19:23

- Felsefeciler genellikle "akıl" kavramını ön plana çıkarırlar; siz ise ısrarla "gönül felsefesi" diyorsunuz. Nedir bu felsefe?

Aydınlanma döneminden bu yana insanın akıllı bir varlık olması öne çıkartılıyor. Oysa insanı tanımlamada gönül felsefesi, akıldan önce gelir. Gönül felsefesi bizim toprağımızın felsefesi olacaktır. Tasavvuf alanında, sanatın birçok alanında gönülleriyle yaşayan insanlar kültürümüzde çoktur. Gönlün Türkçe bir kelime olması ve yüzyıllardan beri kullanılması da çok düşündürücüdür. Aynı zamanda gönül, Batı felsefesindeki birçok soruna ışık tutabilecek bir hazinedir.

-Peki gönül nedir?

Gönül dört şeydir. Öncelikle bedendir çünkü Anadolu"da midemiz bulandığı zaman gönlümüz bulanıyor, deriz. İkinci olarak gönül duyguları içerir, dolayısıyla kalple çok yakındır, "Gönlüm yaralı, bilmiyorum yar bana ne oldu" diyen bu kültürün insanının gönlü yaralıdır. Fakat bu gönül yarası yeterince trajik bir şekilde yaşanmamıştır. Yaşanmışsa da ifade edilemediği için felsefeye çok büyük bir ateşle gelemiyor. Çünkü biz gönlümüzün yaralı oluşunu mazoşist bir keyifle de yaşıyor olabiliriz. "Benim gibi yaralı bir insan olamaz" deyip tadını çıkarıyoruz ve gönlü yaralı olmanın bir marifet olduğunu düşünüyoruz. Gönül ancak büyük bir çabayla erişilebilecek bir şeydir. Gönül üçüncü olarak akıldır; çünkü biz gönlümüzle düşünürüz. İradedir; gönül rızasıyla bir işi yaparız veya yapmayız.

-Gönül sözcüğünün felsefesini anlatıyorsunuz; peki ya akıl? Örneğin Türklerin akıllarını kullanarak bilgi üretemedikleri söylenir hep.

Türk toplumu olarak bilime de, sanata ve felsefeye de katkımız oluyor. Ama özgün ve bize özgü yani "özgül" bilgileri henüz yeterince üretemedik. Bunun anlamı şudur: Başka bilgilerin altına gireriz ve dünyanın kaç bucak olduğunu başka kültürler bize öğretir. Türkiye"nin türküye doğru gitmesi lazım, ama biz makinalara, silahlara ve siyasi kavgalara doğru gidiyoruz. Kimse türkü söylemiyor; bizde türkü psikiyatrların tavsiyesiyle canımız sıkıldığı zaman söylenen bir şeydir. Gönül, bizde oluşmadığı ve zenginliğiyle kendini ortaya çıkaramadığı için henüz Türkiye türküsünü yakamamıştır. Türkü söylemeyen bir Türkiye"yi de bütün dünya kolayca yönlendirebilecektir.

-Peki, Türkiye"de felsefenin yeri nedir?

Bizde felsefe de bir reçete olarak anlaşılıyor. Yani felsefe okuduk mu bütün problemleri çözeceğiz. "Felsefe, gel beni kurtar", böyle bir şey olabilir mi? Bizim insanımız birtakım beleş bilgiler edinmek istiyor. Bir kitap bulayım, bir kere okuyup problemi çözeyim veya şeyh gelsin, derdime çare olsun. Çile çekmeden, yıllarca hücre içinde kendi nefsimizle mücadele etmeden, dergaha kırk yıl odun taşımadan, bu iş gerçekleşebilir mi?

-Gönlü, aklı ve felsefesi yeterince oluşmayan bir Türkiye"nin doğum sancısı çektiğini söyleyebilir miyiz?

Gönülden bahsettik ama gönül havada bir şey değildir. Gerçekçi yani maddi bir yönü vardır. Birey için bu bedendir, toplumlar içinse sosyo-ekonomik yapıdır. Ekonomik açıdan bu kadar yoksul ve problemli oluşumuz bizi çok zor bir duruma düşürüyor. Borcumuzun faizini öderken bile çok büyük sıkıntılar çekiyoruz. Acı çektiğimiz doğrudur. Birçok problem içerisindeyiz, Avrupa Birliğiyle ilgili, Ortadoğu"daki konumumuzla ilgili. O acıların muhakkak bir doğum yaratıp yaratmayacağı meselesi tartışmalı görünüyor. Bu bir doğum sancısı mıdır, yoksa boş sancılar mıdır? Çektiklerimiz sonunda daha aydınlık ve daha müreffeh bir ortama gelebiliriz. Ama bunun bir garantisinin olduğunu sanmıyorum. Bu acıların birçoğu saçma sapan, irrasyonel olduğu için yaşananların boşuna olma ihtimali de vardır. Aynı zamanda bu sancının bir doğum sancısına dönüştürülebilme imkanı da vardır. Bu bir bilinç meselesidir, gönül meselesidir. Bu ülkenin kendi kültürünü yaşatmak için tutkuyla çalışma meselesidir. Bu büyük bir davadır; biz bu dünyada kendi kültürümüzle ve gönlümüzle var olacağız. Biz Müslüman bir kültürüz ama diğer Müslümanlardan farklıyız. Arap değiliz, İranlı değiliz, Endonezyalı değiliz, dolayısıyla biz kendi içimizde kendi Müslümanlığımız, kendi İslami yorumumuzla var olacağız. Bu sözlerde faşist bir hava da sezilebilir. Gönül mönül lafının arkasında biz üstün ırkız, üstün diniz, üstün kültürüz gibi düşünenler de olabilir. Hiçbir kültürün diğerinden ve insanın diğer bir insandan üstünlüğü yoktur. Ama biz farklıyız ve bu farklılığımızı dünyaya fark ettirecek atılımları henüz yapamadık. Bu farkı fark ettirmek, evrensel kültüre yapılacak büyük bir katkıdır. Belki de Tanrı bizi sınıyor. Bir sürü çileyi ve acıyı çekmek zorundayız. Bu kadar ısdırabı göğüsleyen bir toplum da felaha ermeyi hak etmiş olacak zaten. Ama sıkıntıların beleşten, falanca iktidarın gelmesiyle, filanca yasanın çıkmasıyla çözülebileceğini sanmak çok büyük bir gaflettir.

-Gönül Felsefesi, İslami tezlerle örtüşüyor. Fakat "İslamcı terörist" tanımı da oldukça yerleşti. Bu bir paradoks değil mi?

Müslüman olmak, benim bu kültürde yaşayan biri olarak anladığım kadarıyla tahammüllü insan olmaktır, iyimser insan olmaktır. Gaflet asla Müslümanın vasıflarından biri olmamalıdır. Sadece Müslüman bir anneden doğdum diye Allah"ın hep yanımda olmasını istemek Allah"tan çok fazla torpil istemem oluyor. Bugün ben Türkiye Müslümanlarının bir kesiminin -ki yakından tanıdığım insanlar da buna dahil- İslamiyet"i çok içten yaşadıklarına inanıyorum. İslamiyetin yaşadığı en büyük tepki İslamın bugün maddi bir ideolojiye dönüşmekte oluşudur. Müslümanlar giderek kendi inançlarını bile çıkar konusu haline getirmeye başlıyor. Duyulması gereken manevi zenginliğin hiçbirini duyamazken, İslamiyet sadece politik ve ticari bir kavganın sloganı ve bayrağıymış gibi ortaya atılıyor ki bu çok büyük bir tehlikedir. Ahmet Yesevi, Yunus Emre ve Türkçe yazmamış olsa da Mevlânâ çizgisinde düşündüğünüzde bu topraklar belki bütün dünya insanlarına çok güzel mesajlar verecektir. Öte tarafta insanımızın inanılmaz pragmacı bir yanı da var. Her şeyde muhakkak bir sonuç elde etmek gibi pragmatik bir anlayışları olduğundan dinlerini de fazlaca şekilci ve maddi hale getiriyorlar. Halbuki Müslüman mütebessim, sıcak ve sevecen bir insandır. Zor bir mücadeledir ama İslamın asıl mücadelesi kendisinden olmayanları da yaşatma mücadelesidir. Patlayan bombalar İslamiyetin güzelliğine konan bir bombadır.

-11 Eylül"den sonra dünyada siyasi safların tekrar yapılanması göze çarpıyor. Bu değişimin Türkiye"deki yansımalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu, 11 Eylül"den önce Türkiye"de başlamış bir harekettir. Ama 11 Eylül"den sonra da ortaya çıkan şeyler yok değil. Fakat sağ ve sol kavramları, ilerici ve gerici, dindar ve dindar olmayan, laik-laik olmayan, solcu-solcu olmayan gibi kavramlar hızla başka şeylere dönüştü. Bugün bir komünist partisi var mesela; bunun için uzun mücadeleler verilmiş, bir çok insan işkence görüp hapis yatmış ama öylesine bir parti olarak duruyor, çok da fazla bir etkinliğinin olmadığı görülüyor. Bu değişim biraz da kaçınılmaz gibi gözüküyor, mesela 80"den sonra İslami entelektüel hareketin önemli ölçüde öne geçtiğini ve Müslüman aydınların aydın olma ve aydınlatma görevlerini diğerlerine göre daha iyi yaptıklarını açıklıkla söylemek gerek. Daha sorgulayıcı, daha araştırmacı, daha fazla okuyan, daha fazla ilgilenen, daha fazla sentezlere ulaşmaya çalışan insanlar. Bu anlamda, ilerici gerici kavramları da değişti, ama sol aynı oranda kendini yenileyemedi.

-Yeni kavramlardan biri de "milliyetçi sol". Bu kavram biraz da sizi anlatıyor. Sol, milliyetçiliğe melez bir çocuk doğurur mu?

Solun Türkiye"deki serüveni büyük ölçüde değişmek zorunda. Şu anda yeterince değişmekte olduğunu söyleyemem çünkü hâlâ çok eski kafalı insanlar var, onların içerisinde bazı ayıklamalara gerek var. Soldaki insanlar eski alışkanlıklarından, egoizmlerinden kurtulamadıkları için, 70"lerdeki sol harekete baktığımız zaman aşırı derecede egoist, bölünmeci olduğu görülür. Bir hareket başladığında hemen bölünmeler yaşanabiliyordu; çünkü birbirleriyle kavga ediyorlardı. Ben sen kavgaları çok fazla oluyordu. Bunların aşılıp bu kültürün tanınması gerekiyor. Sol hareketin henüz bizim kültürümüzü yeterince tanıdığı konusunda da kuşkularım var. Alevi kesimin de etkisi var bunda. Alevi kesim kendi kültürel kökleri açısından bu topraklardaki kültürü yorumluyor. Bu elbette yapılmalı ama bu topraklarda yalnız Aleviler yaşamıyor. Sünniler de Alevilerin söylediklerine tepki veren insanlar olarak kalmamalı, çünkü, Alevi olmayan insanların da kendi türküleri, kendi görüşleri, bakışları, yaşayışları kültürel zenginlikleri var. Dolayısıyla bu topraklardan beslenen kültür deyince şu veya bu etnik kökeni değil, hepsinin harmanlanabildiği bir bütünlüğü anlamak lazım. Bu açıdan, ileri gelen bir sol siyasi partiye bağlı değil de daha çok anarşist olduğumu söylemeliyim.

-Anarşistim, diyorsunuz; milliyetçi, gönülcü, birisinin anarşistliği ilginç olmalı?

Anarşist gerçekten anarşistse, moda görüşlere veya egemen muhalefete -ki o da bir moda görüştür- karşı çıkabilen farklı bir sestir. Anarşist bu işe soyunduğu zaman "Biz anarşistler" diye konuşabilir, o zaman kendi bindiği dalı keser. Yani anarşist insan, farklılığını sürekli olarak söyleyen, kendi bakış açısını, yaşadığı toplum ve kültür için görüşlerini cesaretle söyleyebilen ve bunları korkusuzca anlatabilen bir adamdır. Eskiden bilindiği gibi kendi kültürünün köküne dinamit koyan insanlar değildir. Anarşistler, ülkenin ahlâkına, değerlerine, polisine, askerine kafa tutan insanlar değildir. Kültürel kavgada anarşistin işi, kültürel yaratmayı sağlamaktır. Sanatta, bilimde, felsefede, ilahiyatta yeni yorumların üretilmesine çalışmaktır.

-Gönül kadar aşk kavramını da önemsiyorsunuz. Aşk, kendi hayat tarzını oluşturabilir mi?

Kesinlikle, her dem âşık insanlar vardır. Yani daha aklı başına ilk geldiği zamanlardan beri, düşünebilme, kendi kendine karar verebilme zamanından başlayıp ölünceye kadar âşık olan insanlar vardır. Aşkla yaşanmış bir hayatın da yaşanmaya değer bir hayat olduğunu düşünüyorum. Sokrat bunun tersine "İrdelenmemiş bir hayat yaşamaya değmez" demişti. Ben de diyorum ki "Aşkla yaşanmayan bir hayat yaşamaya değmez". Ama sadece cinsiyetle, hormonların çalışmasıyla, kadınla erkek arasında veya sadece ilahi biçimde yaşanan bir şey olduğunu sanmıyorum. Aşkın çok büyük bir zenginlik taşıdığını düşünüyorum.

Aşkın halleri vardır, (Karşıdaki tahtada yazılı Şeyh Galib"in beytini gösteriyor.) "Ah minel aşkı ve halatihi", yani ah aşkın elinden ve hallerinden. Şimdi aşkın halleri vardır, yani şu anda ben aşk halindeyim, az sonra hınzır bir insan haline geçeceğim diye anlaşılmasın, aşk bir yaşama biçimidir ve âşık insan bir karakterdir. Âşık insan diye birisi vardır. Âşık bir insan hayatta her dem aşk halini yaşamaz tabii, ısdırap çekebilir, kaygılar duyabilir, hırpalanabilir, umutsuzluğa düşebilir, belki kurnaz davrandığı durumlar olabilir. Ama aşk onda zihniyetle beraber yaşanan bir şeydir. Hayata bakışımızdaki köklü bir tavır değişikliği anlamına gelir. Hayata kapitalist dünyada yaşayan sıradan insan tavrıyla bakarak buna ulaşılamaz. Yani aşk, extacy haplarıyla, diskolarla, basmakalıp aşk şiirleriyle, aşkla ilgili müzikler dinleyerek yaşayabileceğimiz bir şey değil. Aşk kesinlikle hayata bakıştaki tavırdan gelen bir değişikliktir.

-Aşk, sizin tanımınıza göre bir kültür; bilinenin aksine birisine duyulan arzu değil. Peki birisine duyulan arzu, istek nedir?

Türkiye"de ve dünyada yaşanan aşk fazlasıyla cinsel merkezlidir. İnsanlar iç dünyalarını yeterince yaşamıyorlar. Ancak karşı cinse arzu hissettikleri zaman âşık olduklarını sanıyorlar. Bu da büyük bir gaflettir bence. İnsan, bedeninden çıkarak Tanrısal aşka doğru gidebilir. Öyle bir şey olduğunu düşünüyorum, Leyla"dan geçilir ama vazgeçme anlamında değil. Leyla değil, Leylalardan geçmiş, Leylaları aşabilmiş bir yolculuktur Tanrı"ya giden yol. Yoksa bedenini duymayan bir insanın Tanrı"sını duyma şansı olduğunu sanmıyorum. Yüzlerce yıl maalesef bu böyle yorumlanmış. İnsan, bedeninden korkmuş, şeytan kaynağı, beytü"l şeytan olarak kabul etmiş. Ama şah damarımızı metaforik değil de gerçekten anatomik olarak anlarsak O bize şah damarımızdan daha yakın. Leyla bir handır, Leyla"da kalınmıyor. Eğer siz bir hana gelip, tamam burası benim son durağım diyorsanız aşk yolculuğunda gerek cismani, gerek ilahi hiçbir durakta durulmuyor. Tanrı hiçbir durakta oturmuyor da onun için. Burası Tanrı durağı, burada duracağız diye bir şey yok.

ahmet inam - röportaj(aksiyon dergisi)
23:43

Seni tertemiz halkeden, sende bunca parlak yıldızları yaratan Tanrı hakkı için,
O senin mamuriyetini öyle bakileştirdi ki, dehriler senin yaradılışının evveli yok sanır.
Hakk'a şükürler olsun ki, evvelini bildik, peygamberler senin sırrını anlattı.
İnsan olan bilir ki bu ev sonradan yapılmadır. Örümcek gibi onun vakti boşuna geçmez.
Sivrisinek bu bahçe kimindir bilir mi? (Zira o baharda doğar, kışın ölür.)
Kurt tahtanın içinde beslenip büyür ama, onun fidan olduğu zamanı bilmez.
Kurt eğer onun mahiyetini bilse, perişan aklın onun suretinden utanır.
Akıl, kendini renk renk gösterirse de o, suretten peri gibi fersahlarca uzaktır.
O melekten de üstün. Nerde kaldı peri! Sen sinek gibi alçaklarda uçuyorsun.
Gerçi aklın yücelerde uçmaya gayret ediyor, taklit kuşunsa alçaklarda uçmada.
Taklidi ilim, canın ve tenin vebalidir. Ariyettir. Bizse ona sahip olduk sanırız.
Böyle akıldansa cahil ve bigane ol. Aklına mağrur olma, deli ol.
Asla fayda ve zararına bakma. Zehir içi, -Abıhayattan sakın.
Kim seni överse ona söv. Müflise sermayeni borç ver.
Eminliği terk et. Korku yerini mekan edin. Namusu koyup cihanın rüsvası ol!
Ben ilerisini düşünen aklı denedim. Bundan sonra hep aşk divanesiyim.

mevlana - mesnevi
21:46

bir çocuk düşün kardeşim
düşleri senin gibi umut dolu
ve yüzünde dünden kalma uykunun
pembeleşmiş rengi
bir umut düşün kardeşim
içinde senin gibi güleç
zarif ve saçları siyah desenli
bir siyah düşün kardeşim
üstünde parlak parlak yıldızlar oynaşsın
ve altında huzur dolu mevsim
kaldırdığında ellerini
avuçlarına aksın..
bir el düşün ki kardeşim
yokluktan kıvranan ellere ulaşsın
bir yol düşün kardeşim
üstünde iki sevgili
arkasında bir gelecek dolaşsın
bir sevgili düşün ki kardeşim
sevgin arşa ulaşsın
bir arş düşün kardeşim
düşlerin düşüncelerini de aşsın
bir dünya düşün kardeşim
mutluluk yüreğimizden sıçrayıp
üstümüze bulaşsın
bir yürek düşün kardeşim
insanlığımıza yaraşsın
işte dünyanın başka yerlerinde
göklerinde bombalar ölüm ışıltıları saçarken
yeşilinde artık kuru kuru insan kırmızısı açarken
ve bu yaşlı gözlerimiz her sahne gibi
bu sahneden de bir bakım(l)a kaçarken
kendini affettirecek bir dua düşün
düşün ki bu çocuklar da bir gün aramıza karışsın...
......

yücel yarımbatman - ço(cu)k
20:34

...
Belki de bu yüzden yakın zamanlara kadar ‘başarı’ yerine ‘muvaffakiyet’ kavramı kullanılıyordu toplumumuzda. Baş olmak, başat olmak, başaklı olmak, baş arı olmak gibi çağrışımları işaretleyen başarı karşısında, elinden geldiğince gayret ve emek sarf ederek sonucu Allah’ın tevfikinden (yardımından, yaratmasından, takdirinden) bilmek şeklinde özetlenebilecek muvaffakiyetin tercih edilmesini düşünmek lazımdır. Belki de tevekkül ile tembelliği birbirine karıştırmayan, gayretiyle yeteneklerini sonuna kadar açarak başarısını (ektiği domateslerin büyümesini mesela) Rabbinden bilen sükunetli babaannem; hırs kumkuması, yarı erkekleşmiş, sürekli tedirgin yaşamaktan psikolojik dengeleri bozulmuş, başarısını narsizme (bir tür kendine tapınma) başarısızlığını depresyona dönüştüren modern kariyer ve bariyer düşkünü bayandan daha mutluydu… Ne dersiniz?
...

başarılı olmak mutlu olmak mıdır? - yusuf özkan özburun