12:42

Yüzyıllar boyunca insan, özgür irade diye bir şeyin var olup olmadığı üzerine kafa yormuş. Içinde bulunduğumuz yüzyılın başlıca sorunsalı ise, seçme özgürlüğü. Sorunun odak noktası, anlamı sorgulamaktan, eylemi vurgulamaya doğru kaymış. Seçme hakkının sınırlandırılmasına, özgürlüğe tecavüz gözüyle bakıyoruz. Demokrasi deyince çoğumuzun aklına seçme özgürlüğü geliyor, totalitarizmin de seçme şansından yoksunluk anlamına geldiğini düşünüyoruz. Seçme hakkı ve neyin seçildiği, bizim için çok önemli. Bu hak kişiliğimizin bir uzantısı, kimliğimizin bir parçası. Ancak, sürekli değişiklik ve belirsizlik gösteren bu evrende, her türlü seçim bir iddia ve gösteriş eyleminden ibaret. Bir seçim yaparken, bütünü düşünme ve kavrama fırsatını kaçırıyoruz. Seçim yaparken taraf tutuyoruz ve bizimle birlik olanları yanımızda kalmaya, bize karşı olanları bizim tarafımıza geçmeye iteliyor, seçim yapmayanları da unutulmaya mahkûm ediyoruz. Seçmek, böl ve yönet kuralını kendi kendimize dayatma yöntemidir. Seçerek ve taraf tutarak, gerek bilgiyi gerekse insanları bölüyoruz. Bölmekle, dogma haline gelen küçük bilgi parçalan ve hiçbir şeyi sorgulamayan bir kalabalığa dönüşen bir insan topluluğu üzerinde egemenlik kuruyoruz. Seçmekle, kendini haklı gören, başkalarını mahkûm eden insanlar haline geliyoruz. Bir tarafı, herhangi bir tarafı tuttuğumuz anda, totaliter olup çıkıyoruz.II
Seçim yapmaya kışkırtılıyoruz. Günlük yaşantımızın ve dünyada olup bitenlerin gitgide daha azım denetleyebilen, Hiroşima'dan ve bir nükleer felaket olasılığından bu yana önemsizliğimizin ve çaresizliğimizin gitgide daha çok ayırdına varan bizler, seçme eyleminden sahte bir güç alıyoruz. Seçme hakkı yüzümüze örtülen bir tül sanki; onun arkasından bakınca, kendimizi, bize baskı yapan bir sistemin denetleyicileri gibi görüyoruz.
Psikolojik açıdan kendilerini güvende hissetmek için durmadan yiyip şişmanlayan insanlar gibi, seçenekleri birbiri ardına tüketip duruyoruz. Temel güvensizliğimiz içinde, seçim ve tüketim yoluyla, fiziksel ve psikolojik bir şişkoluğa doğru yol alıyoruz pupa yelken, insanlar hiçbir zaman bugünkü kadar çok seçim yapmamış, başkalarını hiçbir zaman bu yüzyıldaki kadar seçtiklere şeylere göre değerlendirmemişlerdir. Seçmek, tüketim maddelerinin günlük tüketiminde durmadan yinelenen, takviye edilen bir eylemdir. Hayatta seçtiğimiz şeylerin çoğu bir alışveriş merkezinden satın aldıklarımızdır. Bir Kuzey Amerikalının
bir alışveriş merkezinde bir saat içinde yaptığı seçim sayısı, bir Asyalı köylünün ömrü boyunca yaptığı seçim sayısından çok daha fazladır muhtemelen. Tüketime yönelik olarak koşullandırılmış seçim davranışı genelleşerek, kültür ve politikadan arkadaşlığa ve evliliğe kadar hayatın her alanında kendini tekrarlar. Süreçleri yaşamaktansa, seçimleri tüketmeyi yeğleriz. Nispeten sınırlandırılmamış olan tüketicinin seçme eylemi dahi, “seçme”nin eğer gerçekten bir anlamı ve kutsallığı varsa, onu yok eder. Amerikalı şair Robert Frost'un “Seçilmeyen Yol” (The Road Not Taken) üzerine düşündükleri gerçekten geçmişte kalmıştır artık. Seçme eylemi, bizzat onun üzerine kurulmuş olan demokrasi sisteminde bile artık önemini ve anlamını yitirmiştir. En tipik, en sık görülen seçim davranışı, insanı seçtiği şeyin sahibi olmaya götüren davranıştır. Sonunda sahipleneceğimiz şeyleri seçmek üzere koşullandırılırız. Sahip olmakla güçleniriz. Gerek satın alma eylemi, gerekse sahip
olma durumu, insanı güçle donatır. Sahip olunan nesneyle sahibi arasındaki ilişki, o nesnenin özündeki gerçek değerden bağımsız olarak vardır. Seçme eylemine bir egemenlik duygusu eşlik eder: O sürece, seçilen şeye egemen olma duygusu. Bir güçlülük ve iktidar duygusudur bu: Herhangi bir karşılıklılık gerektirmeyen bir “Ben seçtim...” duygusu. Tek yanlı olmasına karşın, ilişki tamdır, eksiksizdir. “Ben” ki seçtim, ilişkinin tam olması için, karşılığında benim de seçilmem gerekmez. Kabul görmem gerekmez; yandaşı ya da karşıtı olduğum şey tarafından, sırası gelince bana meydan okunamaz. Ben Cumhurbaşkanımı seçebilir, Đsa'yı peygamberim olarak tanıyabilir, yeryüzünde dolaşmış ve dolaşan tüm güçlüleri ve büyükleri reddedebilir, kendimi, hepsi bir araya gelse, onların tümünden güçlü hissedebilirim. Bir şeyin lehinde ya da aleyhinde olmayı seçme gibi psikolojik ve zihinsel bir eylem, bizi
en büyük yargıç düzeyine getirir. Kimse bize meydan okuyamaz. Tüketici tercihleri gibi, her türlü sadakat ve bağımlılık da dar ve tek yanlı ilişkilerin birer sonucudur. Seçimimizi yaparız, olur biter. Tek yanlı seçim, en mükemmel güç ilişkisidir. Egemenliğin doruk noktası. Ama, aynı zamanda bir fantezidir bu. ... Bizim desteğimiz sayesinde servet ve güç birikimi yapanlar onlardır. Bu tek yanlı ilişkide, seçilen şey, hiçbir zaman bizim desteğimizi reddetmez. Anonim birey ile kurulu düzen arasındaki ilişki, ayrım gözetmez. ... Tam tersine, seçme ve bağlanma eğilimimiz yüzünden sömürülürüz.

gunduz vassaf - cehenneme ovgu
12:26



Bize böylesine yakın olan ölüm üzerinde neredeyse hiç düşünmüyoruz. Ölüm her an herkesin başına gelebilir. Mutlaka gelmek zorunda. Ölüm mutlaka olacaktır ve geçen her saniye bizi ona daha çok yaklaştırmaktadır. Ölümü yadsımak, yaşamı yadsımanın en güçlü göstergesi. Ölümlü olduğumuzu, öleceğimizi hemen hiç düşünmeyerek kendimizi zihinsel bir deli gömleği içine sokuyoruz. Yaşadığımız, kokladığımız, gördüğümüz, dokunduğumuz her anın bir daha gelmeyeceğini hissettiğimiz anlar o kadar az ki. Yaşamı böylesine özel, böylesine benzersiz kılan şey, her şeyin yalnızca bir kez olması. Bunu algılamak, ölümün bilincine varmakla mümkün olabilir ancak. Ölümün bilincinde olmayan insan, yaşadığının bilincinde de değildir. Her anımız ölüm unutkanlığı içinde geçiyor.
Ölüm sürecinin farkında olmak, yaşamın uçup giden güzelliğini algılamak demektir. Bu aynı zamanda, güzelliğin sürekliliğinin farkına varmak demektir; çünkü uçup giden şey, zaman ya da güzellik değil, bireyin kendisidir. Ölümü dışarıda bırakan tüm düşünce ve eylemler, yaşamı mülk edinme çabasına götürür insanı. Pek çok ilişki, bu olanaksızlık, bu yalan, yani yaşamın mülk edinilebileceği düşüncesi üzerine kurulmuştur. “Ebediyen” diye bir sözcüğün varlığı, bunun en iyi örneği. Zamanı iptal ederek ölümü durdurmak, sadece kendi aşamlarımız konusundaki açgözlülüğümüzün bir belirtisi değildir, aynı zamanda, yeryüzünde ne var ne yoksa hepsini birden sahiplenme çabasına işaret eder.
....
Sanayi devriminden bu yana yaşam anlayışımızın da bütünlüğünü yitirmesi ve yaşam konusunda uzmanlaşmaya gidilmesiyle birlikte, ölümle ilgili her şey bir kenara itilmiş, marjinalleştirilmiştir. Komşularımız, bakkalımız, öğretmenimiz gibi bize yakın insanların ölümlerini paylaşmadığımız gibi, cenaze törenlerinin, gömme törenlerinin, asılmaların, ölülerin yakılmasının bile farkında olmuyoruz. Yıllar yılı hemen her gün görmeye alıştığımız yarı-anonim kişileri (bizi işe götüren otobüs şoförü, her zamanki benzin istasyonunda parayı alan adam, ofisimizdeki asansörcü, postanede pul satan adam vb.) artık görmemeye başladık mı, hemen unutuyoruz. “Gösteri devam etmeli” kuralı, yalnız tiyatro için değil, bizim için de geçerli. Hepimiz gösterinin bir parçası haline geldik. Sahnede olmayan, artık ölmüş
demektir; yoktur. Yaşamla ilgilenişimiz, onu sahnede gördüğümüz gibi. Bizim sahnemizde. Bizim tasarladığımız sahnede. En temel zihni süreçlerimizden biri, ölümü unutma süreci. Özellikle yirminci yüzyıl Batı toplumu (ve onun etkisiyle dünyanın geri kalanı), yaşlanmayı bile unutacak şekilde yönlendiriliyor. Iki aşırı ucun, yani gençlerle yaşlıların toplumsal konumları, son yüzyıl içinde köklü biçimde değişmiş durumda. Eskiden, bebeklerle çocukların göz önünde bulunmaması, seslerinin işitilmemesi gerekirdi. Onlar, kendi
başlarına birer birey olarak kabul edilmezlerdi. Ancak yetişkin olduklarında birey sayılırlardı. Çocukların “çocuksu” bir tarzda giydirilmeleri bile, yakın geçmişe ait bir gelişmedir. Bunu anlamak için, on dokuzuncu yüzyıl tablolarına bir göz atmak yeterli. Öte yandan yaşlılar, daha önceleri toplumda hayli imtiyazlı bir konuma sahiptiler. Onlar bilgili, güçlü, bilge kişilerdi. Yaşlarından gurur duyarlardı. Şimdi durum bunun tam tersi. Göz önünde bulunmaması ve işitilmemesi gerekenler, yaşlılar artık. Çocuklar ise kutsal bireyler haline dönüştü Çocukları korumak, onların haklarını genişletmek için yasalar çıkarılıyor. Yaşlılar için böyle yasalar yok. Teknoloji, edebiyat, psikolojik araştırmalar ve yasal uygulamalar alanındaki bir dizi gelişme sonucu çocuğun rolü öylesine parlak bir ramp ışığına çıkarıldı ki, çocuk birçok bakımdan türümüzün en önemli kişisi haline geldi. Yaşlılar çeşitli yerlere kapatılırken, bebekler şimdi hemen her yere birlikte götürülüyorlar. Toplumun ve insan türünün çocuklara gösterdiği anlayış, katılma ve iletişim ruhu yaşlılar için söz konusu değil; onlara katlanılması gereken birer yük olarak bakılıyor giderek. Giyim örneğine dönecek olursak, şimdi çocuklar için özel giysiler ve modalar olduğu halde, yaşlılar için artık özel bir giyim tarzı yok. Geçen yüzyıldaki kendine özgü giyim tarzlarından yoksun bırakılmış oldukları
gibi, şimdi genç görünmeye, gençler gibi giyinmeye özendiriliyorlar. Yaşlanma, yaşlılık ve ölüm marjinalleştiriliyor, bertaraf ediliyor.
...
Birçokları için mükemmel yaşam, her şeyin önceden kestirilebildiği Isveç misali mantıklı düzenli bir toplumdur. Bilimin kesin arayışı da işte tam bu amaca, önceden kestirme ve  bilme amacına yöneliktir. Günlük yaşantılarımızı denetlemek suretiyle cennetsi ya da sağlıklı bir gelecek toplum tarafından “garantiye” alınır. Ölüm unutkanlığı bizi rahat ve güvenli bir ruh haline götürür. Günlük eğlenceler, zevkler ve sorunlarla kendimizi meşgul etmemiz yeterli. Sorunlar her zaman birbirini kovalayacağı için, hiçbir sorun birey üzerinde varoluşsal bir etki yapacak kadar derin de olamaz. Ölüm unutkanlığı insanı varoluşa ilişkin hiçbir korku duymama gibi bir ruh haline yöneltir.
...
Yirminci yüzyılın moda yaşam güvencesi, otomobillerdeki emniyet kemerlerinde, sigara içmemekte, kolesterolsüz yemeklerde ve genel olarak “sağlıklı yaşam” anlayışında kendini gösteriyor. Ölümü yadsımanın, ölümsüzlüğe öykünmenin en acizane arayışları türümüzün yok olup olmama ikilemiyle aynı anda gündeme geliyor. Ölümü yadsıyarak, ölümü gülünç ve çaresiz çabalarla ertelemeye çalışarak hayata körleşiyoruz.


gunduz vassaf - cehenneme ovgu