Şunu çok iyi anlamıştım: İnsan demek, kırıklık demektir. Her türlü kırıklık. Düş kırıklığı, kalp kırıklığı. Yaşamanız gerektiğine inandığınız şeyleri yaşamadığınızın, olmanız gereken yerde olmadığınızın, sahip olmak isteyip de olamadıklarınızın kırıklığı ve bu kırıklığın doğurduğu hüzün. Beyaz'dan sıkça duyduğum şu cümleyi çok sevmiştim: "Dünya eksik bir yerdir". Ürkütücü ama gerçekçi. Kabul etmek zor ama bir yanıyla da huzur verici. Eksik söylemiş olmayayım, Beyaz şunu da ilave ederdi: "Eksik ama güzel. Eksik ama anlamlı. Eksik ama kederli." ... "Sana tek bir şey söyleyeceğim Mavi. Her insan, iki kabir arasında yaşar. Her insan her an ölür, geçmişi ile geleceği iki mezar taşıdır. Bir gün başına gelecek ölüm, sadece son ölümün olacak. Bunu hiç unutma. Bu gerçekle daima yüzleş, yüzleşmenin acısından kaçma. Yaşadığın ve yaşayacağın birçok sorunda bu gerçeklik sana yol gösterecektir. Ne geçmişine takıl, ne de olmayan geleceğine. Her an elinden alınan anlara odaklan ve onların nereye akıp gittiğini öğren. İşte o zaman, ölüm elinden hiçbir şeyi alamaz. Çünkü o anlar, gitmesi gerektiği yere senden önce gitmiştir." ... İnsan olmanın başka bir farkı da içinden konuşmaktı. Kediler miyavdan başka kelime bilmez ama içlerinden de konuşamazlardı. İnsansa, hayatının çoğu kısmında içinden konuşurdu. Dalıp giderdi. Uzaklara. Bazen çok uzaklara. Çocukluğundan öteye. Ölümünden sonra olacakları bile düşlerdi. Bazen de çok yakındaki bir olaya dalardı. Bir söze. Bir olaya. Bir incinmeye. Kendisiyle konuşur; kendisini, başkalarını, hayatı değerlendirir, ölçer, biçerdi. Hayatı üzerine düşünür, kararlar alır, kararsız kalırdı. Kendi kendine söylenirdi. Ağır laflar söylerdi insanoğlu kendine, başkalarına, hayata. İçinden. Sessizce. Kaygılar taşırdı. Kimsecikler bilmeden, anlamadan. Takdir eder. Biçimlendirirdi. Sessiz sedasız yaşardı çoğunlukla insan. İçinde fokur fokur kaynayarak. Sessizce duran bir kedi sessizce duruyordu ama sessizce duran bir insan sessizce konuşuyordu. İçinden. Bir mabedin önündeki sessizliğe bürünerek. ... İnsanların hayatı dalıp gittikleri yerde geçiyordu. Karanlıklarda. Sessizce. Görüntüler içinde. Görünmeyen karanlıklarda. Başkalarının asla göremediği dehlizde. Işığa uça pervanelerin dünyasında. Güneşin aydınlattığı bir aydınlığın içinde ama karanlıkta. gözün kenarında görülen ışığın dışında hiçbir şeyin görünmediği. Kafanızı ona çevirdiğinizde kaybolan. mustafa ulusoy - giderken bana bir şeyler söyle
Posted in
|
0
Comments »
Batılı olmayan ülkelerde, hakiki bir büyümenin, yani gayri safi milli hasılanın değil de insanın büyümesinin temel ilkelerini keşfetmek için çözülmesi gereken en zor problemlerden biri, beş asırlık sömürgecilik yüzünden gelişmeleri durdurulmuş kültürlerde, onlara ilk büyüklüğü kazandırmış olan şeyi ve bugün bize tabiatla, insanlarla ve Allah ile başka münasebetler üzerine kurulmuş bir medeniyet inşa etmemiz için onların bize öğretebilecekleri şeyleri bulup çıkarmaktır. İlkin tabiatla olan münasebetlerimizde, tabiatı sadece bir hazine ve bir çöplük, yani kendisinden sonsuza dek fosil enerjileri ve hammaddeleri çıkarabileceğimiz bir çöplük olarak görmek yerine, tabiatın bize ait olmadığı, aksine bizim tabiata ait olduğumuz duygusuna yeniden kavuşmak. Afrikalı siyahi bir dostum bir gün bana şöyle dedi:"Yeryüzü,bazı üyeleri çoktan ölmüş, bazıları henüz yaşayan, bazıları da henüz doğmamış çok büyük topluluğa aittir. Bizler her şeyden ve hepsinden sorumluyuz." Ya biz? Bir kaç asır sonra hala bizim nükleer artıklarımızın radyasyonlarından korunmaya çalışacak olan torunlarımızı düşünüyor muyuz? Topraklarının terkedilmesi için kendisini bir "sınır antlaşması" imzalamaya zorlayan Amerikan istilacılarına, Montana sınırlarına yakın Milk River bölgesinin bir Kızılderili şefi şu cevabı veriyordu: "Güneş parıldamaya ve su akmaya devam ettiği müddetçe, bu toprak insanlara ve hayvanlara hayat vermek için burada olacaktır. Belki sizler Yaradan'ın sizi bize keyfinizce sahip olmaya gönderdiğini düşünüyorsunuz... Fakat benim de toprağa olan sevgimin sebebini iyi anlayın. Ben hiçbir zaman canımın istediği gibi kullanmak üzere toprağın bana ait olduğunu söylemedim. Bu toprak buraya Büyük Ruh tarafından konulmuştur ve bize ait olmadığı için, biz onu satamayız." Her şeyin alınıp satıldığı bir sistemde, ne oldu bizdeki bu tabiat ve Tanrı saygısı? ... Kurtuluş ilahiyatçıları şu en önemli sorunu ortaya koydular: Eşitsizlikleri (ve bundan kaynaklanan şiddetleri) aşmak için dünyanın ihtiyaç duyduğu köklü değişiklik, determinist bir ideoloji üzerine kurulamaz. Bu determinist ideoloji, ister liberallerin "ilerleme"si olsun, isterse onun bir değişik şekli olan ve "bilimsel" (gerçekte pozitivist, çünkü bilimler bize harikulade araçlar temin edebilir, fakat bize nihai amaçları belirleyemezler) denilen sosyalizmin entegristlerinin savundukları "diyalektik"i olsun... Yeni sapmalarımızı tersine çeviren her değişim umudu, determinizme zıt olan şu temel ilkeyi içerir: Aşkınlık, yani sistem tarafından dayatılmış hedeflerle -veya daha ziyade hedefsizlikle- insanın bağlarını koparması imkanı. Aşkınlığa iman bir bahistir, bir postulattır (bir temel ilkedir), tıpkı evrensel bir determinizme inanmak gibi; nitekim bu evrensel determinizmin çarkı içinde insanın eylemi, nesnelerin hareketinin özel bir halinden ibaret kalır. Yalnız bu tercih, çağımızın korkunç sapmalarını altetme sorumluluğunu yükleyerek hayatımıza bir anlam kazandırabilir. Her türlü kurtarıcı eylemin ana ilkesi olarak bu aşkınlığı, kurtuluş ilahiyatları, bir dışarıdalık olarak değil, aksine geçmişten kopmanın ve geçmişi aşmanın sabit imkanı olarak tarif ederler. Hz. İsa, kutsallaştırılmış egemenliklere karşı hayatını ve ölümünü vakfederek bunun mutlak modelini vermiştir. Ne var ki bu ilahi mesajın geleneksel okunuşu, "yukarıdan", yani iktidarlar tarafından yapılmıştır. Kurtuluş ilahiyatlarının okunması ise, "alttan", yani dışlanmışlardan, yani çalışmalarının, ıstıraplarının, hayatlarının ve ölümlerinin neye yaradığını bilmeden çalışan, ıstırap çeken, yaşayan ve ölen kimselerden hareketle yapılan bir okumadır. İşte bu kimseler için istikbal, dirilişin yegane umududur, yani ölümden gerçek hayata geçişin, yani anlam taşıyan bir hayatın tek umududur. roger garaudy - çöküşün öncüsü abd
Posted in
|
0
Comments »
... Problemlerin derin ve görünüşteki çeşitliliğine rağmen tek olan sebebine uzanarak, şu 20. yüzyılın sonunda milletler arası belli başlı meseleleri birbirine bağlamamıza imkan veren ipucunu bulmaya çalıştık: Bu ipucu, Amerika birleşil Devletleri'nin dünya hegemonyası ve bu hegemonyanın bütün ülkelere zorla kabul ettirmek istediği pazar tektanrıcılığıdır. * Sosyal ilişkilerin tek düzenleyicisi olarak sınırsız pazar ekonomisine hürriyet; * Teknik ve bilimsel iktidarların tabiat ve insanlar üzerinde hakimiyetinin sürekli artmasına ilerleme; * Üretim ve tüketimin kör çoğalışına gelişme adı verilmeye devam edildiği sürece, bunlardan doğan eşitsizlikler, dışlanmalar ve şiddetler gitgide daha da ağırlaşacaktır. * Hürriyet ve demokrasi, ancak her birey kendi kaderinin bağlı olduğu kararlara katıldığı zaman vardır; * İlerleme, ancak rekabetler, güç iradeleri, büyüme, fertlerin, grupların ve milletlerin başkalarını düşünmeden yararlanma kör dövüşünün yerini hakiki bir toplumun aldığı, yani ferdiyetçiliğin aksine, her bireyin bütün diğerlerinin kaderinden kendisinin şahsen sorumlu olduğu bilincine sahip olduğu zaman vardır; * Gelişme, ancak insan olduğu zaman vardır. Zenginliği toplumun bir kutbunda, kalabalıkların maddi ve kültürel yoksulluğunu öbür kutbunda toplamaya sebep olan bir sistemin aksine bir toplum, üyelerinden her birinin kendisinde taşıdığı bütün yaratıcı imkanları tam anlamıyla geliştirmek üzere başlangıçta eşit şanslara sahip olması için ekonomik, politik, kültürel ve manevi şartları oluşturduğu zaman "gelişmiş" bir toplumdur. roger garaudy - çöküşün öncüsü abd
Posted in
|
0
Comments »
... Çağlayanlar gibi dökülüyordu cümleler ağzından ama alfabenin daha ilk harfinde takılıp kalmıştı. Çünkü kavradığı ancak kendi kendisi kadar tamdı. Onu da evrenin gövdesinden koparıp ayırmıştı, kör bir bıçakla oyup çıkarmıştı. Bütünü değil parçayı görüyordu. Bunu ona nasıl anlatmalıydı? Öyle sağlam kuruyordu ki mantığını, bu mantıktan aldığı güçle, temelden kusurlu bir davayı ayrıntıda üstün ehliyetle savunuyordu. Ayrıntıda akıllı, bütünü kavramada yetersiz. Şu haliyle, açıklarda kolaylıkla yol alıp da sığ sularda dengesi bozulup kırılan okyanus dalgaları gibiydi. ... Ama gel, varsayalım ki kaderin böyleymiş, o zaman da kaderine koşma. Kaç ondan, kaçamasan da. Kaç, ölü dağlardan kaçan bulutlar gibi kaç, kaçmak için attığın her adım seni kaderine yaklaştırsa da. Acını bilincinle oluştur. Kaderinin hiç olmazsa elinde kalan kısmını zorla. Bunun adı niyet ve gayret. Kader dediğin bu işte. Çünkü kaçmak: Niyet. Adım: Gayrettir. İnsanın gayreti ve niyeti içindeki Tanrı nefesinin iradesidir. Tanrı nefesi içindeyse, adımların da artık senindir. ... Babasının o kadar anlattığı, bilindik ateşlerin dışındaki farklı ateşler, bilinmedik cehennemler, yeniden yansın diye yenilenen tenler nasıl olurmuş, aklı da kalbi de ilk kez anladı. İlk kez babasını sadece bir baba değil bir peygamber olarak da yalanladığını anladı. Ruhundaki yangını bir parça unutmak için, bütün bedeninin bir çam dalı gibi çıtırdayarak yanmasına razıydı. Öyle bir gördü ki kendisini Kabil, bir kuban seçilmemişliğinde simgelenen inançsızlığı boyutunda, aşk adına Sidre'ye perdelenmiş kibri, hasedi ve azgınlığıyla göze aldığı ateş bunun yanında hiçti. Cehenneme düşmedi, cehennem içindeydi, o da kan revan içindeydi. nazan bekiroğlu - la
Posted in
|
0
Comments »
Dua
Rabbim! Bu bir itiraftır, bildiğini sana bildirmekten sana sığınırım yine sana. Dünya karıştı. Şerefsizlik arttı, yalakalık diz boyu. Bazı şeyleri ciddiye almadığımız için ciddiye almıyor hayat bizi. Hep kayıtlardan düşülüyoruz. Gidenler gidiyor, kalan biz oluyoruz her seferinde. Hayatın ciddiye almadığını ölüm de ciddiye almıyor. Ne kadar arzularsak ölümü o kadar uzak oluyor ve ne kadar kaçarsak o kadar yakın. "gücüne gitmesin" demeyeceğim anam gibi ama gücüme gidiyor yaşamak. Ben ne Ebu Zer'im, ne Bilal, ne Selman. Bir gün çekip gitmekten korkuyorum. Ve korkuyorum gidilecek bir yerin olmamasından. İçime dalıyorum ve sayısız kuyular buluyorum orada Yusuf değilim, kervancıdan umudum yok. Gömleğimin sağlamlığıyla gönenemem, çünkü beni çağıran bir Züleyha yok. Rabbim! Yaşamak cidden zor. Şaşırıyoruz, bocalıyoruz, günah deryalarına girip çıkıyoruz. Ama biliyorsun seviyoruz seni. Seni seviyorum. Korkuyorum seni sevdiklerimden daha çok sevmiş olmamaktan. Korkuyorum geç kalmış olmaktan. Rabbim! Biz hiçbirimiz babamız Adem gibi olamayız.o en güzel dilde tevbe etmeyi bilirdi. En güzel kelimelerle konuşurdu seninle, en güzel dualarla yakarırıdı. Bizim duaya açılacak avuçlarımız yüzsüz, dilimiz utanç dolu. Sen bilirsin babamızı. Bizi de öyle kabul et. Biz kelimeler çoğaltırız durmadan.Ben sancılanmak derim buna, başkası şiir. Rabbim! Şair kullarını affet, bir de beni. Bir de babamdan kalan yarayı çığlıklayanları. Yani türkü yakıcıları, türkü çığırıcıları; Onları da affet. Biz babamızdan öğrendik derde bulanmayı. O, ağaca yaklaştığı an, içimizde bir şey kımıldadı hepimizin. O sevmek nedir bildiği gün biz aşka battık. Sen ki onu affettin, Yürekte iz bırakan bütün gözleri için sevgililerimizin Bizi de affet. Babam sana kelimeler sundu. Bense tükettim bütün kelimelerimi. Bende kalan, muzaffer çıktığım bütün savaşlardaki mağduriyetimdir. Benim kelimelerim yok, kanayan yaralarımı sunuyorum,tüm davalarımı sana havale ediyorum Yenilmişliklerimi sunuyorum utanarak. Ve eğer varsa bir muzafferiyet Senin adına ve senin adınladır biliyorum. Rabbim! Yeryüzünün hakemleri taraf tutuyor her zaman Ağlamak hep çocuklara düşüyor bu yüzden. Bu yüzden her gün şehirlerin göbeğinde intihar ediyor kimsesizler, yalnız bırakılmışlar, kanadı kırılmışlar. Merhamet darağacına çekiliyor. Yürekler çarmıha geriliyor. Her gün yeni bir usulle linç ediliyor insanlık onuru Ağlamak yasak deniyor. Hatırlamak yasak. Unutuşun kuyularında boğulmaya zorlanıyor aşklar. Giderek azalıyor Adem soylu insanlar. Yavaş yavaş acı çektiriyorlar, çabuk çabuk yok ediyorlar. Rabbim! Gurbetler dünyasında gurbetliğimiz, hasretliğimiz, kavuşmaklığımız Sen ol. Sen ol, adımlarımızın yönelişi, dilimizin zikri, gece ve gündüzlerimizin fikri. Rabbim! Azımızı çoğalt. Korkumuz ve sevgimiz Sen ol. Rabbim! Sevmekten korkmasın hiçbir kimse, ihanet bulaşmasın dostluklara, hiçbir aşk karşılıksız kalmasın. Çocuklar ağlamasın. Umut olsun, mutluluk olsun gözlerinde ihtiyarların. Kediler bile minnet etmesin çöplüklere. Saklı saklı ağlamak zorunda kalmasın hiçbir kadın. Hiçbir anne evladından sonraya kalmasın, ellerinden tutabilsin bütün babalar çocuklarının. Rabbim! Bize yardımını çağıracak yüzler ver.Aşkı tanıyacak kalpler, merhamet dolu yürekler ver. Yaşamak için sebepler ver bize, ölmek için vesileler. Arıt bizi, üstümüze sabır yağmurları boşalt. Rabbim! İnsan kalmak için didinen, yaşamak için direnen İtilip kakılan. Sövülen, dövülen, hor ve hakir görülen insanlara yardım et. Rabbim! Bizi bırakma. Sars yüreğimizi Ve tut ellerimizden. /AMİN/
muhammet varol
Posted in
|
0
Comments »
|