14:50

...
nefislerine hakim olacak, kendilerini eğlencelere kaptırmayacak kaç kişi vardır? Para Tanrı değilse de yarı Tanrı sayılır, büyük bir kandırma aracıdır. Buradaysa kadın denilen yaratık, yine burada şüphe, kıskançlık vardır. Böyle olunca da büyük işi unutur, küçük şeylerle uğraşmaya başlarlar. Ama çölde böyle midir ya? Çölde bir insan kendisini her türlü kahramanlığa hazırlar. Dostum! Bu dünyada zaten ne var? diye büyük bir heyecanla bağırdı, Yalnız hayalden başka ne var? Al, bir avuç kum al, taşın üstüne ek; taşın üstüne ektiğin kum sararır, ürün verirse bu dünyadaki hayallerin de gerçekleşir. İşte bizler buna böyle deriz. Mesih'in yanında öyle mi ya? "Git , malını mülkünü dağıt, kendin de herkese hizmet et." Böyle yaparsan eskisinden yüzlerce defa zengin olursun; çünkü yalnız yiyecek, değerli giyecekler, gurur, kıskançlık bakımından değil, yüzlerce defa artan sevgi bakımından da mutlu olursun. Artık küçük bir zenginliğe, yüz binlerce milyona değil bütün dünyaya sahip olursun! Şimdi doymak bilmeden topluyor, deli gibi çarçur ediyoruz, o zamansa ne yetim, ne dilenci olmayacak çünkü hepsi benimdir, hepsi bana akrabadır, hepsini kendi tarafıma çekmiş, hepsini tek tek satın almış sayılırım! Şimdi en zengin, en tanınmış bir insanın geçen günlerini hesaplarken umursamazlık gösterdiği sık sık görülür. Nasıl bir eğlence bulacağını kendisi de bilmez; o zamansa günlerin, saatlerin sanki binlerce defa artar, çünkü bir dakikanı bile kaybetmek istemezsin, her dakikanın geçişini kalbin neşelenerek duyarsın. O zaman felsefeyi de yalnız kitaplardan öğrenmezsin, Tanrının kendisiyle yüz yüze gelmiş olursun; yeryüzü de tıpkı bir güneş gibi parlar, üzüntü de acı da kalmaz, her yer cennet olur...
...

delikanlı - dostoyevski
14:20

...
Tanrı'ya inanmayan dinsiz insanlardan şimdi daha çok korkuyorum dostum, diye sözüne devam etti. Aleksandır Semianoviç, şimdiye kadar bir tane bile dinsiz insanla karşılaşmadım. Hep telaşlı insanlar gördüm. Bence en uygun söz budur, onu daha iyi anlatabilmek için. Bu insanların nasıl bir yaratık olduğunu anlamak çok zordur. İçlerinde her çeşit insanı bulmak mümkündür. Sıradan halktan başla, en bilginine kadar git, bunları kolayca bulursun. Ortak yönleri dediğim gibi hep telaşlı olmaları. Bunlar kitap okuyor, sonra da ileri geri konuşuyor, görüşlerini topluma yutturmaya çalışıyorlar. Fakat şaşkın ördek gibiler, hiçbir konuyu çözebilecek beceride değiller. Bazısı öyle yayılmıştır ki kendisini bile göremez olmuştur. Kimisi taştan daha sert hale gelmiştir, kafasındaysa bin bir hayal dolaşmaktadır. Kimisi de hem duygusuz hem alçaktır, yeter ki doyasıya alay etsin. kimisi kitapların içinden sadece çiçeklerini seçmiştir. Bir şey daha söyleyeyim: Onlar daha çok can sıkıntısı duyarlar! Küçük bir insan yokluk içindedir, ekmeği yoktur, çocuklarını barındıracak bir yer bulamaz, sert samanın üzerinde yatar, ama kalbi neşeyle doludur, hafiftir günah da işler, kabalık da eder, ama kalbinde yine hafiflik vardır. Büyük adam ise tıka basa yer, içer, altın babasıdır, kalbindeyse hep aynı can sıkıntısı durur... Kimisi bütün bilimleri öğrenmiştir, ama can sıkıntısından kurtulamaz. Benim düşünceme göre insanın aklı çoğaldıkça, can sıkıntısı da artar. Şunu ele alalım, dünya kurulalı insanları okutuyorlar, ama iyi ne öğretebildiler, dünyanın en güzel, en neşeli, bütün sevinçlerle dolu bir yer olduğunu mu? Bir daha tekrar edeyim: İnsanlarda ruh güzelliği yok, olmasını da istemiyorlar, hepsi mahvolmuşlar, ancak herkes kendi mahvolmuşluğuyla övünüyor, biricik gerçeğe başvurmayı da akıl etmiyorlar, Tanrı'sız yaşamaksa işkenceden başka bir şey değildir. sonuç medenileştikçe medeniyete lanet ederiz, kendimiz de bunun farkında olmayız. ama ne çare baş eğmeyen insan olamaz; böyle bir insan, herhangi bir insan dünyada yaşayamaz. Tanrı'ya inanmaz, ağaçtan, altından yahut da başka uydurma bir Buda'ya tapmaya başlar. Buda'ya tapanların hepsi dindar insanlardır, dinsiz değillerdir, onları öylece kabul etmek bizim için en doğru iştir. E, Tanrı'yı tanımayan da vardır, olmaz olur mu hiç? Gerçekten dinsizler var, ancak onlar berikilerden daha korkunçtur. Çünkü dillerinden Tanrı adını düşürmezler. Bir çok defa onlardan konuşulduğunu duydum, ama kendileriyle hiç karşılaşmadım. Var dostum, böyleleri de var, hem öyle sanıyorum ki olmaları da bizim için olmazsa olmaz bir olgu.
...
delikanlı - dostoyevski
20:39

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Alt katında uyumayı bir ranzanın
Üst katında çocukluğum...
Kâğıttan gemiler yaptım kalbimden
Ki hiçbiri karşıya ulaşmazdı.
Aşk diyorsunuz,
limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!

Allah'la samimi oldum geçen üç yıl boyunca
Havı dökülmüş yerlerine yüzümün
Büyük bir aşk yamadım
Hayır
Yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım
Gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
Tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım...
Saydım, insanın doksan dokuz tane yalnızlığı vardı.
Aşk diyorsunuz ya
Ben istemenin Allahını bilirim bayım!

Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Balkona yorgun çamaşırlar asmay
Ki uçlarından çile damlardı.
Güneşte nane kurutmayı
Ben acılarımın başını
evcimen telaşlarla okşadım bayım.
Bir pardösüm bile oldu içinde kaybolduğum.
İnsan kaybolmayı ister mi?
Ben işte istedim bayım.
Uzaklara gittim
Uzaklar sana gelmez, sen uzaklara gidersin
Uzaklar seni ister, bak uzaklar da aşktan anlar bayım!

Süt içtim acım hafiflesin diye
Çikolata yedim bir köşeye çekilip
Zehrimi alsın diye
Sizin hiç bilmediğiniz, bilmeyeceğiniz
İlahiler öğrendim.
Siz zehir nedir bilmezsiniz
Zehir aşkı bilir oysa bayım!

Ben işte miraç gecelerinde
Bir peygamberin kanatlarında teselli aradım,
Birlikte yere inebileceğim bir dost aradım,
Uyuyan ve acılı yüzünde kardeşimin
Bir şiir aradım.
Geçen üç yıl boyunca
Yüzü dövmeli kadınların yüzünde yüzümü aradım.
Ülkem olmayan ülkemi
Kayboluşumu aradım.
Bulmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.
Bir ters bir yüz kazaklar ördüm
Haroşa bir hayat bırakmak için.
Bırakmak o kadar kolay olmasa gerek diye düşünmüştüm.

Kimi gün öylesine yalnızdım
Derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
Annem
Ki beyaz bir kadındır.
Ölüsünü şiirle yıkadım.
Bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
Öldüğü gece terliklerindeki izleri okşadım.
Çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
Acının ortasında acısız olmayı,
Kalbim ucu kararmış bir tahta kaşık gibiydi bayım.
Kendimin ucunu kenar mahallelere taşıdım.
Aşk diyorsunuz ya,
İşte orda durun bayım
Islak unutulmuş bir taş bezi gibi kalakaldım
Kendimin ucunda
Öyle ıslak,
Öyle kötü kokan,
Yırtık ve perişan.

Siz aşkı ne bilirsiniz bayım
Aşkı aşk bilir yalnız!

didem mamak - siz aşk'tan n'anlarsınız bayım
00:54

Nereye bakarsak bakalım, hangi ufuklara hasret çekersek çekelim, biz, İstanbul'un arasından ve İstanbul'da ve İstanbul'la göreceğiz herşeyi. Bütün tarih boyunca bu hep böyle oldu. Son beş yüz yılın hikayesi, bir şehrin terbiyesi ve tebcilinden başka nedir? Şiirden, sanattan, muaşeretten dine kadar her şeyde İstanbul'un payı vardır. O, bizim hakiki ruh mimarımızdır.

ahmet hamdi tanpınar - yaşadığım gibi
22:41

...
Birdenbire bir şey hatırlamış gibi:
- Sakın anneni uyandırma, dedi, bütün gece burada yanımda uğraştı durdu, ama hiç gürültü etmedi, tıpkı bir sinek gibi... Şimdi galiba yattı. Ah, hasta, yaşlı bir insanın hali çok kötü, ruh kimbilir nereye takılmış, hala takılıp duruyor, hem de hayattan memnun. Hem galiba geçmiş hayatı da başından tekrar yaşamak mümkün olsa, belki ruh bundan da çekinmezdi. Hoş, belki böyle bir düşünce günahtır.
- Neden günah olsun?
- Bu tip bir düşünce olsa olsa hayaldir. Bir yaşlı ölümü yakınmalarla, hoşnutsuzluklarla karşılamamalı, gurur duyarak ruhunu teslim etmelidir, yoksa Tanrı'yı gücendirir. Eğer ruhunu neşeli tutarsan, hayatı sevebilirsen Tanrıyı çok sevindirirsin. Bir insanın neyin sevap neyin günah olduğunu bilmesi çok güçtür. Bu Tanrı tarafından bir örtü ile gizlenmiştir. Kısacası ölüme yaklaşan bir insan durumundan hiç yakınmamalıdır. Aklı başında olarak yaşadığı günlere doymuş, gururla mutlu bir halde son saatini gelmesini özlemle bekleyerek, bir başağın ekin demetine devrilmesi gibi, sevinçle, kendi gizemine ererek ölmelidir.
- İkide bir "gizem" diyorsunuz; "kendi gizemine ererek" ne demek? diye sordum.
...
- Gizem ne mi? Her şey gizemdir dostum her şeyde yalnız Tanrı'nın bildiği bir gizem vardır. Her ağaçta, her küçük olayda bu gizem gizlenir. Küçük bir kuşun ötüşü, geceleyin gökyüzünde yıldızların toplu bir halde parlaması, hepsi bir çeşit gizemdir. Hepsinden büyük sır da insan ruhunu öbür dünyada bekleyen şeyin nasıl bir şey olduğudur. İşte Böyle, dostum!
- Bunu hangi niyetle söylediğinizi bilmiyorum... Sizi asla kışkırtmak için söylemiyorum, hem inanın ki Tanrıya inanıyorum; ama bütün bu gizemleri insan zekası çözmüştür, henüz çözülmeyenler de herhalde bütünüyle, belki de en kısa zamanda çözülecektir. Botanikçi ağacın nasıl büyüdüğünü tam anlamı ile biliyor, fizyologlarla anatomiciler, hatta kuşların niçin öttüğünü biliyorlar yahut yakında öğrenecekler. Yıldızlara gelince hepsi sadece sayılmakla kalmamış hatta bütün hareketleri ince bir doğrulukla hesaplanmıştır. Öyle ki yeni bir yıldızın ortaya çıkacağını bin yıl önceden dakikası dakikasına söylemek mümkündür...Şimdiyse en uzaktaki yıldızların hangi maddelerden olduğu bile biliniyor. Mesela mikroskobu örnek alın, onunla bir damla suyu gözden geçirirseniz, orada bütün bir alem, bir sürü canlı yaratıkların yaşadığını görürsünüz. Oysa, bu da bir gizemdi, ama bakın çözdüler işte!
- Bunu duydum dostum, bir çok kez insanlardan duydum. Doğrusu büyük, güzel bir şey. Tanrı'nın emriyle insanoğluna her şey verilmiştir. Tanrı ona hayat verirken boş yere "Yaşa ve öğren!" dememiş.
- E bunlar genel ve bilinen şeyler. Ama siz bilim düşmanı, yobaz değilsinizdir herhalde? Yani bilmem ki bunu anlar mısınız?....
- Hayır yavrum, küçüklüğümden beri bilime karşı saygı besledim, gerçi kendim cahilim ama bundan şikayetçi de değilim. Bana nasip olmadıysa başkasına oldu. Bunun böyle olması belki de iyidir, herkesin hakkı ne ise onu alır. Çünkü sevgili dostum,bilim herkese iyilik getirmez. Herkes kendini tutmasını, elindekiyle yetinmesini bilmez, herkes bütün dünyayı şaşırtmak ister. Bense elimden gelseydi, belki herkeste fazla böyle yapardım. Şimdiyse mademki elimden gelmiyor, hiçbir şey bilmediğim halde kendimi nasıl herkesten üstün tutarım? Sana gelince hem genç, hem zekisin. Mademki kaderin böyle imiş sen de oku. Her şeyi öğren, öğren ki karşına bir dinsiz yahut düzenbaz çıkarsa cevap vermesini bilesin, o da seni soru yağmuruna tutarak henüz olgunlaşmayan düşüncelerini çelmesin. Anlattığın adama gelince onu yakından görmüştüm.
...
- Dostum, diye sözüne devam etti. Gennadiy Çölü'nde oldukça akıllı birisi var. Kendisi soylulardan, rütbesi de yarbay, çok da zengin. Dünyada yaşarken evlenmek istememiş ıssız, sessiz yerleri severmiş. Tam on yıldan eri dünyadan el ayak çekmiş, bütün duygularına gem vurmuş. manastırın bütün emirlerini ve kuralarını yerine getirmekle birlikte tam bir keşiş olmak için saçlarını kestirmek istemiyor. Öyle de çok kitapları var ki bu kadarı kimsede görmedim. Kendisi bana sekiz bin rublelik kitabı olduğunu söylemişti. Adı, Pyotr Valeriyanoviç'tir. Arada sırada bana bir çok şeyler öğretirdi, ben de onu dinlemekten zevk duyardım. Bir gün kendisine:"Böyle zeki bir insan olduğunuz, işte tam on yıldır manastırda yaşadığınız halde daha kusursuz bir keşişi olmak için saçınızı kestirmeyi neden kabul etmiyorsunuz?" diye sormuştum. Buna karşılık o da bana:"Benim zekamdan ne diye söz ediyorsun, yaşlı, aklıma gem vuramıyorum, onun elinde bir tutuklu gibiyim. Keşişliğimden ne diye konuşuyorsun, belki çoktan ölçü denilen şeyi yitirdim? İrademe hakim olduğumu ne biliyorsun? Bak mesela paramı hemen şu anda harcayabilirim. Rütbemi de bırakırım, nişanlarımın hepsini şu dakikada çıkarır masanın üstüne koyarım, ama o kadar uğraştığım halde tütün çubuğumu bir türlü bırakamıyorum! Böyle olunca nasıl bir keşiş adayı olabilirim, sen de benim irademe sahip olduğumu nasıl söyler, översin?" demişti. O zaman onun bu alçak gönüllülüğüne şaşmış kalmıştım. İşte geçen yaz, Petrovka bayramında yine o manastıra uğramıştım, Tanrı nasip etti, baktım onun hücresinde o şey yani mikroskop duruyor, bir çok para vererek Avrupa'dan getirtmiş."Dur ihtiyar sana şimdi şaşılacak bir şey göstereceğim, çünkü şimdiye kadar ömründe böyle bir şey görmemişsindir. Şu gözyaşı kadar temiz bir damla suyu görüyorsun ya, eh imdi gel de bak içinde neler var. Göreceksin ki bilimadamları yakında Tanrının bütün gizemlerini çözecekler, seninle bana bir tane bırakmayacaklar." Böylece söyledi hiç unutmam. Bense bu mikroskobu daha otuz beş yıl önce Andrey Petroviç'in dayısı, beyimiz Aleksandr Vladimir Malgasov'da görmüştüm. O öldükten sonra da mülkleri Andrey Petroviç'e kalmıştı. Saygıdeğer bir beydi, koskoca bir generaldi, bir sürü av köpeği vardı, uzun yıllar onun yanında avcılık etmiştim. İşte o aman getirdiği bu mikroskobu ortaya koydurdu, sonra kadın, erkek bütün köy halkına mikroskoba yaklaşıp bakmalarını emretti. Yine, pire, bit, iğne ucu, saç bir damla suyun içindekileri göstermişlerdi. Ne kadar da eğlenceli olmuştu. Mikroskoba yaklaşmaktan çekiniyorlardı ama beyden de korkuyorlardı çünkü pek sinirliydi. Bazıları nasıl bakılacağını bilmiyor, gözlerini kısıyor, bir şey de göremiyorlar; bazıları korkudan bağırıyorlardı.Muhtar Savin Makarovsa iki eliyle gözlerini kapayarak: "Bana ne isterseniz yapın, gelmeyeceğim işte!" diye bar bar bağırıyordu. Oradaki bütün halk kahkahadan kırılmış kalmıştı. Pyotr Valeriyanoviç'e bu görülmemiş nesneyi bundan otuz beş yıl önce gördüğümü söylemedim. Çünkü baktım adamcağız içten gelen bir istekle gösteriyordu. tersine şaşırmaya, korktuğumu belirtmeye başladım. Bir zaman bakmamı bekledikten sonra:"E, peki ihtiyar şimdi ne diyeceksin bakalım?" diye sordu Kulağına doğru eğildim: "Tanrı aydınlık olsun dedi, aydınlık oldu!" diye cevap verdim. Buna karşılık o da bana:"Salon karanlık olmasın?" dedi. Hem bunu öyle tuhaf söyledi ki! Gülmedi bile. O zaman ona bakarak şaşmıştım, o ise sanki kızmış gibi sustu.
- Sizin Pyotr Valeriyanoviç'iniz manastırda aşure yeyip secdeye varsa da Tanrıya düpedüz inanmıyor, siz de tam dinsizliği tuttuğu bir sırada kendisine uğramışsınız, işte o kadar, bundan başka da oldukça gülünç bir adammış doğrusu. Herhalde mikroskobu daha önce belki on defa görmüştür, on birinci defa görünce aklını mı oynattı? Sinirden gelme bir çeşit duygusallık... Anlaşılan bunu da manastırda benimsemiş.
İhtiyar inanmış bir sesle:
- Temiz ruhlu, zeki bir insan, hem dinsiz de değil, diye cevap verdi, oldukça akıllı ama kalbi huzursuz. Bu zamanda beylerin arasından böyleleri çok çıkıyor. Bir şey deha söyleyeyim, böyle bir insan kendi kendini cezalandırıyor demektir.
Sen onların yanından geç git, onlara bulaşma, gece duasında da böyleleri için dua et, çünkü Tanrıyı ancak insanlar arar. Uyumadan önce dua eder misin?
- Hayır bunu gereksiz bir adet sayıyorum, ama size şunu açıklamalıyım ki Pyotr Valeriyanoviç'inizi ben de beğeniyorum, hiç olmazsa bir saman yığını değil, bir insan, biraz da, ikimize de yakın, ikimize de benzeyen bir insan.
İhtiyar cevabımın ilk sözlerine dikkat etmişti.
- Niçin dostum, dua etmiyorsun; dua etmek iyi bir şeydir, insanın kalbine huzur ve rahat verir, uykuya yatarken, uykudan kalkınca, geceleyin uyandığın zaman hep dua etmelisin. Bak sana anlatayım, yazın temmuz ayında, bayram gününü Bogorodskiy manastırında geçirmek için acele ediyorduk. Oraya yaklaştıkça bizim gruba yeni yeni bir çok insan yaklaşıyordu, en sonunda aşağı yukarı iki yüz kişi kadar olmuştuk. Hepimizi büyük aziz Anikiy ile Grigoriy'in kutsal türbelerini ziyaret edip topraklarını öpmeye acele ediyorduk. Geceyi orada geçirdik dostum. Sabahleyin erkenden uyandım, henüz herkes uykudaydı, güneş bile ormanın arkasından çıkmamıştı. Başımı kaldırdım etrafa göz gezdirdim, derin bir nefes aldım! Her tarafta anlatılmaz bir güzellik vardı! Her şey sessiz, hava hafif; çimenler büyüyor. Büyüyün Tanrının çimenleri büyüyün. Kuşlar ötüyor, ötün Tanrının kuşları ötün. Bir kadının koynundaki çocuk viyakladı, Tanrı yardımcın olsun, küçük insan, bahtın açık olsun, büyü yavrucak büyü! İşte sanki hayatımda ilk defa bütün bunlar içime dolmuştu... Başımı yine yere koydum, öyle de rahat bir uykuya daldım ki! Dünyada yaşamak iyi bir şeydir dostum! Hastalığım geçseydi, baharda yine geziye çıkardım. Her şeyin bir gizem oluşuna gelince, bu daha iyi, çünkü insana hem korku, hem de hayranlık veriyor; bu korku da kalbin neşesini arttırıyor: "Her şey sende Rabbim, ben de senin içindeyim, beni de kabul et!" Hiç yakınma oğul!
İçlenerek:
- Bunun bir gizem olması daha güzel, diye ekledi.
- Bunun bir gizem olması daha güzel... Bu sözleri aklımın bir köşesinde tutacağım. Siz pek yanlış konuşuyorsunuz ama ben anlıyorum... Beni şaşırtan bir şey daha var, o da sözle anlatabildiğinizden daha çok bildiğiniz, daha çok anladığınızdır
...
- Biliyor musun, sevgili delikanlı, dedi, biliyor musun, ki bu dünyada insanın bıraktığı anının bir sınırı vardır? İnsan hatırasının sınırı yalnız yüzyıldır.Ölümünün yüzüncü yılında belki çocukları belki henüz yüzünü görebilmiş torunları onu hatırlayabilirler. ama ondan sonra hatırası devam etmekle birlikte bu ağızdan ağza yayılan hayali bir hatıra olur. çünkü onun canlı yüzünü görmüş olanların hepsi bu dünyadan göçüp gitmişlerdir.O zaman mezarlıktaki mezarını ot kaplar, beyaz mermer taşı çatlayıp dağılır. Bütün insanlar, bütün torunları onu unuturlar, daha sonra adını bile hatırlayamazlar, çünkü insanların pek azının hatırında kalır.Eh, varsın öyle olsun! Varsın sevdiklerim beni unutsunlar, bense sizi mezarımda da severim. Şen seslerinizi çocuklarım duyuyorum.Babanızın mezarını ziyaret etmeye geldiğinizde ayak seslerinizi duyuyorum. şimdilik güneşin ışığı altında yaşayın sevinin, ben de sizin için Tanrıya dua eder, rüyanıza girerim... Bence hepsi bir; ölümünden sonra bile yine sevgim sürer!...

-delikanlı, dostoyevski