20:53

söz istemeyen haller vardır ya, onları nasıl anlatacağız, içimizi nasıl boşaltacağız..

yeditepe istanbul - bölüm 39
21:19

anlamlarını bilmeden dinleyip sevdiğimiz şarkılar var ya bizler de böyleyiz
sesin kıvrılıp büküldüğü yerde ıslanıyor gözlerimiz. nedenini soruyorlar bilemiyoruz. kimseyi ikna edemiyoruz..

yeditepe istanbul - bölüm 38
22:21

Bir hirsiz, katilin, çasitin, genel kadinin, yaptigi isin çirkinligini görüp de utanacagi düsünülür genellikle.
Oysa tam tersi olur bunun. Kötü talihinin ya da günahlarinin, yanlisliklarinin sonucu düsen, kötü yola sapan
insanlar —ne denli yanlis, olursa olsun— durumlarim iyi, saygideger görecekleri bir dünya görüsü edinirler
kendilerine. Bu görüsü sürdürebilmek için de, ayni görüsün paylasildigi bir çevrede yasamaya baslar insan
bilinçsiz olarak. Çalmaktaki becerikliligiyle övünen bir hirsiz, rezilligiyle övünen bir genel kadin,
canavarligiyla övünen bir katil görünce sasiriyoruz. Bu saskinligimizin tek nedeni, bu insanlarin kendilerine
özgü bir çevreleri olmasi, en önemlisi de, bizim onlarin bu çevresinin disinda bulunmamizdir.
Zenginlikleriyle, yani soygunculukla övünen zenginler; tutkulariyla, yani baskalarini öldürmekle övünen
komutanlar; güçleriyle, yani güçsüzleri ezmekle övünen hükümdarlar da ayni seyi yapmiyorlar mi aslinda?
Bu insanlarin, durumlarini hakli göstermek için benimsedikleri dünya görüsünü, iyilikle kötülük üzerine
düsüncelerini çirkin görmememizin tek nedeni, böyle kötü düsünen insanlarin çogunlukta olmalari, bizim
de onlardan olmamizdir.

tolstoy - diriliş
21:59

savaş onu okulun kapısında yakaladı,
bir adım kala insanları görmeye.
elinden kalemini aldılar,
ittiler ölmeye, öldürmeye.

tam düşünürken vurdular.

özdemir asaf - kala
17:12

Nehlüdof yatmadi otele gelince, odasinin içinde bir asagi bir yukari dolasmaya basladi. Katyusa'yla
arasindaki ilgi sona ermisti. Artik gerekli degildi Katyusa'ya; bu hem üzüyordu onu, hem utandiriyordu.
Ama bu degildi ona simdi istirap veren. Baska bir isi daha vardi, bitirmemisti henüz bu isini; her
zamankinden daha bir aci veriyordu ona simdi bu, bir seyler yapmasini istiyordu.
Son zamanlarda tanik oldugu, özellikle o aksam su korkunç cezaevinde gördügü, sevimli Kriltsof'u da
mahveden o kötülükler bütün gücüyle sürüp gidiyordu. Bunlari yenmenin imkâni yoktu görünüste, nasil
yenilebileceklerini düsünmek bile imkânsizdi.
Hiç bir seyi umursamaz generallerin, savcilarin, müdürlerin bu havasiz, pis yere tiktiklari yüzlerce, binlerce
insan geldi gözünün önüne; onlari içeri atanlari suçladigi için deli denen özgür ihtiyari, öfke içinde ölen
Kriltsof'un cesetler arasindaki güzel, balmumu yüzünü hatirladi. Eskiden aklina sik sik gelen soru bu kez daha bir güçlü dikilmisti karsisina,
cevap bekliyordu: O muydu deli, yoksa kendilerini akilli sanan, bütün bunlari yapanlar mi?
Dolasmaktan yorulunca lâmbanin önünde, kanepeye oturdu; Ingilizin ona verdigi, geldiginde ceplerini
bosaltirken kanepenin üzerine attigi Incil'i bir sey düsünmeden açti. «Her seyin cevabi vardir orada
diyorlar,» diye geçirdi içinden, rasgele açtigi sayfayi okumaya basladi: Matfet. Baslik XVIII.
1. O zaman ögrencileri Isa'nin yanina sokuldular, sordular Ona: Kim daha yakindir Tanri katina?
2. Isa bir çocuk çagirdi yanma, onlarin arasina koydu onu.
3. Sonra söyle dedi: Gerçegi söylüyorum size, çocuk gibi olmaz, çocuk gibi davranmazsaniz
çikamazsiniz Tanri katina;
4. Iste kim bu çocuk kadar çocuklasirsa o daha yakin olacak Tanri katina.
Nehlüdof, kendini önemsiz gördügü zamanlar ne denli mutlu, huzur içinde oldugunu hatirlayarak «Evet,
evet çok dogru bu.» diye geçirdi içinden.
5. Böyle bir çocugu benim adima kim yanina alirsa, beni almis sayilir yanina:
6. Bana inanan böyle bir küçügü yoldan çikaraniysa, boynuna bir degirmen tasi baglayip denizin dipsiz
derinliklerine at-salar daha iyi olurdu onun için.
«Ne demek yanina alirsa? diye geçirdi içinde Nehlüdof. Benim adima'nin anlami ne? (Bu sözlerin ona hiç
bir sey anlatmadiklarini hissediyordu Nehlüdof.) Boynuna degirmen tasi baglayip denize atmak? Hayir,
belirli anlami yok bunlarin.» Daha önceleri de Incil'i birkaç kere eline alip okumaya basladigini, her keresinde de, bu gibi yerlerin belirsiz anlatimi yüzünden biraktigini hatirladi. Yedinci, sekizinci, dokuzuncu,
onuncu sözleri de okudu: Günahlardan, öteki dünyadan, cehennemde insanlarin çekecekleri korkunç
acilardan, Tanrinin yüzünü gören çocuk meleklerden söz ediliyordu bunlarda. «Ne yazik ki pek düzensiz
anlatilmis bunlar, diye düsünüyordu Nehlüdof, ama gene de tatli bir duygu doluyor insanin içine
okurken.»
11. ...Kisioglu, mahvolani aramaya, kurtarmaya geldi çünkü.
12. ne dersiniz? Yüz koyunu olsa birisinin, bîr tanesi kaybolsa; doksan dokuz koyunu dag basinda
birakip kaybolan o bir taneyi aramaya gitmez mi?
13. Hem suna inanin ki, bulursa o koyunu, kaybolmayan o doksan dokuz koyuna sevindiginden çok
sevinir buna.
14. Babaniz da yavrularindan birinin yok olmasini istemez iste.
Nehlüdof «Babamiz bir tanesinin yok olmasini istemiyor, oysa burada yüzlerce, binlercesi birden yok
oluyor. Kurtuluslari da yok.» diye geçirdi içinden.
21. O zaman Pyotr yanina sokuldu, söyle dedi: Rabbim! bana kötülük eden kardesimi kaç kere
bagislayacagim? yedi kere mi?
22. Isa cevap verdi: Yedi kere degil, yedi tane yetmis kere bagislayacaksin.
23. Tanri katinda hesap bu bakimdan, halkiyla hesap görmek isteyen kralin yaptiginin aynidir;
24. Hesap görülürken, ona on bin talant borcu olan bîr yurttasi getirmisler karsisina;
25. Borcunu ödeyecek parasi olmadigi için kral adamin da, karisinin da, çocuklarinin da, vannin
yogunun da satilmasini, parasinin ona getirilmesini buyurmus.
26. O zaman adam ayaklarina kapanmis kralin, Yüce Kralim! demis, biraz izin ver bana, ödeyecegim
borcumu.
27. Kral acimis ona, salivermis, borcunu da bagislamis.
28. Bu adam saraydan çikinca dogru gitmis, ona yüz dinar borcu olan arkadasinin yakasina yapismis,
borcunu ver diye sikistirmis onu.
29. Arkadasi ayaklarina kapanmis, yalvarmis yakarmis. ona, bîraz izin ver bana, ödeyecegim borcumu,
demis.
30. Âmâ beriki vermemis izin, borcunu vermedi diye zindana attirmis onu.
31. Bunu gören tanidiklari gidip krala anlatmislar durumu.
32. Kral çagirmis adami sarayina, kötü bîr insansin sen! demis, yalvardigin için bütün borcunu
bagisladim sana.
33. Benim sana yaptigimi senin de arkadasina yapman gerekmez miydi?
Bu satirlari okuyunca birden yüksek sesle:
— Hepsi bu kadar mi? dedi Nehlüdof.
Sonra, bütün benligini kaplayan bir ses, «Evet, bu kadar» diye fisildadi kulagina.
Duygu yönü agir basan insanlarda sik sik görülen degisiklik Nehlüdof'da oluyordu simdi. Bir zamanlar
ona tuhaf, akil almaz, saka gibi gelen düsünce, günlük olaylarla dogrulana dogrulana, onunda birden
gerçegin ta kendisi oluvermisti gözünde. Insanlara istirap çektiren bu korkunç kötülüklerden kurtulmanin
tek yolunun, insanlarin kendilerini Tanriya karsi suçlu hissetmeleri, bu nedenle baskalarini cezalandirmaya
ya da düzeltmeye yetenekli olmadiklarinin oldugu düsüncesi simdi açik seçikti onun için. Ceza evlerinde,
Sibirya'da tanik oldugu bu korkunç kötülügün de, bu kötülügü sürdürenlerin öylesine sakin, kendilerinden
emin olmalarinin da sebebinin, insanlarin olmayacak bir seyi gerçeklestirmek, kendileri kötüyken
kötülükleri düzeltmeye çalismak istemelerinden ileri geldigini biliyordu artik. Asagilik insanlar, kendileri
gibi asagilik insanlari düzeltmek istemis, bunu mekanik bir yolla yapmayi düsünmüs. Ne var ki bir tek
sonuç vermis bu düsünce: Gözü yükseklerde olan, çikarci bazi insanlar bu uydurma cezadan, düzeltmeden
bir meslek çikarmislar kendilerine; alabildigine ahlâksizlastiriyorlardi durmadan. Tanik oldugu bu korkunç
kötülügün nereden geldigini, onu ortadan kaldirmak için ne yapmanin gerektigini açik seçik görüyordu
artik. Simdiye kadar bir türlü bulamadigi cevap, Isa'nin Pyotr'a verdigi cevapti: Kisioglu her zaman,
sonsuz kere bagislamaliydi; çünkü suçsuz insan, baskalarini cezalandirmaya, düzeltmeye hakki olan insan
yoktu yeryüzünde.
Nehlüdof «Hayir, bu kadar basit, bu kadar kolay olamaz bu» diye düsünüyor; öte yandan da
—bambaska seylere alisik oldugu için baslangiçta bunu çok yadirgadigi halde— bunun gerçek, sorunun
en dogru çözüm yolu oldugunu hissediyordu. Her zaman aklina takilan «Canavar ruhlu insanlari ne
yapmali? Cezalandirmama!! mi?» sorusu artik rahatsiz etmiyordu onu. Cezanin suç-lan azalttigi, suçlulari düzelttigi ispatlanmis olsaydi bir anlami olabilirdi bu sorunun; oysa bunun tam tersi
ispatlanmisken, insanlarin baska insanlari düzeltmeye yetenekli olmadiklari kesinlikle biliniyorken
tutulabilecek en akillica yol, yalnizca yararsiz degil, üstelik zararli, kötü, çirkin olani sürdürmekten
vazgeçmektir. «Suçlu saydigimiz insanlari birkaç yüzyildir öldürüyorsunuz. Bitirdiniz mi bari onlari? Ne
gezer, üstelik çogaldilar. Cezalarinizin iyice kötülestirdigi suçlular doldurdu her yani. Oturduklari yerde
adam cezalandiran kendileri de, suçlu yargiçlariniz, savcilariniz, sorgu yargiçlariniz, cezaevi yöneticileriniz
de onlardandir aslinda.» Toplumun, düzenin, insanlari yargilayan, cezalandiran bu yasal (kanuni) suçlular
yüzünden degil, insanlarin —bunca kötülüge karsin— hâlâ birbirlerine acimalari yüzünden var oldugunu
anlamisti Nehlüdof.
Bu düsüncesini dogrulayacak bir seyler bulmak umuduyla Incil'i açti gene, bastan okumaya basladi. Onu
her zaman duygulandiran Nagorni âyetini okurken, simdi ilk kez soyut, süslü düsüncelerle, yerine
getirilemeyecek isteklerle karsilasmamisti bu âyette; açik seçik, yerine getirilmesi kolay emirler veriliyordu
burada; bu emirler yerine getirilirse bambaska, Nehlüdof'u öylesine üzen kötülüklerin görülmeyecegi,
mutlulugun doruguna varilacagi bir toplum düzeni kurulurdu. Bes taneydi bu emirler:
Birinci emir (Mt. V, 21-26) insanin insani öldürmesini yasaklamakla kalmiyor, insanlarin birbirlerine
kizmamasini, birbirlerini küçük görmemelerini, kavga ederlerse Tanriya yakarmadan önce barismalarini
buyuruyordu.
Ikinci emir (Mt. V, 27-32) erkeklerin kadin güzelliginden haz duymak söyle dursun, bu hazdan
kaçmalarinin, bir kadinla yuva kurduktan sonra da, ömrünün sonuna kadar o kadina bagli kalmalarinin
gerektigi üzerineydi.
Üçüncü emir (Mt. V, 33 - 37) insanin yemin ederek bir seye söz vermesini yasakliyordu.
Dördüncü emir (Mt. V, 38-42) insanin göze göz, dise dis diye düsünmemesini buyurdugundan baska; bir
yanagina vurulunca ötekini de uzatmasini, kendisine yapilan her çesit kötü-
lügü affetmesi, bu kötülüklere yakinmadan katlanmasi, ondan her istenileni yapmasi gerektigini
söylüyordu.
Besinci emir (Mt. V, 43-48) insanin, düsmanlarindan nefret etmek, onlarla savasmak bir yana, onlari
sevmesini, onlara yardim etmesini, hizmetlerine kosmasini buyuruyordu.
Nehlüdof'un bakisi lâmbanin isigina takildi, gözleri daldi. Yasayisimizin tüm çirkinligini hatirladi bir an;
insanlar bu emirleri benimseyip, yasayislarini onlara göre düzenleseler insan hayatinin nasil olacagi geldi
gözünün önüne, uzun zamandir duymadigi bir coskunluk doldurdu ruhunu. Yillarca çektigi istiraptan
kurtulmus, gerçek huzura, özgürlüge kavusmustu sanki.
Bütün gece uyumadi. Incil'i okuyanlarin çogunda görüldügü gibi o da, önceleri bir çok kereler okudugu,
bir anlam çikaramadigi sözcüklerin anlamini açik seçik görüyordu simdi. Bu kitapta buldugu onun için
gerekli, önemli, sevindirici seyleri süngerin suyu içtigi gibi yutarcasina benimsiyordu. Okuduklari yabanci
degildi ona sanki; çoktan beri bildigi, ama bilincine varmadigi seyleri dogruluyor gibiydiler. Simdi varmisti
artik bu bilince, inanmiyordu.
Bu emirlere uymakla insanlarin, en büyük mutluluga ulasacaklarina inanmaktan baska, insanlarin bu
emirlere uymak zorunda olduklarina, insan hayatinin anlaminin bu olduguna, bu yoldan en küçük bir
sapmanin bile, cezayi gerektiren bir hata olduguna da inanamiyordu. Kutsal kitabin ögretisinden
anlasiliyordu bu; hele üzüm bagcilari âyetinde büyük bir güçle, apaçik anlatiliyordu. Üzüm bagcilari, mal
sahibi için çalismaya gönderildikleri bagin kendilerinin oldugunu, bagdaki her seyin onlar için hazirlandigini,
yapacaklari tek seyin bu bagda gönüllerince yasamak oldugunu sanmis, mal sahibini unutmus, bagin
onlarin olmadigini, görevlerini onlara hatirlatanlari öldürmüslerdi.
«Ayni seyi biz de yapiyoruz, diye düsünüyordu Nehlüdof, hayatimizin sahibi oldugumuzu, onun bize
zevkimiz için verildigini saniyoruz aptalca. Gerçekten de aptallik bu. Buraya gönderildigimize göre birisi,
bir görevle yollamis olmak- gerekir bizi. Oysa yalnizca kendi sevinçlerimiz, mutlulugumuz için yasamamiza
karar vermisiz biz. Ma! sahibinin istedigini yapmayan isçi gibi bizim de sonumuzun kötü oldugu kusku götürmez. Dünyanin sahibinin istedigi de bu emirlerde var.
Bu emirlere uysalar insanlar, yeryüzü cennete döner; insanlar akillarinin ucundan ge-çiremeyecekleri bir
mutluluga erisirler.
Mutlulugu, gerçegi arayin, gerisi verilecektir size. Oysa biz gerisini ariyor, tabiî bulamiyoruz.
Asil görevim, hayatimin amaci bu iste. Biri gitti, öteki basliyor.»
Bu geceden sonra yepyeni bir hayat basladi Nehlüdof için; eski kosullarin yerini yenileri aldigindan degil,
o geceden sonra her seyi eskisinden bambaska bir gözle gördügündendi bu degisiklik. Hayatinin bu yeni
döneminin ne kadar sürecegini zaman gösterecek.
16:18

Kizgin günesin sabahtan beri kavurdugu, insan dolu, büyük üçüncü mevki vagonun içinde öylesine
bogucu bir hava vardi ki, Nehlüdof içeri girmemis, sahanlikta kalmisti. Ama burada da yoktu hava; tren
evleri geçip de, hava akimi baslayinca derin bir soluk aldi ancak Nehlüdof. Ablasina söyledigini tekrarladi
kendi kendine: «Evet, simdi. Cesetlerini gördüm.» O günün anilan içinde birden ikinci ölünün güzel yüzü,
gülümseyen dudaklari, sert ifadeli alni, basinin morarmaya baslamis saçsiz yanindaki küçük, saglam kulagi
olaganüstü bir canlilikla geldi gözlerinin önüne. «Isin en kötü yani da, öldürüldügü halde, katilin kim
oldugunun bilinmemesiydi. Öldürdüler onu. Öteki cezalilar gibi onu da Maslennikof'un emri uyarinca
götürüyorlardi. Maslennikof her zaman yaptigi seyi yapmistir gene yüzde yüz; resmî kâgidin altina o
budalaca imzasini atmistir; suçlu da hissetmiyordur tabiî simdi kendini. Cezalilari muayene eden cezaevi
doktoru daha az suçlu hissedebilir kendini; görevini titizlikle yerin getirdi çünkü, zayiflari ayirdi; ne
böylesine korkunç bir sicagin olacagini bilebilirdi, ne de kafileyi bu kadar geç saatte yola çikaracaklarini onlari böyle kalabalik
götüreceklerini. Ya cezaevi müdürü?.. Ama müdür falan günde su kadar kürek cezalisi, sürgün erkek,
kadinin trene bindirilmesi üzerine verilen emrin geregini yapti yalnizca. Görevi, burada sayiyla aldigi
cezalilari oraya sayiyla teslim etmek olan kafile komutani da suçlu olamaz. Kafileyi her zamanki gibi,
yasanin buyurdugu biçimde götürüyordu; Nehlüdof'un gördügü iki cezali gibi güçlü kuvvetli insanlarin
dayanamayip öleceklerini nereden bilebilirdi? Hiç kimse degildi suçlu, ama öldürülmüstü insanlar, hem de
onlarin ölümünde suçsuz olan bu insanlarca.
Bütün bu valilerin, müdürlerin, komserlerin, polis memurlarinin bazi durumlarda insana insan gibi
davranmanin zorunlu olmadigina inandiklari için oluyor böyle. Bunlar —Maslennikof da, müdür de, kafile
komutani da— vali, müdür, ya da subay ol-masaydilar, insanlari böylesine sicak bir günde, böylesine
kalabalik, yola çikarmadan önce yirmi kere düsünürlerdi; yolda yirmi kere mola verirlerdi; birisinin
düsecek gibi oldugunu, sik sik solumaya basladigini görünce siradan çikarirlardi onu, gölgeye götürür,su
verir, dinlendirirlerdi; üzücü bir olay olunca da içleri sizlardi. Ama onlar yapmadilar bunu, yapmak
isteyenlere de engel oldular; onlar için önemli olan insan, insanlara karsi görevleri degil, her seyin üstünde
gördükleri görevlerdir çünkü. Asil sebep bu iste. Bir saat için bile olsa, özel bir durumda da olsa, insan
sevgisinden daha önemli bir duygunun bulunmadigi kabul edilebilirse, kisi kendini suçlu saymadan hiç bir
kötülük edemez insanlara.»
Nehlüdof düsüncelere dalmis, havanin degistigini fark etmemisti: Günes öndeki alçak, daginik bulutlarin
arkasina saklan-mist!; batidan dogru açik gri bir yagmur bulutu yaklasiyordu. Uzaklarda tarlalara,
ormanlara yagmaya baslamisti yagmur. Nemli bir yagmur kokusu kaplamisti her yani. Simsekler
aydinlatiyordu arada bir yagmur bulutunu; trenin gürültüsüne giderek daha bir sik karisiyordu gök
gürültüsü. Bulut yaklastikça yaklasiyordu; rüzgârin sürükledigi iri yagmur taneleri sahanliga, Nehlüdof'un
pardesüsüne düsmeye baslamisti. Öte yana geçti Nehiüdof, uzun zamandan beri yagmur bekleyen
topragin islak serinligini, kokusunu cigerlerine çekerek; geriye dogru kosan bahçelere, agaçliklara, sararan çavdar
tarlalarina, henüz yesil yulaflara, koyu koyu gözüken yesil, çiçek açmis patates tarlalarina bakmaya
basladi. Her sey cilâlanmisti sanki: Yesil daha bir yesil, sari daha bir sari, siyah daha bir siyahti.
Nehlüdof, bereketli yagmur altinda canlanan tarlalara, bahçelere, baglara sevinçle bakarken:
— Yag, daha çok yag! diye mirildaniyordu kendi kendine.
Bardaktan bosanircasina yagan yagmur kisa sürdü. Bulut geçti. Islak yere yagmurun son, küçük
damlalari düsüyordu simdi. Gene günes çikti, her seyi parlak bir aydinliga bogdu. Doguda, ufkun hemen
üstünde, pembe rengi daha bir belirgin, bir ucu boslukta kaybolan bir gökkusagi olusmustu.
Doganin bütün bu degisiklikleri sona erip de tren yüksek kenarli bir yarmaya girerken Nehlüdof sordu
kendi kendine: «Ne düsünüyordum? Ha evet, bütün bu insanlarin —müdürün de. kafile komutaninin da—
aslinda çogunlukla temiz yürekli, iyi insanlar olduklarini, devlet hizmetinde çalistiklari için böyle
duygu-suzlastiklarini düsünüyordum.»
Cezaevinde olup bitenleri ona anlatirkenki ilgisizliginilgisizligini hatirladi Maslennikof'un; müdürün sertligini, kafile
komutani subayin cezalilarin arabalara binmesine izin vermemekle, trende dogurmak üzere bir kadinin
bulundugunu duyunca bunu hiç umursamamakla gösterdigi kati yürekliligi hatirladi. «Bu insanlarin
böylesine hain, en olagan acima duygusundan böylesine yoksun olmalarinin tek nedeni devlet hizmetinde
çalismalaridir tabiî. —:Nehlüdof, yarmanin çesitli renkte tas kapli kenarlarindan akan yagmur sularina
bakarak düsünmeye devam ediyordu—. Devlet memuru olduklari için, su topragin suya oldugu gibi onlar
da insan sevgisine karsi duyarsizdirlar. Yarmalarin kenarlarinin tasla kaplanmasi zorunludur belki, ama su
yukardaki gibi bugday, ot, agaç, yetisebilecek bu topragin bitkiden böyle yoksun birakilmasi dokunuyorinsana. Insanlarda da ayni durum var; belki gereklidir valiler, müdürler, polisler, ama insanlara vergi en
önemli duygudan, birbirine acima, birbirini sevme duygusundan yoksun insan görmek korkunç bir sey.
Bunun tek nedeni, bu insanlarin, yasa olmayan seyi yasaolarak kabul etmeleri, insanoglunun kalbine Tanrinin koydugu degismez, dünya kaldikça kalacak seyiyse
yasa diye kabul etmemeleridir. Onun için sikiliyorum bu insanlarin yaninda. Düpedüz korkuyorum
onlardan. Gerçekten de korkunçturlar. Haydutlardan bile korkunç. Aciyabilir haydut, ama bunlar
aciyamazlar: Su taslar bitkilere karsi oldugu gibi onlar da acima duygusuna karsi sigortalidirlar. Korkunç
olmalari da bu yüzden iste. Pugaçoflar, Razin'ler korkunçtur derler. Bunlar bin kat daha korkunçtur.
Söyle bir psikoloji sorunu verilse: Günümüzde insanlarin, hiris-tiyanlarin, temiz ruhlu, iyi insanlarin,
kendilerini suçlu hissetmeden korkunç canavarliklar yapabilmeleri için nasil bir düzen olmali? Bir tek
çözüm yolu olurdu bu sorunun: Simdiki düzen. Insanlarin vali, müdür, subay, polis olmalari, yani önce,
insanlara esya gibi, kardesçe bir sevgi duymadan davranilmasina izin veren devlet hizmeti diye bir seyin
olduguna inanan insanlarin bulunmasi; sonra, devlet hizmetindeki bu insanlarin, yaptiklarinin sorumlulugu
belirli olarak birisinin üzerine düsmeyecek biçimde örgütlenmeleri gerekir. Bugün gördügüm canavarliklar
baska hiç bir kosul altinda olamaz. Insanlara sevgisiz davranila-bilecek durumlarin oldugunu saniyorlar,
oysa yoktur böyle bir durum. Esyalara karsi sevgisiz davranabilir insan: Agaci kesebilir, çamurdan tugla
yapabilir, acimadan dövebilir demiri, ama arilara karsi dikkatsiz davranamayacagi gibi, insanlara karsi da
sevgisiz davranamaz. Arilarin yaninda bir dikkatsizlik edersen hem onlara, hem kendine zarari olur bunun.
Yaradilisi böyledir arilarin. Insanlar konusunda da aynidir durum. Baska türlü de olamaz zaten, çünkü
insan hayatinin temel yasasi insanlar arasinda karsilikli sevgidir. Evet, kisioglu çalismaya zorladigi gibi
sevmeye de zorlayamaz kendini; ama bu demek degildir ki, insanlara karsi, özellikle onlardan bir sey
istedigin zaman, sevgisiz davranabilirsin. Insanlari sevmiyorsan otur oturdugun yerde —kendi kendine
söylüyordu bunu Nehlüdof—, kendi isinle, esyalarla, neyle istersen onunla ilgilen, insanlarla ilgilenme de
ne yaparsan yap. Nasil ki insanin cani yemek istedigi zaman yedigi yemek yarar ona, bir zarari dokunmaz;
insanlara karsi davranislarinin da ancak onlar sevdigin zaman bir yarar olur, zarari dokunmaz. Ama dün
enistene yaptigin gibi insanlara sevgisiz davranirsan, bugün tanik oldugun canavarliklarin da sonu gelmez, ömrünce çektigin acilarin da. Evet, evet
böyle bu. Ne güzel de esiyor! Korkunç sicaktan sonraki serinlik, çoktan beri aklindan çikmayan soruna
açik seçik bir cevap bulmasi tatli bir haz veriyordu ona.

tolstoy - diriliş, ikinci bölüm XL
23:33

- canını sıkan bir şey mi var senin
- evet, çok şey istiyorum hayattan ...

yeditepe istanbul - bölüm 32
23:25

sevgimizi göstermeyi bilmiyoruz biz, bu yüzden de yaralayıp duruyoruz kendimizi

yeditepe istanbul - bölüm 31
22:54

insan ancak inandığı kadar yaşayabiliyor
ve yaşadıklarıyla inancını kanıtlıyor

bu
hepsi bu
bütün hepsi bu
bütün bildiğimiz
bütün unuttuğumuz
işte bizim
yani
gözlerini yanında taşıyamayanların
yaşam dediği boyalı ayna
ya-sin
hepsi bu.

murat çelik - gülziya
22:47

...
neden her şeyi en geriden hep ben izliyorum? niçin en geride kalan hep ben oluyorum?
...

murat çelik - gülziya
22:43

ne kadar sürdüreceğiz bu rolümüzü? her şey boşuna, herkes kendi oyununu yeni kurallarla bir başkasının bedeninde oynuyor. herkes hayata olan bağlılığını bir başkasının öyküsüyle sürdürüyor. bizde eksik olan bir şeyler var. eksik kalan yanlarımız var. her neyi yaşıyorsak inanmadan yaşıyoruz. inanmadan seviyoruz. inanmak teslim olmaktır. biz teslimiyetimizde bile şartlar arıyoruz. o yüzden ismail'i kesmeyen bıçak bizim kalbimizi kolayca parçalayabiliyor. o yüzden altına boynumuzu uzattığımız bıçaklar bizi keserken kanımız akmıyor!

murat çelik - gülziya
01:26

kendimizi cümlelerin içine hapsettik, anlamları arkamızdan ağlıyor...
öyle geçerdik ki kaldırımları, sanki bu düşenler biz değiliz.

yeditepe istanbul - bölüm 27
00:40

Geceleyin nur olmadığı için renkler gizlendi. Bu sana nurun zıddıyla belli olur.
Işığı görmekle renk teşhis olunur. Bunu da ışığın zıddıyla tereddütsüz bilirsin.
Tanrı, bu tezatla sevinç meydana gelsin diye gamı kederi yarattı.
Her gizli şey, zıddıyla meydana çıktı. Hakk'ın zıddı olmadığından o görülemez.

mevlana - mesnevi
19:00

Üniversitede ilk senemdi. Büyük bir heyecanla başladığım bölüm tam bir hayal kırıklığı yaratmıştı (İşe bak ki matematikle ilgili bir bölümdeydim!). Yanlış zamanda yanlış bir yerde gibi hissediyordum kendimi. Herkes ders çalışıyordu. Herkes not tutuyordu. Hayatın notları unutuluyordu. Neye, niçin olduğunu düşünmeden ezberliyorduk. Ezbere yaşıyorduk ve ezbere ölüyorduk. Hep beraberdik, bir başına ölemiyordu insan.
Üniversite benim için bir yaşam biçimi olacaktı. Gördüm ki herkes birbirinin ve her şeyin aynası ile ilgiliydi. Görüntünün aslına olabildiğince uzaktılar. Çırılçıplak kalmıştım. Zahiri görüntüm onlarlaydı. Çok az insan kitap okuyordu. Çok az insan neden orada olduğunun farkındaydı ve kelimelerle değil, vücuduyla konuşuyordu.
Herkesin hayali lise okur gibi üniversite okuyup, mezun olmaktı. Daha sağlam bir kariyer için bir basamaktı üniversite. Benim içinse -eğer bitirebilseydim.. hayattaki her şeyim gibi o da yarım kalmıştı.- dört yıllık bir yaşam biçimi ve sonraya, güzele olan yolculuğun herhangi bir noktası.
Bütün bunların içinde yine her zamanki gibi kendimle kalmıştım. Bir sürü insanın arasında yine kendimleydim. Ve tekrar kaçışlarım başladı; okuldan, okuyanlardan, okunmayanlardan, içimi kemiren yüzlerce kendimden.
Kim bilir bu kaçıncı kaçışımdı kendime, sonu yoktu ki duraklarımın. Uzaktan atılmış bir taş gibiydim ve ancak düştüğüm yerden çıkıyordu sesim. Ne kadar sürecekti bu düşüş, bilmiyorum. Galiba kendimi okumaya devam edecektim yine. Oysa hep okunmak istemiştim. Benim de bir gizim olmalıydı kendimi kalıcı kılan. Ama çabuk okunmuş bir kitap gibiydim ve gizim de fazla gecikmeden meydana çıkıyordu.
hiçbir şey saklayamadım şu yüreğimde. Bütün aşklarım, rüzgarda sallanan bir yelkenli gibi hemen gösterirdi kendini kıyıya.
Ben ancak başka bir öykünün sonu olabilirdim.
İşte böyle bir zamanda görmüştüm seni. Yazılmayı bekleyen bir tarih gibiydi duruşun. Bilirsin her tarih kendi yaratıcısını bekler; ben oradaydım. Elimde dünyanın bütün ağaçları kalem ve dahi yedi deniz eklenmiş yedi derya ki mürekkebiydi gözlerimin, öylece oturuyordum masamda.
Gelişine hazırdım.
Gidişini bekliyordum.
Ben, sen, biz.
Ve dahi gidişlerden payımıza düşen yeriyle sevgimiz.
Hazırdık.

Hazır mıyız?

murat çelik - gülziya