22:03

Herkes gibi müslümanların da bir işin yapılması, yapılan işler üzerine veya belli işler yapılırken ortaya çıkan meseleler üzerinde söz ettiğini görürürüz. Bazıları şunun bazıları ise ötekinin yapılmasını istiyordur. Bazı müslümanlara göre filanca sözleri söylemek ön planda gelir, bir başka takıma göre ise daha farklı sözleri söylemek önceliklidir. Bütün bu tutumlar ve fiiller çoğu zaman merkezdeki düşüncenin açıklığa kavuşması ihmal edilerek ortaya konur. Sözler söylenir ve işler yapılır ama bu sözlerin söylenmesi, bu işlerin yapılması için hangi özün faaliyette olduğu meselesi açıklığa kavuşturulmaz. Yapılan işin gerçekte "ne" olduğunun açıklığa kavuşmasında, söylenen sözün o yapılan işe göre nerede olduğuna dair bir açıklık sağlamakta bir çoğumuzun gerekli titizliği gösterdiğini, bu konuda yoğun çaba harcandığını ileri sürmek oldukça zordur. Yani bir şeyler yapmakta gösterdiğimiz gayreti, bir şeyleri anlamakta göstermiyoruz. Dış dünya hakkında sahip olduğumuz kaygular öylesine ağır basıyor ki bu dış dünyayı mümkün kılan iç alem ilgi alanımızın çok az bir kısmını kaplıyor.
Bu meyanda halledilmesi en önde gelen, halledilmesi kaçınılmaz olan mesele müslümanın kendinin "ne" olduğunu bilmesidir. Hem bir insan olarak ne olduğu, hem de insanlar arasında müslüman olarak ne olduğu hususunda kendini emin bir bilgiyle donatmayan bir müslümanın yaptıkları emniyetten mahrum kalacaktır şüphesiz. Kendi yerleri hakkında genişliğine ve derinliğine bilgi ve bilinç sahibi olmayan müslümanların kendi dışında yer alan nesne ve kişilere herhangibir şey taşıyabileceklerini, onlarla emin münasebetler kurabileceklerini düşünmek imkansız.
Ne olduğunu bilmek meselesini tarihi ve sosyolojik bir kavrayış alanı içine hapsetmek bu konuda işlenebilecek en büyük hatadır. Nitekim batı düşüncesinin insan hakkında kütüphaneler dolusu tasviri bilgi temin ettiği halde hala insanın ne olduğu konusunda antik dünyanın dile getirdiğinden mek parmak ilerde olmayışı bu sebeptendir. Önümüzde bulunan ve onu çözümlemeden başka hiçbir meseleyi ele alamayacağımız konu, İslami tavrın insanı önce "anlayan" kabul eden, tasdik eden tarafıyla belirginleştirmesi, "kul" kavramının maddi olan ve olmayan bütün boyutlarıyla müslümana ait kılınması meselesidir. Yani ilk müslümandan bu yana "insan" denilen mahlukun ahlaki konumuyla ilgili kesinliğin ortaya konulması ana meseledir. Bu meselenin açıklığa kavuşturulması bir müslümanın insan olarak "ne" olduğunu ortaya koyabileceği gibi, o müslümanın öteki insanlar ve öteki müslümanlar içinde "nerede" bulunduğunu da belirginleştirecektir. Kendini bilen müslüman kendini çevreleyen nesnelere karşı açık ve kesin tutumunu da takınabilecektir. Lakin bu konuda bir zihni bulanıklığa sahip olanlar içinde yaşadıkları hayatın neyi ne kadar kendisine zorla kabul ettirdiğini bilmeyecek, aldatıı hürriyet içinde avunacaktır. Nesnelere karşı tavrı ise sadece ona tarihi ve sosyal imkanların sunduğu kalıplar içine devam edecek, o ad gerçekten kendi seçmelerine uygun davranışlar silsilesi içine olduğunu sanacaktır.
Ancak, müslüman için olay kendinin "ne" olduğunu bilmesi noktasında sona ermez. Ne olduğunu bilme konusundaki faaliyet bu gerçeğin bir başka insan tekine ulaştırılmasıyla tamamlanır. Paylaşılmayan hakikat kendi başına hakikay olarak kalabilir , ama hakikatin insan gerçeğine ışık tutan bir anlam sahibi olabilmesi için iki insanın o hakikati birlikte tanımlayabilmeleri gerekir.
Dün olduğu gibi bugün de içinde bulunduğumuz zorlukların hemen hesi, müslümanların davranışlarında kalkış noktası olarak tarihi ve sosyolojik verileri esas almalarından doğmaktadır. Her zaman acilen uğraşılması gerektiğine inanılan "sosyal" veya "siyasi" bir konum olduğu kabul edilmiştir. Birinci meseleyi çözmeden ve aralıksız bir meşguliyetle sosyal ve siyasi bir karakter sahibi olan bir meselenin çözümüne bağlanmak aşağı yukarı üçyüzyıldır müslümanların kendi vasıtalarını kayda değer bir biçimde yeniden değerlendirmelerine engel olmuştur. Sosyolojik veya tarihi kalıplarla ifade edilenler kaçınılmaz olarak bu kalıpların açtığı yolda yürümesine sebep olmuştur.

ismet özel - bakanlar ve görenler