20:46

Eğer, siz okuyucularımın tahammül sınırını iyice zorlamak olmazsa, israf denilen bu büyük hadisenin, hayatın içinde, varlıkların üstünde, iç dünyamızın kıvrımlarında Rahman olan Rabbimiz’in ‘rahmet’ini okuyamamak olduğunu söyleyeceğim. Yani, içte ve dışta daima konulan ‘rahmet işaretleri’ni okuyamamak israftır. İsraf doğrudan doğruya ekmeği yere atmak değil, ekmeğin üzerindeki ‘rahmet’i okuyamamak, bir ‘nimet’ olarak görememektir. Ekmeği yere dökmek bir sonuçtur, sebep ise ekmeği bir rahmet olarak görememektir. Dolayısıyla sadece sonuca odaklı israf yaklaşımları ve tedbirleri çaresiz kalmaya mahkumdur. Mesele önce, itikadın tashihi, bakış açısının rahmete ayarlı hale getirilmesidir.

İsraf içimizde başlar. Rahmeti okuyamadığımız her yerde ve her şeyde israf ediyoruz. Her israf günah, her günah israftır. Çünkü, günahta nefsimizi (yani duygularını, düşüncelerini, aklını, yeteneklerini, iç zamanını vs.) asıl sarfetmemiz gereken yerde kullanmamak vardır. Tıpkı son derece gelişmiş bir bilgisayarı, et doğrama tahtası olarak kullanmanın ahmaklığında olduğu gibi... İçimizdeki israf eşyaya, varlıklara, topluma, zamana, her şeye yansır… İsrafın olduğu her yerde umutsuzluğun zakkumları yeşerir… Umutsuzluk da hasta ruhlar, illetli bedenler, çürümüş hayatlar demektir…

düştüğün yerden kalkacaksın - yusuf özkan özburun
15:32

Yapraklar düşmede bilinmez nerden,
Gökkubbede uzak bahçeler bozulmuş sanki
Yapraklar düşmede gönülsüz
Ve geceler ağır dünyamız kopmuş gibi yıldızlardan
Kaymada yalnızlığa
Hepimiz düşmedeyiz, şu gördüğün el düşüyor
Nereye baksan hep o düşüş
Ama biri var ki bu düşenleri tutuyor yumuşak ve sonsuz.


güz - rainer maria rilke
13:51

Şu soruya cevap verilebilirse, İslâm tarihindeki pek çok sorun hatta sosyal sorunlar bile çözülebilir: Hz. Muhammed (s) de Hz. Ali de aynı dini tebliğ ettiler, neden biri başarılı oldu, biri başarısız oldu? Miladî 7. asırdaki Arap toplumunda, din İslâm dini, Kur’an aynı Kur’an, Allah aynı Allah, dil aynı dil, zaman aynı zaman, toplum aynı toplum, Hz. Muhammed (s) de Hz. Ali de insanları aynı şeye davet ettiler; fakat biri muvaffak oldu diğeri olmadı, neden?
Sorduğum bu soruya bazıları, şöyle korkunç cevaplar vermişlerdir: “Ali, uzlaşmacı değildi, haksız olanlarla uzlaşma yoluna gitmezdi, baskıyı ve zulmü kabul etmezdi, katı idi…” İyi ama muvaffak olan Hz. Muhammed (s) de böyle davranmıyor muydu?
Doğrudur, Hz. Ali’nin başarısızlığında bu sebeplerin etkisi vardır; fakat bu sebepler konuyu tam olarak açıklamamaktadır. Bu sorunun cevabı, Peygamber (s) zamanında olmayan fakat Hz. Ali zamanında var olan bir sebepte aranmalıdır. Aşikârdır ki bu sebep, ırk, kabile, hanedan ve sınıf esasına dayanan ve dönemin mele’ ve mütrefîni Kureyş kabilesinin elindeki araç olan tağut perestlik ve şirk dinidir.
Şirk dini, Peygamber (s) döneminde açık ve netti. Ebû Süfyan, Ebû Cehil ve Ebû Leheb, putların kendilerine ait olduğunu, Kureyş ticaretinin devam etmesi için Kâ’be’yi korumaları gerektiğini, Kureyş hâkimiyetinin ve ticaretinin putlara dayalı olduğunu, dünyada ve Arap kabileleri arasındaki üstünlüklerinin, makamlarının ve haysiyetlerinin Kâ’be’ye ve putlara bağlı olduğunu açık bir şekilde söylüyorlardı. Onlar diyorlardı ki, bu putlar ve onlarla ilgili efsaneler, bize atalarımızdan miras kalmıştır, dolayısıyla onları hiçbir şeyle değiştiremeyiz, onları savunmak zorundayız. Onlar, bu görüşlerini açıkça söyledikleri için kendileri ile mücadele etmek ve onlara karşı muvaffak olmak kolaydı. İşte Peygamber’in (s) muvaffak olmasının sebebi budur.
Ben, tarihî ve sosyolojik esaslara göre konuşuyorum, gaybî sebepleri ne ben bilebilirim ne de başkası. Hz. Ali bütün bu şirk unsurlarıyla savaşıyordu, fakat bu unsurlar bir örtü altında gizliydi. Bu örtü, şirk muhafızlarının yüzündeki tevhid perdesiydi. Hz. Ali’nin kendilerine kılıç çektiği Kureyşliler, putların değil Ka’be’nin muhafızları idiler. Onlar mızraklarının ucuna muallakat-ı seb’ayı değil Kur’an’ı takıyorlardı. Böyleleri ile mücadele etmek daha zordur. Bu dönemde şirk ne yapmaktadır? Cihada gitmekte, İslâmî fetihler yapmakta, mihrabı vardır, görkemli camiler yapmakta, bu camilerde cemaatle namaz kılmakta, Kur’an okumakta, bütün âlimler ve kadılar kendisine tabidir ve Peygamber (s) dinin savunucusu ve yücelteni olarak görünmektedir. Oysa içi şirktir.


dine karşı din - ali şeriati
13:01

Kur'an'ın ahiret tasviri, genelde cennet zevkleri ve cehennem azabı şeklindedir. Kur'an genel olarak mükafat ve ceza hakkında da sık sık konuşmaktadır. Bunlara ilaveten daha etraflı açıklamamız gereken "Allah'ın rızası ve gazabından" da bahsetmektedir. Fakat Kur'an'ın ahiret anlayışını temel olarak belirleyen görüş, her insanın yaptığı işlerin müthiş ve daha önce hiç hissetmediği bir şekilde şuuruna vardırılacağı bir anın, "Saatin" (es-saa') geleceğidir. Bu durumda insan artık kesin olarak yaptıklarını, yapmadıklarını ve hatalarını karşısında bulup onlar hakkında bir karar verilmesini, bunların bir "zorunlu" neticesi olarak kabul edecektir.
...
Ahiret (el-Ahire), yani "son", hakikat anıdır...Bu insanın zihni meşguliyetleri ile mutlak ahlaki gerçeklik arasındaki bütün perdelerin parçalandığı bir Saat'tir...Burada her insan, harici ve dahili en yakın meşguliyetleri olan döküntülerinden tamamen kurtulmuş bir biçimde kendinin en derin benliğini bulacaktır ki; orada vasıtaların yerini gayeler almış ve hatta sahte araçlar bile gerçek araçlara yerini bırakmışlardır. Yalan sadece gerçekle yer değiştirmiş değil, bizzat gerçeğin kendisi olmuştur ve hatta gerçekten daha çekici ve güzel olmuştur. İnsan şuurunun kendisi, kişisel çıkarlara olan uzun süreli alışkanlıklar ve sahte tanrılara tapma neticesinde o kadar saptırılır ki, mukaddes olan habis görünmeye ve habis olan şeyler de mukaddes görünmeye başlar. İşte Kur'an'ın "gurur", yani "katılaşmış nefis aldatması" diye adlandırdığı şey budur. Eğer insanın bu karanlık içinde karanlığa boğulan yapıdan kurtarılması istenirse o zaman Kıyamet gibi bir felaketten ve ahlaki şahsiyetin tamamen içten dışa çevrilmesinden başka hiçbir şey netice vermez. ...


fazlur rahman - ana konularıyla Kur'an
23:16

17. yüzyıl matematiğin çağıydı, 18. yüzyıl doğa bilimlerinin, 19. yüzyıl ise biyolojinin çağıydı. Bizimkisi yani 20. yüzyıl ise korkunun çağıdır. Şimdi bana yanıt olarak korkunun bir bilim olmadığını söylenecek. Ama bilimin bununla yine de bir ilintisi var, çünkü bilimin son kuramsal ilerlerlemeleri onu kendi kendisini yadsımaya sürükledi, uygulamada eriştiği yetkinlik düzeyleri ise bütün dünyayı yıkıma götürme tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Ayrıca korku tek başına ele alındığında, her ne kadar bir bilim sayılamaz ise de, onun bir teknik olduğundan kuşku duyulamaz. Çünkü yaşadığımız dünyada en çarpıcı nokta, insanların (...) çok büyük bölümünün bir geleceklerinin bulunmayışıdır. Oysa geleceğe, olgunlaşmaya ve ilerlemeye yönelik bir umut olmadan anlamlı bir yaşamdan söz edilemez. Bir duvarın önünde yaşamak, köpekler gibi yaşamaktan farksızdır. Gerek benim kuşağımın insanları, gerekse bugün işletmelere, fakültelere girmekte olan insanlar köpekler gibi yaşadılar ve yaşamaktalar. İnsanların önünde duvar örülmüş bir gelecekle yüzyüze yaşamaları elbet ilk kez olmuyor. Ama insanlar daha önce bu duvarları sözün ve çağrının yardımıyla aşarlardı. Umutlarını oluşturan başka değerlere atıfta bulunurlardı. Bugün ise (kendilerini yineleyip duranların dışında) artık kimse konuşmuyor, çünkü dünya bize uyarıları, öğütleri, dilekleri duymayan kör ve sağır güçlerce yönetiliyormuş gibi gözüküyor. Kısa bir geçmişte yaşadığımız yılların sergilediği oyun, içimizde bir şeyleri yıktı. Ve bu şey de insanoğlunun bir başka insanla insanlığın diliyle konuştuğu takdirde, onca insanca tepkiler yaratabileceğine yönelik o sonrasız güven duygusu(...) İnsanlar arasında sürüp giden uzun diyalog, artık kesildi. Ve diyalog yoluyla ikna edilemeyenlerin insanda ancak korku uyandırması da son derece doğaldır.

albert camus - ne kurban, ne de cellat
06:52

...
İnsanın bütün kötü hasletlerinin çıktığı temel güçsüzlük Kur'an tarafından "zafiyet" ve "zihin darlığı" (qatr) olarak tanımlanmaktadır. Kur'an bunu devamlı değişik şekil ve durumlarda tekrarlamaktadır. İnsanın gururu, -kendisini daha yüce bir kanunla özdeşleştirmesi- ve insanın ümitsizliği, şevkinin kırılması bu zafiyetten kaynaklanmaktadır. Ve yine insanın kendini yok edici benliği, devamlı yem olabileceği hırsı, aceleci ve telaşlı davranışı, kendine olan güvensizliği ve kendini mahveden korkuları hep zihin darlığından kaynaklanmaktadır.
...
insanın dar görüşlülüğünden ve zayıf aklından kaynaklanan bu dengesiz karakteri ve bir ifrattan diğerine sıçraması, bazı temel ahlaki gerginlikleri açığa çıkarır. İnsan davranışının istikrarlı ve verimli olması isteniyorsa, onun zorunlu olarak faaliyet göstermesi gereken yer, bu ahlaki gerginlikler alanıdır. Onun için şayet insanın gerçekten dindar, yani Allah'ın kulu olması isteniyor ise yaşanması gereken bu gerginlikler olarak bu zıt uçlar, pek de kelam düşüncesiyle çözülecek bir mesele değildir. O halde, nihayetsiz güçsüzlük ve "her şeyin ölçüsü olma", ümitsizlik ve gurur,cebir(determinizm) ve hürriyet, mutlak bilgi ve cahillik velhasıl nihayetsiz "olumsuz benlik duygusu"(negative selffeeling) ve "her şeye kadir olma hissi"; bütün bunlar doğru davranışlara zemin hazırlayan tabii gerginlikleri doğuran aşırı uçlar topluluğudur. Bu insan davranışları için Allah'ın ihsan ettiği ortamdır. Amacı ahlaki enerjiyi en son noktasına yükseltmek olduğundan insanoğlu için hidayet olduğunu söyleyen Kur'an, insanın bu zıtlıklar gerginliğindeki dengeyi bozmamasının mutlaka gerekli olduğunu belirtmektedir. Ahlak hayatının en önemli ve ilginç gerçeği, bu dengenin her iki taraftan birine kaydırılması ile şeytani bir durumun ortaya çıkması ve bunun da ahlaki neticelerinin her zaman aynı olmasıdır ki, bu da ahlaki çöküntüdür (moral nihilism). Bir kimse ister gururlu isterse ümitsiz olsun veya ister kendini salih zannetsin, isterse kendini menfi görsün, her iki durumda da sonuç bozukluktur ve neticede insanın ahlaki şahsiyetinin çökmesidir.
...
Yukarıda dedik ki, "Allah'ı unutmak" gerek şahsi, gerekse toplumsal insan şahsiyetini yok eder. Çünkü yalnız "Allah'ı hatırlamak" insan şahsiyetini güçlendirebilir. Burada ise insanın tavır ve davranışlarındaki ahlaki gerginliğin dengesini bozmanın insan şahsiyetini yok ettiği sonucuna ulaştık. O halde, her yanlış hareket bu dengenin bozulmasına yol açtığı için, Allah'ı hatırlama bu denge alanı içerisinde gerçekleştirilmelidir. Kur'an bu dengenin bozulmasını "Allah'ın koyduğu sınırları aşma" olarak tarif etmiştir.
...
"Orta yol" [vasat] sadece en iyi yol değildir, aslında tek yoldur [ondan başka kurtuluş yolu yoktur]. Birçok kimse, "orta yolda" olmanın "monoton" veya "bayağı" olmak olduğunu; ve "ortada" olmanın gerçekten "bayağılık", "bir yenilik getirmeyen" ve "küçüklük" olmak olduğunu zanneder. Eğer "orta" derken, [ortanın her] iki aşırı yanları yok kabul edilirse ve olumsuz bir vasat anlamında, bir nevi eti tamamen gittikten sonra kalan kemik anlamında kullanılırsa, o zaman bunlar böyle düşünmelerinde haklıdır diyebiliriz. Fakat Kur'an'ın tarif ettiği "orta", bu değildir. Kur'an'ın kastettiği olumlu yenilik getiren ve bütün bir ahlaki yapıdır. Bunun içindir ki orta yol, yarı otomatik olarak elde edilebilen bir yol [bir robot gibi] değil, aksine orta yolun elde edilebilmesi için insanın, bütün dikkat ve gücünü bir araya toplaması gerekir. Orta yol, her iki aşırı tarafın en belirgin şekilde kayıp değil, bütünleştiği dengeleme anıdır.

Bütünleşmiş ahlaki davranıştaki gayet nazik dengeye Kur'an "takva" adını vermiştir ve belki de Kur'an'daki en önemli kelime budur.
...
Bu durumda bizim anladığımıza göre takva, ahlaki gerilimler alanına demirleyip Allah'ın sınırlarına sıkı sıkıya perçinlenmektir; yoksa gerginliklerdeki dengeyi bozmak veya onları aşmak ya da sınırları çiğnemek değildir. Ancak böyle insan davranışlarının kendisi ibadet niteliği kazanır. Kur'an'ın ifadesiyle böyle davranışlar on misli (veya kat kat) [daha hayırlı sonuçlar (mükafatlar)] verir. Ama bu kötülük kendine eşit bir sonucu (cezayı) doğurur -tabi ki affedilmezse, yani doğurduğu sonuçlar etkisiz hale getirilmezse. Çünkü Kur'an'a göre insanlık için hayırlı olan devamlı kalır, ama kötü ve yanlış her ne kadar var gibi görünse de sadece geçici bir varlığa sahiptir.
...

fazlur rahman - ana konularıyla Kur'an
12:54

İnsan o ki, O’ndan başkasını sevemez sevginin mahiyeti icabı, O’ndan başkasını bilemez bilginin icabı..

Işık ki tek kaynaktan dağılır. Işığa yakın olan aydınlık,uzakta kalan karanlıktır.
Her şeyin O’ndan olması ve ışığın tek kaynaktan dağılıyor olması,O’ndan başkasının bilinme ve sevilme ihtimalini tümden yok eder.

Kimi zaman sevdiğimizin ne olduğunu bilmeden severiz.Ve insan henüz neyi sevdiğini bilmediği böyle zamanlarda O’ndan başkasını sevdiğini zannedebilir.

Bir çiçeği,bir kuşu,
Denizi,yağmuru,
Gökyüzünü,yazıyı,
Yazıyı yazanı,kalemi tutanı
Bir yaratılmışı hasılı

Söz gelimi Leyla Mecnun’u, Şirin Ferhad’ı, Züleyha Yusuf’u sevdiğini zannedebilir.

Oysa sevmek en fazla, neyi sevdiğini fark etmektir demektir ve seven biraz da neyi sevdiğini bilendir.
Çünkü ışığın kaynağı tektir.Ve aydınlığın kim kendinden menkul olduğunu iddia edebilir?

...

Rabbim, sen bana, kendi isteğimin dışında şu iklimde ve şu odada bulunduğum şu anda, Züleyhayı istememeyi isteyebilmeyi nasip et. Katından bir esirgeme ver. Değil mi ki isteğe yaklaşınca, istememeyi istemek artık imkansızlaşır. Bu yüzden değil mi Rabbim, senden gelen yasaklar "yapma" ile değil, "yaklaşma" emri ile başlar. Yaklaşırsam eğer şu içimdeki doğal olan akışla züleyhanın ırmağına, yaklaştıktan sonra "yapmam" diyemem. Üstelik yaklaşırsam eğer yapmamayı da artık dua edemem.Daha kolay olan "yapma" değil "yaklaşma".

...

Yusuf güçlüydü bu yüzden. Bir mazlum ahının gökkubeyi sarsacağı bilgisiyle. Devranın gün gelip de döneceğinin haberiye. Ne ki var zerre kadar şer ne ki var zerre kadar hayır, bir gün şaşmaz bir terazide tartılacağının emniyetiyle.
Sustu Yusuf.
Sustu.
Teslimdi. Mazlumdu.
Teslimiyetiyle vardı. Susmasıyla haykırdı. Tahammülüyle baş kaldırdı.

...

dedi: yere ve göklere sığmazsın ama benim kalbimdesin, bildim.
bildim, ben sana ta o zamandan evet evet evet dedim.
"güldüren de ağlatan da O " olan Rabbim,
"dirilten de öldüren de" O sensin ,bildim.
sensin "güneşin ve ay'ın hareketlerini bir hesaba göre" düzenleyen,
"ay için de sonunda kuru bir hurma dalına döneceği konaklar tayin" eden.
sensin "yakın göğü kandillerle donatan", "sensin geceyi gündüzü geceye katan".
"iki doğunun da Rabbi, iki batının da Rabbi" sen,
sensin "güneş ve ay'ı bir araya getiren".
"suyu taşıran", "yedi göğü ve yerden de bir o kadarını yaratan",
sensin "durur gibi göründüğü halde dağları yürütüp duran",
Rabbim bildim sensin.
"gizli de açık da olsa kalplerde yatanı" ve "nefsimin bana fısıldadıklarını"
bilen sen,
evet dediğim,
sen, kalbimle benim arama giren, sen va'dine inanmam için benim kalbimi pekiştiren,
sen, benim içime iki kalp koymayıp da önce kilitleyen kalbimi, sonra açan aynı kalbimdeki kilidi,
bütün işlerin dönüp dolaşıp kendisine vardığı, sen,
aramızda şahit olarak yeten, sen,
Rabbim, "rüyayı gerçek eden", Rabbim,
sensin evet dediğim, bildim, bildim,
"yıldızlar düşüp söndüğü" ve "dağlar yürütüldüğü",
"güneş dürülüp de ışığı kalmadığı"
ve "denizler kaynaştırldığı" zaman,
gazabından emniyette olmadığım Rabbim,
"canlar bedenlerle birleştirildiği " ve " gök yerinden oynatıldığı" zaman,
"doğrusu tek bir çığlık",
"kalpleri titreten" o zaman
"dünyada ancak bir akşam yahut bir kuşluk vakti kadar kalmış" olduğumu anladığım o zaman,
gazabından emniyette olmadığım Rabbim ey,
"dolunay halindeki ay'a" and olsun ki,
and olsun "incire ve zeytine",
and olsun ki "gündüz silinip geceleri gözüken gezegenlere"
"kararmaya başlayan yıldıza","ağarmaya başlayan yıldıza",and olsun,
and olsun ki
"karanlığı delen yıldız"a.
Rabbim sensin, seni bildim.
bildim "nedamet çeken nefs"ime yemin ederim
Rabbim ,Yusuf'un Rabbi, sen benim de Rabbimsin.
Rabbim,
gönlümü aç,
belimi büken yükümü al üzerimden,
şanımı yükselt.
ehram metinlerinde ,oval bir çizgi içinde
geleceğe kalmasından çoktan geçtim adımın.
şanım şu olsun ki, Yusuf'la birlikte anılmasını sağla adımın.
ben ki,
hatırladım,"ol", dendiğinde duyduğum sesi, kaf u nun,
hatırladım verdiğim sözü, bana üflediğin nefesi,
kalbin samimi olup olmadığını ölçebilecek yalnız sensin,
tart kalbimi,
kabul et şehadetimi
kabul et beni...

nazan bekiroğlu - yusuf ile züleyha
21:51

Hiç olmadığı kadar karanlık ve hiç olmadığı kadar yağmurlu bir gecede Yûsuf'u hatırlayan Züleyha, çöle ve ırmağa baktı. Buhur yakma saati çoktan geçmişti tapınakların.Züleyha geçmiş zamanlara ve gelecek zamanlara baktı. Dudağının ucunda kendi hikayesine tanıdık acı bir gülümseme vardı.
Duy, dedi Züleyha, duy beni ey gelecek zaman,
duy beni yazılmış ve yazılacak olan bütün hikayelerin kadın kahramanları.
Bütün o yaşanmış ve yazılmış olan,
bütün o yaşanmamış ve yazılmamış olan
hikâyelerin kadın kahramanları.
Kadınlar ve kızlar,
dişil ve doğurgan,
duygusal ve duyarlı olan.
Eril olmayan yani,
fethetmeyi değil fethedilmeyi bekleyen kale, daima.


Gecenin karanlık koynunda kapılarını açan kent,en fazla
en fazla bir sandalı koynuna alan deniz.
Durağan
ve çaresiz
ve lekesiz
ve temiz tertemiz.
Adı tarihe geçmiş ve geçecek
dişil ve doğurgan,
kadın ve kız olan yani ki
yani ki bütün hikâyelerin baş kahramanı olan.
Dünyanın çevresinde döndüğü asıl güneş, çağların gerçek sahibi, gerçek yazıcısı tarihin,
bir anda en güçlü hükümdarları yerle bir kılan
en güçlü kumandanları köle, en zelil köleleri hükümdar kılan,
tutsakları en derin aydınlıkta hür, hür olanı en koyu karanlıkta tutsak kılan,
hükümsüzü birden bire hükümlüye çeviren,
hükümlüyü birden hükümsüz eden.

Geçer akçeleri geçmeze, geçmez akçeleri geçere dönüştüren saklı ve gizli el.
Ama güçsüz,
çünkü daima ödeyen ve ödenen bedel.
Duyun beni geçmiş ve gelecek zamanların bütün hikâye kahramanı kadınları
ve hikâye kahramanı olmayan kadınları.

Bir ben gibisi olmayacak aranızda,
hiçbirinize benzemediğim kadar hiçbiriniz benzemeyeceksiniz bana.
Hepiniz düz yollarda, sakin ve güvenli bir yaşamın kollarındasınız,
bense derin ve karanlık bir kuyunun başındayım.

Fethedilen değil fethe kalkışan olarak kalacak geçmiş ve gelecek zamanlara adım.
Acım acınızdan,
gücüm gücünüzden çünkü çok daha fazla
aşk benim hakkım,
aşkın, hakkımız olmayanı istemek anlamına geldiğini bildiğimden bu hak ediş,
çünkü bu aşk benim yazgım,
çünkü kutsal kitaplarda zikredilecek benim adım.
Yükselmek için düşmek ,arınmak için kirlenmek,
çıkmak için batmak lâzım.
Yeniden doğmak için ölmeli insan bir kere,
ruh olmak için teni yakmalı kadın
ve suyun serinliğini bilmek için ateşe düşmeli kadın.
Vurucu ,kavrayıcı ve kuşatan,
durmayan, koşan,
böyle yazılmış benim yazgım,
kutsal kitaplarda böyle geçecek adım,
yazgıma ben nasıl baş kaldırırım?

Hanım hanımcık ol, böyle denecek Leylâ'ya .Ve oda öyle olacak.Çöle düşen Mecnun, Leylâ değil.Leylâ ağlamak için bile bahane bulmak zorunda. Ben öyle miyim ya?

Şirin'in bahtına düşen, uğrunda dağlar delinen olmak olacak, dağları delen değil.Suyu bulmak Ferhâd'ın bahtı.

Aslı, en fazla bir âh, felekleri tutuştursa da. Açılıp kapanan düğme Aslı boyundan ayağa.Yanıp küle dönmek Kerem'in hakkı olacak.

Ben Aslı gibi miyim ya?
Evli evinde, yerli yerinde,
bana yazılansa, benim alnıma, Yûsuf'un gömleğini yırtmak boydan boya,
nasıl karşı çıkarım yazgıma?
Adım,
ey geçmiş ve gelecek zamanların
dişil ve doğurgan, duygusal ve duyarlı,
hanım hanımcık, durağan,
ve çaresiz
ve lekesiz
bütün hikâye kahramanları.
Adım adınızla birlikte anılsa da,
dağlar ve ırmaklar arasında,
gökler ve yer arasında olduğu kadar mesafe olacak adımla adınız arasında.

Siz, yazgınızla iffetli,
çaba harcamayacaksınız eteğinizdeki çamuru akıtmaya.
Ben yazgımı yükleneceğim önce
sonra yazgımdan iffet çıkaracağım.
Bu yüzden Yûsuf'un arka tarafından yırtılan gömleğinden
Züleyha'nın önden yırtılan eteğine kadar uzanacak yolum,
Adım adım,

aşk benim hakkım.

nazan bekiroğlu - yusuf ile züleyha
22:15

korkma!
...dağlar koni bulutlar küre,yıldırımlar şakuli (düşey) değil!doğrusal denklemler, sahici dünyanın mecazıdır,gerçek doğrusal denklemlerden ibaret değil!.
yerel küreselden farklı olabilir. bileşik kültürlerde insicam(ritm) çalkantıyla el ele yürür. kaos, oluşanın bilimidir geçmişin değil .mekandan münezzehtir,tutarlıdır, hesaba gelir.
kaos’ tan korkma.
bu şehirde akide şekerinin yapıldığı gümleri hatırlar mısın?ya da annenin talaş böreğini? iki ucundan çekilip sündürülen , ortadan katlanılan ve tekrar sündürülen şekeri? yaprak yaprak ayrılan hamuru? pişmaniyeyi ? maddenin her çekilişi, her katlanışı onu oluşturan yan yana tanecikleri savurur ama bütün dingindir. savruluş aslında bir serüvendir.
büyük meseleleri,büyük programların halledebileceğinin düşünüldüğü günler geride kaldı.küçücük müdahelelerin,kendileri gibi küçücük sonuçlar doğuracağı düşünüldüğü için küçümsendikleri günler de öyle. zaman ve mekanın mutlaklığı newton’sal bir illüzyondan ibaretti görecelik yıktı. kuantum teorisi ölçümleme sonuçlarının kesinliğine ilişkin rüyalardan uyandırdı. laplace’cıların geleceğin öngürülebilineceğine dair fantazilerini de kaos bilimi yok edecek.
dinamik sistemler hayal bile edemiyeceğimiz karmaşık kurallara göre çalışır. bugün, istanbul’da kanat çırpan bir kelebek bir ay sonra pir’in dergahında kasırgalara neden olacaktır.
inan ve korkma!

kabus - alev alatlı
10:14

...
Sami bir ara başını masadan kaldırıp daireye göz gezdiriyor. Sanki burada kimse yaşamamış, umutlar yaşamamış, umutlar uyanmamış, kızgınlıkla söylenen sözler ağızdan çıkmamış, küsülmemiş, barışılmamış, hayattan şikayet edilmemiş, hiç hayal kurulmamış, hiç gözyaşı dökülmemiş, yenmemiş, içilmemiş, nefes alınmamış,. Bomboş masaların üzeri kağıt kalem, evrak, simit kırıntısı görmemiş, sandalyeler üzerinde oturanın sıcaklığı kalmamış, takvimdeki yapraklar eskimemiş.
Hayat bu daireye uğramamış.
Hayat nerede peki?
O ne?

O bir antikacı vitrininden görülen resim.
Bir kıpırdanış. Bir nefes. Kalp çarpıntısı. Gülücük. Gamze. Bir çift hareli göz.

tahir sami beyin özel hayatı - mustafa kutlu
22:53

Kasabanın çarşısı irice, bir insan başı büyüklüğünde yüzyıllarca akar suyun dibinde, sürüklene sürüklene sıykallaşıp cilalanmış çakıltaşlarından örülmüştü. Çarşının caddesini, kaldırımlarını erişilmez bir incelik, bir sevgiyle ören, çakıltaşlarını akıl eden usta, onun hünerli elleri, belki uzun boylu güleçti, belki uzun parmaklı, belki azıcık kamburdu, ama muhakkak, hiç şaşmaz, gözleri kara, hüzünlü, hep türküler mırıldanan biriydi, ak çakıltaşlarını yanyana dizerken, aralarına kırmızı, mavi, donuk mor, yeşile çalan benekler atarken, uzunca durup bakarsan bu beneklerden çiçekler örerken, güzel gülen, gülerken inci gibi sütbeyaz dişleri gözüken, işi bozulunca da delisine öfkelenen birisiydi. Burası muhakkak, onu kimse anımsamıyor bu kasabada. Bu çarşının, bu kaldırımların yapıldığını, bu uzun caddeye sıram sıram çakıltaşlarımn dizildiğini de anımsayan yok. Bu usta uzun yaşasaydı, çırakları olsaydı, onun gibi yumşak, onun gibi devce öfkelenen, öfkeden deliren, ağız dolusu gülen çırakları olsaydı, bütün kasabaların çarşıları, alanları, sokakları böyle sıykal, yunmuş arınmış, nakışlı, mavi, kırmızı, yosun yeşili taşlarla donanırdı. Basmaya kıyamadığımız... Usta ne yapar yapar, bu
maymun, bu insanlıktan çıkmış, yeryüzünü, gökyüzünü pis, sümük gibi, katı çimentoya boğan, renksiz, kişiliksiz kasabalar yaratan, kanlı, donuk, ölü kasabalar doğuran, öykünücü, hiç bir insanca yönü kalmamış, duymayan, düşünmeyen, ağlamasını gülmesini unutmuş, coşmayan, türkü söylemeyen, okumayan yazmayan, türkü dinlemeyen, ıslık bile çalmayan sünepe, sadece kendi olmaktan başka, kökü olmaktan başka bir şey olmaya çalışan, kendinden, çocuklarından, başka olmayan her şeyden iğrenen kasaba ileri gelenlerinin, yeni yetme, görgüsüz, kasaba Belediye Başkanlarının elinden ne yapar yapar, ağızlarından girer burunlarından çıkar, kalıbımı basarım ki, hiç olmazsa bir sokağı masrafım cebinden yaparak, iri çakütaşlarıyla sütbeyaz, benekli nakışlamayı becerirdi. Ne çırakları kalmış bu güzelim elli ustanın, ne kendisi... işte bu kasabalar şimdi bu sebepten ölü. Kokuyor. Sürüngen, çimento, katı. Maymun. Hünersiz. Ve ölünceye kadar birbirleriyle cebelleşen para göz, ne güzel, ne umutluysa üstünden bir kırgın gibi geçen, biribirlerinin gözlerini oyan. rüşvet veren, insan öldüren, yalan söyleyen, durmadan Öğünen, pis lokantalarda sabahlara kadar içen, bar kapatan, zavallı, perişan, hüzünlü, bıkmış bar kızlarına kabadayılık taslayan, kurşun sıkan, öldüren, karılarım, sevgililerini aldatan, karı, çoluk çocuk, hep birden kumar oynayan, hor gören, delirmiş bu kasaba zenginlerinden de, kopmuş, ustayı unutmamayı, çıraklarını el üstünde tutmayı, güzel kişilikli, hünerli bir tadı saklamayı, korumayı, öldürmemeyi bekleyemeyiz. O usta var ya, o anısı bile kalmamış, toptan silinmiş, imi timi iyice bellisiz olmuş ustayı, bu görgüsüz, bu kişiliksiz maymunlar, güzellikte, incelikte direniyor diye, soyadını Soyaslantürk değil de, alçak gönüllü, bana soyadı ne gerek dediği için, kanundur, mecburi soyadı alacaksın, dediklerinde de, boyun kırıp, benim soyadım 'aşçıoğlu olsun, tâ ezelden beri bize Taşçıoğlu derler, dediği için öldürür öldürürlerdi. Belki de salt bunun için öldürmüşlerdir. Ne ki insan, ne ki güzel, bu yaratıklar, bağnazlar, deliler, vıcık vıcık olmuşlar, bu eli kanlı, gözleri dönmüş kasaba Ağaları hepsini yıkacaklar, öldürecek, silip süpürüp bir yana atacaklar. Halkın direnmesi para etmeyecek. Kilimi, türküyü, düşünceyi, yüreği, ağlamayı, gülmeyi, sevinmeyi, sevgiyi öldürecekler. Paraları, kasabanın, küçücük, güzelim akar su^nun yanına tek başına diktikleri, çirkin, sipsivri on katlı kendileri gibi ucube apartımanları yaşayacak. Tümden insanlığı öldürecekler. Unutulmuş ustanın elinin hüneri, güzel nakısı bir köşede küskün, yenilmiş öyle kalacak.
Bu çarşının çakıltaşlarını sökecekler...

yaşar kemal - demirciler çarşısı cinayeti
22:03

Herkes gibi müslümanların da bir işin yapılması, yapılan işler üzerine veya belli işler yapılırken ortaya çıkan meseleler üzerinde söz ettiğini görürürüz. Bazıları şunun bazıları ise ötekinin yapılmasını istiyordur. Bazı müslümanlara göre filanca sözleri söylemek ön planda gelir, bir başka takıma göre ise daha farklı sözleri söylemek önceliklidir. Bütün bu tutumlar ve fiiller çoğu zaman merkezdeki düşüncenin açıklığa kavuşması ihmal edilerek ortaya konur. Sözler söylenir ve işler yapılır ama bu sözlerin söylenmesi, bu işlerin yapılması için hangi özün faaliyette olduğu meselesi açıklığa kavuşturulmaz. Yapılan işin gerçekte "ne" olduğunun açıklığa kavuşmasında, söylenen sözün o yapılan işe göre nerede olduğuna dair bir açıklık sağlamakta bir çoğumuzun gerekli titizliği gösterdiğini, bu konuda yoğun çaba harcandığını ileri sürmek oldukça zordur. Yani bir şeyler yapmakta gösterdiğimiz gayreti, bir şeyleri anlamakta göstermiyoruz. Dış dünya hakkında sahip olduğumuz kaygular öylesine ağır basıyor ki bu dış dünyayı mümkün kılan iç alem ilgi alanımızın çok az bir kısmını kaplıyor.
Bu meyanda halledilmesi en önde gelen, halledilmesi kaçınılmaz olan mesele müslümanın kendinin "ne" olduğunu bilmesidir. Hem bir insan olarak ne olduğu, hem de insanlar arasında müslüman olarak ne olduğu hususunda kendini emin bir bilgiyle donatmayan bir müslümanın yaptıkları emniyetten mahrum kalacaktır şüphesiz. Kendi yerleri hakkında genişliğine ve derinliğine bilgi ve bilinç sahibi olmayan müslümanların kendi dışında yer alan nesne ve kişilere herhangibir şey taşıyabileceklerini, onlarla emin münasebetler kurabileceklerini düşünmek imkansız.
Ne olduğunu bilmek meselesini tarihi ve sosyolojik bir kavrayış alanı içine hapsetmek bu konuda işlenebilecek en büyük hatadır. Nitekim batı düşüncesinin insan hakkında kütüphaneler dolusu tasviri bilgi temin ettiği halde hala insanın ne olduğu konusunda antik dünyanın dile getirdiğinden mek parmak ilerde olmayışı bu sebeptendir. Önümüzde bulunan ve onu çözümlemeden başka hiçbir meseleyi ele alamayacağımız konu, İslami tavrın insanı önce "anlayan" kabul eden, tasdik eden tarafıyla belirginleştirmesi, "kul" kavramının maddi olan ve olmayan bütün boyutlarıyla müslümana ait kılınması meselesidir. Yani ilk müslümandan bu yana "insan" denilen mahlukun ahlaki konumuyla ilgili kesinliğin ortaya konulması ana meseledir. Bu meselenin açıklığa kavuşturulması bir müslümanın insan olarak "ne" olduğunu ortaya koyabileceği gibi, o müslümanın öteki insanlar ve öteki müslümanlar içinde "nerede" bulunduğunu da belirginleştirecektir. Kendini bilen müslüman kendini çevreleyen nesnelere karşı açık ve kesin tutumunu da takınabilecektir. Lakin bu konuda bir zihni bulanıklığa sahip olanlar içinde yaşadıkları hayatın neyi ne kadar kendisine zorla kabul ettirdiğini bilmeyecek, aldatıı hürriyet içinde avunacaktır. Nesnelere karşı tavrı ise sadece ona tarihi ve sosyal imkanların sunduğu kalıplar içine devam edecek, o ad gerçekten kendi seçmelerine uygun davranışlar silsilesi içine olduğunu sanacaktır.
Ancak, müslüman için olay kendinin "ne" olduğunu bilmesi noktasında sona ermez. Ne olduğunu bilme konusundaki faaliyet bu gerçeğin bir başka insan tekine ulaştırılmasıyla tamamlanır. Paylaşılmayan hakikat kendi başına hakikay olarak kalabilir , ama hakikatin insan gerçeğine ışık tutan bir anlam sahibi olabilmesi için iki insanın o hakikati birlikte tanımlayabilmeleri gerekir.
Dün olduğu gibi bugün de içinde bulunduğumuz zorlukların hemen hesi, müslümanların davranışlarında kalkış noktası olarak tarihi ve sosyolojik verileri esas almalarından doğmaktadır. Her zaman acilen uğraşılması gerektiğine inanılan "sosyal" veya "siyasi" bir konum olduğu kabul edilmiştir. Birinci meseleyi çözmeden ve aralıksız bir meşguliyetle sosyal ve siyasi bir karakter sahibi olan bir meselenin çözümüne bağlanmak aşağı yukarı üçyüzyıldır müslümanların kendi vasıtalarını kayda değer bir biçimde yeniden değerlendirmelerine engel olmuştur. Sosyolojik veya tarihi kalıplarla ifade edilenler kaçınılmaz olarak bu kalıpların açtığı yolda yürümesine sebep olmuştur.

ismet özel - bakanlar ve görenler
16:04

...
Yafes Çelebi ise onun başını okşayarak, mucizelere inanması gerektiğini, çünkü mucizelerin gerçeklik duygusunun değil, gerçeğin bir parçası olduğunu anlatıyordu: Zaten gerçeğin kendisi bir mucizeydi. O her bakımdan şaşılacak, hayret edilecek ve hayran olunacak bir yaratıydı. Sözgelimi evliyanın biri, müridlerinin gözü önünde yerden bir avuç balçık aldıktan sonra onu yoğurup bir kuş heykeli yapsa, ve bu heykeli imanıyla canlandırdıktan sonra onu göklere salıverse, çamurdan yapılan bu kuşun uçmasına herkes şaşırırdı. Fakat bunun ardından insanoğlunun o umarsız hastalığı başgösterirdi: Aradan birkaç yıl geçtikten sonra hemen herkes bu durumu kanıksar, ve zamanla büyüyüp çoğalan, tarlaları bayırları dolduran o mucizevi kuşlara dönüp bile bakmazlardı. Belki de, "ve in yerev ayeten yu'ridu ve yekuulü sihrun müstemirr" ayeti kerimesince, her mucize onların gerçeklik duygusunun bir parçası olurdu. Üstelik bu duyguyu zedeleyenlerden nefret ederlerdi. Tarih bunun sayısız örnekleriyle doluydu: Gailevi adında bir alim, onlara gök kubbenin değil de aslında dünyanın döndüğünü söyleyip kafalarını alt üst edince zavallıya çektirmediklerini bırakmamışlardı. Çünkü arabide aynı kökten gelen "hayret" ve "hayranlık" sözcükleri onların lügatında yoktu ve onlar mucizelere şaşmamak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Nitekim, dünyanın döndüğüne en sonunda kafaları basınca bu kez de buna hayret etmekten vazgeçmişlerdi. Aynı şekilde onlar, düşlerini anlatanlara da kızıyorlardı. Çünkü düşler onların gerçeklik duygularına aykırıydı. İşin kötüsü onlar, kendi gerçeklik duygularına gerçeğin ta kendisi diye bakıyorlar, aşina oldukları ve şaşırtıcı bulmadıkları her şeye gerçek diyorlardı. Oysa bu, gerçekdışı tanımının ta kendisiydi. Çünkü Dünya'nın kendisi, bir mucize olarak, düşlerden kat be kat daha şaşırtıcı ve hayranlık uyandırıcıydı.
...

kitab-ül hiyel - ihsan oktay anar
10:27

...
Eğer krallıkları ve ülkeleri boyunduruğu altına almış bir fatih düşünseydim, bu fatih kesinlikle çok geniş mülklere de sahip olacaktı; ama böyle bir prens, yine de malik olarak değil, fatih olarak adlandırılacaktı. Bu toprakları halkın yararına akıllıca idare ettiği zaman, ancak o zaman bu topraklara sahip olacaktı. Şimdi mizacında fatihlik bulunan birisine rastlamak çok nadirdir. Kural olarak böyle bir kimse tevazudan, dindarlıktan, sahip olmanın zaruri unsuru olan gerçek insanlıktan yoksun olacaktır. Gördüğün gibi, işte yalnız bu nedenle evliliğin ilk aşkla ilişkisini açıklarken, dini unsuru vurguladım. Zira bu unsur, fatihi tahtından indirecek, maliki tahta çıkaracaktır. Bu yüzden evliliğin evliliğin akıldaki en yüce düşüncelerle kurulmasını övüyorum: kalıcı mülkiyet. Burada seni, sık sık kullanmaya düşkün olduğun, fatihleri teşvik eden bir deyiş konusunda uyarıyorum: "En büyük şey, orjinal olan değil, elde edilendir." Bir kimsenin fetihler yapması gerçekten orjinal iken, mülkiyete sahip olması ve bunu yapmak istemesi elde edilendir. Fatih olmak için gurura; sahip olmak için tevazua ihtiyacı vardır. Fatih olmak için şiddete başvurmak; sahip olmak içinse sabır göstermek gerekir. Fatih olmak için açgözlülük gerekir; sahip olmak haline razı olmaktır. Fethetmek yeme ve içmeyi; sahip olmak ise dua ve orucu gerektirir. Burada fatihin mizacını karakterize etmek için doğru olarak kullandığım bütün önermeler, doğal bir insana göredir ve ona tamamen uyar. Ama doğal insan, en yüksek olan değildir. Zira sahip olmak hukuken geçerli, manevi bakımdan da boş ve geçersiz mülkiyet kanıtını elinde bulundurmak değil, sahipliği kalıcı olarak elde etmektir. Burada bir kez daha malikin mizacında, fatihin mizacının da yer aldığını görüyorsun. Zira malik, tıpkı çiftçi gibi, adamlarının başına geçip komşularını topraklarından kovmaz; toprağı kazarak fetheder. Bu yüzden gerçekten yüce olan fethetmek değil, sahip olmaktır. Kişi fethederken sürekli kendini unutur; sahip olurken ise, kendisini hatırlar; hem boş bir faaliyet olarak değil, mümkün olan tüm ciddiyetiyle hatırlar.
...

evliliğin estetik geçerliliği - soren kierkegaard
22:15

...
kendisine Prozac verilen kişi aynen şöyle diyor: "Tamam kendimi biraz daha iyi hissediyorum, ama içimde koca bir boşluk, bir şeylerin çözülmediği, tam hallolmadığı hissi kaldı." Bu örnekte görüldüğü gibi, artık insanın en doğal, en kendine özgü süreçlerine müdahale ediliyor. Bir kayıba verdiğimiz en doğal tepki olan yas bile istenmiyor artık. Çünkü "verem olmak üretimi düşürür" Çünkü ilaçlara yeni kullanım alanları açılmalıdır.
Halbuki dini geleneklerde (İslam, Hristiyanlık, Budizm) ızdıraba tahammül önemli bir yer tutar. Ayrıca katlanmanın, çile çekmenin insanı olgunlaştırdığı düşünülmüştür. Modern zamanlar tahammül duygusunu da alıp götürdü. Şimdi ızdırabı ya başa çıkmamız gereken bir stres durumu ya da 'iyileştirilmesi' gereken bir hastalık olarak algılıyoruz. Modern toplumda neyin ne olduğuna uzmanlar karar veriyor ve onlar da ızdırabın defedilmesi gereken bir şey, teknik müdahale için bir fırsat olduğunu söylüyorlar.
Ancak insan sorunlarının meslekileştirilmesi beraberinde bir dünyanın kaybını getiriyor. Muzdarip kişi, yaşantısını ahlaki anlamıyla yeniden kuracağı bir yerel bağlamdan oluyor. Kişi kendi çevresi içinde yaşamın anlamı/değeri gibi konular etrafında yaşantısını yeniden kurabilir, farklı bir açıklama sistemi bulabilirdi. Bunun yerine bir antidepresan önerilir kişiye. Hani eskilerin bir sözü vardı: Ya tahammül, ya sefer. Artık ne tahammül, ne sefer. Sadece Prozac!

kemal sayar - hüzün hastalığı
22:08

Mutluluğumdan yahut mutsuzluğumdan yana bir şikayetim yok. Mutlu olduğum zamanlar daha dışa dönük oluyor, insanlarla daha çok şey paylaşabiliyorum. Hüzünlü olduğum zamanlarda içimin titreyişlerine kulak kesiliyor ve şiir yazabiliyorum. Her iki durumun da ilahi bir bağış olduğuna inanıyorum. Fazladan taşıdığımı söyledikleri beş-on kilo ile aram gayet iyi. Kanser yaptığını bilsem bile günde beş-altı sigara tellendirmeden edemiyorum. Bütün bunlar için ilaç almaya hiç niyetim yok. Aynen Thomas Szasz gibi düşünüyorum. Hayat çözülmesi gereken bir sorun değildir. Her gün olabildiğince akıllıca, olabildiğince bütün ve olabildiğince duyarlılıkla yaşanması gereken bir şeydir hayat. Katlanmamız gereken bir şeydir. Onun çözümü yoktur.

kemal sayar - hüzün hastalığı
13:39

...
Kral sözlerini şöyle sürdürdü:
- Çocuklarım, çok sevmek yeterli değil, sevilmek de gerek. Büyük bir aşk iyidir kuşkusuz, ama karşılıklı bir aşk en iyisidir. Yaşayacağınız aşklar, büyük bir aşk olduğu kadar, karşılıklı bir aşk da olsun. Hiçbir şey eksik olmasın, hoşgörü de. Acıma da olsun biraz. Sizler gençsiniz, güzelsiniz, iyisiniz, ama sizler insansınız ve bu nedenle yoksunluklara mahkumsunuz. Bu nedenle, birbirinize duyduğunuz duygular arasında acıma duygusu yoksa, bu duygular sizin genel yaşamınızın koşullarına uygun olmayacaktır. Bu duygular kara, yağmura karşı dayanıksız şölen giysilerine benzer. Gerçek sevgi, birini güçsüzlükleriyle birlikte, yoksulluğuyla birlikte sevmektir. Hoş görmek, özür dilemek ve teselli etmek. İşte aşkın bilimi.
...

balthasar - anatole france
22:16

...
Her insan bilmediği şeyden korkar. Korkusunu yenmek için bilmek ister. Fakat bilmesi için araması gerekir. İşte, din bu arayış değil midir? Bununla birlikte, eğer insan bir şeyi arıyorsa, onu bulmuş ve ona kavuşmuş da değildir. Kavuşamadığı şeye erişmek için can atar. Eh, bu da aşktır işte! Kısacası, yolumuzu şaşırmış değiliz. Korkudan arayışa, arayıştan ise aşka geçtik. Hikayeleri anlatırken elimizde olmadan seçtiğimiz üslüba bakılırsa, daha önce geçtiğimiz yerlerden tekrar geçmiş bulunduğumuz kesin. Çünkü bu üç duyguya da çok aşina görünüyoruz. Ne korku, ne arayış, ne de aşk bizi şaşırtıyor. Bu duygular, gönlümüzde çoktan dinmiş fırtınalar gibi. Benim için bu durum fazlasıyla alelade. Ama senin için fevkalade gözüküyor. Arayış bitince, aranan şey artık bir kez bulunduğu için, korku da aşk da biter.
İhtiyar ise hemen cevabı yapıştırdı:
-İşte o zaman meşk başlar!
Ölüm bozulmuştu. Çünkü ona göre bir ruhu kasırıp kavuran fırtınaların dinmesi, duygusuzluk ve kayıtsızlıkla sonuçlanırdı. Bu yetmiyormuş gibi ihtiyar sözlerine bir de şunu ekledi:
-Zaten cennet budur!
Sanki beklemediği bir şeyi daha işiten Ölüm'ün dikkatle baktığı ihtiyar, şu son sözü de söylemeden edemedi:
-"...ve gülümseyen herkes cennete bakıyor demektir."
Bunun üzerine Ölüm, binyıllardan beri ilk kez yutkundu.


ihsan oktay anar - efrasiyab'ın hikayeleri
22:11

...
-Hayatını değil, insanlığını isteseydim elbette korkardın. Ancak bu güzel hediye sana sonsuza kadar verildi. Onu senden geri almam mümkün görünmüyor. Bu bakımdan sen de benim gibi ölümsüzsün. Fakat bir çok kişi için, insan olmanın zevkini ve keyfini çıkarmak değil, hayatı sürdürmek ve korumak önemli görünüyor. Ne pahasına olursa olsun yaşamaya çalışmakla, doğrusu çok büyük bir mutluluğu kaçırıyorlar. Acı ve ölüm korkuları onları yönetiyor. İşin kötüsü, bu korkuya Tanrı diyorlar. Oysa dünyayı korkuyla değil, bir insanın gözleriyle görselerdi, Tanrı'yı görmüş olurlardı.
...


ihsan oktay anar - efrasiyabın hikayeleri
21:59

...
Bakışlarındaki anlam ve derinlik, gerçekten de sanatçı ruhlu olduğunu, resim sanatının onun için çok şey ifade ettiğini gösteriyordu. Ancak sanat yoluyla ideal güzelliğe aşina olması, sanki çirkinlikleri başka insanlardan çok daha kolay teşhis etmesine, nasıl söylemeli, adeta sadece onları görmesine yol açmış gibiydi. Güzellikle oynayacak ve onun zevkini çıkaracak kadar değil, ancak onu tanıyıp teşhis edebilecek kadar yetenekli olduğu için, çirkinlik ile bunun getirdiği ızdırap, nefret ve aşağılama, Sağır'ın hayatının temeli olmuştu. Çirkinliği gördüğü dünyanın tersine, Güzelliği ancak, hayran olduğu dahi ressamların tablolarında buluyor, oysa bu sanatçıların, kendisinin çirkinlik bulduğu dünyada güzelliği gördüklerini kafası pek almıyordu. Bu haliyle o, Tanrı'nın insanlara öğrettiği iyiyi tanıyan, fakat iyiliğin tadını çıkarmak yerine başkalarını kötülükle itham eden bir ahlakçı gibiydi. Kısacası Güzellik, adamın içine bir türlü girememişti. Gerçi Güzelliğe aşıktı, ama vasıl olamamıştı. Kavuşunca meşk, kavuşamayınca aşk olduğu galiba doğruydu.

ihsan oktay anar - efrasiyabın hikayeleri
10:56

Özgürlüğün ve adaletin manifestosu tek bir cümlede gizli: "lailaheillallah!" Kuşkusuz ki yeryüzünün varisleri için zamanın, tarihin ve hayatın kodlarını iyi okumanın en doğru yolu red ile kabul arasındaki ince çizgidir. Neyi, neden ve nasıl reddedeceğini biliyorsan eğer özgürlüğün ilk basamağına adım attın demektir. İnsanı diri ve direngen tutan bir bilinç haliyle olayları ve olguları taradığında aklın, vicdanın ve kalbin arınışına şahit olacaksın. Bu arınma hali düşünce ve duyu evrenine hegemonya kurmak isteyen her türlü faşizmi deşifre eder. Modern dünya, sentetik vehimlerle hayatımıza tozpembe illüzyonları şırınga eden bu yapay evrenin kuramcıları, insanı, yaratılmışların en şereflisi konumundan alaşağı ederek, ona üretim-tüketim arasında işleyen mekanik bir alet muamelesini reva gördü. Tasarlanan ve adına 'toplum' denilen ve içerisinde 'birbirinin kurdu' bireyler barındıran kütlelerin sevk ve idaresi için devreye sokulan ideolojik aygıtlar, manipülasyonlarla işleyen inanma biçimleri icat ettiler. Hazzı ve ihtirası sürekli güdülen yalnız, umutsuz ve ufuksuz yığınlar yaşadıkları kişilik ve kimlik parçalanmaları sonucu modern bilimin önüne kobay olarak sürüldüler. İnsanlığından arınan ve soysuzlaşan bireylerin her türlü sapmışlıkları sosyolojik terimler kanalıyla 'münasip' bir çerçeveye oturtuldu. Dünya tarihinde, mutluluk adına şimdiki kadar gayret sarf edildiği bir zaman dilimi görülmemiştir. Ancak karşımıza çıkan sonuç kocaman bir kaos!
Bugün kendini küresel egemenler olarak kodlayanların en önemli enstrümanları olan ve adına liberal demokratik sistem dedikleri 'bağışlanmış özgürlük', sanal bir kurmacadan başka nedir ki? Bilimsel ve sağaltılmış yöntemlerle sürdürülen kölelik, insanı ve doğayı öylesine deterministikçe kuşatıyor ki, bu sisteme karşı çıkabilme hayali bile adeta baskı altında tutuluyor. Kitle iletişim araçları denilen devasa vehim ve vesvese mekanizmaları hayatın her alanına müdahale ediyor. Her şeyi izafileştiren, yeryüzünde kurmak istediği rahat yaşam adına bütün değerleri ve doğruları tahrip edip piyasalaştıran bu müşrik akıl, insan ırkını cinnete mahkum etmeye çalışıyor. İlahi dengenin -ki insanın, doğanın ve eşyanın birbiriyle ünsiyeti- sağladığı onurlu özgürlük alanlarına karşı kendini tanrılaştıran dahası ürettiği binlerce ideolojik evhamla binlerce tanrıcıklar icat eden bir putperest mantık bu. Devasa ve oldukça kompleks şekilde oluşturduğu kurumlarıyla bütün yaşam alanlarına nüfuz eden böylesi bir organizmada insan yalnızca kukladan ibarettir. 'La ilahe' derken görülmesi, anlaşılması ve farkına varılması gereken budur! Çünkü Tevhid'in bu ilk kelimesi, insanoğlunun özgürlük, adalet ve onurlu bir yaşam adına katılacağı yürüyüşün ilk adımıdır. Bu isyanla ahlakını, amacını ve duruşunu yeniden kurmadıkça; bu isyanın ateşini yüreklere süren Sevgilimiz Muhammed'e yol bulmadıkça ruhsuz, iz'ansız ve insansız bir geleceğe hazır ol.

ferhat kalender
19:24

kim ne derse desin, güzel şeyler oluyor bu ülkede;

güzel şeyler olacak, olmak zorunda artık.

rüzgârı tutabilir misiniz, sorarım size?

gök gürültüsünü susturabilir misiniz?

yağmuru durdurabilir misiniz,

baharı durdurabilir misiniz, sorarım size?

bakın, dağları bombalayabilirsiniz, bu doğru;

dağları bombalayabilir, otları, çiçekleri,

ağaçları yakıp yok edebilirsiniz;

kuşları öldürebilirsiniz,

geyikleri, yaban keçilerini...

ama baharı durdurabilir misiniz, sorarım size?

tarlaları, bahçeleri, şehirleri çitlerle,

duvarlarla bölebilirsiniz, tamam,

kafaları, kalpleri ve ruhları mayınlı fikirlerle,

mayınlı sınırlarla bölebilirsiniz,

ama sınırın iki yanına da aynı anda,

aynı renklerle ve aynı çağıltılarla

baharın gelişini önleyebilir misiniz, sorarım size?

çok güçlü ordularınız olabilir,

huysuz generalleriniz, şımartılmış generalleriniz,

yalancı generalleriniz

ve kuş uçurtmayan güvenlik sistemleriniz...

çok yüksek mahkemeleriniz olabilir,

asık suratlı, kalın kafalı yargıçlarınız

ve geçit vermeyebilirsiniz taş atan çocuklara,

onların başörtülü ablalarına, dağlara sürgün ağabeylerine;

geçit vermeyebilirsiniz,

yurduna dönmek isteyen fidanlara, fukaralara...

geçit vermeyebilirsiniz, onların gün ışığında,

yurtlarında, köylerinde, mekteplerinde

akranlarıyla birlikte büyümelerine,

yargıç, polis, işçi, yazar yahut başbakan olmalarına,

ve çocuklarının yanında yaşlanmalarına,

ve bağlarında, bahçelerinde, evlerinde ölmelerine,

küçük, büyük kendi oyunlarında,

acı, tatlı kendi hikâyelerinde...

geçit vermeyebilirsiniz, akla, şiire, koşulsuz sevgiye,

herkes için onura, özgürlüğe,

herkes için bolluğa, esenliğe, yaşama sevincine

ve yaratma coşkusuna, geçit vermeyebilirsiniz,

bütün bunlara kapılarınızı kapatabilirsiniz,

kalplerinizi kapatabilirsiniz, tamam,

ruhlarınızı kapatabilirsiniz, eyvallah,

ama baharı durdurabilir misiniz,

baharın gelişini önleyebilir misiniz, sorarım size?

kim ne derse desin, güzel şeyler oluyor türkiye’de,

güzel şeyler olacak, olmak zorunda artık!

çünkü türkiye, ayağına bağlı zincirleri söktü yerinden;

şimdi bütün sorun, bütün sıkıntı,

koşarken geleceğe,

zincirlerini de götürsün ayağında istiyor birileri,

zincirlerini ve onların bağlı olduğu kazığı,

o kazığın çakılı olduğu beton kafalarla birlikte...

cahit koytak - bahar tezi
22:08

o eski ve uzak ve mutlu zamanlarda anlamla hareket birdi. o cennet çağlarda evlerimize doldurduğumuz eşyalarla o eyalara ilişkin hayallrimiz hep birdi. o mutluluk yıllarında elimize aldığımız aletlerin ve eşyaların, hançerlerin ve kalemlerin yalnızca gövdelerimizin değil, ruhlarımızın da bir uzantısı olduğunu herkes bilirdi. o zamanlar şairler ağaç diyince herkes tastamam bir ağacı hayalinde canlandırabilir, şiirin içindeki kelimenin ve ağacın, hayatın ve bahçenin içindeki şeyi ve ağacı işaret edebilmesi için uzun uzun hüner gösterip yaprakları ve dalları saymaya gerek olmadığını herkes bilirdi. kelimelerle anlattıkları şeylerin birbirine çok yakın olduğu o zamanlar herkes o kadar bilirdi ki, dağlar arasındaki o hayalet köye sis indiği sabahlarda, kelimelerle anlattıkları şeyler birbirine karışırdı. o sisli sabahlarda uykularından uyananlar rüyalarla gerçekliği, şiirlerle hayatı ve adlarla insanları da birbirlerinden ayıramazlardı. o zamanlar hikayelerle hayatlar o kadar gerçekti ki, kimsenin aklına, hangisi hayatın aslı, hangisi hikayenin aslı diye sormak gelmezdi. rüyalar yaşanır, hayatlar yorumlanırdı. o zamanlar, herşey gibi insanların yüzleri de o kadar anlamlıydı ki, okuma yazma bilmeyenler ve alfayı meyve, a’yı şapka ve elif’i mertek sananlar bile, yüzlerimizin üzerindeki apaçık anlamın harflerini kendiliğinden okumaya başlarlardı.

kara kitap - orhan pamuk
12:12

...
Kuş uçmaz kervan geçmez bir Doğu Anadolu dağına yerleşerek iki yüz yıl kendilerini Kaf Dağı'na götürecek yolculuğun hazırlığını yapan Zeriban aşiretinin hikâyesini anlattı sonra Saim. Hiçbir zaman çıkmayacakları Kaf Dağı'na bu yolculuk düşüncesinin, üç yüz yirmi yıl önceki bir rüya kitabından alınmış olması ya da bu gerçeği kuşaktan kuşağa sır gibi taşıyan Şeyhlerinin zaten Kaf Dağı'na hiç gitmemek için Osmanlıyla anlaşmış olması neyi değiştirirdi ki? Küçük Anadolu kasabalarındaki sinemaları pazar öğleden sonraları dolduran erlere, seyrettikleri tarihi filmdeki yiğit Türk savaşçısına zehirli şarabı içirmeye çalışan perdedeki fitneci ve tarihi papazın, gerçek hayatta İslama bağlı alçakgönüllü bir oyuncu olduğunu anlatmak, bu insanların tek eğlenceleri olan öfkelerinin tadını kaçırmaktan başka bir sonuç verir miydi? Sabaha doğru, Galip, oturduğu divanın üzerinde uyuklarken, Saim, büyük bir ihtimalle, Arnavutluk'ta, yüzyıl başından kalma beyaz bir kolonyal otelin, rüyaları hatırlatan boş salonunda, bazı parti ileri gelenleriyle buluşan yaşlı Bektaşi şeyhlerinin kendilerine gösterilen Türk gençlerinin fotoğraflarına gözyaşlarıyla bakarken, törenlerde tarikat sırlarından değil, coşkulu Marksist Leninist çözümlemelerden söz edildiğini de bilmediklerini söyledi. Yüzyıllardır aradıkları altını, hiçbir zaman bulamayacaklarını bilememeleri de simyacıların mutsuzluğu değil, varlık nedeniydi çünkü. Modern illüzyonist, istediği kadar seyircisine yaptığı işin bir hilesi olduğunu söylesin, onu heyecanla izleyen seyirci, bir an olsun, bir hileyle değil, bir büyüyle karşılaştığını sanabildiği için mutlu oluyordu. Birçok genç, hayatlarının bir döneminde işittikleri bir sözün, bir hikayenin, birlikte okudukları bir kitabın etkisiyle aşık oluyorlar, aynı heyecanla sevgilileriyle evleniyorlar ve hayatlarının geri kalanını da aşklarının arkasında yatan bu yanılsamayı hiçbir zaman anlamadan, mutlulukla yaşıyorlardı. Karısı sabah kahvaltısı için masanın üzerindeki dergileri toplar, sofrayı kurarken, Saim, kapının altından atılmış günlük gazetelerini okurken, yazıların, bütün yazıların hayattan değil, sırf yazı oldukları için, en sonunda, birer düşten sözaçtıklarını bilmenin de, hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini söyledi.
...

kara kitap - orhan pamuk
21:58

Ey mana dağı! Sen dilenciler gibi o yandan sesler bekleme.
Gönlün derdlendiği, "Ya Rab" diye zikrettiğin yerden ara.
Derd ve gam zamanı o tarafa düşersin. Derdden kurtulunca da Hakk'ı anmayı unutursun.
Mihnet vakti Allah'ı anar, sıkıntın geçince nefsinle ona ortak olursun.
Bu şundan dolayı meydana geliyor: Hakk'ı şüphesiz olarak bilen, her an O'nu zikreder.
Akıl ve şüphesinde perde olana Hak gah örtülür gah örtüsü açılır.
Akl-ı cüz'i, bazen galip bazen mağluptur. Akl-i külli ise dünyanın hadiselerinden kurtulmuştur.
Akıl ve hüner hayrete feda olsun. Senin için Buhara'ya gitmekten bu horluk daha iyi?

mevlana - mesnevi
22:30

- Kaç yıldır benim yanımdasın?

- Yirmi yıldır efendim.

- Bu zaman süresince benden ne öğrendin?

- Hiçbir şeyle değişmeyeceğim yedi gerçek öğrendim.

- Ömrüm seninle geçtiği halde topu topu yedi gerçek mi öğrendin?

- Evet!

- Söyle bakalım öyleyse, neler öğrendin?

- Baktım ki herkes bir şeyi dost ediniyor, ona gönül verip bağlanıyor. Ancak bunların hemen hepsi insanı yarı yolda bırakıyor. Ben ise, beni hiç bırakmayacak, ölümden sonra bile benimle gelecek şeyleri aradım. Ve dost olarak iyilikleri seçtim kendime. Ki onlar sonsuz bir yükselme yolculuğuna çıkmış insanoğlunun hiç tükenmeyecek azığı ve en gerçek dostlarıdır.

- Çok güzel, ikincisi ne bakalım?

- Baktım ki, insanların birçoğu geçici dünya değerlerine dört elle sarılmış onları koruyor, kasalarda saklıyor, kaybolmaması için her çareye başvuruyor. Kimi zenginliğine, kimi güzelliğine, kimi ününe tutunmuş sımsıkı, onları elden çıkarmamak için çırpınıp duruyor. Oysa ben varlığımı ve bütün isteklerimi O´na satıp, gönlümü yalnız O´nun sevgisine açtım.

- Devam et!

- İnsanların üstün olmak için birbirleriyle yarıştıklarını gördüm. Ancak birçoğu üstünlüğü yanlış yerlerde arıyor ve birbirinin üstüne basarak yükselmek istiyordu. Bunun üzerine üstünlüğü geçici dünya değerlerinde değil, akıl ve ahlakça yükselmekte, kötülüklerin her çeşidinden el etek çekip, iyiliklere vasıta olmakta aradım.

- Devam et yavrum!

- Yine baktım ki, insanlar sabahtan akşama birbirleriyle uğraşıyor, boş yere hayatı zehir diyorlar kendilerine. Bütün bunların benlik, bencillik ve çekememezlikten ileri geldiğini gördüm. Ve gönlümü bu kirlerden arıtarak, herkesle dost olup, huzur ve güven içinde yaşamanın yolunu buldum.

-Sonra?

- Nedense herkes hatasının sebebini hep dışta arıyor ve başkalarını suçlamak yoluna sapıyordu. Böylece suçlarının örtüsü altına saklanıyordu. Oysa insanın başına ne geliyorsa kendi yüzünden ve kendi eliyle geliyordu. Bunun bilip yalnız kendimle cenge girerek, nefsimin iradesine uymamaya ve vesvese verenin ağına düşmemeye çalıştım.

- Doğru!...

- Baktım ki insanlar şu bir lokma ekmek ve dünya geçimi için helal haram demeden, her türlü hakkı çiğnemekten çekinmiyorlar. Hem başkalarının hakkını alıp onları yoksul bırakmakla, hem de bu haksızlığın azabını ağır bir yük gibi vicdanlarında taşımakla iki kere kötülük etmiş oluyorlar. Oysa doğru yaşanıldığında ve hakça bölüşüldüğünde, dünya nimetleri insanlara yeter de artar bile.

- Ve yedincisi nedir evlat?

- Yedinci olarak şunu gördüm ki, insanlar bir şeye dayanmak ve güvenmek ihtiyacındadırlar. Kimi zenginliğine, kimi güzelliğine... Bunların hepsi de bir süre sonra yıkılacak eğreti desteklerdir. Ben ise yalnız O´na sığınıp yalnız O´ndan yardım diledim. Ve bunun karşılığı sonsuz bir güven oldu.

- Seni tebrik ederim evladım. Ben de yıllar yılı bütün din kitaplarını inceledim. Hepsinin bu yedi gerçek etrafında toplandığını tespit ettim.

cevdet kılıç - felsefe diyarından hikmet yurduna bilgelik hikayeleri
21:35

Eğer bir halde isen ondan daha yukarıda veya aşağıda başka bir hali isteme.Hayrın tamamı hali koruma, buna razı olma, başka şeylere iltifat etmemede bulunur. Zira bu hayır ya senin kısmetindir, ya başkasının kısmetidir ya da hiç kimsenin kısmeti değildir de bir imtihan olsun diye var edilmiştir.Takdir edilene teslim ol ki sende fiilini icra etsin. Eğer nimetler takdir edilmişse şükürle meşgul ol. Eğer belalarsa takdir edilen dayan ve sabır göster.Mahlukattan hiç kimseyle ferahlama ve hiç kimseyle ünsiyet kurma. İçinde bulunduğun hale kimseyi muttali kılma. Bilakis ünsiyetin hakiki dost olan Ol Veliyy ile ferahlaman da Ol Selam ile olsun. Şikayetini ise Ol Hakim'den Ol Mucib'e et. Bir ikinciyi tanıma.Kaderin yolundan çekil; onun yolunu boşalt; nefsini ve hevanı reddet; dilini şikayet etmekten geri tut. Şayet bunu yaparsan hakkında hayır ise Mevla senin hoşluğunu, sevincini ve hazzını arttırır. Yok eğer şer ise, bu halde O'na itaat ettiğin sürece senden melameti izale eder, senden savuşuncaya ve müddetinin tamamlanmasıyla göçüp gidinceye kadar seni onda kaybettirir.Başkalarının elindekilere özenme ve onların senin olmasını talep etme. Her ne istiyorsan ya senin ya da başkasının nasibidir. Kısmetinde olan vakti geldiğinde mutlaka sana ulaşır. Şayet de bir şey kısmetinde yoksa ne sana nasip olur ne de sen bir çaba ile onu elde edebilirsin. O halde terbiyeni takın. Kadere rıza göster. Emirlerine uymak ve nehiylerinden sakınmak suretiyle Rabbine itaat et.Hayır ve şerri bir ağacın iki dalından çıkan iki meyve olarak düşün. Dallardan birinin meyvesi tatlı, diğerinin meyvesi ise acıdır. Sen ağacın acı meyveli dalının uzandığı o yasaklı iklim ve memleketi terk et.Ağaca yakın ol. Onun yanında onun hizmetçisi ve bakıcısı olarak kaim ol. Bu iki dalı, iki meyveyi ve iki canibi iyi tanı. Tatlı meyvenin tarafında durursan senin gıdan ve kuvvetin ondan olur. Diğer dal canibine gitmekten ve meyvesinden yemekten sakın ki; onun acılığı seni helak etmesin. Şayet söz dinler ve sakınırsan, bütün afetlerden selamette olur; bağış, emniyet ve rahat içinde bulunursun. Çünkü afetler ve türlü belalar bu acı meyveden meydana gelirler.Çoğu kere "ne yapayım, çare ne" dersin. O zaman sana denilir ki; yerinde kal, haddini aşma, ta ki içinde bulunduğun durumdan kıyam etmeni sana emreden cinsten bir ferahlık gelinceye kadar:"Sabredin, sebat gösterin, hazırlıklı ve uyanık bulunun. Allah'dan korkun ki başarıya erişebilesiniz."Ahreti sermayen, dünyayı da onun karı olarak kabul et. Zamanını öncelikle ahretinin tahsiline sonra kalan zamanının bir kısmını dünyan için maişet teminine harca. Dünyayı sermayen ahreti kazancın olarak düşünme. Şayet böyle düşünürsen dünyandan arta kalan zamanı ahretin için harcar olursun.
fütuhu'l-gayb - abdulkadir geylani
11:06

"Hah, tamam oldu"yu bu dünyada unutmalı insan. Unutmalıyız. Bunun için erken. Daha vakit gelmedi. Henüz bu gezegenin misafirleriyiz.
Tamam, aziz birer misafiriz. Ama misafiriz. Her gün dolar boşalır bir misafirhane burası. Her daim tebeddül eder, halden hale çevrilir. Nasıl "tamam, oldu işte" diyebiliriz? Tamam dediğimiz anda kaçar gider elimizden. Havayı elimizle tutamazsak bu dünyayı da tutamayız. Giden gelmez, gelen gider. Kim misafirlikte rahat rahat oturabilir. "Tamam, oldu işte" diyebilir? Misafir demek hep bir yanı eksik demektir.

Burada, bu dünyadaki hayatımızda hep bir eksiklik hissederiz çünkü burada sadece numuneler vardır. Asıllar bir "diyar-ı aher"de bizi bekler. Gözlerini açıp bizi bekler. Bizi ister, bizi talep eder. Kâinatın değerli varlığını bekler. Tüm asıl sanatlar, nimetler bizi bekler. Sonsuza dek bizim tarafımızdan temaşa edilmek için. Sonsuza dek bizim tanıklığımız için.

Nasıl "hah tamam, oldu, tüm eksikliklerimiz yok oldu" diyebiliriz ki! "Kalpler ancak Allah'ı anmakla mutmain olur." (Ra'd: 28) O'nun dışındaki tüm anmalar kalplerimizi kasvete boğar. Burası bir imtihan yeridir. Bir tecrübe yeridir. Bir hizmet yeridir ancak. Şiddetle sınanırız. Sınav anında kim mutlak huzuru yakalayabilir? Evet, kalbimiz, ruhumuz ve vicdanımız vardır. Bizi her daim O'na sevk eden. Ama nefis ve şeytan da vardır. Üstelik "nefis ise şeytanı her vakit dinler".

Nasıl ipin iki ucunu bir araya getirebiliriz ki? Her daim önümüze yollar açılır. Hayırla şer, iyilikle kötülük, benlikle Hüda arasında seçimler yapmak zorunda olduğumuz bir hayatta nasıl "hah tamam, oldu, her şey tamamlandı, eksik gedik kalmadı" diyebiliriz! Bir ömür boyu, "emanet-i kübra"yı taşırız. O'na teslim etmemiz gereken büyük bir emanet varken, nasıl rahat edebiliriz!

Önümüz hep yoldur, katbekat açılan. Her yolun başka bir yola kavuştuğu bir yolculuksa dünya hayatı, hep bir şeyler eksiktir. Yolculuk demek, eksik olanın peşinde olmak demektir. Dünyada hakikatle aramızda perdeler vardır. Aşmamız gereken yollar vardır. Açmamız gereken örtüler vardır.

Dünyada kesret vardır. Dikkatimizi dağıtan. Nazarımızı O'ndan kendine celbetmeye çalışan. Dalgınlıklarımız vardır. Unutkanlıklarımız. Gafletimiz vardır. Kendimizi, bir nefse sahip olduğumuzu unuttuğumuz bir hayatın içinde nasıl tamamlanmışlık hissiyle dolarız ki? Bu hissi yakaladığımız kısa kısa anlar, kısa kısa yaşantılar vardır ancak. Bir an yakalarız. O'nu andığımız zaman kalbimiz nurla dolar. O'nun isimlerinin tecellisinin nuruyla. Nasıl bunu kesintisiz kılabiliriz ki? Gece ve gündüz gibi akar hayatlarımız. Kalbimiz, vicdanımızla nefsimiz ve benliğimiz arasında salınır dururuz. Biz buyuz. Biz hayatı en zor yaşayan varlıklarız. Biz kendine verilenlerle şaşkınlaşan varlıklarız. Ne yapacağını bilemeyen.

Nasıl olur da "tamamlandık" diyebiliriz. Deriz demesine de anlık parıldamalar gibi gelir geçer bu anlar. Biz arayışı, imtihanı ölene dek süren varlıklarız. "Hah tamam, olduk" dediğimiz yerde biz biz olur muyuz ki? Bizi O'na çeken, O'nu cazip hale getiren, O'na ihtiyaç duyuran, O'nsuzluğu cehenneme dönüştüren bu eksiklik hissimizdir. O'nsuzluğun bu dünyadaki cehennemi bizim cennetimizdir. Bizi sonsuz yaşama götürecek olan bu eksiklik hissidir. Bir türlü tamamlanamayan yanımızdır. En değerli yanımız budur aslında.

Dünya geçiciyse, devamsızsa, bîkararsa, kendi başına bir anlamı yoksa, bekasız ve nakıssa, nasıl olur da her şeyin tam olduğu hissini yaşayabiliriz? Biz ancak daimi, zevalin ve ayrılığın olmadığı, bir diyar-ı âherde tamamlanırız. Orada her şeyin asılları vardır artık. Suretler ve numunelerle değil, kalbimiz ancak asıllarla kesintisiz itminanı yakalar. Kalbimizle aramıza girecek bir şeytan yoktur artık. Ne vehim vardır ne vesvese. Sonsuz hakikatin perdesiz tecellisi vardır. Mutlak şekilde O'na teslim olmuş, terbiye olmuş bir nefsimiz vardır. Artık eksiğimiz gediğimiz yoktur.

Ve orada bu dünyada nefsimizde taşıdığımız hiçbir süfli duygu yoktur. Ne kin vardır, ne öfke, ne kızgınlık, ne kıskançlık, ne haset. Zaman zaman bu duygulara kıyısından köşesinden bulaştığımız bu hayatta nasıl olur da bir yanımız hep eksik kalmaz. Ama bu kötü değildir, şer değildir; bu hayat böyledir, biz böyleyiz.

İpin bir ucu bu dünya ise diğer ucu öte dünyadır, cennettir, ebedi olan diyardır. "Biz onları içlerinde kalmış olabilecek nahoş duygu ve düşüncelerden arındıracağız ve böylece birbirleriyle kardeş olarak mutluluk tahtları üzerinde karşılıklı oturacaklardır." (Hicr: 47)

İşte, iki yakamız ancak cennetin kapısında bir araya gelir, ipin iki ucu orada bağlanır. Sonsuza dek, hiç kopmamak üzere.

musatafa ulusoy
13:06

Kaliforniya, bir zamanlar Meksika'nın, Kaliforniya toprakları da Meksikalılarındı. Sonradan bir sürü aç, serseri Amerikalı Kaliforniya'ya akın etti. Bunlar toprağa susamış insanlardı. Sutter'in, Guerrero'nun topraklarını çaldılar, kendilerine kiralanan topraklara sahip çıktılar, bu toprakları parçaladılar, bu topraklar için birbirleriyle hırlaştılar ve kavga ettiler. Bu kudurmuş, aç adamlar; çaldıkları toprakları silâhlarıyle korudular; üzerlerinde evler ve ahırlar yaptılar. Toprağın altını üstüne getirdiler, ekin ektiler. Ve bu ekinler maldı ve mal, mülkiyet demekti. Meksikalılar güçsüzdüler ve toktular. Karşı koyamadılar, çünkü dünyada hiç bir şeyi Amerikalıların toprağı özlediği kadar hırsla özlemiyorlardı. Toprağa yerleşenler, zamanla, birer göçmen olmaktan çıktılar, mal sahibi oldular. Çocukları büyüdü, sonra bu toprak üzerinde onların da çocukları oldu. Onlarda açlık, yabansı açlık, insanın içini parçalayan, ısıran, yeşil ve verimli bir toprak açlığı, su açlığı ve üzerinde güzel bir gökyüzü açlığı, fışkıran yeşil ot açlığı, şişkin kökler açlığı artık kalmamıştı. Bütün bu şeyler o kadar bol bol vardı ki, artık bunların farkında bile değillerdi. Zengin bir toprak için, bu toprağı sürecek pırıl pırıl pulluk ve bu toprağa serpilecek tohum için, kanatları havada dönecek bir yeldeğirmeni için mideyi koparırcasına duyulan hırstan artık iz kalmamıştı. Sabahleyin uyanan kuşların cıvıltısını duymak için, ya da sevgili topraklarının üzerinde parlayacak ilk ışığı beklerken, evin çevresinde esen sabah rüzgârını dinlemek için artık karanlıkta kalkmıyorlardı. Bütün bunlar geçmişte kalmıştı. Ve ürün, artık dolarla hesaplanıyordu. Toprak da konulan para ile elde edilen kâra göre değerlendiriliyordu. Ürün daha ekilmeden alınıp satılıyordu. Artık kötü bir ürün yılı, kuraklık, sel felâketi, yaşamın birer küçük ölümü olmaktan çıkmıştı: Bunlar, yalnızca birer para kaybıydı. Bütün sevgileri para ile birlikte ufalmış, hırsları faiz halinde damla damla süzülmüştü. Ve sonunda birer çiftçi olmaktan çıkmışlardı. Artık küçük küçük birer ürün esnafı, yapmadan satmak zorunda bulunan birer tüccardılar. Sonra, iyi esnaf olmayan çiftçiler, topraklarını kaybettiler. Bu toprakları iyi esnaf olanlar aldı. Bir adamın toprağı ve ürünü tanıma konusunda ne kadar zekâsı olursa olsun, toprağı ve ürünü ne kadar severse sevsin, iyi bir esnaf olmadığı süre, yaşamasına olanak yoktu. Yıllar geçtikte çiftliklere tüccarlar sahip oldular ve çiftçiler büyüdü, sayıları da azaldı. Şimdi artık çiftçilik bir sanayi olmuştu. Çiftliklerin sahipleri bilmeyerek, eski Roma'nın yolundan gidiyorlardı. Onlar da dışarıdan tutsak getiriyorlardı. Ama bunlara tutsak demiyorlardı; bunların adı, yalnızca Çinli, Japon, Meksikalı, Filipinliydi. Tüccarlara göre, bu adamlara pirinç ve fasulye yeterdi. Bunlar, fazla bir besine muhtaç değillerdi. Fazla gündelik verilince ne yapacaklarını şaşırıyorlardı. İnanmazsan işte bak. Yediklerine bak. Eğer biraz kafa tutmaya başlarlarsa., sürüp atarsın kerataları, olur biter. Zaman geçtikçe çiftlikler büyüdü ve sahiplerinin sayısı azaldı. Ve toprakta çok az çiftçi kaldı. Dışarıdan getirilen tutsaklar dövülüyor, korkutuluyor, aç bırakılıyordu. Ve sonunda içlerinden bazıları yeniden yurtlarına dönmek zorunda kaldı. Bir kısmı da yabanlaştı; bunlar, ya öldürüldü, ya da memleketten atıldı. Ve çiftlikler büyüdükçe büyüdü, sahipleri azaldıkça azaldı. Ürünler de değişti. Meyve ağaçlan ekin tarlalarının yerini aldı; toprağa bütün dünyayı besleyecek kadar sebzeler yayıldı; marul, karnabahar, enginar, patates; yumuşak saplı ürünler yetiştirildi. İnsan bir tırpanı, bir pulluğu, bir beli ayakta kullanabilir. Ama marul sıraları arasında böcek gibi sürünmesi, pamuk sıralarının arasında eğilerek uzun torbasını taşıması, karnabaharların önünde bir günahkâr gibi diz çökmesi gerekir. Ve öyle bir zaman geldi ki, toprak sahipleri artık çiftliklerinde çalışmaz oldular. Çiftçiliklerini kâğıt üzerinde yapıyorlardı: Toprağı, toprağın kokusunu, duygusunu unutmuşlardı; ve yalnızca toprağa sahip olduklarını, yalnızca topraktan kazanıp kaybettiklerini hatırlıyorlardı. Kimi çiftlikler o kadar büyümüştü ki, bir adamın bu kadar büyük bir çiftliği kavraması imkânsız olmuştu; o kadar büyümüştü ki, faizleri, kâr ve zararları hesap etmek için sürü sürü muhasebeci kullanmak gerekmişti. Toprağı incelemek, gücünü artırmak için kimyagerler tutulmuştu; sıralar arasında çalışan adamların vücutlarındaki maddelerin dayanabileceği kadar süratle hareket edip etmediklerini kontrol edecek adamlar vardı. Böylece esnaf haline gelen çiftçi, çiftliğini gerçekten bir dükkân işletir gibi işletmeye başladı: Çalıştırdığı adamlara para veriyor, onlara yiyecek satıyor, böylece verdiği parayı yine geriye alıyordu. Sonra sonra artık işçilerine de para vermemeye başladı. Böylece muhasebe masraflarından da tasarruf ediyordu. Bu çiftliklerde kredi ile yiyecek satılıyordu. Çalışan bir insan, ancak kendisini besleyebilmekteydi ve iş bittiği zaman şirkete borçlu olduğunu görüyordu. Ve çiftlik sahipleri, yalnız çiftliklerinde çalışmamakla kalmıyorlar, birçokları çiftliklerini görmüyorlardı bile ömürleri boyunca. Ve sonra mallarını kaybedenleri çekti batı... Kansas'tan. Oklahoma'dan, Texsas'tan, New Meksiko'dan; Nevada ve Ar-kansas'tan, tozun ve traktörün yerlerinden atıp sürdüğü aileler, kabileler geldiler. Kamyonlar dolusu, kervanlar halinde, yersiz, yurtsuz ve aç. Yirmi bin, elli bin, yüz bin ve iki yüz bin kişi. Dağlardan aşağı aktılar. Aç ve tedirgindiler. Karıncalar gibi tedirgindiler; bir iş bulmak, bir iş yapmak... Herhangi bir şeyi, herhangi bir yükü kaldırmak, çekmek, itmek, toplamak, kesmek için, bir lokma ekmek için didinip duruyorlardı. Çocuklar açtılar. Başımızı sokacak bir yerimiz yok. îş ve yiyecek bulmak için ve bunların hepsinin üstünde, toprak için, karıncalar gibi, koşuşup duruyorlardı.

Biz yabancı değiliz. Yedi göbek Amerikalıyız; ondan önceki kuşaklarımız da İrlandalı, İskoç, İngiliz, Alman. Bizlerden biri, Devrim'de bulunmuştur. İş Savaş'ta da bizden birçok adamlar vardı, her iki yanda da. Amerikalıyız... Açtılar, aç kurt gibiydiler. Bir yurt bulacaklarını ummuşlar, oysa tiksintiyle karşılaşmışlardı. Okieler!.. Mal sahipleri onlardan hoşlanmıyorlardı; çünkü kendilerinin yumuşak, Okielerin güçlü olduklarını, kendilerinin rahat içinde ve tok, Okielerin ise aç olduklarını biliyorlardı. Belki de, mal sahipleri, gözüpek, aç ve silâhlı insanların yumuşak insanlardan toprağı ne kadar kolayca alacağını büyükbabalarından dinlemişlerdi. Mal sahipleri, Okieleri sevmiyorlar ve şehirlerdeki dükkân sahipleri de onlardan hoşlanmıyorlardı; çünkü Okielerde harcayacak para yoktu. Bir dükkâncının nefretini kazanmak için bundan daha iyi bir neden olamazdı, onların hayranlığını ve takdirini kazanmak için, insanın cebinde parası olması gerekirdi. Şehirliler, küçük bankacılar da Okielerden hoşlanmıyorlardı; çünkü Okielerden bir kâr çıkarmak mümkün değildi. Okielerin hiç bir şeyleri yoktu. Ve çalışan halk da Okieleri sevmiyor; çünkü aç bir adam, çalışmak zorundadır ve muhakkak çalışması gerektiğine göre, elbette ki ona az gündelik verilecektir ve o zaman hiç kimse yüksek gündelik alamayacaktır. Ve iki yüz elli bin, üç yüz bin yoksul göçmen, Kaliforniya'ya akın etti. Arkalarından toprağa yeni traktörler geliyor ve ortakçıları topraktan atıyor. Yeni bir dalga, yeni bir malsız ve yersiz yurtsuzlar dalgası... Yeni bir dik kafalı, gözüpek, tehlikeli insanlar dalgası geliyor. Kaliforniyalılar, para ve mal biriktirmek, toplumda başarıya ulaşmak, eğlenmek, lüks içinde yaşamak, garip bir banka teminatı elde etmek gibi bir sürü şeyler istedikleri halde, yeni barbarlar yalnızca iki şey istiyorlardı: Toprak ve yiyecek. Ve onlar için bu iki şey bir tek şeydi. Kaliforniyalıların istekleri hayalî ve belirsiz olduğu halde, Okielerin istekleri çok belirli, elle tutulacak, gözle görülecek kadar canlıydı, yolların kenarlarında, elini uzatsan alıverecekmişsin gibi, oracıkta durup duruyordu: İçinden su çıkarılmayı bekleyen güzel tarlalar, güzel yeşil tarlalar, elde ufalanıp muayene edilecek topraklar, koklanacak otlar, boğazda keskin bir tatlılık bırakıncaya kadar ağızda çiğnenecek yabanî yulaf sapları. İnsan boş bırakılmış bir toprağa baktığı zaman, eğilen bir belin, gergin kolların nasıl lahanalar ve sapsarı mısırlar, turp ve havuçlar yaratacağını görür gibi oluyor. Arabasında, karısı yanında, sıska çocukları arkada, yoldan geçen yersiz yurtsuz kalmış aç adam, kâr değil, gıda yetiştirebilecek, ekilmemiş tarlalara bakar; bu adam, toprağı boş bırakmanın ne kadar büyük bir günah, ekilmeyen bir toprağın sıska çocuklara karşı işlenmiş nasıl bir cinayet olduğunu bilir. Ve bu adam, otomobilini yolda sürdükçe her tarlanın çağrısını duyar; bu adam, tarlaları almak, tarlayı, çocuklarını güçlendirmek, karısına biraz oh dedirtmek özlemini duyar. İstek, çağrı, her zaman gözünün önündedir. Tarlalar onu dürtmektedir; içinde güzel suların aktığı, şirketlerin malı olmuş hendekler, onu dürten birer değnektir sanki. Ve güneyde, ağaçlar üzerinde sallanan sapsarı portakalları, koyu yeşil ağaçlarda sallanan küçücük, sapsarı portakalları görür. Bir kimsenin, sıska çocuğuna bir portakal koparma-ması, fiyatlar düştüğü zaman denize dökülecek olan bu portakalları çalmaması için her sırada eli silâhlı bir adam nöbet beklemektedir. Külüstür otomobilini bir kasabaya sokar. Çiftliklerde iş arar. Bu gece nerede yatacağız? Nehrin kıyısında Hooverville diye bir yer var. Bir sürü Okieler orada. Hurda otomobilini Hooverville'e çeker. Bir daha; burası nedir? diye sormaz, çünkü her kasabanın kenarında bir Hooverville vardır. Bu harap kasabalar suya yakındırlar; evler, çadırlardan, otlardan yapılmış, çardaklar ve mukavvalardan oluşmuş, büyük birer hurda yığınıdır. Adam, ailesini buraya sokar ve onlar da Hooverville'in bir vatandaşı olurlar. Elden geldiği kadar suya yakın bir yere kurar çadırını. Eğer çadırı yoksa, kasabanın çöplüğüne gider. Oradan mukavvalar alıp getirir, oluklu mukavvalardan bir ev yapar. Ve yağmur yağdığı zaman ev erir, evi alıp götürür. O, artık Hooverville'de yerleşmiştir, iş ' bulmak için boyuna çiftlikleri taramaktadır ve elinde kalan az bir parası da iş aramak için harcadığı benzine gider. Akşamları erkekler toplanır, hep birlikte çömelirler, konuşurlar; gördükleri toprakları anlatırlar. Orada, buranın batısında otuz bin dönüm toprak var. Orada öylece durup duruyor. Ah Yarabbi! Bunun beş dönümü benim olsaydı, neler yapmazdım. Bütün yiyeceğimi oradan çıkarırdım. Bir şeye dikkat ettin mi? Çiftliklerde ne sebze, ne tavuk, ne de domuz var. Tek şey yetiştiriyorlar... Meselâ, yalnız pamuk, ya da şeftali, ya da marul. Bir de bakıyorsun, başka bir yerde yalnız tavuk besleniyor. Bahçelerinde yetiştirebilecekleri şeyleri dışarıdan alıyorlar. Ah Yarabbi, iki domuzum olsaydı, bak ne yapardım! İyi ama, o senin değil, senin de olmayacak. Peki, biz ne yapacağız? Çocuklar bu gidişle büyüyemeye-cekler. Kamplarda bir fis-kostur gidiyor: Shafter'de iş varmış. Geceleyin otomobillere eşya yüklenecek, yollar otomobillerle ve kamyonlarla dolacak... İşe hücum var... Halk, Shafter'e yığılacak, işe gerekenden beş misli insan. İşe hücum var. Geceleyin gizlice hırsızlar gibi yola çıkmışlar. İş diye deli oluyorlar ve yol kenarlarında çağıran, besin yetiştirilecek tarlalar bomboş. Onun sahibi var. Bizim değil. Eh, belki küçük bir parçası bizim olabilir. Belki., küçücük bir parçası. Şuracıkta. Küçücük bir parsel. Şimdi üstünde otlar bitmiş. Ah, ah, şu küçücük toprak parçasında bütün ailemi geçindirecek patates yetiştirebilirim.
Bizim değil. Ne yapalım, üstünde otlar bitecek. Arada sırada bir adam çıkıp dener; topraktan küçük bir zenginlik çalmaya çalışan bir hırsız gibi toprağa girer, otu temizler. Otların arasında gizli bahçeler. Bir paket havuç tohumu ve birkaç turp... Patates kabukları ekilmiştir. Geceleri i lice gidip toprak çapalanır. Tarlanın kenarında otları, yoncaları olduğu gibi bırak..J Kimse yaptığımızı görmesin. Ortasında da bir parça yonca sın, uzunlarından. Akşamları yapılan gizli bahçıvanlık. Paslı tenekelerle su taşmıyor. Bir gün muhtar görür: Sen ne yapıyorsun orada bakayım? Bir şey yapmıyorum. Ben deminden beri seni gözetliyorum. Burası senin toprağın değil. Başkasının malına tecavüz ediyorsun! Toprak, sürülmemişti ve ben toprağa bir zarar vermiyorum. Allahm belâsı göçmenler! Bu işe göz yumayım da üç gün sonra bu toprak benimdir deyin, değil mi? Aklınız, başınıza gelsin. Siz bu toprağı kendi toprağınız mı sandınız? Defolun buradan bakalım! Ve küçük küçük baş veren havuçlar çiğneniyor, havuçların yaprakları eziliyor. Sonra otlar yeniden büyümeye başlıyor. Ama polis haklı. Bir ürünün yetişmesi, mülkiyet demektir. Toprak çapalanmıyor ve sonra havuçlar bitiyor... İnsan kendisine yiyecek veren bir toprak için dövüşebilir. Çabuk defedin bunları! Sanki kendi toprağı. Bu adam şu küçücük ot bürümüş toprak parçası içni bile dövüşerek ölebilir. Turpları çiğnediğin zaman herifin yüzünü gördün mü? Suratına bakan, bir adamı rahat rahat öldürebilir sanır. Bu adamları buralara sokmamalıyız. Yoksa memleketi ellerine geçirirler. Memleketi ellerine geçirirler. Yabanın ayıları... Evet, gerçi onlar da bizim dilimizi konuşuyorlar ama, onların dili bizimkinin aynı değil. Bak nasıl yaşıyorlar. Biz hiç onlar gibi yaşayabilir miyiz? Asla! Akşamları çömelmeler ve konuşmalar. Heyecanlanmış bir adam konuşuyor: Niçin, meselâ yirmimiz bir olup bir toprağı _ ele geçirmiyoruz? Silâhlarımız da var. Toprağa el koyalım, sonra da: "Sıkıysa bizi buradan atın!" diyelim. Niçin bunu yapmıyoruz? Bizi köpek gibi temizlerler. Peki ama, hangisi daha iyi, ölmek mi, burada böyle yaşamak mı? Toprağın altında mı, yoksa çuval parçalarından yapılmış bir kulübede yatmak mı? Çocuklarımızın şimdi ölmesiyle iki yıl sonra «gıdasızlık» denilen hastalıktan ölmesi arasında ne fark var? Bütün bir hafta ne yediğimizi biliyor musunuz? İçyağında pişmiş ısırgan otuyla kızarmış bazlama!.. Bazlamanın ununu nereden bulduk, biliyor musunuz? Bir marşandiz vagonunun döşemesini süpürmüştük, oradan. Kamplarda konuşmalar, sonra koca göbeklerine asılı tabancalarıyle şişman, koca götlü muhtarların gelerek kamplarda dolaşması: Bunların akıllarını başlarına getirmeli. Onlara hiç göz açtırmaya gelmez, yoksa başımıza belâ olurlar. Ah, siz onları bilmezsiniz. Güneydeki zenciler kadar tehlikeli yaratıklardır. Eğer, birleşecek olurlarsa, onları kimse durduramaz. Not: Lawrenceville'de bir muhtar, bir göçmeni başkasının malından çıkarıp atmak istedi. Göçmen karşı koyunca memur şiddet kullanmak zorunda kaldı. Göçmenin on yaşındaki oğlu, 22'lik bir silâhla ateş ederek muhtarı vurdu. Yılanlar! Bu yılanlara göz açtırmaya gelmez, eğer kafa tutmaya kalkarlarsa hemen ateş edeceksin! Küçücük bir çocuk, muhtarı vurursa, büyükleri ne yapmaz? Aklınızda olsun, siz onlardan daha sert davranmalısınız. Onlara sert davranmalı. Onları korkutmalı. Peki, ya korkmazlarsa? Ya karşı koyar, ilk ateşi onlar açarlarsa?.. Bu adamlar daha çocukken silâh kullanmasını öğrenirler. Silâh onların eli ayağı gibi olmuş artık. Ya korkmazlarsa? Ya Lombardların İtalyan topraklarına, Almanların Gal'e ve Türklerin Bizans'a yürüdükleri gibi, onlar da topraklarımıza yürürlerse? Onlar toprağa susamış serseri sürüleri, jandarmalar onları durduramazlar. Onları kesmekle veya terörle durduramayız. Açlığı, yalnız kendi büzülmüş midesinde değil, çocuklarının da büzülmüş karınlarında duyan bir adamı nasıl korkutabilirsiniz? Onu sindiremezsiniz. Çünkü o, her korkuyu aşan bir korkuyu tatmıştır. Hooverville'deki adamlar konuşuyarlar: Büyükbabamız toprağını kızılderililerden almıştı. Ama şimdi doğru olmaz bunu yapmak!.. Söz aramızda: Senin söylediğine düpedüz hırsızlık derler. Ben hırsız değilim. Değil misin? Daha geçen akşam bir sundurmadan bir şişe süt çaldın. Sonra bakır tel çaldın da bir parça et almak için satmadın mı? Evet. Doğru. Ama çocuklar açtı. Ne olursa olsun, çaldın ya. Fairfield çiftliğinin nasıl alındığını sen biliyor musun? Bak anlatayım sana: O zamanlar arazi hükümetindi ve dağıtılacaktı. Fairfield, San Francisco barlarına gitti, yüz kadar ipten kazıktan kopma serseri topladı. 6u serseriler toprağa yerleştiler. Fairfield onları yiyecek ve viskiyle besledi. Toprak onlara geçer geçmez, Fairfield de toprağı ellerinden aldı. Fairfield toprağının kendisine dönüm başına bir şişe içkiye mal olduğunu söylerdi. Bu, hırsızlık değil de nedir? Evet, yaptığı iş doğru değildi, ama bundan dolayı hapse de girmedi. Doğru, bundan dolayı hapse atılmadı. Bakarsın bir adam, sandalı arabaya yükler de, alıp giderken sandal battı diye rapor verir. Bundan ötürü de hapse girmez. Milletvekillerine, kanun yapıcılara para yedirir, yine hapse girmez. Bütün Kaliforniye içinde, Hoorville'de hep bu sözler. Ve sonra akınlar., silâhlı muhtarların göçmen kamplarına hücumları: Defol! Sağlık müdürlüğünün emri var. Bu kamp sağlığa aykırı. Nereye gidelim? Bize ne! Nereye giderseniz gidin! Emir aldık, sizi buradan atacağız! Yarım saat sonra kampı ateşe vereceğiz! Bu taraflarda tifo var. Her yana tifo mikrobunu yaymak mı istiyorsunuz? Emir aldık. Sizi buradan atacağız. Haydi! Yarım saat sonra kamp ateşe verilecek. Yarım saat sonra mukavva evlerin, ot çardakların dumanları göğe yükseliyor; halk başka bir Hooverville aramak üzere otomobil ve kamyonlarla yollara dökülüyor. Ve Kansas'ta, Arkansas'ta, Oklahoma'da, Texas ve New Mexico'da traktörler toprağa saldırıyor, ortakçıları yerlerinden atıyor. Kaliforniya'da üç yüz bin kişi var ve daha da geliyor. Ve Kaliforniya yolları, çekmek, itmek, kaldırmak, çalışmak için karıncalar gibi oradan oraya koşuşan tedirgin halkla dolu. Bir adamın kaldıracağı bir yükü kaldırmak için beş çift kol uzanıyor; bir mideye yetecek yiyecek için, beş ağız açılıyor. Ve herhangi bir ayaklanma halinde topraklarını kaybedecek olan büyük mal sahiplerinin tarihe bakacak, tarihi okuyacak ve şu büyük gerçeği öğrenecek gözleri de var: Mal, birkaç kişinin elinde birikti mi, ellerinden alınır. Başka bir gerçek daha: Halkın büyük bir kısmı aç ve çıplak olunca, istediğini zorla alır. Ve bütün tarih boyunca haykıran küçücük bir gerçek daha: Baskı, ancak baskı altmdakileri güçlendirir ve birbirine bağlar. Büyük mal sahipleri, tarihin bu üç haykırışına kulaklarını tıkamışlardır. Toprak birkaç kişinin eline düşüp de topraksızların sayısı arttı mı, büyük mal sahiplerinin her çabası, baskıya doğru yönelir. Ellerindeki paraları, büyük malikânelerini koruyacak silâhlar ve gazlar almak için harcarlar; isyan mırıltılarının önüne geçmek için her yana casuslar gönderirler. Ekonomik gelişme, reform projelerine kulak asan olmaz; baş kaldırmanın nedenleri kaldığı halde, yalnızca baş kaldırmanın bastırılması düşünülür. İnsanları işlerinden eden traktörler, yükleri taşıyan transmisyon kayışları, üretimi yapan makineler., bütün bunlar boyuna çoğalıyor; her gün biraz daha çok aile büyük yollara dökülmekte, büyük holdinglerden atılacak ekmek kırıntılarını aramakta, yolların kenarındaki toprakları özlemektedir. Büyük mal sahipleri kendilerini korumak için birlikler, dernekler kurmakta ve korkutma, öldürme, gaz atma usullerini konuşmak üzere toplanmaktadırlar. Ve hep bir sayının korkusu al-tmdalar: Üç yüz bin., hele bir önder bulurlarsa... O zaman tamam. Üç yüz bin aç ve sefil; eğer bunlar kendilerinin ne kadar güçlü olduklarını anlarlarsa toprak onların olur ve dünyanın bütün gazları, silâhları bir araya gelse onları durduramaz. Ve malları yüzünden hem insandan üstün ve hem insandan aşağı bir duruma gelmiş olan büyük mal sahipleri, kendi yıkımlarını hazırlıyorlar, kendilerini eninde sonunda yok edecek çarelere başvuruyorlar. Her küçük tedbir, her şiddet, Hoover-ville'e yapılan her akın, sefil bir kampta muhtarın her dola-şışı, o günü biraz daha uzaklaştırmakta, ama bu sonu daha kaçınılmaz hale getirmektedir. Adamlar. Sert yüzlü, açlıktan ve açlığa karşı koymaktan sıskalaşmış, dalgın bakışlı, sert çeneli adamlar, çömelmişler. Çevrelerinde zengin bir toprak var. Şu ileride, dördüncü çadırdaki çocuğun başına geleni işittin mi? Hayır, daha şimdi geldim. Çocuk uykusunda bağırıp çağırıyor, debeleniyormuş. Anası babası, çocukta solucan var sanmışlar. Müshil vermişler. Çocuk öldü. Oysa çocuğun dili kapkaraymış. Pellagra olmuş dediler. Bu hastalık açlıktan olurmuş. Zavallı yavrucak. Evet ama, ailesi çocuğu gömemiyor. Belediye mezarlığına götürülmesi lâzım. Hay Allah kahretsin! Ve eller ceplere gidiyor, bozukluklar çıkıyor. Çadırın önünde küçük bir gümüş yığını birikiyor ve aile, parayı orada bulup alıyor. Bizim halkımız iyidir. Bizim halkımız iyi yüreklidir. Tanrıya dua edelim, iyi insanların yoksul olmayacağı günler gelsin. Tanrıya dua edelim, çocuklarımız bir gün yiyecek bulabilsin. Ve mal sahipleri, dernekleri bir gün gelip duanın da sona ereceğini biliyorlar. İşte o zaman tamam, tamam..

john steinbeck - gazap üzümleri
21:36

Kaliforniya'nın baharı güzel olur. Kokulu, pembe, beyaz meyve çiçekleri açan
vadiler sığ birer denizdir. Yamrı yumru ihtiyar asmalardan ilk çıkan üzüm
filizleri aşağıya sarkmış, kütükleri örtmüştür. Yemyeşil tepeler yuvarlak ve
yumuşaktır, birer göğüs gibi. Dümdüz sebze tarlalarında, açık yeşil marullar,
ince uzun küçücük karnabaharlar, gri yeşil, garip enginar sıraları uzayıp gider.
Sonra ağaçlardan yapraklar çıkar; meyve ağaçlarının çiçekleri dökülür; yeri
pembe ve beyaz bir halı kaplar. Tomurcukların ortaları şişer, büyür ve
renklenir; kirazlar, elmalar, şeftaliler ve armutlar, çiçeği meyvesinin içinde
kalan incirler... Bütün Kaliforniya'da ürün birdenbire olur; meyveler ağırlaşır;
dallar meyvelerin ağırlığı altında öyle bel verir ki, altlarına destek koymak
gerekir. Bu meyve bolluğunun arkasında işinin ehli, bilgili, çalışkan insanlar
vardır. Tohumlar üzerinde deneyler yapan, köstebek, böcek, güneş, sam gibi
milyonlarca düşmana karşı köklerin dayanmasını artırmak ve daha fazla ürün almak
için tekniklerini durmadan ilerleten insanlar vardır. Bu insanlar; tohumları,
kökleri ıslah etmek için özenle durmadan çalışmaktadırlar. Bundan başka,
ağaçları hastalıktan korumak için ilâç püskürten, üzümlere kükürt serpen,
mikropları, çürükleri, mildiyöleri ve hastalıkları yok eden kimya adamları da
vardır. Koruyucu doktorlar, sınırlardan meyve böceklerinin girmemesine dikkat
eden adamlar, hasta ağaçları karantinaya alan, köklerinden çıkaran, yakan
adamlar, bilgili insanlar vardır. Genç ağaçları, küçük asma fidanlarını
aşılayanlar bunların en beceriklileridir. Çünkü onların işi bir operatörün işi
kadar ince ve nazik bir iştir. Ağacın kabuğunu yarmak, aşı koymak, yarayı
sarmak, yarayı hava etkilerinden korumak için bu adamlarda bir operatör eli ve
operatör yüreği olmalıdır. Bunlar, büyük adamlardır. Dizilerin arasında
bahçıvanlar geziniyor, ilkbaharda çıkan otları kopararak toprağı güçlendiriyor,
toprağın suyu tutması için çevresini kabartıyor, toprakta küçük su yolları
açıyor, ağaçların suyunu emecek zararlı otları yok ediyorlar. Bu sırada meyveler
şişer, asmalardaki uzun salkımlar üzerindeki çiçekler açar. Ve ürün, mevsim
boyunca ısı arttıkça çoğalır, yapraklar koyu yeşil bir renk alır. Erikler küçük
birer yeşil kuş yumurtası kadar büyür, dallar dayandıkları desteklere doğru bel
verir ve katı küçük armutlar biçim alırlar, şeftalilerin üzerinde tüyler çıkmaya
başlar. Üzüm çiçekleri minicik petallerini atarlar. Küçücük sert yeşil teşbih
taneleri birer düğme olur. Ve bu düğmeler, ağırlaşmaya başlar. Tarlalarda
çalışanlar, küçük bahçe sahipleri ürüne bakıp bakıp düşünmektedirler. Bu yıl
ürün çok. İnsanlar gurur duymaktalar; çünkü bilgileri sayesinde bu yıl çok ürün
alınmıştır. Bilgileriyle dünyayı değiştirmişlerdir. Kısa, sıska buğday, büyük ve
verimli bir ürün olmuştur. Küçük ekşi elmalar büyük ve tatlı birer meyve haline
gelmiştir. Ağaçların arasında büyüyerek minimini meyvesiyle kuşları besleyen şu
eski yabanî üzümden kırmızı, siyah, yeşil, açık pembe, erguvan ve sarı binlerce
çeşit üzüm çıkmıştır. Her çeşidin de kendine göre bir tadı vardır. Örnek ve
araştırma çiftliklerinde çalışan insanlar, meyveler de yaratmışlardır:
«Nectarines» ler, kırk çeşit erik, ince kabuklu cevizler. Ve bu insanlar seçme
yaparak, aşılayarak, değiştirerek, kendilerini ve toprağı zorlayarak, durmadan
çalışmaktadırlar. İlk kirazlar olmuştur. Libresi bir buçuk sente. Aman Ya-rabbi!
Bu gidişle kirazları toplayamayız. Vişneler, olgun ve tatlı. Kirazların ve
vişnelerin yarısını kuşlar yedi ve kuşların açtıkları deliklere eşek arıları
dadandılar. Çekirdekler yere düştü, üzerlerinde siyah parçalar sallanıyor;
kurumuş. Kırmızı erikler yumuşadı, tatlılaştı. Hey Allahım, hey!.. Erikleri
toplayıp kurutamayacağız. Kükürtleyemeyeceğiz. Gündelik ne kadar ucuz olursa
olsun, o kadarını bile verecek durumda değiliz. Ve kırmızı erikler yeri
kaplıyor, önce eriklerin kabuğu buruşuyor, sonra sinek akını başlıyor ve vadiyi
tatlı bir çürüme kokusu kaplıyor. Eriğin etli kısmı siyahlaşıyoa ürün toprağın
üstünde kuruyup kalıyor. Armutlar da sararıyor, yumuşuyor. Beş dolara bir tonı'.
Kırk adet elli librelik sandık beş dolara: Ağaçları buda, ilâçla, bahçe
yetiştir... Meyveleri topla, sandıklara koy, kamyonlara yükle, meyveleri
konserve fabrikasına ver... Sonra kırk sandığına beş dolar al. Bunun altından
kalkamayız. Ve sarı meyveler olduğu gibi yerlere dökülüyor, yerde patlıyor...
Eşek-arıları meyvenin yumuşak etine giriyorlar, çevreye bir ekşime, çürüme
kokusu yayılıyor. Sonra üzümler oldu... Biz güzel şarap yapamayız. Halk güzel
şarap alamaz. Kütüklerden üzümleri, güzel üzümleri, çürümüş üzümleri, arı yemiş
üzümleri kes. Saplarıyle, pislikleriyle birlikte bastır, çürüsün. Ama teknelerde
mildiyö ve asit formik var. Öyleyse kükürtle tanen asidi kat. Mayalanmadan çıkan
bu koku, şarabın zengin kokusu değil, çürüyüşün ve kimya maddelerinin kokusu.
Canım, ne olursa olsun, içinde alkol var ya. Sarhoş olurlar ya. Küçük çiftçiler,
borçların üzerlerine bir deniz dalgası gibi saldırdığını gördüler. Ağaçlara ilâç
serpmişler, ürünü satamamışlardı. Ağaçları budamış, aşılamıştılar ve ürünü
toplayamamışlardı. Ve bilginler çalıştılar, düşündüler, bu sırada meyveler
yerlerde çürüyordu, şarap teknelerinde çürüyen sıvı, havayı zehirliyordu.
Şarabın tadına gelince... Su kadarcık bile şarap tadı yoktu, sadece kükürt,
tanen asidi ve alkoldü. Bu küçük bahçe, gelecek yıl büyük bir kumpanyaya ait
toprağın bir parçası olarak, borç sahibini boğacak. Bu bağ, bankanın olacak.
Büyük mal sahipleri yaşayabilecek yalnız, çünkü onların konserve fabrikaları
da var. Dört armut soyulsa ve yanlsa da pişirilip konserve yapılsa, yine onbeş
sente mal olacak. Ve konserve yapılan armut bozulmaz. Yıllarca durur. Çürüme,
Kaliforniya devletinin her yanına yayılıyor; bu tatlı koku, memlekette büyük bir
acı yaratıyor. Ağaçları aşılamasını, tohumları yeşertmesini, büyütmesini bilen
insanın, aç halkın kendi ürününü yiyebilmesine bir çare bulamıyor. Dünyada yeni
meyveler yaratmasını bilen insanlar, meyvelerinin yenmesini sağlayacak bir
sistem yaratamıyorlar ve bu başarısızlık, devletin üzerine büyük bir felâket
gibi çöküyor, kalıyor. Asma köklerinin, ağaç köklerinin yarattığı ürünler,
fiyatları düşürmemek için yok edilecek. Ve işte bu hepsinden acı, hepsinden
berbat... Kamyonlar dolusu portakal yere dökülüyor. Halk meyveleri toplamak için
kilometrelerce uzaklardan geliyor. Ama halk, portakalları toplarsa, sonra nasıl
gider de düzinesi yirmi sente portakal alır?.. Ve adamlar portakalların üzerine
hortumlarla gaz fışkırttılar. Yaptıkları bu cinayete ve meyveleri toplamaya
gelen halka kızıyorlardı. Milyonlarca halk aç, halka meyve lâzım... Dağlar gibi
yükselen sapsarı yığınlara gaz püskürtülüyor. Ve çürüme kokusu bütün ülkeyi
kaplıyor. Kahveyi gemilerde yakıt olarak kullanın. Isınmak istiyorsanız mısır
yakın, çok ısıtır. Derelere patates boşaltın, aç halkın patatesleri avlamaması
için derelerin kenarına adamlar koyun. Domuzları öldürün, gömün; dünyanın
üzerine pis bir koku çöksün. Kanunun suç saymadığı bir cinayet bu. Gözyaşlarıyla
belirtilemeyecek bir keder. Bütün başarısızlıklarımızı hiçe indiren tam bir
iflâs. Bereketli toprak, dümdüz ağaç dizileri, güçlü ağaç gövdeleri ve olgun
meyveler. Ve pellagra hastalığına yakalanan çocuklar ölecek. Çünkü portakal, kâr
getirmiyor. Belediye doktorları gömme kâğıtlarını dolduradursunlar...
«Gıdasızlıktan ölmüştür» diye... Ama gıdanın çürümesi, çürütülmesi gerek. Halk.
patates toplamak için balık ağlarını alıp, derelerin kenarına gitti, muhafızlar
onları derelerin kenarına bile yaklaştırmadı. Hurda otomobilleriyle yerlere
atılmış portakalları toplamaya geldiler; ama üzerlerine gaz dökülmüştü. Ve
öylece durup, patateslerin derenin akıntısıyle birlikte nasıl sürüklendiğine
baktılar. Hendeklerde öldürülen ve sönmemiş kireçle üzerleri örtülen domuzların
böğürtülerini dinlediler. Portaka yığınlarının ilâçlı çamur içinde gittikçe
çöküşünü seyrettiler insanların bakışlarında bir şaşkınlık vardı ve açların
gözlerinde de artan bir kızgınlık, bir gazap... Halkın ruhunda büyüyen gazap
üzümleri olgunlaşıp ağırlaşıyor ve bağbozumunu hazırlıyordu.

john steinbeck - gazap üzümleri
12:04

- Bana öyle geliyor ki, spot ışıklarından rahatsız oluyorsunuz. İnsanlarla temastan kaçınıyorsunuz. Mesela, sadece ara sıra röportaj veriyorsunuz.


Evet, pek sosyal bir insan değilim. Şöhretin sunduğu avantajlardan yararlanan, gazetecilerle temasta bulunmaktan hoşlanan insanlar vardır. Ben bunları sevmiyorum. Şimdiye kadar gazetecilerle yaptığım söyleşilerden sonra yazılmış tek bir makale olmadı ki, beni tatmin etmiş olsun. Mesele bana övgüler düzülmemiş olması değil, yazılanların tartışılan, konuşulan şeyle ilgisinin olmaması. Şöhretim yüzünden birinin ilgisine mahzar olduğumu anlamak benim için bir yük. Beni sinirlendiriyor.

- Sizi sinirlendiren şey ne?

Cevaplaması zor. Biraraya gelip konuşan insanların ortak bir noktaları olmalı diye düşünüyorum, ki sohbet tek taraflı olarak kalmasın. Oysa hemen her gazeteci sorusunu yönelttiğinde cevaplarla değil, notlarıyla ilgileniyor. Sohbet onu etkilemiyor, yalnızca işi için anlamlı. Aynı şekilde bir sohbet arkadaşı olarak sinema seyircisi de beni sinirlendiriyor, benim hakkımdaki merakımdan ötürü. Kısacası bu tür sohbetler samimi değil, bu da beni küplere bindiriyor. İnsanlar sosyalleşiyorlar, ama karşılıklı, samimi bir ilgi yok; dolaylı bir yolla karşılaşıyorlar.

- Siz samimi bir temas mı istiyorsunuz?

Bana öyle geliyor ki herkes biraz bunu istiyor. Yaptığımız bir çok şeyde büyük bir samimiyetsizlik var, özellikle insan içine çıktığımızda yaptığımız şeylerde, bir sürü saçmalık, boşluk. Şahsen söylemeyi önemli bulduğum bir şey yoksa, bu tür sohbetlere bir anlam veremiyorum. Film yaptığım için de her şeyi eserlerimle söylemeye çalışıyorum.

- Sohbetimizin temelinin bir hayli olumsuz olduğunu mu söylemeye çalışıyorsunuz bana?

Hep böyle olmuştur. Bu konuda yapacak bir şey yok. Hem ne demek öyle olumsuz bir temel? Bir temelimiz yok. Sizin benimle söyleşi yapma dileğiniz, benim de bütün gücümle size direnme dileğim var yalnızca.

- Bunu kuvvetle hissedebiliyorum.

Bakalım sohbetimiz nasıl devam edecek. “Zekice bir cevap istiyorsan, zekice bir soru sor,” diyen Goethe’ydi yanılmıyorsam.

- Sayın Tarkovski, eğer hiçbir ortak yanımız olmadığınızı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Size geldim, çünkü filmlerinizden ötürü kendimi size yakın hissettim. Bu söyleşi benim açımdan sizinle konuşabilmenin bahanesi yalnızca.

İşte bunu bana kanıtlamanız gerekecek.

- Umarım kanıtlayabilirim. Londra’ya sizin için geldim. Buradan bir makale çıkacak olması yalnızca tali bir sonuç, bu sohbetin peşi sıra gelen bir şey.

Anlıyorum, her şeyi birbirine bağlamak istiyorsunuz.

- Her şeyden önce şu var: Sizi görmek benim dileğimdi, isteğimdi. Sonra bunu yapabilmek için bütün o engellerle karşı karşıya kaldım.

Ve maalesef hepsini aştınız. Diğer bütün gazeteciler gibi sizin de bu engellerle tökezleyeceğinizi ummuştum, ama buradasınız.

Dinleyin, filmleriniz beni derinden etkiledi; şeylere bakışınız çok tanıdık, bir kadın olarak kendimi o filmlerde görememem dışında. Kadınlar filmlerinizde kesinlikle geleneksel bir rol oynuyorlar. Erkek dünyası egemen, daha doğrusu yalnızca erkek dünyası var. Erkeklerin bakış açısından kadın gizemli. Sevgi dolu; erkeği seviyor, bütün varoluşu erkekle olan ilşkisi etrafında dönüyor. Kadının kendine ait bir hayatı yok.

Buna pek kafa yormadım; demek istediğim, kadının için dünyasını hiç düşünmedim. Kadının kendine ait bir dünyası olduğunu inkar etmek zor olur, ama bana öyle geliyor ki bu dünya kadının ilgili olduğu erkeğin dünyasına kuvvetle bağlı. Bu bakış açısına göre, tek başına kadın anormalliktir.

Peki tek başına bir adam, bu normal midir?

Tek başına olmayan bir adama göre daha normaldir. İşte bu yüzden kadın filmlerimde ya hiç yok ya da erkeğin gücü üzerinden yaratılıyor. Kadın yalnızca iki filmimde var, Ayna ile Solaris’te. O filmlerde de erkeğe bağlı olduğu belirgin. Kadının böyle bir rolü olduğuna itiraz mı ediyorsunuz?

Söylediğiniz şeyi nasıl kabul edebilirim ki? Ben, kendi adıma, kendimi o rolde göremiyorum.

Birlikte yaşadığınız erkeğin dünyasının, sizin dünyanıza bağlı olması gerektiği sonucuna mı vardınız peki?

Hayır, öyle de değil. Ben kendi dünyamı korurum, o kendi dünyasını korur.

Bu imkânsız. Siz kendi dünyanızı, o kendi dünyasını korursa ortak hiçbir şeyiniz olmaz. İç dünyanın ortak bir dünya haline gelmesi gerekir. Gelmezse eğer, ilişkinin bir geleceği olmaz, umutsuzdur, uyumsuzdur, ölmeye mâhkumdur. Bir kadının eş değiştirmesini tuhaf bulmaya meyilliyim. Mesele kaç eşi olduğu değil, ben ilkeyi düşünüyorum. Mesele şu ki, kadın bu evlilikleri bir hastalık gibi yaşar. Yani önce bir hastalığa düşer, sonra bir başka hastalığa, sonra bir başkasına, vs. Aşk öyle bütün bir duygudur ki, aldığı biçim ne olursa olsun tekrarlanamaz; bütünlüğü yüzünden tekrarlanamaz. Kadın bu duyguyu tekrarlayabilirse ona tümüyle anlamsız gelir. Bu kadın şanssız olmuş olabilir ya da kendi dünyasını korumaya çalışmış, kendi dünyasını daha önemli bulmuş, yabancı bir dünya içinde erimekten korkmuş olabilir. Bu durumda da ciddiye alınmayı bekleyemez ki. Anlıyor musunuz?

Daha önce kendine ait bir dünyası olan bir kadınla tanışmadınız mı hiç?

Böyle bir kadınla ilşki kuramam ki.

Doğru anladıysam eğer, siz bir kadında erimezsiniz, öyle mi?

Hayır, erimem. Buna ihtiyacım yok. Ben bir erkeğim.

Ama sizin içinizde eriyen bir kadına ihtiyacınız var?

Doğal olarak. Kadın kendini korumaya çalışırsa, ilişki soğuk olur.

Ama bu sevgi içinde siz kendinizi koruyorsunuz.

Ben erkeğim. Benim farklı bir doğam var.

Kadın doğasını bildiğiniz gibi bir izlenime mi sahipsiniz?

Sizin gibi, benim de kadın doğası hakkında bir fikrim var.

Ama ben kendimi içerden, bir kadın olarak tanıyorum, çünkü bir kadınım.

İnsanlar kendilerine toz kondurmazlar. Kendi dünyasını korumak isteyen bir kadın beni şaşırtıyor. Bana öyle geliyor ki kadının anlamı, kendini feda etmektir. Kadının büyüklüğü buradadır. Böyle bir kadının önünde saygı ile eğilirim. Böyle vakalar biliyorum.

Dünyada böyle vakaların kıtlığı çekilmiyor pek.

Evet, büyük kadınlar. Kendi dünyasında ısrar edip de, büyüklüğünü kanıtlamış bir tek kadın bilmiyorum. Birini söyleyin.

Karşınızda dilim tutuldu. Yani kadın yalnızca erkeğe duyduğu aşka var olma hakkına sahip, öyle mi?

Ben öyle mi dedim? Kadın-erkek ilişkisi üzerine konuştuk yalnızca. Lafım ağzıma tıkılmadan bir şey ifade etmem de pek mümkün olmadı.

Epey bir şey söylediniz, gayet iyi biliyorsunuz.

Ben sadece, erkek ya da kadın, bir insanın, sevdiğinde kendine ait kapalı bir dünyası olmasının imkânsız olduğunu, bu dünyanın ötekinin dünyası ile karışıp tümüyle farklı bir şeye dönüştüğünü söyledim. Kadını bu ilişkiden azat ederseniz, ilişkiyi bozarsınız. Kadın ayağa kalkamaz, şöyle bir silkinip beş dakika sonra yeni bir hayata başlayamaz. Kadının iç dünyası tümüyle erkeğe karşı beslediği duygulara dayanır. Benim fikrime göre, kadın kesinlikle, mutlaka bu duygulara dayanmalıdır. Kadın, aşkın sembolüdür. Aşk, insanın en büyük hazinesidir, kelimenin hem maddi hem de manevî anlamında. Kadın, hayatın anlamını verir. Mesih’i doğuran bâkire olarak Bâkire Meryem’in bir sevgi sembolü olması tesadüf değildir. Kadınlara bu konudan bahsettiğimde, onur duygusundan laf açılıyor hep, görünüşe bakılırsa bu onur duygusundan yoksun bırakılmak istendiklerinden bahsediyorlar. Benim bakış açıma göre bu kadınlar yalnızca bir erkek-kadın ilişkisinde, erkeğe tamamen kendilerini adamakla onur bulacaklarını anlamıyorlar. Kadın gerçekten severse çetele tutmaz, sizin sorduğunuz gibi sorular sormaz. Sizin neden bahsettiğinizi bile anlamaz.


Neden bir başkasının, özellikle de bir kadının bütün sevgisini istiyorsunuz, merak ediyorum. Neden kendinizi aşka adayıp yapması gereken her neyse yapmayı kadına bırakamıyorsunuz?

Bu da mümkün olabilir tabii. Ben kimseden belli bir davranış göstermesini istemiyorum. Ben yalnızca kadının, bütün manevi benliğini ifade edebilmesi için, içinde bulunduğumuz şu anda kendi dünyasında ısrar etmemesi gerektiğini düşünüyorum.

Kadının bir kişilik olarak var olmayı bırakıp da yalnızca sizin üzerinizden yaşamasından ne bekliyorsunuz? Bu size neyi getiriyor?

Onun iç dünyasını anlayabilir ve kendi dünyamı ona açabilirim. Kadın kendi dünyasında kalırsa birbirimizi hiç tanıyamayız.

Kadının sizin bahsettiğiniz gibi erkeğe kendini tümden adaması, kadın adına büyük tehlike taşıyor. Kadın, erkek üzerinden yaşamayı tercih ederse, eli boş kalma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu eski, çok eski bir hikaye. Çok iyi bildiğim bir hikaye. Ben de aşk içinde eriyip gitmeye zaman zaman epeyce meyilli olurum.

Şükürler olsun. Bununla gurur duyun. ‘Eriyip gitmeyi’ kadından beklediğimi de düşünmeyin. Maalesef ben kendim, bu aşk duygusunu nadiren yaşıyorum. Çok nadir oluyor, olduğunda da insan, kadın ya da erkek o kişiyi kıskanabilir ancak. Bundan bahsetmem, birinin kendisini adamasını beklediğim anlamına gelmiyor. Böyle şeyler istemek imkansızdır. Aşk kaba kuvvetle yürütülemez. Bu yüzden de benim bakış açımın kimseye bir zararı yok.

Aşk ya olur ya olmaz, öyle mi?

Evet, ya olur ya olmaz. Olmazsa hiçbir şey olmaz ve insan yavaş yavaş ölür. Bu benim fikrim. Doğal olarak tarafların kendilerinin sorumlu olduğu, birbirlerinden daha da bağımsızlaştığı, bunun da birbirlerinden daha bir soğumaları, daha bir bencil olmaları anlamına geldiği ilişkiler de var. Belki böylesi daha kolaydır. Bu tür ilişkiler elbette o kadar tehlikeli değil, daha rahat. Ve feminizm düzeyinde bir yerde hareket ediyorlar. Bana göre feminizmin anlamı yalnızca kadınların sosyal haklarını garanti altına almak değil. Gerçi bugün kadının sosyal durumu, eskiden olduğu kadar ağır değil, birkaç yıl içinde de denge sağlanacak.

Tuhaf, çok tuhaf, bundan bahseden kadınlar erkeklerle benzerlikleri üzerinden duruyor, kadın olarak emsalsizliklerini anlamıyorlar. Bu beni hep hayrete düşürmüştür, çünkü kadının iç dünyası erkeğinkinden esasen çok farklıdır. Kadının, özel olması yüzünden erkekten bağımsız var olmayacağına inanıyorum. Erkekten bağımsız varolursa, doğal, organik değildir artık. Toplum içinde kesinlikle bir yer edinebilir; bir erkeğin işini yapabilir, ama bu onu kadın yapar mı? Hayır, asla.

Bazı kadınlar bir erkeğin işini yaparak eşit olabileceklerini düşünüyorlar. Oysa kadının erkekle aynı hakları istemeye ihtiyacı yoktur. Kadın tümüyle erkekten farklıdır. Kadının bir emsalsizliği vardır, onda önemli bir şey, erkekte olmayan temel bir şey vardır. Kadınlar eşit haklar istiyorlar. Ne demek istediklerini anlıyorum; artık kendilerini feda etmek istemiyorlar. Her zaman bastırılmış olduklarını anladılar ve eşit haklara sahip olarak kendilerini özgürleştirebileceklerine inanıyorlar. Kadın ya da erkek herkesin, doğal olarak özgür olmak isterse özgür olduğunu anlamıyorlar. Hepimiz özgür insanlarız, ama özgür ülkede yaşıyor olabileceğimiz için değil. O önemli bir sebep değil. Antik Roma’nın duvarcısı, özgür bir insanın içinde olabilir. İnsan temelde özgürdür. Özgür değilse, bu onun, yalnızca onun hatasıdır. Nihayet sadede gelebildik.

Kadınların dünya olaylarından büyük ölçüde dışlanmış olmaları gerçeğini inkar etmiyorum. Kuşkusuz bu bir haksızlık. Ama kamusal hayata tamamen entegre olursa kadına neler olacağını bilemiyorum henüz. Buna karşı olmadığımı, bunu desteklediğimi vurgulamak isterim, ama kendini orada bulamayacağı yönünde bir izlenimim var. Tatmin olmayacak.

Size katılıyorum. Erkek egemen değerler hakim olduğu sürece, bu dünya bir kadın için zor olacak, kariyerinde erkek değerleriyle yarışmak zorunda olduğu sürece.

Yanılıyorsunuz. Bence parlak kariyeri olan bir kadın kadar sevimsiz bir şey olamaz. Erkek haklarım için korktuğumdan değil, bunu gayri tabii bir şey olarak gördüğüm için. Görmezden gelmesi gereken bir yolu tutan bir kadın modeli bu. Yalnızca erkeğe karşı beslediği yanıltıcı, rekabetçi bir duygu böyle yapmasına sebep oluyor. Peki, neden oluyor bu? Kadın, erkek gibi mi olmak istiyor? Erkeğe, onunkine benzer becerilere sahip olduğunu mu göstermek istiyor? Bir kadının bir erkeğin işini yapabileceğine hiç kuşkum yok. Burada, İngiltere’de bir kadın, mücadelelerle dolu bir yoldan geçerek, büyük bir siyasal kariyere sahip oldu. Bir kadının bir erkeğin işini yapabilmesi özel bir şey değil. Elbette ki yapabilir. Ama bu bir şey kanıtlamıyor.

İnsan M. Thatcher’ı anlayabiliyor. Bir kadının erkek alanında erkek değerlerini benimsemesi şaşırtıcı bir durum değil. Yapabileceği başka bir şey yok. Başka bir seçeneği yok. Sizin ifadenizde beni rahatsız eden şey, kadının gerçek doğası diye bir şey varsaymanız. Kadınlar asırlardır erkek egemen bir dünyada yaşadıklarından, kadın doğasının ne olduğunun, kadınların kadın değerleriyle nasıl bir dünya yaratabileceklerini kestirmek zor.

Afedersiniz, sizin adınız ne?

İrena.

Dinleyin beni, İrena, siz kadın doğanızdan memnun olmadığınızı söylüyorsunuz.

Hayır, beni yanlış anladınız.

Ama hep var olmuş olan, yaratılmış olandan daha farklı bir kadın-erkek ilişkisi olamaz. Çünkü dünyamız iki cinsiyetli, ister beğenin, ister beğenmeyin. Belki başka bir gezegende tek ya da beş cinsiyetli bir dünya vardır, hayatın devamını sağlamak için bu tür bir gruplaşma gerekiyordur. Belki orada fiziksel ve manevi aşk için beş cinsiyet gereklidir. Ama yaşadığımız dünyada iki cinsiyet gerekli. Bir sebepten bunu hep unutuyoruz. Haklardan, koşullardan, bağımlılıktan bahsediyoruz. Bir kadının kadın olduğu, bir erkeğin erkek olduğu gerçeğinden hiç bahsetmiyoruz. Tek itirazınız bunu sevmediğiniz olabilir.

Bence kadınlık bir başka kişiye bağımlı olmakta yatmıyor, bu yüzden de filmlerinizdeki kadın kahramanlarda kendimi bulamıyorum. Bütün o kadınlar erkek gezegeninin etrafında dönen uydular, bir iç dinamizme sahip olmaları bir nebze olsun mümkün değil.

Tuhaf. Moskova’da kadınlardan birçok mektup almıştım, Ayna adlı filmimde, kimsenin erişemeyeğini, kimsenin göremeyeceğini düşündükleri dünyalarını açıp oraya sızmayı başardığımı söylüyorlardı. Belki sizin farklı bir kişilik yapısınız var. Belki kendinizden talepleriniz farklı. Belli ki, Ayna’daki anne gibi değilsiniz. Ayna annem hakkındadır. Kurgu değildir, gerçeğe dayanmaktadır. İçinde kurgusal bir tek bölüm bile yoktur. Belki haklısınız, belki de kendinizi orada göremiyorsunuz.

Temel insanlık durumu ve sizin buna yaklaşımınız, özellikle Stalker ve Solaris’te beni çok etkiledi. İşte bu yüzden buradayım. Solaris’te aşkı resmetme biçiminiz muhteşemdi, incelikliydi. Ama aşk Hari’nin tek gücü ve aynı zamanda onun Aşil topuğu. Sadece aşkı var.

Yani, siz bir Aşil toğuğu istemiyorsunuz. İncitilmez olmak istiyorsunuz.

Kadınlar erkeği hiçbir zaman erkekçe fethedemezler. Kadın bütün sevgisini ortaya koymazsa, erkek-kadın ilişkileri farklı olur.

Evet, farklı olur; farklı olması gerekir. Asırlardır başkaları için yaşamaya yönlendirilmiş, asla kendisi için yaşamamış, başkaları için her zaman kullanıldıktan sonra atılabilir bir kadın olduğunuzu düşünün bir. O yükü hissedebiliyor musunuz?

Bunun bir erkek açısından daha mı kolay olduğunu düşünüyorsunuz?

Değil tabii. İşlerin şimdiki hali, her iki taraf için de zor.

Erkek olmak, kadın olmak kadar zor. Bahsettiğiniz ısdırabın kaynağında başka bir şey var aslında. İnsanın manevi düzeyinin çok düşük olduğu bir toplumda yaşıyoruz. Bugün yatıp uyduğumuzda, ertesi gün kalkamayabileceğimizi biliyoruz. Çılgının biri düğmeye basarsa eğer, bu gezegen üzerinde hayatı silmek için üç bomba yeterli olacaktır. Bunun bilincinde olmadığımız söylenmez, ama sürekli unutuyoruz. Manevi ilgilerimiz o derece maddiyatın kölesi olmuş ki, asla gündeme gelmemesi gereken meselelerle uğraşmamız gerekiyor.

Toplumsal sorunların gelişmesi, bizim çılgın maneviyat karşıtlığımızın bir sonucu. Manen ergin bir kadın, erkekle ilişkisinde köleleştirildiğini ya da aşağılandığınız hiç düşünmeyecektir. Manen ergin bir adam da bir kadından bir şey istediğini hiç düşünmeyecektir. Yalnızca siz, argümanınızın gücüyle beni bu tür cevaplara getirdiniz. Bu tür meselelerden konuşmak bize yabancı olmalı.

Bunlar hakkında konuşuyor olmamız bir şeylerin yolunda gitmediğini gösteriyor. Sorun doğal bir şey olmalı. Fakat kazanılmış ya da kazanılacak kadın hakları, kadınların kendi kendilerini onaylamalarını sağlamayacak. Tam tersine, bundan sonra aşağılanmayı hissedecek. ‘Neden’ diye soracak kendine, ‘erkekten çok farklı bir insan olarak, bir erkeğin hayatını yaşıyorum?’ Bu sorunlar maneviyattan yoksun oluşumuzun işaretleri.

Hayret verici kadınlar, manen hayret verici kadınlar tanıdım. Bu kadınlar kendilerini bu tür sorunlarla sıkmıyorlar, ama öyle bir iç zenginlik, manevi büyüklük, öyle bir moral gücü gösteriyorlar ki, erkeklerin dizlerine kapanması, bundan utanç değil, onur duyması gerekir.

Bakın, işte asıl mesele burada. İlişkilerimizi açıklamaya başladığımızda, çoktan kötü yola girmiş oluyoruz. Buna özlem duymak hoşnutsuzluğumuzun bir belirtisi, adalet arayışı değil. Hoşnutsuzluk ve adalet arayışı da iki farklı kategori, gördüğüm kadarı ile kadınlar bugün korkunç durumdalar. Gerçekten seven bir kadın böyle sorular sormaz. Bunlarla ilgilenmez.

Dünyaya egemen olan erkek değerlerinden bahsediyoruz. Kadın değerlerinin güçlü bir etkisinin olduğu bir toplumda işler böyle kıyametvari bir tehdide varmayabilirdi. Bugün bir kadının Kıyamet’i bilip de, kendini bundan sorumlu ve bununla yakından ilgili hissetmeyip onun yerine kendini tam bir aşk içinde tek bir adam için, hâlâ aşkıyla sımsıcak olan bu adamın gezegeni mahvedeceği düşüncesiyle feda edebileceğini nasıl oluyor da tasavvur edebiliyorsunuz?

Şok edici, şok edici. Ne demek istediğinizi anlıyorum. Ama hayretten ağzım açık kaldı, İrena, bir erkeğin aynı hislerle, aynı kaygılarla dertlenmediğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bu gezegene erkeğin hükmettiğine inanıyorsanız, yanılıyorsunuz.

Kim hükmediyor peki?

O.

Nerede O?

(Yukarıyı işaret eder.) Anlıyor musun? Olayları tartışıyoruz, sebepleri değil. En önemli şeyden bahsediyoruz. İnsan, varoluşunun sebebini bilmeden yaşıyorsa, bu dünyaya hangi sebepten geldiğini, neden bir süre yaşamak zorunda olduğunu bilmeden yaşıyorsa, o zaman dünyanın bugün içinde olduğu hale gelmesi gerekirdi. Aydınlanmadan bu yana, insan, görmezden gelmesi gereken şeylerle uğraşıyor. Maddi şeylere doğru dönmeye başladı. Bilgi açlığı insanı ele geçirdi. Kadınlar erkekler kadar bilgiye aç değildir. Şükürler olsun.

Kadınların başka tür algılara duyarlılığı olabilir.

Evet, kesinlikle. Demek bunu anlamışsınız. Peki sonra ne oldu? İnsan körmüş gibi kendi kendisinin etrafında dönmeye başladı. Elleri dışında dünyayı algılamasına yarayacak bir organı kalmamıştı. Bu dünyaya dair o kadar çok şey algıladık ki, bunun mutluluk ve uyuma varmak için yeterli olacağı düşünülebilir. Ama hayır, tam tersine, ‘dünya hakkında ne kadar çok şey bilirsek’, aslında atalarımızdan o kadar daha az biliyoruz, açıklığı daha fazla yakalamış uzmanlar bunu görüyorlar. Karıştırma kabiliyetimiz var. Körsünüz diyelim, soğuk bir radyatöre dokunduğunuzda, etrafınızdaki dünyanın da soğuk olduğunu düşünürsünüz, kaloriferler yanıyorsa da tam tersini, etrafınızdaki dünyanın sıcak olduğunu. Orası önemli değil, ama bu anlayışın gerçek dünyayla bir ilgisi yoktur; yalnızca dokunma duyusunu ifade eder. Dünyayı algılamamızın kaloriferlerin yanıyor olup olmamasına bağlı olması zavalıca. Dünya hakkında çok şey bildiğimize karar verdik. Oysa hiçbir şey bilmiyoruz. Dünyanın küçük bir kısmına dair belli belirsiz bir kavrayışa sahibiz, ama o da bize genel tabloyu vermiyor, çünkü dünya sonsuz.

Bence insanın varoluşunun pathosu, anlamakta yatmıyor; o insanın entelektüel bir görevi, ama asıl işi değil. İnsanın sorunu, hayatın anlamının bilgisine sahip olarak yaşamak. Dünyayı pragmatik, kâra dönük, avantaj arayan taraftan algılamamız ne kadar ilginç. Durmadan protez üretiyoruz. Bütün teknolojiler buna dayanıyor. Uçakları icat ettik, çünkü at sırtında gitmekten yorulduk. Hayatlarımızı daha hızlı hareket ederek zenginleştirmeyi düşünüyoruz. Bu, çıplak gözle bile görülebilen temel bir hata.

Bilimci amacının keşif yapmak olduğuna inanıyor. Bu hakikatle ilgili pragmatik bir yaklaşım. Sanatçı sanat eseri üretmek için yaşıyor. Herkesin hayatındaki amacı yakalayıp onu yaşaması gerekirken, herkes belli görevlerle yaşıyor, herkes eşitsizliği hissediyor, herkes öbürünü kıskanıyor. Bu zeminde herkes haklı ve eşit haklara sahip; sanatçılar, işçiler, rahipler, çiftçiler, çocuklar, köpekler, erkekler ve kadınlar. Hayatın bu anlamı içimizde gizli kalırsa tökezlemeye başlarız ve hayatın anlamını anlamış olsak ortaya çıkmayacak sorunlar icat ederiz. Bu benim bakışım. En baştan alacak olursak, her şey yerinde kalır. Uygarlığımızın krizi bir orantısızlıktan kaynaklanmıştır. İki kavram arasında uyumsuzluk var; maddi gelişme kavramıyla manevi gelişme kavramı arasında.

Bu Platon’la başlamıştı.

Hayır, çok daha önce. İnsan kendini doğaya ve diğer insanlara karşı korumaya başladığında başladı. Toplumumuz bu kırık fay üzerine gelişti. İnsanlar sevgiyle, dostlukla, manevi bir temas ihtiyacı ile değil, yarar sağlama itkisiyle birbirleri ile ilişki kuruyorlar. Ayakta kalmak için, doğal olarak. Ama ben insan her durumda ayakta kalabilirdi diye düşünüyorum, çünkü insan, hayvan değil. İnsanın doğayla uyum içinde yaşadığı ve hayret verici şeyler yarattığı örnekler biliyoruz. Örneğin Sanskrit dilinde belgelenmiş o Doğu kültürleri, maddi dünya ile manevi dünya arasında bir denge kurmayı başarabilmişlerdir. Hâlâ bu kültürlerin izlerini taşıyoruz, bize uygarlığın bir zamanlar farklı, gerçeğe daha yakın bir yol aldığını anlatıyorlar. Bu uygarlıkların neden silinip gittiği sorulabilir. Öyle görünüyor ki başka kültürler onlara paralel gelişti, birbirlerine karşı birtakım düşmanca duygular beslemeye başladılar ve bu uygarlıklar kendi kavramlarını geliştirme imkanı bulamadılar. Yine de bunun tam sebepleri bilinmiyor.

Her halukarda insanın bu dünyaya manen yükselmek amacıyla geldiğini, kötülük dediğimiz şeyi yenmek, kaynağı egotizmde yatan kötülüğü yenmek için geldiğini anlaması lazım. Egotizm, insanın kendi kendisini sevmesinin, sevgi kavramına dair hatalı bir kavrayışı olmasının bir semptomudur. Her şeyin deforma olmasınn kaynağı budur. Bilimimizin budalalığı, hataları ve yıkıcı sonuçları, kadınların doğru zamanlarda iktidarı almamalarının değil, insanın manen yüksek seviyeye çıkamamış olmasının sonucudur. İnsanlık manevi değerler doğrultusunda ilerleseydi, bir enerji kaynağı değil manevi bir kaynak arayışına girseydi, o zaman bu konuştuğumuz hiçbir şey gündemimizde olmayacaktı. O zaman insan manevi bir sürecin denetiminde uyum içinde gelişecekti. Manevi sürecin entelektüel süreç gibi böyle bir tek taraflılık yaratabileceğini sanmıyorum. Maneviyat, uyum kavramını içerir zaten. Ne kadar haklı olursanız olsun, başka her şey ikincil önemdedir. Filmlerimde kendinizi göremiyorsanız bu benim yanlış olduğumu kanıtlamaz. Ben resmetmek istediğim kadınlar hakkındaki gerçeği söyledim. Siz beğenmeyebilirsiniz. Yoksa kadınları toplumsal gerçekçi bir anlamda mı resmetmemi izterdiniz?

Bana karşı önyargılısınız.

Yo, yanılıyorsunuz, siz benim hakkımda önyargılısınız. Bence birlikte yaşadığınız erkeğe ‘neden bu kadar aptalsın?’ diye sormalısınız. Sorunun böyle sorulması gerekir.



şiirsel sinema - andrey tarkovski