gerçekleştirir. Arabın egemenliği değil, Allah-u teala'nın egemenliği gerçekleşsin diye yeryüzü Bizanslı ve İranlı'lardan temizlenir. Yeryüzü ister Bizanslı, ister İranlı, isterse Arap olsun, bütün tağutlardan temizlenir. ... Toplum, her türlü toplumsal zulümden kurtulur, İslâmi düzeni kurar. Allah-u teala'nın adaletiyle yönetir, O'nun ölçüsüyle ölçer, tek olan Allah-u teala'nın adıyla sosyal adalet bayrağını göndere çeker ve buna İslâm bayrağı adını verir. Ona başka bir ismi uygun görmez. Üzerine de "La ilahe illallah" yazar. Nefis ve ahlak temizlenir, kalp ve ruh arınır. İstisnaî durumlar dışında had ve tazir uygulamaya gerek kalmaz. Çünkü denetim artık gönüllerdedir. Elde edilecek şey yalnızca Allah-u teala'nın rızası ve vereceği ödüldür. Denetim ve cezanın yerini Allah-u teala'nın gazabından korkma ve sakınma almıştır. İnsanlık, sistem olarak, ahlak olarak, bütün bir hayat olarak, tarih içinde ancak İslâm'ın gölgesinde yüksek bir zirveye ulaşmıştır. Artık her şey tamamlandı. Çünkü bu dini, bir devlet sistemi, bir hukuk, bir hüküm olarak hakim kılanlar, onu önce kendi gönüllerinde, hayatlarında bir akide, bir ahlak, bir ibadet, bir davranış olarak hakim kılmışlardı. Bu dinin egemenliği / hakimiyeti kurulurken onlara yalnızca bir tek şey vaad ediliyordu. Ve bu vaad, bir galibiyeti, bir gücü ve bu dinin kendi elleriyle zafere ulaşacağını içermiyordu. O vaatte bu dünyaya ait hiç bir şey yoktu. Sadece cennetti vaadedilen, yalnızca cennet... ... Bu mübarek yöntemin bu derece başarılı olması, davetin ancak böyle bir girişle başlaması ve onun "La ilahe illallah" bayrağını tek başına kaldırıp diğerlerine sırt çevirmesi ve yine onun görünüşte bu sarp ve zorlu, gerçekte ise kutsal ve kolay yola girmesindendir. Eğer bu davet, - ulusal bir davet, - toplumcu bir davet, - ahlak eksenli bir davet olsaydı: "La ilahe illallah" şiarından başka bir şiarı kendine şiar edinseydi, bu yöntem / metod Allah-u teala'ya ait olan bir yöntem / metod olmazdı. Mekkî Kur'an'ın yapmaya çalıştığı şey; gönül ve zihinlerde "La ilahe illallah"ı yerleştirmek, diğer kestirme yolları değil de, görünüşteki zorluğuna rağmen bu yolu seçmesi ve bunda ısrar etmesidir. ... Önyargısız, pazarlıksız teslimiyet imanın gereğidir. Nefisler bu teslimiyetle daha sonra inen İslâmi hükümleri hoşnutlukla kabul eder, inen hiç bir hükme itiraz etmez ve uygulamada herhangi bir gevşeklik göstermezler. İçki böyle yasak edilmiştir. Faiz, kumar da bu şekilde haram kılınmıştır. Bütün cahiliyye adetleri yok edilmiştir.. Kur'an âyetleriyle, Rasûl'ün (sallallahu aleyhi ve sellem) sözleriyle yok edilmiştir... Oysa beşeri hükümetler bunların her birini kanunlarıyla, yasamalarıyla, sistemleriyle, yaşam biçimleriyle, askeriyle, otoritesiyle, propagandasıyla, basın yayınıyla engellemeye çalışmaktadır. Bununla da ancak sokaktaki pislikleri temizleyebilmektedirler. Toplumun iç yapısı ise kötülüklerle dolu olmaya devam etmektedir. ... Bu sağlam yöntemle / metodla, bu dinin yapısının diğer bir ortak özelliği olarak ortaya çıkan şey, onun ciddi, eylemci / aksiyoner, uygulanabilir bir yöntem / metod oluşudur. ... Allah Mekke'de sistem ve hükümleri indirip, Medine'de devlet kuruluncaya kadar, bunların çeyiz saklar gibi bir kenara bırakılmalarını dilemedi. Bu, dinin yapısına aykırıdır. O, bundan çok daha gerçekçi, çok daha ciddidir. O, çözümler üretmek için sorunlar yaratmaz. Ancak o, Allah-u teala'nın şeriatına teslim olan, onun dışındaki şeriatleri bütün boyutlarıyla, şekliyle, ilişki ve şartlarıyla reddeden; kendi boyutuna, şekline ve şartlarına uygun olarak yaşayan müslüman topluma seslenir. ... Medine'de otoritesi olan, güçlü bir devlet kurulunca hükümler inmeye başladı. Müslüman toplumun karşılaştığı sorunları çözen, ciddi ve yaptırım gücüne sahip sistem yerleşti. Allah Mekke'de sistem ve hükümleri indirip, Medine'de devlet kuruluncaya kadar, bunların çeyiz saklar gibi bir kenara bırakılmalarını dilemedi. Bu, dinin yapısına aykırıdır. O, bundan çok daha gerçekçi, çok daha ciddidir. O, çözümler üretmek için sorunlar yaratmaz. Ancak o, Allah-u teala'nın şeriatına teslim olan, onun dışındaki şeriatleri bütün boyutlarıyla, şekliyle, ilişki ve şartlarıyla reddeden; kendi boyutuna, şekline ve şartlarına uygun olarak yaşayan müslüman topluma seslenir. seyyid kutup - yoldaki işaretler
Posted in
|
0
Comments »
İki insan arasındaki mesafenin hiç kapanmayacağını ve bir insanın başka bir insanı mutlak olarak anlayamayacağını fark edince, kalbini O’na açtı. İstediği şeyi insanlar veremeyecekti. İnsanların kötü niyetinden kaynaklanmıyordu bu. İstediği şeyi vermiyor değillerdi. Veremiyorlardı. Onu mutlak olarak ancak Mutlak Varlık anlayabilirdi. O’nun kendisini mutlak olarak anladığını hissedince, içindeki uzaklıklar kapandı; Mutlak Varlık, ona mutlak yakındı. ... Nasıl oldu da bütün bunlar başımıza geldi? Gizli kalmaması, açığa çıkarılması gereken şeyin hayatın hakikati olduğu ve bunun için de çok fazla zamanımızın, enerjimizin, ikinci bir fırsatımızın olmadığı bir hayatta; hakikatin gizini bizlere hayatıyla sunan en sevgili, en insan insan olan Resulü (a.s.m.) unuttuk. Onun hayatındaki hakikatlerin peşine düşmek yerine, nefsimizin alçak meraklarına takıldık. Ve nefsimize zulmettik. Yaşarken ya insanları anarız, ya da kainatın Rabbi'ni. Kainatın Rabbi yerine bir insanı anmak onun her bir esmasına zulümdür. O'nun esması sonsuz olduğuna göre, sonsuz bir zulümdür. ... Uykuyla ilgili çok sayıda bilimsel araştırmada sonuç şu: Uyku zamanı güneşin ritmine göre ayarlanmalı. Beyin, güneş doğmadan önce çalışır hale gelmeli. Yani beynini kullanan kişi güneşten önce uyanmış olmalı. Uyku, bedenin ve özellikle beynin dinlenebileceği bir zaman dilimi. Fazla uyumakla dinlenme arasındaysa doğrusal ilişki yok. Yani cumartesi geceleri kurulan "Yarın şöyle iyi bir uyku çekelim de dinlenelim" cümlesi aslında bir tür kendini kandırma, bir aldatmaca. Çağdaş yaşamın bize sunduğu bir hile, yalan. ... En sağlıklı uyku, güneş doğmadan önce uyanmakla elde edilebiliyor. Güneş doğduktan sonra uykuda geçen her bir saat, dinlenmek yerine yorgunluk, halsizlik, hatta psikolojik olarak depresif bir ruh hali, çökkünlük ve isteksizlik getiriyor. Uyku laboratuvarlarında yapılan çalışmalarda, güneşin doğumundan sonraya sarkan uykunun REM denilen dönemi uzamış görünüyor. Biz buna REM uzaması diyoruz. REM uzaması "beyin ödemi" denilen bir durumun ortaya çıkmasına yol açıyor. Beyin hücreleri arasında sıvı birikimi oluyor. Yani beyin şişiyor ve genişliyor. Bu da hücrelerin normal işleyişine mani oluyor. Beynin kimyasal işleyişi bozuluyor. Bu yüzden insanlar, pazar günü veya başka bir gün gün doğumundan sonra uyandıklarında baş ağrısı, yorgunluk, isteksizlik gibi belirtiler hissediyorlar. Bu da tam olarak depresyona uyuyor. Yani insanlar, pazar günü dinleneceğim beklentisiyle çağdaş dünyanın oyununa gelerek geç kalkıyor ve depresyona giriyorlar. Bu arada küçük bir ayrıntıyı ilave edeyim. Güneşten önce uyanıp epey bir süre geçtikten sonra tekrar yatıldığında, beyin için bu yeni bir uyku hükmüne geçtiğinden REM uzaması dediğimiz durum ortaya çıkmıyor ki bu da, Hz. Peygamberin güneşin doğumundan 45 dakika sonrasına kadar uyumama uygulamasına tekabül ediyor. Nasıl yaşayacağımız konusunda önümüze çeşitli tercihler sunuluyor. Önümüzde nereye gittiği anlaşılmayan sayısız yol var. Her yol bir tercihi gerektiriyor. Tercihleri ikiye indirgemek mümkün. Ya Yaratıcı'nın istediği gibi yaşayacağız ya da arzularımızın davet ettiği gibi. Kainatın içindekilerin ve bedenimizin Yaratıcısı, bütün bunları birlik ve ahenk içinde yaratıyor. Ve bizden bu ahengi gözetmemizi istiyor. Bedenimizin çalışma prensipleriyle kainatın çalışma prensiplerini ancak Yaratıcı bilebilir. O'nun istek ve arzularını en iyi anlayan ve uygulayan ise Hz. Peygamber (s.a.v.) olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.) ahenkli yaşamış, en doğru yaşamıştır. Sadece bir gün dışında, Hz. Peygamber güneşten sonra uyanmamıştır. Onun gündoğumlarının seyrini kaçırdığını hiç sanmıyorum. Ve gündoğumuna bir gün bile Rabbini anmadan baktığını sanmıyorum. Bu yüzden O gerçekten yaşıyordu. Çünkü Rabbinin istek ve emirlerine tam olarak uyuyordu. Yaşadığı hayat, kainatla, kainatın düzeni ve ritmiyle, bedeniyle ve bedeninin düzeni ve ritmiyle tamı tamına uyumluydu. Hayatımıza katacağımız tek bir sünnet; sabah namazını eda etmek üzere güne güneşten önce başlama sünneti, hayatımızı aydınlatabilir. Onun her bir sünneti hayatımıza anlam katar zaten. Arzularımızın önümüze koyduğu kof ve yalan isteklerden, mesela pazar günü geç kalkmaktan yakamızı sıyırıp bize hayatı kolaylaştırır. ... Aşk insani bir durum. Ve aşk iradi bir yaşantı değil. Bir de bakıyorsunuz ki aşık olmuşsunuz. Kanaatimce, aşk insanın sevilmek ve değerli olmak istediğini, bu yönde büyük bir ihtiyacı olduğunu anlaması için Yaratıcı tarafından verilmiş insani bir yaşantı. Her aşk düş kırıklığıyla biter. Aşk, insanın, bir başka insanı doyurmasının mümkün olmayacağı kadar büyük bir sevilme ve kendini değerli hissetme ihtiyacı duyduğunu anlaması ve bu ihtiyacı gerçekten karşılayabilecek tek varlık olan Yaratıcı'ya yönelmesi için bir araçtır. Sanki, aşık olunca insandan beklenen, kendisinde aşkın kaldıramayacağı kadar çok sevilme ve değerli hissetme ihtiyacı olduğunu anlaması ve bunu karşılayabilecek tek Varlığa yönelmesidir. Eğer aşka varoluşsal bir anlam yüklenirse, insanın kendisini mutlak değerli hissetmesi aşka bağlanırsa, işte o zaman, aşk sadece bir yanılgı ve düş kırıklığı olur. ... mustafa ulusoy - yakınlık
Posted in
|
0
Comments »
|