21:35

Eğer Allah'ın emrettiği ve yasakladığı şeylerle ilk karşılaşan insan bunu tabi karşılarsa, aklına uygun bulursa bu emir ve nehiylerden hiçbir şey öğrenemez. Ama bazı izleri takip edip bu emir ve nehiylerin nelere tekabül ettiğini öğrenebilirse hakikate varabilir.
İnsanın taş yemeye ihtiyacı yok diyorsun.
Öyleyse şunu düşün: İnsanın ihtiyacı olandan fazlasını elinde tutması kendisi için taş gibidir.
Bu yalnız mallar, servet,güç gibi nesnelerde geçerli değil. Merhamet, şefkat, tevazu gibi şeyler için de böyle.Eğer herhangi bir şey insanların istifadesine açıksa ancak istifade edildiği kadar o «şey» olur,o şeyden istifade edilmezse artık o taştır ve gerçekten onu istifadeye konu etmeksizin kullananlar taş yemiş olurlar.Sana yaramıyorsa bırak başkasına yarasın. Sana yaramadığı halde sen de olan hem senin hem başkasının aleyhinedir.Taşları yeme, taşları yemek yasak.

ismet özel - taşları yemek yasak
19:24

Salacak kıyısında bir kahvedeyim. İnce belli cam bardakta çayımı içip İstanbul’u seyre dalıyorum.
Sarayburnu, minare ve kubbeler, asıl İstanbul dediğimiz yer: Suriçi. Bu siluet burada durdukça İstanbul yaşıyor demektir.
Sonra köprü, sonra Galata, yarım döndüğümüz zaman gökdelenleri ile başka bir siluet kazanmış olan yeni İstanbul: Mecidiyeköy, Maslak ve ilerisi.
Türk İstanbul nedir?
Bodur minaresi ile bir mescit, yanında bir ihtiyar çınar,
onun gölgesinde bir çeşme, iki dükkân, bir sıbyan
mektebi ve mektebin alnında bir kuş evi.
İstanbul bu mu? Bu kadar mı?
Evet, öyle.
Ya o muazzam camiler, saraylar, konaklar, medreseler,
çeşmeler, sebiller, sanayi, nüfus ve finans.
Bunlar bir dünya şehrini göstermiyor mu?
Olabilir. Ama bu ne aradığınıza bağlı. Bir dünya şehri arıyorsanız bilemem. Bana sorarsanız yukarıda tasvir ettiğim mütevazı yapısı ile o bir ruh. Serapa maneviyat. Öyle olmasa, üç kıtaya hükmeden padişahların sarayı Topkapı gibi minik bir yapıya sığar mıydı? Bu ruhtan neşet eden medeniyet, gaza ile fethedilen toprakları şenlendirilmiş. Oralara adaletin yanında zerafet ve incelik taşımış. Standartlar bunu gösteriyor. Hâlâ gösteriyor. Kemah’ta, Ermenek’te, Kula’da, Saraybosna’da, Arnavutluk’un uzak dağ köylerinde bile; Travnik’te, Kırım’da. Semerkant’tan, Buhara’dan kanatlanan güvercin Mostar Köprüsü’ne, Blagay Tekkesi’ne konuvermiş.
Güvercinin gelip geçtiği topraklarda bu ruhu terennüm eden ilahîyi, mimariyi, merhameti, hizmet ve hürmeti bulabilirsiniz.
İstanbul’un üzerine asırlardır melekler iniyor .Öyle bir medeniyet inşa edilmiş ki, bunu yapanlar yalan dünyadan ebedî âleme geçerken bu meleklerin kanadı üzerinde uçuyorlar.
Yahya Kemal “Türk İstanbul” yazısına şu cümle ile başlıyor:
“Bir iklimin manzarası, mimarisi ve halkın arasında tam bir ahenk varsa, orada gözlere bir vatan tablosu görünür”.
Cibali’de mi, Ayakapı’da mı yol kenarında bir taşa rastladım. Yarısı toprağa gömülü, yarısı dışarıda kalmış. Dışarıda kalan kısmı yeşile boyanmış, görenler evliya kabri zannediyor. Başında el açıp dua edenler bile var.
Yaklaştım, taşın üst kısmında kalan tek satır yazıyı okudum: “Raziye Hatun hayratıdır”. Belli ki bir çeşme taşı.
Halk mistik İstanbul’u müstevlilerin istilasından korumak için elinden gelse her eski eseri yeşile boyayacak. Kısası mescit ve çınardan meydana gelen o çekirdek tablodan bir yüzük taşı gibi parıltılı Şemsi Paşa, bir muazzam Süleymaniye vücut bulmuş. Şehirlerin silueti onun hangi esasa, fikre, inanca, güce,
medeniyet ve estetiğe mensup olduğunu ortaya koyar. Eski şehirler dünyanın her yerinde dinî düşüncenin, inancın siluetini taşırlar. Budistlerin pagodaları, mabetleri; Hıristiyanların katedral ve çan kuleleri, Müslümanların kubbe ve minareleri, paganların piramitleri… Bir ara gözlerim Kızkulesi’ne takıldı. Onu hep Boğaz’ın firuze sularında salınan gizemli bir geline benzetmişimdir. Hangi umutsuz sevdanın rüzgârı ile kendini denize atmış, suya seccade salan dervişler gibi dalgalar üzerinde yürümeye başlamıştır. Heyhat!
Yukarıdan beri dile getirmeye çalıştığım bu şairane düşünce ve duygular gerçekle yüz yüze gelindiğinde yerini tarifsiz kederlere terkediyor. Bu “taşı toprağı altın” şehir, her şey satılık fehvasınca ihaleye çıkarılmıştır. Kızkulesi dahi ihaleden nasibini almış, yeniden dizayn edilmiş, masumiyetini kaybederek işletmeye açılmıştır.
“Men tâ senin yanında hasretem sana” mısraı, o Türk İstanbul’u inşa eden ruh uçup gitmiş; öte fikri kaybolmuş, gün bu gün, saat bu saat olmuştur. Bu; İstanbul’un üzerine bir şu kadar zamandan beri abanan hâkim sermaye – hâkim kültürün hegemonik baskısıdır.

mustafa kutlu - huzursuz bacak
19:04

Dünyanın karşısında, kayıtsız kişi ne cahildir ne de düşman. Niyetin okumazyazmazlığın sağlığa yaralı keyfini yeniden keşfetmek değil, okurken, okuduklarına hiçbir ayrıcalık tanımamaktır. Niyetin çırılçıplak gezmek değil, ille de özenli ya da bakımsız olmak anlamına gelmeyecek bir şekilde giyinmektir; niyetin kendini açlıkta öldürmek değil, sadece beslenmektir. Bu hareketleri alabildiğine masum bir tavırla harfi harfi yerine getirmek değil istediğin -çünkü masumluk çok kuvvetli bir terimdir- sadece, en basitinden, bu "en basitinden"in bir anlamı olabilirse eğer, istediğin şey bu hareketleri yansız, apaçık, her tür değerden, özellikle de işlevsellikten kurtulmuş -çünkü işlevsellik değerlerin en kötüsü, en sinsisi, en tehlikelisidir- aşikar, gerçek, değiştirilemez bir yere bırakmaktır. Okuyorsun, giyiniksin, yiyorsun, uyuyorsun, yürüyorsun demek dışında söylenecek bir şey olmasın; bunlar birer davranış, birer hareket olsun; birer kanıt, birer değiş tokuş aracı değil. Giyimin, yiyip içtiklerin, okudukların senin adına konuşmayacaklar artık, onlar sayesinde karşındakinden daha açıkgöz davranmayacaksın artık. Seni temsil etmenin o yiyip bitiren, çekilmez, öldürücü görevini bunlara bırakmayacaksın.

georges perec - uyuyan adam