— Sadece zenginler mi iyi yaşarlar? Namuslu insanlar, fakirken de iyi bir hayat sürebilirler. — Hımm... Belki haklısın. Fakat şu da var ki Liza, insan, mutluluğunu pek görmez, nedense hayatın hep üzüntüleri, sıkıntıları görünür ona. Fakat bir an olsun gerçeği görebilsek, aslında mutlu olacak birçok nedenin olduğunu görürüz. Bence mutluluk; her şeyin yolunda gittiği, kocanın seni çok sevdiği, koruduğu, bir an bile ayrı kalmak istemediği bir ailede vardır. Sıkıntılı günleri olsa bile, karı-koca mutludurlar. Sıkıntı çekmeyen insan yoktur zaten. Eğer evlenirsen bir gün, bunu sen de anlarsın... Bir de sevdiğin bir adamla evlenirsen, evliliğinin ilk yılları rüya gibi geçer. Birbirini seven karı-koca arasındaki kavgalar, her zaman tatlıya bağlanır. Hatta bazı kadınlar, kocalarını sevdikleri ölçüde, çok kavga ederler. Ben tanıdım böyle birisini. Kocasına, "Seni sevdiğimden kavga ediyorum, yanlış anlama sakın," derdi. İnsanın sevdiği kişiye eziyet ettiğini hiç duymuş muydun? Kadınlardan daha çok çıkar böyle tipler. Eziyet ederken, "Bu sıkıntıya katlansın ki, ben onu birazdan sevip okşayacağım," diye düşünürler. Evin tüm neşesi bu kadınlardır. İnan bana, çok namuslu, huzur ve mutluluk dolu bir hayattır bu... Bunun yanında çok kıskanç kadınlar da vardır. Böyle bir kadını da tanıdım. Kocası dışarı çıktığı an hemen bir merak sarar onu, "acaba nereye, hangi kadına gitti" diye. Sonra da kocasının peşine düşüp gizli gizli takip eder. Yaptığının hiç de hoş bir davranış olmadığını kendisi de bildiği halde, kendisini durduramı- yordu. Bütün bunları yapmasının nedeni, kocasını çok sevmesiydi. Kavgalardan sonraki barışmalar, (affederek ya da özür dileyerek farketmez) tadılacak en güzel hazdır. Öylesine mutlu eder ki karı-kocayı bu durum, sanki yeni tanışmış ya da evlenmiş gibi hissederler kendilerini. En önemli noktalardan biri de şudur ki, kan-kocanın sevişmelerinden hiç kimsenin haberi olmamalı, bu konular kimseye anlatılmamalıdır. Sıkıntılarını öz annelerinden bile gizlemeli, aralarında hakem olmasını istememelidir-ler. Karı-kocanın en iyi hakemi ancak kendileri olabilir. Aşkın bir kutsallığı vardır, bunu sarsmamak için tüm yabancı bakışlardan sakınmak gerekir. Böylece aşkın kutsallığı daha da artacak ve tam anlamıyla mutluluk yaşanacaktır. Sonuçta karı-koca arasındaki saygı da pekişecektir; evliliğin temeli de saygıdır zaten. Eğer severek ev- lenmişlerse, bunu neden söndürsünler ki?.. Aşkın devamının bir yolu yok mudur? Ben, olmadığını zannetmiyorum. Adam, çok onurlu ve iyi bir insansa aşkını tüketmez. Evliliğin ilk yıllarında yaşanan ateşli aşk, yerini güçlü bir sevgiye bırakacaktır elbette. Zaman geçtikçe karı-koca arasındaki ilişki daha da kuvvetlenir, her şeylerini beraber ve birbirlerine danışarak yaparlar. Bir de çocukları oldu mu, en kötü günleri bile mutlu geçer onların. Yeter ki sevgilerinde ve güvenlerinde azalma olmasın. Çocuklar için çalışmak, fedak‹rlıkta bulunmak da büyük bir zevktir. Gelecekte de bütün bu yapılanlar için çocuklar sana sevgi duyacaklardır. Yani gelecek için sevgi yatırımında bulunuyorsun sen. Çocuklar büyüdükçe seni kendilerine örnek ve yaslanacakları bir kuvvet olarak görürler. Sonra, şunu da hissedersin ki, öldüğünde senin duyguların ve fikirlerinle beraber olacaklardır onlar. Çünkü kendilerine seni örnek almışlardır. Çocuk sahibi olmak, gerçekten de kutsal bir görevdir. Anne ile babayı birbirine yaklaştıran en önemli unsurlardandır. Bazıları da çocuk yetiştirmenin zor olduğunu söyler. Bence böylesine kutsal bir göreve laf söylenmemeli Liza! Küçük çocukları sever misin? Ben bayılırım. Düşünsene; küçücük, pembe yanaklı bir oğlun var ve memeni emip duruyor. Erkeklerden hiçbirinin, kucağında çocuk olan bir kadına kötü gözle bakacağım zannetmiyorum. Pembe yanaklı bebek oynadıkça, minicik ellerini, ayaklarını hareket ettirdikçe insanın gülesi gelir. Bir de insana uzun uzun, her şeyden anlar gibi bakmaları vardır. Meme emerken elleriyle sıkar, Kendince bazı oyunlar oynar. Babası yanlarına geldiğinde meme emmeyi bırakır, başını arkaya atarak babasına güler" gülecek bir şey varmış gibi... Sonra doğrularak tekrar meme emmeye devam eder. Dişleri çıktığında ise annesinin memesini ısırır, sonra da "Bak, nasıl ısırdım?" der gibi bir bakış fırlatır. Çocuk, bir ailenin mutluluk kaynağıdır- Hayır, hayır Liza! İnsan, ancak yaşamı öğrendikten sonra başkalarını eleştirebilir. dostoyevski - yeraltından notlar
Posted in
|
0
Comments »
... Bütün bu yaşananların üzerinden çok fazla zaman geçti; ama hala ruhumdaki izleri silinmedi. Geçmişe dair birçok anı üşüşüyor zihnime ama... Ama, bu kadarı yeterlidir diye düşünüyorum. Öyle sanıyorum ki, bu notları yazmakla da büyük hata işledim. En azından bu hikayeyi yazarken, büyük bir utanç duydum. Bu durumda benim yaptığım edebiyat değil, sadece günahının bedelini ödemek. Daracık dünyamda, insanlardan kopuk, manevi olarak çürümüş, yeraltında kinimle başbaşa nasıl boğuştuğumu anlatmak pek de hoş olmasa gerek. Üstelik romanların bir kahramanı olur, bense bir kahramanın taşımaması gereken tüm özellikleri taşıyorum. Bizim gibi insanları anlamanın en kolay yolu budur. Bizler, yaşama yabancılaşmış, zorla yürüyen insanlar olduğumuzdan dolayı bu yazdıklarım etkili olacaktır. Üstelik gerçek hayata öylesine yabancılaşmışız ki, adını bile duymak istemeyiz. Bunda da o kadar ileri gideriz ki, gerçek hayatı ancak kitaplardan öğrenebileceğimize inanırız. Peki ama, neden bazen olmadık hareketler yapıp, aptalca arzular peşinde koştururuz? Bunun nedenini biz bile bilmiyoruz. Üstelik, bu olmadık isteklerimiz gerçekleştiğinde en çok zararı görecek olan da bizizdir. Sırf denemek için içimizden birinin bağlarını çözüp, esaretini kaldırarak özgürlüğe kavuştursanız bile, o yine esaret altına girmek isteyecektir. Eminim ki, bu yazdıklarımı okuduğunuzda kızgınlıktan ayaklarmızı yerlere vuracak ve: — Siz, kendi rezil hayatınızdan, kendi yeraltınız-dan bahsedin. Hepimizi karıştırmayın bu işe! diye bağıracaksınız. Hepinizi bu işin içine katarak kendimi kurtarmaya çalışıyorum. Ben, sizlerin yarım yamalak bıraktığı şeyleri sonuna kadar götürdüm. Sizler, korkaklığınıza "ölçülü davranış" kılıfını geçirip, onunla teselli buluyorsunuz. Şu halde, sizlerden daha gerçek bir hayat sürüyorum ben. Şöyle bir düşünün bakalım, bizler "canlı"nın nerede olduğunu, nasıl bir şey olduğunu, nasıl ifade edildiğini bile bilmiyoruz. Kitaplarımızı elimizden alsalar, öylece ortada kalakalacağız. Sonra da kimi sevip kime kızacağımızı, kimden uzaklaşıp kime yaklaşacağımızı, hiçbir şeyi bilemeyiz. Etiyle, kemiğiyle gerçek bir insan olmak, bizim için o kadar zordur ki!.. Utanıyor, ayıp kabul ediyoruz bunu. "Ortalama insan" denebilecek, belirsiz bir tip olmaya çalışıyoruz. Gerçekte, bizlerin yaşadığını söylemek pek mümkün değil, uzun bir zamandan beri canlı olmayan babalardan meydana geliyoruz ve bunu zamanla sevmeye de başlıyoruz. Öyle ki, eğer başarabilsek, düşüncelerden doğmayı bile kabul ederiz. Bu kadar yeter artık. Bir daha "Yeraltı"ndan bir şey yazmayı düşünmüyorum. ... dostoyevski - yeraltından notlar
Posted in
|
0
Comments »
... Olay dünyanın yok olmak üzere bulunduğu bir zamanda başlıyor, yeryüzünde hayat kalmamıştır. Bomboş dünyada henüz sağ, belki de ölüp dirilmiş, iki kişi karşılaşıyor ve birbirlerini tanıyorlar. Bunlardan birincisi Adem'dir, öteki sonuncu insandır ki adı bile yok, bir çeşit canlı makine, bir robot, kimliği boynuna asılı bir madalyaya yazılmış, W.W. 347-926. Birbirlerinden bu kadar ayrı iki yaratık, biri Tanrının elinden çıkmış mükemmel insan, öteki bilim ve toplumun iradesiye bir numara, bir atom haline getirilmiş makine adam, sessizce bakışıyorlar. Biri neredeyse melek, öteki hemen hemen makine. Evvela ne diyeceklerini bilemiyorlar, birbirlerine şüphe ile, kızgınlıkla bakıyorlar. Biri insan tarihinin başlangıcını, öteki sonunu temsil ediyor. Faka kendilerini birbirlerinden o kadar uzak, o kadar yabancı, o kadar zıt duyuyorlar ki söze nerede başlayacaklarını bilemiyorlar. Unamuno için korkunç facia burada başlamaktadır. İlk insan sonuncu torununa ne diyeceğini bilemiyor. Birden bu iki dilsiz arasında kıllı bir dev peyda oluyor. Bu maymunların Tanrısı, insanların dostu Hanuman'dır. Onların susuşlarına, bir şey dememelerine kızıyor. İkisi de davalarını açıklamadılar. Hanuman, melek Ariel ile şeytan Belfegor'u muavin olarak yanına almıştır, davayı o görecektir. Adem söze başlamak zorundadır. Belinde bir aslan postu, gövdesi çıplak, ihtiyar Adem, soysuzlaşmaya uğramış torununun torununu suçlu görmek istediğini fakat kendi işlediği ilk suçun verdiği vicdan azabı ile bunu yapamadığını söyleyerek diyor ki: - Bilmem, öğrenmek isteğine, merakına kapılarak kendimi Tanrıya benzetmek hevesine düştüğüm zaman bunda, sulbumdan gelecek olanların bilim diyecekleri şeyin, ve özellikle Tanrının yerini almak çılgınlığının tohumu bulunduğunu bilmiyordum. Akıllarını kaçıran torunlarım, insanı tanrılaştırmak denemesine giriştikleri içindir ki çok insani olan inkara saptılar, insanın gerçek ve kesin düşüşüne sebep oldular. Onun için şu insanlıktan çıkmış biçimsiz şeyden hınç almaya hakkım yok. Ariel itiraz etti: - Adem, unutuyorsun ki işlediğin günahın kuşağına kaybettirdiklerinin büyük bir kısmı, Tanrının kurbanı ile kendisine geri verildi. Bu bakımdan onları suçlandırmak ve mahkum etmek hakkına sahip bulunuyorsun. Belfegor sırıtarak dedi ki: - Hayır, Tanrı insana ilk mükemmeliğini, haysiyet ve vakarını vermeyi başaramadı. Hatta Oğul'unu gönderirkten sonra da Adem soyu belini doğrultamadı, zayıf kaldı. Kan ve gurur gözlerini bürümüştü. Akıl ve hikmeti, kudret ve kuvveti elde edebilmek için kendi kendine çabalaması, uğraşıp didinmesi gerekti.Tanrı onlara lanet etmişti, cezalandırmıştı, İblise terke etmişti, o zaman insanlar bizi yardıma çağırdılar. Hikayenin üst tarafını son binlerce yılı tarihinde okuyabilirsiniz. Biz, şeytanlar, öcümüzü aldık. Bizim eserimiz olan son insanın da savunmasını üzerime almaya hazırım. O zaman W.W. 347-926 konuştu: - Bütün bu kekeledikleriniz yaban, eski, anlaşılmaz ve boş bir dille söylenmiş şeylerdir. Bizim için Tanr, günah, bağışlanmak, iyilik ve kötülük gibi kelimelerin yüzyıllardan beri birer anlamı yoktur. İnsan dünyanın tek ve gerçek hakimi olmuştur. Gezegenin kaynaklarını işletmekten, varlığını savunmaktan başka düşüncesi de kalmamıştır. Geçmiş devirlerin bütün putlarını, Tanrılarını, bütün eski idealist fasa fisolarını yıkıp attık, hepsi unutulup gittiler. İrade bir hayal, aşk gülünç bir vakit geçirme, fazilet bir kabus, fert bir atom, bir numara ve Tanrı lüzumsuz, saçma bir anlamdan başka bir şey değildirler. Otomatik hayat, kollektif yaşama bütün saçma duyguları, azap verici heyecanları, boş düşünceleri, gülünç acıları, lüzumsuz sevgileri yıkıp götürmüştü. Bütün bu çocuklar, lüzumsuz batıl inançlar kültürün barbar devirlerinde, Eflatunda'dan Dante'ye Milton'dan Kant'a kadar gelen zamanlarda sürüp gitmişti. Ne olursa olsun, içinizden hakkında hüküm verebilecek tek kimse varsa o da Hanuman'dır, benim ilk ceddim olan Adem değil, onu tanıyorum. ... gog - giovanni papini
Posted in
|
0
Comments »
Bombay'da İngilizce yayınlanan Maya isimli bir dergide Aurananda imzalı bir yazı gördüm, ilgilendim. Hintli bir aydın olduğunu sandığım yazar, Amerikalı ya da Avrupalı, Batı toplumlarının, asırlar boyunca en yüksek araştırıcı, eleştirici ve yaratıcı zeka örnekleri verdikleri halde, yıldan yıla gittikçe artan tam ve korkunç bir aptallaşma belirtileri gösterdiklerini ileri sürüyor ve tarafsız bir görüş, derinlere inen bir anlayışla genel düşkünlüğün izlerini tanıtlarını not ettikten sonra bu beklenilmeyen fenomenin başlıca sebeplerini sayıyor. Aurananda'ya göre bunlar şöyle sıralanmaktadır: 1. Hemen yalnız yüksek sosyete rezaletlerini, cinayetleri, garip olayları veren resimli dergiler. Bunlar çoğunlukla, fotoğraflara fikir ve eleştiri tartışmalarını, hem de yüksek ölçüde, feda etmektedirler. 2. Büyük toplumların, işçi ve orta sınıflarını yırtıcı, kanlı olaylar, saçma bir duygululuk, uydurma bir lüks, genel olarak yapmacıklı, iddialı, aptal bir yaşayış gösterileri ile sistemli bit surette mankafa eden sinema. Filmler düşünce yerine görüntüyü getirmek yolunda tehlikeli birer araç oluyor. 3.Ahlak ve fikir değerleri yerine ne yazık ki sadece pazı ve beden değerlerini getirdiği apaçık olan spor. 4.Uyuşturucu maddelerin (afyon, kokain, morfin, eroin ve daha başkaları) bütün sınıflara gittikçe yayılması. Bu yüksek ruh özelliklerini azaltmakta, manyak, nevrastenik düşkün kuşaklar hazırlamaktadır. 5.Gençlerin alkollü ve kışkırtıcı içkilere günden güne rağbet göstermeleri. 6.Dünyayı saran ilkel ve yaban köklü danslar beyinleri sersem etmekte, iradeleri azaltmakta, sağlık için yıkıcı şehvet çılgınlıkları vermektir. Klasik dans bile yüksek fikir çalışmalarına zarar verebilecek bir cinsel uyandırıcı, bir kas dürtücüsüdür. 7.Çoğunluğu kötü olan müzik yayınları ile insanları yorucu, hasta edici hayallere kaptıran, onları okumaktan, olumlu fikir alışverişlerinden, düşüncelerden uzaklaştıran radyo. 8.Devrimizin başlıca üç hakimi görünen gençlere, kadınlara ve işçilere Batı dünyasında bugün gereğinden fazla önem verilmesi. Bunlar insanların sürekli ve derin düşünce imkanlarına en az sahip üç sınıftır. Aurananda, Avrupa ve Amerika hükümetlerinin toplumları mankafalaştıran bu durumla ilgilenmeyişlerine şaşmaktadır. Son yıllarda bu memleketlerde yaptığım gezilerde Maya dergisinin 76. sayısında okuduğum yazıda varılan sonuçların doğru olduğunu gördüm. Ama genç Hintli aydınlar tarafından yayınlanan bu küçük dergiyi Paris ya da New York'ta hiç okuyan var mı? gog - giovanni papini
Posted in
|
0
Comments »
Nerede kaldı ki, gerçekten kendi kendimizi anlıyor muyuz? Asla ve hiçbir şekilde. Şuurumun şu andaki durumunu gözden geçirmek istediğim zaman, ona dikkatimi üzerine çekmiş olmaktan gelen bir şeye, daha önce onda bulunmayan bir şey ekliyorum, yani şeklini değiştiriyorum, büsbütün başka bir hale sokuyorum ve "hal" dediğimiz şey derhal "geçmiş", yani ölü, tutulmaz ve tanınmaz oluyor. "Gelecek" ise henüz ortada yoktur, var değildir ve hesaba katamayız. Kısaca, tutmaya durdurmaya davrandığımız zaman "hal" ölüyor. "Gelecek" daha gelmemiştir ve bu sebepten bilinmiyor. Sonuç şu oluyor ki hiçbir zaman, bir dakika dahi olsun, bilinen ve bölünmüş düşüncemizin içinde ne olduğunu gerçekten anlıyor değiliz. Ve çaresiz olarak bilinmeyen, bilinemeyecek olaylardan varlığımız fikrini çıkartmaya hiçbir hakkımızı olamayacağı açıkça meydandadır. Durmadan ve yıldırım hızıyla değişen şeyde ne karar vardır, ne gerçek; bu sürekli bir geçiştir ve bir madde değildir. Bu itibarla "Cartesien-aksi" vecizemi tekrarlayabilirim: "Düşünmüyorum, demek var değilim" ve Sicilyalı filozofu meşhur ve saf benzeri yerine cesaretle benimkini koyabilirim: "Varlık=Hiçlik" gog - giovanni papini
Posted in
|
0
Comments »
Milletler için olduğu gibi insanlar için de en büyük mesele bağımsızlıktır. Fakat imkanı var mı? Benim olan bana ait gibi görünüyor. Halbuki ben daima bana ait olana aitim. Mülkiyeti tartışma götürmez yegane şey "benlik" olmak icap eder. Fakat işin derinliklerine inecek olursak, kimseye bağımlı olmayan, başlı başına, ayrı ve mutlak bir unsur nerede? Görünsün veya görünmesin, başkaları, iç ve dış alemimizi paylaşırlar. Kurtulmanın çaresi yoktur. Tam bir inzivada bile, dağın ancak bir zerresi, denizin bir damlası olduğumu dehşetle hissediyorum. Kafama ve etime ölülerin mirası hakim, düşüncem ölülere ve dirilere borçlu, hareket tarzım, irademe rağmen, tanımadığım veya hoşgördüğüm varlıkların tesiri altında. Ne biliyorsam başkalarından öğrendim. Her kullandığım şey başkalarının eseridir. Satın mı aldım? Ne çıkar? İşçi, esnaf, sanatkar olmasa, "Caliban"dan veya "Robinson"dan daha çıplak kalırdım. Bir yere gitmek istesem, başkalarını yaptığı, başklarının ürettiği makinelere ihtiyacım var. Benim meydana getiremediğim bir dille konuşmaya mecburum ve benden evvel gelmiş olanlar, haberim olmadan bana zevklerini, duygularını ve peşin hükümlerini kabul ettirmişlerdir. Benliğimi parça parça sökecek olsam, onda hep dışarıdan gelmiş parçalar ve kırıntılar buluyorum. Her birinin üzerine kaynağını gösteren etiketini koyabilirim. Şu, annemden, bu ilk dostumdan, ötekisi Rousseau veya Stirner'dan bana geçmişti. Bütün bu aldıklarımın bir bilançosunu yapacak olsam, benliğim boş bir şekil, içinde tek reel şey bulunmayan bir kelimeden ibaret kalıyor. Bir sınıfa, bir millete, bir ırka aitim ve ne yaparsam yapayım, kendim çizmediğim bu sınırlardan kurtulmaya muvaffak olamayacağım. Her fikir bir akisten, her hareket bir çalmadan başka şey değil. İnsanları yanımdan kovabilirim, fakat çoğu, tek başına kaldığım halde, görünmeden, bende yaşamakta devam ediyor. Uşaklarım varsa, onlara katlanmak, boyun eğmek zorundayım; dostlarım varsa hoş görmeye, hizmet etmeye mecburum; paraya gelince, bakmak, çoğaltmak, korumak lazım. İktidar kölelikle eştir. Hakikatte hiçbir şey benim değil. Bir parça duyduğum zevki, artık mevcut olmayan veya ömrümde görmediğim insanların ilhamına borçluyum. Hal şu ki, ne aldığımı biliyorum ne de verdiğimden haberim var. Bir düzine milyar kadar toplamaya muvaffak oldum. Milyonlarca insan benim için çalışmasa, milyonlarca insan satacağım şeylere ihtiyaç duymasa ve milyonlarca adam dünya ekonomisinin üzerine kurulduğu kaideleri makineleri, formülleri bulmasaydı bunu yapabilir miydim? Kendi kendime kalsam, köpek leşleri ile köklerden başka yiyecek bulamayan vahşiden gayrı ne olabilirdim? Kimsenin doğurmadığı, benden başkasının katılmadığıııı, mutlak surette benim diyebileceğim, bağımsız ve gizli çekirdek nerede? Sahiden bir borç yığını, dev bir cüssenin esiri bir zerreden gayri bir şey değil miyim? Ve sahiden kendimizin zannettiğimiz yegane şey "benlik" bütün öteki şeyler gibi, gururumuzun basit bir yansıması, bir kuruntusu mudur? gog - giovanni papini
Posted in
|
0
Comments »
Harikuladenin ulviyeti artıklarını yavaş yavaş ortadan kaldırmış modern uygarlık, farkına varmadan "kendine taparlık"ı uygulamaya başladı. Spor bedene tapmaktır, ilim muhabbeti, Tanrıya atfedilen "ilm-i kül"ü bir nevi benimsemektir ve makinenin üstünlüğünü tanımak da Tanrının her şeye kadir oluşuna karşı gelmektir. Mükemmel varlığa mahsus zannedilen her şey, gittikçe bütün fanilerin basit birer ayrıcalığı oluyor. gog - giovanni papini
Posted in
|
0
Comments »
Elbette ki sıcak olacak, elbette ki yanacağız, elbette ki bizden doğacak güneş, elbette ki içli bir türkü gibi yaşayacağız hayatı. Yürüyünce de durunca da bir endamımız olacak. Gülümsediğimizde bağları çözülecek kargaşanın. Bakın biz gülümsüyoruz. Kimsede karşılığı yoktur bu tebessümün. Dillerimiz söylediğinde, her söylenmiş sözün arkasında duran bir yürek bulacaklar. Kızlarımız delikanlılarımız göğe koşar gibi, gök kuşağı kuşanır gibi yaşayacaklar. Dünya bu coğrafyada sükûn buldu. İnsanı ilk gören, ilk insan dokunuşunu hisseden, ilk kez insansı lezzetle haşr olan bir coğrafyadan bahsetmek, bu coğrafyanın üzerinde yaşayanlardan söz açmak dikkat ve rikkat isteyen bir terennümdür. Burası peygamberler atası İbrahim'in yürüyüşe geçtiği, adalet ve erdemle örülen kozadan yeryüzüne yayılan esenlik bildirisini dalgalandırdığı ilk kale! Bakışlarımızın keskinliği sonsuz toprakları tarayışımızdaki zerafetle kaimdir. Bak şurası ilk evimiz ne kadar da mütevazi ne kadar da insan: Kabe! Orada kan damarlarımızdan çekile çekile yürüdüğümüz çöl… Asla ağlamadık Yemen burçları selamladığında bizi. Çünkü gözyaşlarımızı doğacak çocuklarımızın kundaklarına gömdük. Çünkü biz itiraz diliyle konuşuyoruz. Asla ağlamadık, düşmesin diye merhametin sancağı; Kafkas eteklerinde ayazın kamçısı yaladığında alnımızı. Çünkü gözyaşlarımızı yavuklumuzun koynunda emanet bildik. Yüreği öpülesi binlerce savaşçımız kahrın, ihanetin ve zulmün kol gezdiği neresi varsa orada karşıladı karanlığın bekçilerini. Böyledir, kimsenin ele geçiremediği devrimci ruhumuz. Elbette ki sıcak duracağız! Atamız İbrahim'in süreği şerefli bir milletiz biz. Rengarenk insanlık; ortak zaman, mekan, tarih, coğrafya, dil ve kültür evreni ile Beyt'ül Atik'te onurlu bir gelecek için yemin vermiş bir topluluğuz. Binlerce yıllık dünya zamanında, durduğumuz, duraksadığımız ve hatta yenildiğimiz bir sürecin içinden geçiyor olabiliriz. Üzerimizde nice soysuz hesaplar yapılıyor, birbirimize kem gözle bakmak için her türlü uğraşı veriliyor olabilir. Kendilerini dünyanın efendisi olarak kodlayanlar, bizler için yalnızca bir soluklanma anından başka bir değeri olmayan dünyayı kendilerinin cennet tasarımları için biçilmiş kaftan olarak görebilirler. Lüks ve şatafat içindeki yaşamlarını daha da üst düzeye çıkarabilmek adına, plan üstüne planlar, tuzak üstüne tuzaklar kuruyor olabilirler. Ama asla fark edemedikleri ve bilmedikleri bir şey var. Biz, geleceğin şafağını hazırlayanlar, iman ettik ki " Onlar tuzak kuruyor, Allah'ta tuzak kuruyor!" Doymak bilmez iştihalarının gelip dayandığı son nokta, içinde boğulacakları kocaman bir boşluk olacak. Bu, kendini sürekli kirleten, iğrençleştiren uygarlık, insanın geleceğine hiçbir katkıda bulunamaz, kaostan başka! Coğrafyamızda işledikleri cinayetler, yüreğimizdeki hıncı büyütmekten, bizleri daha sahici bir duruşa yöneltmekten, yüreğimizdeki hilali daha bir görkemli yapmaktan başka bir sonucu olamayacak. Bir gün mutlaka bir gün, bu tamahkar katillerle bir arada yaşamaya, bu, kendi çıkarından başka bir imanı olmayan ifritlerle aynı havayı solumaya isyan ederek harekete geçecek vicdanı olan herkes. Tarihin sonunu ilan eden şeytan uygarlığı gerçekte kendi kazdığı çukura doğru yuvarlanmak için kendi zirvesine ulaştı. İçimizde dalga dalga yayılan öfkeyi ve bu öfkenin nelere kadir olduğunu çok iyi biliyorlar. Olağanüstü çabayla yürüttükleri enformatik saldırganlıkla kemale ermiş uygarlıklarının albenisini çocuklarımızın önüne sürüyorlar. Tıpkı bir Samoa yerlisinin dediği gibi; " Beyaz adam bize ışık getirdiğini söylüyor. Elinde mum varmış. Beyaz adam, elinde mum tutup, kendisi karanlıkta olan biridir. Mumu gösteriyor, ancak amacı bizi kendi karanlığına çekmek!" Yeryüzünde tarih boyunca sürmüş bütün savaşlarda ölen insandan daha çok insanı bu uygarlık katletti. Yalnızca birinci ve ikinci dünya savaşında 55 milyona yakın insan bu katiller tarafından doğrandı. Kendilerini evrensel barışın havarileri, insan haklarının koruyucuları olarak lanse eden şeytan medeniyeti, muhteşem çöküşünün miladına geldi dayandı. Çok sıcak duracağız. Çok tedirgin bakacağız. Çünkü yeni bir tarih şafağına doğru akıyoruz. Bilgelik ve esenlik şafağına doğru. Bütün teorilerin, çözümlemelerin, istatistiklerin, bütün kurguların ve kurmacaların kaybolup gittiği bir ışığa doğru… Geri çekilmiş bir medeniyetin çocukları yeniden ve daha görkemli yürüyüşlerine hazırlanıyor. Bu sancı, dünyayı kasıp kavuruyor, kaos kendi yaratıcılarını yutarak tarihin çöplüğüne doğru yol alıyor. Çekildik, vuruşa vuruşa çekildik, ama gözlerimiz keskin, damarlarımızda kan devingen. Neden çekildiğimiz, nasıl geri döneceğimizi öğretti bize. Kafir kılıcı altında Endülüs'ü terk eden şairin çığlığı hayata çağırıyor bizi: "Ey kulları hakkın; kardeşsiniz, kardeş!" Ve biz de tüm küresel şarlatanlara inat cevap veriyoruz Cemil Meriç'in diliyle; " Yobaz biziz En güzel tarafımızla biz. Akıl devlerin değil, cücelerin silahı. İnanç asildir. Medeniyetler inancın eseri. Akıl mühendisleri yaratır, inanç kahramanları…" ferhat kalender
Posted in
|
0
Comments »
- El Öpmek?.. (Hayretle) Niçin? İstersen konuşalım. Lakin sözden ne çıkar! Şimdiye kadar, kimbilir kaç hayvan yükü kitap okudun; ne anladın? Hiç, değil mi? İnsanların bildiği nedir? Zevk ve bencilliklerinin ihtiyacı olan sanayi ile ilgili bulunanları "bir şey"dir; lakin hak ve hakikat konusunda ne bilirler? Hiç! Akıl orantıları ile hakkı itiraf mümkündür; fakat bilmek, anlamak mümkün mü? Ne konuşalım? Harfleri bir araya getirmekle hikmet noktası bilinir mi? ... Bu olgun kişilerin benzetmelerine ve bu alimlerin fikirlerindeki tazeliğe ne buyurursunuz? İşte varlıkların gerçek yüzüne göre insanların ilmi, Tantan'ın keşfinin bir benzeri oluyor ve sonuna kadar da böyle olacaktır. Zira insanların gözü, gerçekleri görmekte arpacık soğanı kıymet ve durumundadır, dedi. ... Ben öyle bir fakirim yani Rabbinin ihsanına sonsuz bir ihtiyaç içinde bulunmaktayım ki, neyim varsa hepsi senindir. Ben ise sadece bir "hiç"im. Hz. Peygamber'in "El Fakru fahri" yani "Allah'a muhtaç olduğumu bilmek benim en büyük iftiharımdır" buyurması, Cenab-ı Hakk'ın tek olduğuna en büyük delildir. ... -Azizim! İnsanlar mantığı, ne dediklerini ayırt etmek için, her dediklerini mantığa uydurmak için icar etmişler. ... Mecliste bulunanlardan bazıları şu şekilde cevaplar verdiler: Cenab-ı Halil İbrahim Peygamber (A.S.): Saadet çalışmak, kazanmak ve kazancını başkaları ile paylaşmaktadır. Cenab-ı Kelim Musa Peygamber (A.S.): Saadet nefsini, Firavun gibi insanın başına bel olan aşırı isteklerden kurtarmaktadır. Konfiçyüs: Saadet, bir tencere pirinç pilavına bütün lezzetleri sığdırmaktadır. Eflatun: Saadet, daima yücelikleri düşünmektedir. Aristo. Mantık! İşte saadet. Zerdüşt: Saadet, karanlıkta kalmamaktadır. Brahma: Saadet mi? Herkesin zannı ne ise onun aksidir. Cenab-ı Mesih İsa Peygamber (A.S.): Saadet, geçmişi unutmak, hali hoş görmek ve geleceği düşünmemekle mümkündür. Hz. Lokman: İnsanlar bu kelimeyi, arzu edip de elde edemedikleri bütün şeyleri bir kelime ile ifade etmek için icat etmişlerdir. Hızır: Saadet, bitip tükenmek bilmeyen arzuların girmediği gönüllerde bazen kabarıveren bir hayalettir. Bu sözler üzerine Buda, öfke ile ayağa kalktı: - Ey Beşeriyet! Saadet, yok olmanın güzel isimlerinden biridir. Nirvana! Ey Beşeriyet, Nirvana! Beşeriyet bitkin bir halde yere düştü ve - Ooofff! Hangisi, hangisi diye mırıldandı. O vakit Reis ayağa kalktı: - Ey Beşeriyet! Saadet, hayatı olduğu gibi kabul etmek, yüklediği yüklere razı olmak ve hayatın iyiye gitmesi için gayret göstermektir, dedi. Beşeriyet ayağa kalktı ve: -Ey alemlerin kendisi ile iftihar ettiği son Peygamber Hz. Rasulallah! Beşeriyetin dertlerini anlayan ve ilacını bulan yalnız Sensin, dedi. ... Ben, ben mi akıl dengesinden mahrum imişim? Behey divane! Sen aptallar, alıklar gibi şu hayat faciasının karşısında ezilip kalırken, ben aşkın ne olduğunu, ikilik yok iken bir kimsenin kendi kendini nasıl sevebildiğinni düşünüyordum. Düşünüyordum ki, ben, sen, hava,taş, demir hep bir şey iken neden demir ağlamıyor, taş çıldırmıyor, hava yalvarmıyor da insan... (garip bir kahkaha kopararak) işte insan sizin gibi delilerle dost olursa ne düşüneceğini bilemez oluyor. Demir ağlamaz dedim. Kim demiş? Demirle şu kadının ne farkı var? Şu halde ağlayan kim, ağlamayan kim? (Sami'nin kolununu tutup bükerek) Bak! Şu kolunu ben büktüm. Lakin senden başka olmasa kolunu kim bükerdi? Halbuki bükülüyor. Niçin! Bu "niçin"e cevap yok.Neden aşk var? Neden sefalet var? Neden zevk vaar? Neden kahrolma var? Niçin, niçin? Cevap yok, değil mi? On beş yaşında bir kız, yirmi yaşında bir delikanlı... Pekala, delikanlı bu kızı alsın, mesut olsunlar. Lakin hayır. oğlan attan düşer, kız çıldırır... Niçin? Yine cevap yok. Şimdi bu ihtiyar kadın niye yaşıyor? Benim de hayatımda ne zevk var? Hiç! Böyle iken delikanlı ölür, kız çıldırır; ben ve ihtiyar kadın yaşarız. Asıl garibi neresinde biliyor musun? Bunun niye böyle olduğunu bilen yok, yok, yok. Bu ihtiyar kadına acıyorsun, bana acımıyorsun. Onun kızı çıldırmış, pekala. Ama benim ruhum, benim kainatım, benim ... çıldırdı. Lakin insan gözü zevkin de, sıkıntının da en aşağısını görür. Oohh! Beni nereden buldunuz? Ben ki, şu varlıktaki tezat farklarını yok etmek üzere idim. Beni niye çevirdiniz? Beni neden yine "niçin"li bir aleme indirdiniz? Oohh! Niçinsiz bir varlık!.. Şu halde seninle çıldırmış kızın, benimle şu taş parçasının ne farkı var? Niçinsiz varlık! a'mak-ı hayal - filibeli ahmed hilmi
Posted in
|
0
Comments »
-tamamı-
oğuz atay - tutunamayanlar
Posted in
|
0
Comments »
... Çiçeği alan kızın yüzündeki sevinçi Mavi'nin muhayyilesinde yıllar önce yaşadığı bir olayı getirip bıraktı yine. Ne zaman aklına gelse mahcubiyet duyardı bundan. Bir gün caddede yürürken çiçekçinin önünde durmuş ve eşine çiçek almıştı. Eşi çiçeklere çok sevinmişti, ancak beş on dakika sonra basit bir meseleden dolayı şiddetli bir kavgaya tutulmuşlardı. Dr. Mavi'ye göre haksızlıktı bu, bunu hiç haketmemişti. Ne ummuş ne bulmuştu. Daha sonra kare kare çiçek alma sahnesine dönmüş ve kendine çok şaşırmıştı. Çiçeği eşi için almamıştı. Evet evet, yanlış duymadınız. Kendi benliği için almıştı. Çiçek alırken hayalinde canlanan sahne bunu ele veriyordu. Amacı eşini sevindirmek değildi. Tam tamına hayalinde şu imge vardı o an: Çiçeği veriyor, eşi çok seviniyor ve Mavi'ye bir kere daha hayran oluyor. Bana çiçek alan bir kocam var diye düşünüyor ve eşini kutsuyor. Ne kadar utanmıştı kendinden. İnsan benliği tüm iyi eylemleri kendine mal etmek istiyordu. Bu olay, birkaç ay zihnini meşgul etmişti. Sonraları olayın aslında şöyle geliştiği sonucuna varmıştı: "Çiçekleri gördüğümde içimde eşime çiçek alma arzusu uyandı. Yaratıcı, eşime rahmetini ve şefkatini beni vesile kılarak hissettirmek istedi ve içimde çiçek alma arzusunu, meylini yarattı. Bana düşen, sadece bir vesilelikti. Yaratıcı tarafından bana verilen çiçek alma arzusunu kötüye kullandım. Eşimi sevindirmek için değil kendi benliğim için, onun bana hayran olmasını sağlamak için aldım çiçekleri. Halbuki bu hissi bana Yaratıcı'nın verdiğini fark edip bunu eşime söylemeliydim. Yani bu çiçek sana Yaratıcı'nın armağanı demeliydim." ... İz bırakmak: İnsanın unutulmama çabası. Ölüme karşı kullanılan savunma mekanizmalarından biri. İnsanın en büyük arzusu. Bu uğurda akla hayale gelmeyecek şeyler yapabiliyor insanlar ama hepsi beyhude bir çabaya dönüşüyor. Yaratıcı'yla ilişkilendirilmeyen her davranışın ömrü sabun köpüğünün ömründen bile kısa. ... İşte bu sahneydi Mavi'nin zihnine düşen. Eşine çiçek alma sahnesinde hissettiklerini farkettiği için benliğiyle mücadele etmenin kibrini taşıdığını anlamıştı. Çiçeği eşini sevindirmek için değil, onun hayranlığını zerine çekmek için alması nasıl bir benlik oyunuysa, bunu farketmesi, benliğiyle yüzleşebildiğini düşünmesi de bir başka benlik oyunuydu işte. Benliğimle yüzleşiyorum kibri. İnsanın sınavı hiç bitmiyor, biri biterken diğeri başlıyordu. Dr. Mavi içinden Yaratıcı'ya seslendi, O'ndan özür diledi. Benliğiyle yüzleşmesini de O'nun bir ikramı olarak görmesi gerektiğini düşündü. Bu ikramı görebildiğini düşünebilmesini de... ... "Hiç kimsenin bilmediği büyük bir aşk mı, herkesin bildiği küçük bir aşk mı tercih edilir?" diye sordu kendi kendine. "Ne fark eder ki" dedi sonra, "ister küçük ister büyük olsun, her aşkın üzerine ölümün gölgesi düşmüyor mu? Hepimiz ölünce içimizde taşıdığımız kendimize ve başkalarına ait öykülerle birlikte gitmiyor muyuz?" Ne aşkın peşindeydi insan, ne de öykünün. Kalıcı bir öykünün, sonsuza dek sürecek bir öykünün, mezar taşlarının altında kalmayacak bir öykünün peşindeydi. Unutulmayı, hele sonsuz unutulmayı hayal etmek bile tir tir titremesine, alnından soğuk terler dökmesine yetiyordu. ölmek de gerekmiyordu unutulmak ve unutmak için. Daha yaşarken, bırakın başkasının hikayesini, kendi hikayesini bile unutuyordu insan, sonsuza kadar taşımak bir yana dünya hayatında bile koruyamıyordu öyküsünü. "İnsan'ın" dedi Mavi "öyküsünü sonsuza dek koruyacak Bir'ine ihtiyacı var. Hiç unutmayan Birine." ... Sizin zamanınızda insanlar, ölümü konuşmak konusunda derin bir suskunluğa bürünmüşlerdi. Bana garip gelen, yakında öleceğini düşünen insanların da aynı suskunluğun içine düşmesiydi. Oysa sessizlik her zaman daha korkutucuydu. Sessizlikte her küçük ses daha duyulur hale gelir, bir çıt sesi bile ürkütücüdür. İnsanların ölüm hakkında konuşmaktan kaçınarak oluşturdukları sessizlik de ürkütücü olmuştu bu yüzden. Yaşarken ölümü konuşmaktan kaçınan insanın, ölüme yaklaştığında bundan söz etmesi beklenemezdi elbette. mustafa ulusoy - giderken bana bir şeyler söyle
Posted in
|
0
Comments »
Şunu çok iyi anlamıştım: İnsan demek, kırıklık demektir. Her türlü kırıklık. Düş kırıklığı, kalp kırıklığı. Yaşamanız gerektiğine inandığınız şeyleri yaşamadığınızın, olmanız gereken yerde olmadığınızın, sahip olmak isteyip de olamadıklarınızın kırıklığı ve bu kırıklığın doğurduğu hüzün. Beyaz'dan sıkça duyduğum şu cümleyi çok sevmiştim: "Dünya eksik bir yerdir". Ürkütücü ama gerçekçi. Kabul etmek zor ama bir yanıyla da huzur verici. Eksik söylemiş olmayayım, Beyaz şunu da ilave ederdi: "Eksik ama güzel. Eksik ama anlamlı. Eksik ama kederli." ... "Sana tek bir şey söyleyeceğim Mavi. Her insan, iki kabir arasında yaşar. Her insan her an ölür, geçmişi ile geleceği iki mezar taşıdır. Bir gün başına gelecek ölüm, sadece son ölümün olacak. Bunu hiç unutma. Bu gerçekle daima yüzleş, yüzleşmenin acısından kaçma. Yaşadığın ve yaşayacağın birçok sorunda bu gerçeklik sana yol gösterecektir. Ne geçmişine takıl, ne de olmayan geleceğine. Her an elinden alınan anlara odaklan ve onların nereye akıp gittiğini öğren. İşte o zaman, ölüm elinden hiçbir şeyi alamaz. Çünkü o anlar, gitmesi gerektiği yere senden önce gitmiştir." ... İnsan olmanın başka bir farkı da içinden konuşmaktı. Kediler miyavdan başka kelime bilmez ama içlerinden de konuşamazlardı. İnsansa, hayatının çoğu kısmında içinden konuşurdu. Dalıp giderdi. Uzaklara. Bazen çok uzaklara. Çocukluğundan öteye. Ölümünden sonra olacakları bile düşlerdi. Bazen de çok yakındaki bir olaya dalardı. Bir söze. Bir olaya. Bir incinmeye. Kendisiyle konuşur; kendisini, başkalarını, hayatı değerlendirir, ölçer, biçerdi. Hayatı üzerine düşünür, kararlar alır, kararsız kalırdı. Kendi kendine söylenirdi. Ağır laflar söylerdi insanoğlu kendine, başkalarına, hayata. İçinden. Sessizce. Kaygılar taşırdı. Kimsecikler bilmeden, anlamadan. Takdir eder. Biçimlendirirdi. Sessiz sedasız yaşardı çoğunlukla insan. İçinde fokur fokur kaynayarak. Sessizce duran bir kedi sessizce duruyordu ama sessizce duran bir insan sessizce konuşuyordu. İçinden. Bir mabedin önündeki sessizliğe bürünerek. ... İnsanların hayatı dalıp gittikleri yerde geçiyordu. Karanlıklarda. Sessizce. Görüntüler içinde. Görünmeyen karanlıklarda. Başkalarının asla göremediği dehlizde. Işığa uça pervanelerin dünyasında. Güneşin aydınlattığı bir aydınlığın içinde ama karanlıkta. gözün kenarında görülen ışığın dışında hiçbir şeyin görünmediği. Kafanızı ona çevirdiğinizde kaybolan. mustafa ulusoy - giderken bana bir şeyler söyle
Posted in
|
0
Comments »
Batılı olmayan ülkelerde, hakiki bir büyümenin, yani gayri safi milli hasılanın değil de insanın büyümesinin temel ilkelerini keşfetmek için çözülmesi gereken en zor problemlerden biri, beş asırlık sömürgecilik yüzünden gelişmeleri durdurulmuş kültürlerde, onlara ilk büyüklüğü kazandırmış olan şeyi ve bugün bize tabiatla, insanlarla ve Allah ile başka münasebetler üzerine kurulmuş bir medeniyet inşa etmemiz için onların bize öğretebilecekleri şeyleri bulup çıkarmaktır. İlkin tabiatla olan münasebetlerimizde, tabiatı sadece bir hazine ve bir çöplük, yani kendisinden sonsuza dek fosil enerjileri ve hammaddeleri çıkarabileceğimiz bir çöplük olarak görmek yerine, tabiatın bize ait olmadığı, aksine bizim tabiata ait olduğumuz duygusuna yeniden kavuşmak. Afrikalı siyahi bir dostum bir gün bana şöyle dedi:"Yeryüzü,bazı üyeleri çoktan ölmüş, bazıları henüz yaşayan, bazıları da henüz doğmamış çok büyük topluluğa aittir. Bizler her şeyden ve hepsinden sorumluyuz." Ya biz? Bir kaç asır sonra hala bizim nükleer artıklarımızın radyasyonlarından korunmaya çalışacak olan torunlarımızı düşünüyor muyuz? Topraklarının terkedilmesi için kendisini bir "sınır antlaşması" imzalamaya zorlayan Amerikan istilacılarına, Montana sınırlarına yakın Milk River bölgesinin bir Kızılderili şefi şu cevabı veriyordu: "Güneş parıldamaya ve su akmaya devam ettiği müddetçe, bu toprak insanlara ve hayvanlara hayat vermek için burada olacaktır. Belki sizler Yaradan'ın sizi bize keyfinizce sahip olmaya gönderdiğini düşünüyorsunuz... Fakat benim de toprağa olan sevgimin sebebini iyi anlayın. Ben hiçbir zaman canımın istediği gibi kullanmak üzere toprağın bana ait olduğunu söylemedim. Bu toprak buraya Büyük Ruh tarafından konulmuştur ve bize ait olmadığı için, biz onu satamayız." Her şeyin alınıp satıldığı bir sistemde, ne oldu bizdeki bu tabiat ve Tanrı saygısı? ... Kurtuluş ilahiyatçıları şu en önemli sorunu ortaya koydular: Eşitsizlikleri (ve bundan kaynaklanan şiddetleri) aşmak için dünyanın ihtiyaç duyduğu köklü değişiklik, determinist bir ideoloji üzerine kurulamaz. Bu determinist ideoloji, ister liberallerin "ilerleme"si olsun, isterse onun bir değişik şekli olan ve "bilimsel" (gerçekte pozitivist, çünkü bilimler bize harikulade araçlar temin edebilir, fakat bize nihai amaçları belirleyemezler) denilen sosyalizmin entegristlerinin savundukları "diyalektik"i olsun... Yeni sapmalarımızı tersine çeviren her değişim umudu, determinizme zıt olan şu temel ilkeyi içerir: Aşkınlık, yani sistem tarafından dayatılmış hedeflerle -veya daha ziyade hedefsizlikle- insanın bağlarını koparması imkanı. Aşkınlığa iman bir bahistir, bir postulattır (bir temel ilkedir), tıpkı evrensel bir determinizme inanmak gibi; nitekim bu evrensel determinizmin çarkı içinde insanın eylemi, nesnelerin hareketinin özel bir halinden ibaret kalır. Yalnız bu tercih, çağımızın korkunç sapmalarını altetme sorumluluğunu yükleyerek hayatımıza bir anlam kazandırabilir. Her türlü kurtarıcı eylemin ana ilkesi olarak bu aşkınlığı, kurtuluş ilahiyatları, bir dışarıdalık olarak değil, aksine geçmişten kopmanın ve geçmişi aşmanın sabit imkanı olarak tarif ederler. Hz. İsa, kutsallaştırılmış egemenliklere karşı hayatını ve ölümünü vakfederek bunun mutlak modelini vermiştir. Ne var ki bu ilahi mesajın geleneksel okunuşu, "yukarıdan", yani iktidarlar tarafından yapılmıştır. Kurtuluş ilahiyatlarının okunması ise, "alttan", yani dışlanmışlardan, yani çalışmalarının, ıstıraplarının, hayatlarının ve ölümlerinin neye yaradığını bilmeden çalışan, ıstırap çeken, yaşayan ve ölen kimselerden hareketle yapılan bir okumadır. İşte bu kimseler için istikbal, dirilişin yegane umududur, yani ölümden gerçek hayata geçişin, yani anlam taşıyan bir hayatın tek umududur. roger garaudy - çöküşün öncüsü abd
Posted in
|
0
Comments »
... Problemlerin derin ve görünüşteki çeşitliliğine rağmen tek olan sebebine uzanarak, şu 20. yüzyılın sonunda milletler arası belli başlı meseleleri birbirine bağlamamıza imkan veren ipucunu bulmaya çalıştık: Bu ipucu, Amerika birleşil Devletleri'nin dünya hegemonyası ve bu hegemonyanın bütün ülkelere zorla kabul ettirmek istediği pazar tektanrıcılığıdır. * Sosyal ilişkilerin tek düzenleyicisi olarak sınırsız pazar ekonomisine hürriyet; * Teknik ve bilimsel iktidarların tabiat ve insanlar üzerinde hakimiyetinin sürekli artmasına ilerleme; * Üretim ve tüketimin kör çoğalışına gelişme adı verilmeye devam edildiği sürece, bunlardan doğan eşitsizlikler, dışlanmalar ve şiddetler gitgide daha da ağırlaşacaktır. * Hürriyet ve demokrasi, ancak her birey kendi kaderinin bağlı olduğu kararlara katıldığı zaman vardır; * İlerleme, ancak rekabetler, güç iradeleri, büyüme, fertlerin, grupların ve milletlerin başkalarını düşünmeden yararlanma kör dövüşünün yerini hakiki bir toplumun aldığı, yani ferdiyetçiliğin aksine, her bireyin bütün diğerlerinin kaderinden kendisinin şahsen sorumlu olduğu bilincine sahip olduğu zaman vardır; * Gelişme, ancak insan olduğu zaman vardır. Zenginliği toplumun bir kutbunda, kalabalıkların maddi ve kültürel yoksulluğunu öbür kutbunda toplamaya sebep olan bir sistemin aksine bir toplum, üyelerinden her birinin kendisinde taşıdığı bütün yaratıcı imkanları tam anlamıyla geliştirmek üzere başlangıçta eşit şanslara sahip olması için ekonomik, politik, kültürel ve manevi şartları oluşturduğu zaman "gelişmiş" bir toplumdur. roger garaudy - çöküşün öncüsü abd
Posted in
|
0
Comments »
... Çağlayanlar gibi dökülüyordu cümleler ağzından ama alfabenin daha ilk harfinde takılıp kalmıştı. Çünkü kavradığı ancak kendi kendisi kadar tamdı. Onu da evrenin gövdesinden koparıp ayırmıştı, kör bir bıçakla oyup çıkarmıştı. Bütünü değil parçayı görüyordu. Bunu ona nasıl anlatmalıydı? Öyle sağlam kuruyordu ki mantığını, bu mantıktan aldığı güçle, temelden kusurlu bir davayı ayrıntıda üstün ehliyetle savunuyordu. Ayrıntıda akıllı, bütünü kavramada yetersiz. Şu haliyle, açıklarda kolaylıkla yol alıp da sığ sularda dengesi bozulup kırılan okyanus dalgaları gibiydi. ... Ama gel, varsayalım ki kaderin böyleymiş, o zaman da kaderine koşma. Kaç ondan, kaçamasan da. Kaç, ölü dağlardan kaçan bulutlar gibi kaç, kaçmak için attığın her adım seni kaderine yaklaştırsa da. Acını bilincinle oluştur. Kaderinin hiç olmazsa elinde kalan kısmını zorla. Bunun adı niyet ve gayret. Kader dediğin bu işte. Çünkü kaçmak: Niyet. Adım: Gayrettir. İnsanın gayreti ve niyeti içindeki Tanrı nefesinin iradesidir. Tanrı nefesi içindeyse, adımların da artık senindir. ... Babasının o kadar anlattığı, bilindik ateşlerin dışındaki farklı ateşler, bilinmedik cehennemler, yeniden yansın diye yenilenen tenler nasıl olurmuş, aklı da kalbi de ilk kez anladı. İlk kez babasını sadece bir baba değil bir peygamber olarak da yalanladığını anladı. Ruhundaki yangını bir parça unutmak için, bütün bedeninin bir çam dalı gibi çıtırdayarak yanmasına razıydı. Öyle bir gördü ki kendisini Kabil, bir kuban seçilmemişliğinde simgelenen inançsızlığı boyutunda, aşk adına Sidre'ye perdelenmiş kibri, hasedi ve azgınlığıyla göze aldığı ateş bunun yanında hiçti. Cehenneme düşmedi, cehennem içindeydi, o da kan revan içindeydi. nazan bekiroğlu - la
Posted in
|
0
Comments »
Dua
Rabbim! Bu bir itiraftır, bildiğini sana bildirmekten sana sığınırım yine sana. Dünya karıştı. Şerefsizlik arttı, yalakalık diz boyu. Bazı şeyleri ciddiye almadığımız için ciddiye almıyor hayat bizi. Hep kayıtlardan düşülüyoruz. Gidenler gidiyor, kalan biz oluyoruz her seferinde. Hayatın ciddiye almadığını ölüm de ciddiye almıyor. Ne kadar arzularsak ölümü o kadar uzak oluyor ve ne kadar kaçarsak o kadar yakın. "gücüne gitmesin" demeyeceğim anam gibi ama gücüme gidiyor yaşamak. Ben ne Ebu Zer'im, ne Bilal, ne Selman. Bir gün çekip gitmekten korkuyorum. Ve korkuyorum gidilecek bir yerin olmamasından. İçime dalıyorum ve sayısız kuyular buluyorum orada Yusuf değilim, kervancıdan umudum yok. Gömleğimin sağlamlığıyla gönenemem, çünkü beni çağıran bir Züleyha yok. Rabbim! Yaşamak cidden zor. Şaşırıyoruz, bocalıyoruz, günah deryalarına girip çıkıyoruz. Ama biliyorsun seviyoruz seni. Seni seviyorum. Korkuyorum seni sevdiklerimden daha çok sevmiş olmamaktan. Korkuyorum geç kalmış olmaktan. Rabbim! Biz hiçbirimiz babamız Adem gibi olamayız.o en güzel dilde tevbe etmeyi bilirdi. En güzel kelimelerle konuşurdu seninle, en güzel dualarla yakarırıdı. Bizim duaya açılacak avuçlarımız yüzsüz, dilimiz utanç dolu. Sen bilirsin babamızı. Bizi de öyle kabul et. Biz kelimeler çoğaltırız durmadan.Ben sancılanmak derim buna, başkası şiir. Rabbim! Şair kullarını affet, bir de beni. Bir de babamdan kalan yarayı çığlıklayanları. Yani türkü yakıcıları, türkü çığırıcıları; Onları da affet. Biz babamızdan öğrendik derde bulanmayı. O, ağaca yaklaştığı an, içimizde bir şey kımıldadı hepimizin. O sevmek nedir bildiği gün biz aşka battık. Sen ki onu affettin, Yürekte iz bırakan bütün gözleri için sevgililerimizin Bizi de affet. Babam sana kelimeler sundu. Bense tükettim bütün kelimelerimi. Bende kalan, muzaffer çıktığım bütün savaşlardaki mağduriyetimdir. Benim kelimelerim yok, kanayan yaralarımı sunuyorum,tüm davalarımı sana havale ediyorum Yenilmişliklerimi sunuyorum utanarak. Ve eğer varsa bir muzafferiyet Senin adına ve senin adınladır biliyorum. Rabbim! Yeryüzünün hakemleri taraf tutuyor her zaman Ağlamak hep çocuklara düşüyor bu yüzden. Bu yüzden her gün şehirlerin göbeğinde intihar ediyor kimsesizler, yalnız bırakılmışlar, kanadı kırılmışlar. Merhamet darağacına çekiliyor. Yürekler çarmıha geriliyor. Her gün yeni bir usulle linç ediliyor insanlık onuru Ağlamak yasak deniyor. Hatırlamak yasak. Unutuşun kuyularında boğulmaya zorlanıyor aşklar. Giderek azalıyor Adem soylu insanlar. Yavaş yavaş acı çektiriyorlar, çabuk çabuk yok ediyorlar. Rabbim! Gurbetler dünyasında gurbetliğimiz, hasretliğimiz, kavuşmaklığımız Sen ol. Sen ol, adımlarımızın yönelişi, dilimizin zikri, gece ve gündüzlerimizin fikri. Rabbim! Azımızı çoğalt. Korkumuz ve sevgimiz Sen ol. Rabbim! Sevmekten korkmasın hiçbir kimse, ihanet bulaşmasın dostluklara, hiçbir aşk karşılıksız kalmasın. Çocuklar ağlamasın. Umut olsun, mutluluk olsun gözlerinde ihtiyarların. Kediler bile minnet etmesin çöplüklere. Saklı saklı ağlamak zorunda kalmasın hiçbir kadın. Hiçbir anne evladından sonraya kalmasın, ellerinden tutabilsin bütün babalar çocuklarının. Rabbim! Bize yardımını çağıracak yüzler ver.Aşkı tanıyacak kalpler, merhamet dolu yürekler ver. Yaşamak için sebepler ver bize, ölmek için vesileler. Arıt bizi, üstümüze sabır yağmurları boşalt. Rabbim! İnsan kalmak için didinen, yaşamak için direnen İtilip kakılan. Sövülen, dövülen, hor ve hakir görülen insanlara yardım et. Rabbim! Bizi bırakma. Sars yüreğimizi Ve tut ellerimizden. /AMİN/
muhammet varol
Posted in
|
0
Comments »
İnsanlık gerçekliği kazanırken düş denilen şeyi yitirdi. İnsan artık bir ağacın altına uzanıp ayağının başparmağı ile ikinci parmağı arasından gökyüzünü seyretmiyor, fakat bir şeyler yaratıyor... Sanki eski, tembel insanlık bir karınca yığınının üstünde uyuyakalmış ve yeni insanlık uyandığında, karıncalar kanına karışmışlar ve sanki insanlık, o zamandan beri, bu hayvanlara özgü berbat çalışkanlık duygusunu üzerinden bir türlü atamadan en büyük hareketleri gerçekleştirmek zorunda... İnsanoğlunun iç dünyasındaki kuraklık, ayrıntıda kılı kırk yarmaktan, genelde ise umursamazlıktan oluşan o korkunç karışım, insanlığın bir ayrıntılar çölündeki korkunç terkedilmişliği, tedirginliği, kötülüğü, yüreğe değgin eşsiz umursamazlığı, para hırsı, soğukluğu ve zorbalığı... robert musil - niteliksiz adam
Posted in
|
0
Comments »
Ama bu dünyanın özetini çıkarmak için tek bir kelime isteseler Adem'den, buğday derdi. Çünkü dünyanın ancak bir buğday tarlası üzerinden geçen rüzgar kadar hükmü vardı. Ve Adem buğdaya ama buğday da Adem'e muhtaçtı. Buğday ki zahmetti. Hazdı. Sabırdı, çileydi. Meşakkatti, nimetti. Ancak emekten sonra selametti. O da kalıcı değil geçiciydi. ... Gözünü açtığında etler, elini uzattığında hoş kokulu meyveler bulmaya, tahtlara yaslanıp altın bezekli koltuklara uzanmaya alışkın cennet ademinin, bir parça ekmek uğruna gözlerine duman yangını, tırnaklarının arasına is bulaştı. Alnından ter damladı. Bu ter ilk ekmeğin hamuruna karıştı. Hamurunu Adem, hamdı, müsait hale getirdi. Közlenmiş ateşten geçirdi, pişirdi. Nihayet ilk ekmeği ortasından ikiye böldü. Kokusunu içine çekti. Ekmek ve cennette yediği yasak meyve? Bilmedi ki hangisi daha güzeldi. Her defasında ekmek ateşinin karşısında yandıkça pişti Adem. Ezildikçe inceldi. Üzerine bir olgunluk geldi, önce kalbine indi, sonra gözlerinin içine yerleşti. Hoşnut oldu dünya zahmetinden Adem, dünyaya selam etti. En fazla da ekmekle dünyalık olduğunu bildi. Ekmek dünyaydı cennet değildi. Cennette ekmeğin adı yok, cennet ayetlerinin arasında onun adı bile geçmedi. Hayır Adem'e cennetten bir ekmek hatırası kalmış değildi. ... nazan bekiroğlu - la
Posted in
|
0
Comments »
... Her şeye razıyım: Cennetteyken daha içime düşen şu amansız kedere. Anlamlarını ilk kez çözdüğüm şu kötü huylu kelimelere. Hatta Havva'dan ayrılığa. Hatta cennetten sürgünlüğe, yitiğe, düşmeye. Ama benim içime koyduğun Senden yanımla, yani yaratılmış olanın da Yaratan üzerindeki hakkıyla. Şuna razı değilim ki kalbimin Senden haber alan kısmını kapatma. Beni Sensiz bırakma. Ey Alemlerin Rabbi, ey benim Rabbim, İster sürgün et. İster kov, gönder bahçenden. Ama beni Senden gönderme. Cennetinden düşürürken gözünden de düşürme. Kendi rızan için benden vazgeçme. Ne edersen et. Ama beni kendine dahil et. Kendine merhamet eder gibi bana merhamet et. Sonra dön bak yarattığına, bir filbahar ağacının altında yarattığın günkü gibi kabul et, onu öylece affet. Benim kalbim Senin nazarın. Bana bir nazar et. Bulmuştum kaybettim. Rabbim, Ey Alemlerin Rabbi. Ben de Senin aleminden değil miyim? Beni affet melek değilim. Affet diyorsam hala Seninim. Tanrım, ben şu kutsal ruhla, şu toprak bedene nasıl sığayım? Şu yolda taş olsaydım, sarsılmaz kıpırdamazdım. Şaşmaz, sapmazdım. Ama affet, insanım. Ey alimlerin Alimi. Zamanın sahibi. Ey tevbekarların Tevvabı. Sen affı seversin. Rahman ve Rahim olan adınla, gaflete merhamet edersin. Bana verdiğin kelimelerden okuyorum ki Sen, Sen'den dönenlere bile geri dönerlerse gel, diyeceksin. Altından buzağıya tapanları bile eğer af dilerlerse, affedeceksin. Kıyas değil ümit. Beni de affet. Ben kendimi affetmesem bile Sen beni affet. Sözün ucu sabaha vardığında Adem'in ağzı dili kurudu. Bildiği kelimeleri unuttu, bu hikaye içinde iki oldu. Yaş geldi gözünden. Kaldırdı başını göklere. Kelimelerim tükendi, dedi. Onların yerine şu gözyaşlarımı kabul et. Düştüm düşmüşlüğüm kimsenin değil benim yanılgımın eseri. Düştüm. Düşenin dostu Allah. Tut elimden kaldır beni. nazan bekiroğlu - la
Posted in
|
0
Comments »
... Tasayla bir adım attığında ayaklarından yakalamış da bırakmayacakmış gibi duran dünyada Adem, bunca kusurun ortasında kusursuza giden bir yol buldu. ... nazan bekiroğlu - la
Posted in
|
0
Comments »
Gaflet mi evveldi, isyan mı? Unutmak, ayağı kaymak mazur kılabilir miydi gerçekleşmiş gerçeği? Takdir Eden bilir. Ama Âdem kendisini bildiği için sorumluluğu da kimsenin üstüne atmadı. Kabullendi, üzerine aldı. Bana bu kelimeleri Sen verdin. Sonra beni bu kelimelerle imtihan ettin. Beni topraktan yarattın, hamuruma nefsimi kattın. Sonra tuttun beni nefsimle sınadın. Hevesli kıldın da beni, heveskârlığımı suçladın. DİYEBİLİRDİ. AMA DEMEDİ. Sen yarattın bizi, Sen çizdin bu kaderi. Kaderim böyleymiş, elimden ne gelirdi? İsyan ettimse de Sen ettirdin. Halim buysa da sebeb-i halim Sendin. Söyle! Başka ne yapabilirdim. DİYEBİLİRDİ. AMA DEMEDİ. Ben kendimi o yasak ağacın altında buldum. Adını Sen sınav koydun. Düşmekten başka yolum, yasak meyvenden başka azığım yoktu bu oyunda. Bunu Sen de biliyordun. Ben sadece oyuncuydum. Yürüdüysem de Sen değil miydin yürüten? Öyleyse beni suçlaman neden? DİYEBİLİRDİ. AMA DEMEDİ. ÇÜNKÜ: Filbahar ağacının altında, büyük meleğin cümlelerini sese çevirdiği, zihnindeki Kelimeler Kİtabı'nda İrade'den öteye geçmese deKalb'e kadar gelebildiği o kendini bilme anında, içindeki Rahmanî nefesinde anlamını bilmişti. Kendi içindeki ruhdan'lığın, yani ki O değilse de O'ndanlığın bilgesine ermişti. Bu fark edişle, bu bilişle sorumluluğu kendi üzerine alırken, O'nun kendisine kattığı nefesin eylem gücünü de yüceltti. Bu yüceltmeyle kadrini kıymetini, oyuna rağmen oyunculuğunun hikmetini sebebini bildi. Yine de Âdem'di "Akletmeye" devam etti. Hepsi de soru çekimindeydi: O Rahmani nefesin kendisine verdiği gücün eylemiyle, eylemin gücüyle; Âdem mi atmıştı adımını? Olacak olanın olmadığı bu oluşta Rahman, kendi adımını bilir gibi mi bu adımı bilmişti? Öyleyse kimse kimseye zorla bir şey mi yazmamış, bir şey mi çizmemişte? Kendisine önerilen dümdüz yolda yürüyebilseydi, bütün bu yaşadıkları görülmemiş bir rüya olarak mı kalacaktı? Alîm ALLAH'ın ilminde mi var olacaktı? O yol ayrımında Âdem biraz durmuş, beklemişti. Kendisiyle cebelleşmiş, sendelemişti. Düşmüştü sonunda, ayağı kaymıştı. Ama en fazla düştüğü anda bile özgürdü, öyleyse o mu seçmişti o mu istemişti? Sonu yoktu düşünmenin. Sorular sel sağanak. Başını çevirdi Âdem. Belli ki yasak ağacın altında ne tamamen mecburdu ne tamamen başına buyruktu. Boydan boya yarılmış filbahri ağacının gövdesinden geçirdi elini. Bıraktı akletmeyi. Âlim olan O'ydu, o kendisine talim ettirilenle yetindi. nazan bekiroğlu - la
Posted in
|
0
Comments »
Okudu: İRADE içinde ama yine de irade'ydi. İrade'ydi ama yine de İRADE'nin içindeydi. Ve ki irade İRADE ile çelişik değildi. Uzlaşıktı, birleşikti. İRADE'nin içindeki irade: Gayret ve Niyet'ti. O da Rahman'ın nefesi. Öyleyse İRADE İRADE'nin içindeydi, İRADE İRADE'nin üzerindeydi. Hepsi de İRADE'ydi. nazan bekiroğlu - la
Posted in
|
0
Comments »
Her düşüş ya bir kopma ya da kovulma. Her kovulan ya da kopan telaş içinde bir şey alıyor ya yanına. Onlar da bu hatıra hikayesinden yanlarına bir şeyler almak istediler. Hepsi de temsil, hepsi de mecaz. Ama meleklerle, yeşil zümrüt kuşuyla bile vedalaşamadıkları . Gözlerini, ağızlarını cennet suyuyla son bir kez yıkayamadıkları bir zamansızlıkta, beklenmedik bir ayrılışta, böyle ani bir hazırsızlıkta. İnsan olan yanına neyi alabilirdi? Beraberinde neyi götürebilirdi? Üç şey seçtiler cennetten çıkarmak için: Bir: Kelimeler İki: Aşk Üç: Annelik duygusu Kelimeleri Adem yanına aldı, annelik duygusunu taşımak Havva’ya kaldı. Ama aşk çok ağırdı. İkisinin de, aşkı tek başına taşıması mümkün olmayınca ikisinin zembili de aşkı bir başına kaldıramayınca, bölüştüler yükü. Yarısını Adem sırtlandı, aşkın yarısı Havva’ya kaldı. Öyle sert düştüler ki dünyaya, bu fenaya, Adem’in dizlerinin bağı çözüldü, ciğerleri yandı. Nutku tutuldu. Üçüncü defa, bildiği kelimelerin hepsini önce unuttu. Sonra bir kısmını hatırladıysa da o bir kısmını kıyamete değin unuttu. Aşk? Daha yollarda sakin durmamıştı bir türlü. Kabına sığmamıştı. Bir yarısı yollarda kayboldu. Getirebildikleri ancak öbür yarısıydı. O gün bu gün yeryüzü kelimeleri yetersiz, aşk bu dünyada kusurlu. Annelik duygusu? Havva’nın cennet duygusu. Gönül evinde, kadın bedeninde, tastamam duruyordu. nazan bekiroğlu - la
Posted in
|
0
Comments »
... Ve şah damarında bir atma hissetti.Geldi, bilinecek olan Bilinmezin kesilip eksilmeyen, bitip tükenmeyen bilgisine erişti: O. Zahir'di Batın'dı. Evvel'di Ahir'di. O'nu bilmek için bir gayret sarf etmedi Adem. Kendisini O'na öyle yakın, öyle parça, öyle ayna hissetti ki O'ndan başka bir yerden gelmemiş olduğunu bir anda anladı. Yüzünü nereye çevirse oradaydı ve baktığı her cihette O'nunla kendi arasında kurulmuş bağın manasına rastladı. Yaratılmışlığının sebebini kavradı ve kulluğuna hiç şaşırmadı: Muhtaç değildi elbet Yaratan, yarattığının kulluğuna. Lakin Yaratan o kadar büyüktü ki Adem'in O'na varmaya kulluktan başka yolu yoktu. Kendisini ister istemez değil, istekle kulluk eder buldu. Bu kulluğun sayesinde sayeban oldu. Zorunlu kölelik değil şuurlu kulluktu bu. Bütün isimlerinin önü sıra o kadar güzeldi ki onun Rabbi, Adem'in bu ihtişama tapmaktan, O'na kul köle olmaktan başka bir yolu yoktu. O ne derse kayıtsız şartsız, sorgusuz sualsiz doğru. O ne isterse koşulsuz kuralsız alacaklı. Aşktı bu, başka izahı yoktu. Kendisini cennetin daha ilk sabahında, ilk anında bile Adem, cinnet aşkıyla şuurlu kulluk arasında emre amade buldu. Aşkın da aşkıydı bu. ... nazan bekiroğlu - la
Posted in
|
0
Comments »
... — Sanki sen içimden gecen her şeyi hissediyorsun. Telepati mi bu, tesadüf mü? Onu düşünüyordum. — Şüphesiz telepati. — İnanır mısın sen buna? — Zannederim. İnsanların hayatında sık sık olan bir şeye inanmamak, inanmak değil, inanmamak, izahtan âciz kaldığımız her hâdiseyi hurafe sayan bir hurafedir. peyami safa - yalnızız
Posted in
|
0
Comments »
"Bu iki zıt hâmle insanda iki benlik yaratmıştır. "Birincisi, aşk ve fedakârlık hamleleri halinde kendi kendini aşar ve ebedilik değerlerine sarılır. Sevgili aşkından, aile aşkından, meslek aşkından, millet aşkından, insanlık aşkından Allah aşkına kadar gider (Esasen böyle bir transcendance olmadan varlığın mümkün olmadığı Simeranya metafiziğinin esasını vücuda getirir). İnsan fânilik sıkıntısından böyle kurtulur ve varlığının en dolgun halini yaşar. Her insan bu "birinci", türlü an ve dereceleriyle, pek az veya pek çok şuurlu olarak vardır. Bütün sosyal ve kutsal değerler oradadır; birinci Meral de oradadır. "İkincisi, tabiate, uzviyete, biyolojik hayata ve içgüdülere bağlıdır ve fâni değerlere sarılır. Zamanımızda para ve lüks hırsı, kazanç ve keyif ahlâkı çok defa birinci benliğimizi baskı altında tutan "ikinci" mizin davranışlarından doğmuştur. Bütün kaba iştah ve şehvet, kibir ve gösteriş değerleri oradadır; ikinci Meral de oradadır. "Zamanımızda bu ikincinin birinciye baskın çıkışı bir tesadüf değildir, uzun bir tarih gelişinin neticesidir. "Eski zamandan bugüne kadar, insan sezgisi ve düşüncesi, kabaca üçe bölünen çağlar boyunca, Allah ile tabiat arasında sallanmaktan kurtulmamıştır. Âdeta her çağa ve devrelerine, hâkim düşüncesinin karakterini veren tercih, bu sallantının bir ucudur. Eski Mısır'da ilim Allah'ın emirlerinden ibarettir ve rahiplerin elinde idi. Geldanîlerde ve iran'da da, aynı hal. Mukaddes kitapların dışında ilim yoktu. Hindistan'da Veda'lar her şeyi tabiat üstü ve bir bakıma ilâhî kuvvetlerle izah eden metinlerde. Çin'de Konfüçyüs bir felsefeden ziyade din kurucusuydu. Sallantının öteki ucu, eski Grek felsefesinin birinci devresinde, Thales'ten başlıyarak Sokrates'e kadar süren iki asır içinde, tabiatı ve her şeyin başlangıcını araştırmaya gider. Bu, Allah'tan tabiata doğru ilk rakkas hareketidir. İnsanı anlamadan evvel tabiati anlamanın imkânsız olduğunu düşünen Sokrates'ten sonra açılan ikinci devir, sallantının tekrar öteki uca doğru, fakat yeni anlayışlarla zenginleştirerek dönüşüdür. Dört asır süren bu devreden sonra, insan zekâsının İskenderiye okulunda, tabiatten yeni Eflâtuncu bir mistik düşünceye tekrar döndüğü görülür. Öyle ki, ikili ve tezatlı hareketleriyle eski Grek düşüncesi, bir yandan tabiata ve dünyaya, bir yandan da tabiatüstü bir ilk prensibe ve Allah'a bağlı "kozmolojik" ve "teolojik" iki görüşüyle, Doğunun ve Uzakdoğunun tek görüşlü din felsefesinden ayrılmaktadır. Akdeniz kültüründe insan düşüncesi tek ayaklı değildir, tabiatı ve ilahî prensibi anlamak için iki istikametli bir idrak hamlesi yapmış, fakat zaman zaman birinden ötekine geçtiği için, iki ayağını yere tam basamamıştır. "Ortaçağ boyunca insan düşüncesi yine tek ayak üstünde görünür. İlâhiyatçı görüş hâkimdir ve ilim yine bir din karakteri almağa başlar. İnsanın tabiat üzerindeki dikkati azalmış ve düşüncesinin yere (maddeye) basan ayağı kısalmıştır. Bin yıl topallayan bu düşünce, yeni çağın başında kapaklanır ve yerden kalkamayacak bir halde yıkılmağa başlar. Sallantının bir ucu tekrar tabiata ve akla dönmek üzeredir. "Geçen asrın sonuna kadar, dört beş yüz yıl süren bu tabiatçı düşüncenin, bazı ruhçulardan ve din felsefecilerinden gelen mukavemetlere rağmen nasıl muzaffer olduğunu ve teknik mucizelerini verdiğini görüyoruz. Fakat insan düşüncesi bu sefer de öteki ayağı üzerindedir ve kendi kendisini yalnız tabiat yapısı içinde anlamaktan öteye geçemediği için, mânevi kudretinin tam şuurundan da, gelişmesi imkânlarından da mahrum kalmıştır. Bunun felsefedeki neticesi kaba bir pozitivizm, psikolojideki neticesi vatmanların dikkatini ve hafızasını yarım yamalak ölçmekten ileri gitmeyen bir faydacılık, sosyolojideki neticesi cemiyetlerin mahiyetlerini anlamaktan ziyade pratik ihtiyaçlarını araştıran monografi ve istatistiklerin ortaya döktüğü bir sürü yalan yanlış rakam, politikadaki neticesi, Ortaçağın din harpleri yerine ekonomik ihtilâflardan doğan para harplerini getirmesi, ahlâktaki neticesi de "Bugün varız, yarın yok" tan ibaret bir fânilik endişesi içinde mahzunlaşan insanı, konfor/lüks, çılgınca macera, eğlence ve cinsî azgınlıklar peşinde gününü gün etmekten başka ideallerden tedirgin eden bir yaşama telâkkisine sürüklemesidir. İnsanın hayvanlığını medenileştirdiği kadar, medeniyetini de hayvanlaştıran bu çağ da, beş asır tek ayağı üstünde topalladıktan sonra, yirminci asrın her biri iflâs eden büyük ihtilâlleri ve dünya harpleriyle yıkılmak üzere olduğunu gösteriyor. Yirminci asrın yalnız spiritüalist filozoflarında değil, tabiat âlemlerinde de tabiatı aşan metafizik prensiplere ve Allah'a doğru bir yöneliş görüyoruz. En büyük zekâlarda, artık iki ayağını da yere basan yeni bir dünya hasreti doğduğu seziliyor. peyami safa - yalnızız
Posted in
|
0
Comments »
Ağabeyim ablama sordu: — Şimdi biraz daha iyi misin? — Değilim. — "Biraz daha iyiyim" demeni rica ederim. Ağabeyim bu cümleyi ablama birkaç kere alçak sesle söyletti. Eski usuldür ama ben faydasını kendi üzerimde çok görmüşümdür. İnsanın en kolay aldatabildiği budala kendi kendisidir. Ağabeyim devam etti: — Kendini denize düşmüş farzet. Çabalarsan boğulacağını düşün. Anladın mı? Çabalamak, çırpınmak fena. Tehlikeli. Gözünün önüne getir. Kendini, suyun yüzünde serbest bırak. Daha serbest. Daha serbest. Hiç sıkma kendini. Kollarını, bacaklarını tamamiyle rahat bırak. Korkma. Ben de senin yanında yüzüyorum farzet. Şimdi gözlerinin önüne bulutsuz, masmavi, sakin bir gökyüzü getir. Bulutsuz, masmavi, sakin. Bulutsuz, masmavi sakin... bulutsuz masmavi, sakin... suyun yüzünde, arkaüstü, bir yatağa uzanmış gibi rahat, kıyıya doğru yüzüyoruz. Anladın mı? Bu emniyeti çırpınmaktan, çabalamaktan, haykırmaktan sakınmaya borçlusun. Düşün bunu. İyi düşün: Çırpınmak ve çabalamak batmaktır; haykırmak boğulmaktır; sakin ol. Kendini bırak. Emin ol. Batmayacağına, selâmete çıkacağına emin ol. Bak, şimdi ne kadar düzeldi. Yine gözönüne getir. Bulutsuz, masmavi, sakin bir gök yüzü. Tehlike geçti. Sahile yaklaşıyoruz. Teneffüsün derinleşiyor. Daha rahatsın, daha iyisin çünkü. Değil mi? Doğru söyle. Ablam artık titrek sesle cevap verdi: — Evet. Sahiden. Ağabeyim doğruldu: — Şimdi ağır ağır kaldır göz kapaklarını, dedi, aç gözlerini. Vücudunu daima serbest bırak. Hiç bir yerin düğümlü kalmasın. Âni hiç bir hareket yapma. Ablam gözlerini açınca ellerini ceplerine koyan ağabeyim, hasta üzerinde kurduğu hâkimiyetin gururunu sezdirmeyen bir şefkatle dedi ki: — Hayat da böyledir, Mefharet, hayat da böyledir. Çaresizlik ve tehlike anları vardır ki, o zaman çırpınmaya ve haykırmaya gelmez. Batar insan ve boğulur. Marifet o anları geçirmektir. Sonrası gittikçe kolaylaşır. Kadere teslim olmak lâzımdır o anlarda. Menfi, miskin, âciz bir tevekkül değildir bu. Anlıyor musun? İsyanın tekniğidir. Yani sabırdır. Müspet, enerjik, hedefli, iyimser bir sabır. Dikkat et sözüme, Bu dünyada ölümden başka hemen her şeyin bir çaresi vardır. Mesele diye karşımıza çıkan zorlukların çoğunu kendi ruhumuzun içinde halledebiliriz. Ben sana dün Aydın için ne dedim? Bak. Mükâfatını ne çabuk gördün. Şimdi aynı şeyi söylüyorum. Kabul et ki aç adam Selmin macerası doğrudur. Onu ruhunun hazmetmesi senin elinde. His bulantıların derhal geçer. Düşün ki yalnız da değilsin. Biz senin yanındayız ve derece farkıyle aynı his anlarını yaşıyoruz. İsyanın en faydasız olduğu bir vaka önündeyiz. Hiç bir haykırış Selmin'in talihini değiştiremez. Olan olmuştur. Fakat ben sana bir şey daha söyleyeyim: Hâdisenin mutlaka bir başka ve bir meçhul tarafı daha vardır ki, Selmin'in göründüğü kadar iğrenç olmadığını sana günün birinde kabul ettirecektir. Bunu görmek içinde sabır lâzım. peyami safa - yalnızız
Posted in
|
0
Comments »
Bizim şimdiki dünyamızda iki nazariye ve tatbikatı vardır ki, Simeranyada, yarınki dünya hekimliğinin esaslarını vücuda getirmiştir. Bu nazariyelerden birine göre, istisnasız her hastalık, uzviyetin, kendi işleyişine zıt tesirlere karşı bir "hyperreaction" dur, vücudun öfkelenmesidir, isyanıdır. İkinci bir nazariyeye göre, ki bu daha meşhurdur, isviçre'de Tournier'in nazariyesidir, birçok hastalıkların sebebini hastanın vücudundan evvel hayatında aramak lâzımdır. Yani hastalık çok defa kaderin aksiliklerine karşı ruhun ve onun peşinden vücudun isyanıdır. ... Fakat mikrobun hastalığı vücuda getirebilmesi için vücutta kendine müsait bir zemin bulması lâzım değil mi? Bu zemini sinir sistemi vasıtasiyle ruh hazırlar. İsyan oradan vücuda geçmiştir. Yani insanda hastalık, çok defa, kaderin aksiliklerine karşı bir intibaksızlıktır. Simeranyada her türlü hastalığın âmilini evvelâ hastanın hayatında ve ruhunda ararlar. Çok defa da hiç bir çaresi, olmayan talihsizliklerden, hayat aksiliklerinden birini bulurlar: Ümitsiz bir aşk, çok sevilen birinin ölümü, namus lekesi, vicdan azabı gibi çaresizlikler... ve bu ağır ıstırap yükünü kaldıramayan ruhun sıkıntısı ve isyanı. Işte o zaman, hastayı kaderinin aksiliklerine intibak ettirecek bir ruh tedavisi başlar ve mucizesini verir. ... Orada herkes, hastalanmadan evvel, hayatın çaresizlikleri önünde sinirlenmerneyi, isyan etmemeyi öğranir. Butun ailelerde ve müesseselerde her gün yapılan ruh sporu budur. Kendine göre âyinleri vardır. Öyle ki, bütün Simeranyayı derin bir sükûn ve tevekkül havası sarmıştır. Oraya ilk adımını atar atmaz, kendini her tarafa yayılmış bir umumî intibak ve ahenk atmosferi içinde bulursun. Herkes bu ruh sağlığının yollarını bilir ve hastalandıktan sonra, kendi kendisine, isyandan tevekküle giden yolu açacak telkinlere uygun bir hazırlık bulur. Aydın, inşallah değildir, menenjit olmuşsa, muhakkak ki bu, çalıştığı derse karşı duyduğu isyanın, sinir sistemi yoliyle, uzviyete sirayetinin neticesidir. Şimdi bu sıkıntı onda mevzuunu "değiştirerek devam ediyor. Dün imtihana karşı isyandı bugün imtihana girememenin neticelerine, sınıfta kalmaya, arkadaşları arasında mahcup olmaya karşı isyandır. Ona hissettirmeli ki bu kaybın hiç ehemmiyeti yoktur. Kabahat kendisinde değil, onun ihtiyaçlarını, temayüllerini ve kabiliyetlerini hesaba katmayan öğretim sistemindedir. Bunu daha evvel yapmış olsaydık hastalığı önlerdik. Besim, biraz evvel doktorun "serebrospinal baraj" dediği şeyi hatırladı. Bu baraj, sıkıntı veya zihin yorgunluğu yüzünden yıkılınca mikroplar beyin zarına girerlermiş. Samim'in nazariyesi, bugünkü tıbbın hayal meyal sezdiği bir hakikatin daha vuzuhla(açık seçik olarak) geliştirilmesinden ve tedaviye tatbikinden başka bir şey değildi. peyami safa - yalnızız
Posted in
|
0
Comments »
Simeranyada her seviyeye göre okuma salonları, lâboratuvarlar, atelyeler, müzik, tiyatro, sinema ve spor evleri vardır. Her yaşta insanlar bunlara devam ederler. Her merak ettikleri mevzuu kendileri etüd eder ve öğrenirler. Çocuklar ve gençler için, araştırma metodlarını gösteren kılavuz-öğretmenler vardır. Bunların vazifeleri öğretmek değil, öğrenmenin yolunu öğretmektir. Çünkü Simeranya pedagojisi, insanın bütün hayatında öğrendiği şeyleri ancak kendi istediği zaman ve kendi araştırmaları neticesinde öğrendiğini bilir. Eski dünyada, yani Simeranyaya göre bugünkü dünyamızdaki okullarda çocuklara ve gençlere öğretilen şeylerin, muayyen istidat(eğilim, beceri) ve ihtiyaçları karşılamadıkça, hayatta hiç bir işe yaramadığı anlaşılmış ve klâsik mektepten eser kalmamıştır: Sınıf, kürsü, ders programı, nutuk söyler gibi ders veren öğretmen ve profesör yoktur. Diploma yoktur. ... Besim'in dediği doğru: Ben yeni hiç bir şey söylemiyorum. Bugünkü terbiyecilerin hepsi aynı kanaattedirler. Fakat eski dünyamızda köhne mektep telâkkisi(düşünce) yaşamaya devam ediyor. Bütün bir sosyal bünye değişmedikçe, yeni pedagoji, fikirlerine tatbik sahası bulamaz. Rousseau'dan Kerchensteiner'e ve John Devvey'e kadar, iki asra yakın zamandan beri bütün pedagogların çırpınışları nafile olmuştur. İnsanın kendi kendisi hakkındaki bozuk telâkkisini değiştiren bir dünyaya muhtacız. Devvey ne diyor? "Okul kitapları ve dersleri bize başkalarının bilgilerini ve keşiflerini gösteriyor ve güya, bilgi yolunda en kısa yoldan götürüyor. Hakikatte bu öğretim usulü, bize gerçekleri ve fikirleri anlamak yerine, hazırlop bilgileri ezberlemekten başka bir şey olmayan bir papağanlık öğretiyor." Çocuk zekâsının programlardaki sun'î tasniflere ve bölümlere zıt bir gelişme seyri takip ettiği bilindikten sonra, bugünkü okulların birer zekâ mezbahası oldukları anlaşılmıştır. peyami safa - yalnızız
Posted in
|
0
Comments »
Meseleniz incelendi. Tipiktir. Enstitümüzün "eski dünya problemleri" şubesi bu seriye dahil birçok müşahedeleri toplamıştır. Hadiseyi sizin psikologlarınızın yaptığı gibi sadece bir ilmin, psikolojinin ışığında aydınlatmağa imkân yoktur. Eski dünya ilminin en büyük hatalarından biri de, ihtisas bölümlerine ayrılan ilimlerin "bütün" ü gözden kaçırdıkları için hiç bir hadiseyi esaslı ve doğru izah edemediklerini anlamamış olmalarıydı. Simeranya ilminde "fizik hadise", "biyolojik hadise", "sosyal hadise", diye birbirinden ayrı vak'a serileri yoktur. Bu hadiseler, "bütün"ün ışığı altında incelenir. Bir şeyin içinde her şey mevcut olduğu için bir mesele bir meseleyi bünyesinde taşır. Meselâ insan ruhunu anlamadan atomu izah etmek mümkün değildir. Dalga mekaniği ile hazım fonksiyonu, yahut bir öksürükle gökte bir yıldızın düşmesi arasında sıkı münasebetler vardır ve bunlar bir büyük oluş prosesinin ayrı ayrı görünüşleridir. Enstitümüz aşk hadiselerine ait müşahedeleri toplar ve "insan bütünü incelemeleri merkezi" ne yollar. Sizin meseleniz çoktandır incelenmiş olduğu için, sadece vak'a hususiyeti bakımından dosyaya konmuştur. Hadise sizin dünyanızda göründüğü gibi sadece psikolojik, hattâ sosyal değildir. Her hadise gibi insan bilgisinin bütün şubelerini aynı plân içinde ilgilendirmektedir. Eğer böyle toplu bir inceleme metodu kullanılmazsa, tek cephesi içinde hiç bir hadise bize tatmin edici şeyler söylemez. Eski dünya ilminin mahiyetleri kavramaktaki aczi bundandı ve onları inkâra kadar varması bir çıkmazdan başka bir çıkmaza düşmesinin neticesiydi. Simeranyanın ilim görüşü hakkında size bu iptidaî(basit) bilgiyi vermeye mecburum. Yoksa sevgilinizin küçücük bir his yalanıyle bütün varlığın zıtlık prensibi arasındaki münasebeti kavramanız mümkün olmaz. Eski dünyada, bundan yüz elli sene evveline varıncaya kadar, bütün hayat şekillerini, sosyal müesseseleri ve meslekleri saran yalan, bir tekâmül zarureti olduğu kadar, "kutuplaşma dramı" adini verdiğimiz bir "dip zıtlık" gerçeğinin de zarurî neticesidir. Evvelâ bu gerçek hakkında Simeranya düşüncesini size anlatmamız lâzımdır. peyami safa - yalnızız
Posted in
|
0
Comments »
ey insan! bu kitabı sana ithaf ediyorum. başının üstünden büyük bir rüzgâr geçiyor. yalancı bir fecirle başlayan asır kararıyor ve sana tek ümit ışığı olarak en kuvvetli kaynağı uranyum'da değil, senin ruhunda sıkışmış maddeden koparıp çıkardığın korkunç tahrip âletinin patlayışıdan yükselecek alevi bekletiyor. ey bahtsız! tarihin hiç bir devrinde kendine bu kadar yabancı, bu kadar hayran ve düşman olmadın. laboratuarında aradığın, incelediğin, oyduğun, dibine indiğin, sırrını deştiğin herşey arasında yalnız ruhun yok. onu beyin hücrelerinin bir üfürüğü sanmakla başlayan müthiş gafletin, otuz yıl içinde gördüğün iki muazzam dünya harbinin kan ve gözyaşı çağlayanlarında en büyük dersi arayan gözlerine bir körlük perdesi indirdi. bırak bu maddeyi, boğ şu ölçü dehanı, doy şu fizik ve matematik tecessüsüne, kov şu kemmiyet fikrini, dal kendi içine, koş kendi kendinin peşinden, bul onu, bul kendini, bul ruhunu, bul, sev, bil, an, gör, kendi içinde gör allah'ını. kendine dön, kendine bak, kendine gel. aptalca bir konfor aşkından doğduğu halde herbiri daha korkunç bir dünya harbi hazırlayan teknik mucizlerinin yanında, senin iç zıtlıklarını elemeye yarayacak ve seni kendi kendinle boğuşmaktan kurtaracak ruh mucizelerini ara. inan mânevîlere ve mukaddeslere, inan! onlar hakkında bu kadar küçükçe düşünmekten utan! her sezilen derinliğin ifşa ettiklerini düşünmekten bile seni alıkoyan tabiatçı metodlarını fırlat ve bitlenmiş elbiseler gibi at. ortaçağ papazında haklı olarak ayıpladığın darkafalılığın anlayış sınırlarını daha fazla darlaştıran beş duyu idrakinin kapalı dünyası içinde kalma: arşı geç, ferşi atla, sidreyi aş, gör ne var maverada ibrethiz peyami safa - yalnızız
Posted in
|
0
Comments »
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın Adıyla 1. İlâhî! Günahlar beni dilsiz etti. İsyanımın çokluğu yüzünden mahcubum. Gafletin şiddeti ise sesimi kıstı. Senin rahmet kapını çalıyor ve Senin mağfiret kapından sana sesleniyorum: 2. Ey rahmeti her şeyi kuşatan ve ey her şeyin iç yüzü ve mahiyeti elinde bulunan Zat, ey hiçbir şey Kendisine zarar veya fayda veremeyen Zat, ey hiçbir şey Kendisine galebe edemeyen ve hiçbir şey Kendisinden kaçıp gizlenemeyen, hiçbir şey Kendisine ağır gelmeyen ve hiçbir şeyin yardımına muhtaç olmayan, hiçbir şey Kendisini bir başka işten alıkoyamayan, hiçbir şey Kendisine benzemeyen, ve hiçbir şey Kendisini hiçbir şeyden âciz bırakamayan Zat! Beni hiçbir şeyden hesaba çekmeyecek şekilde her şeyimi bağışla. 3. Ey her şeyi alnından tutup kudretine boyun eğdiren ve her şeyin anahtarları elinde bulunan Zat, ey her şeyden önce var olan Evvel, her şeyden sonra bâkî kalan Âhir, her şeyin üstünde olan Zâhir, her şeyin iç âlemlerine ve derinliklerine nüfuz eden Bâtın, kudret ve galebesi her şeyin üstünde bulunan Kàhir! Benim her şeyimi bağışla. Şüphesiz Senin her şeye kudretin yeter. 4. Ey her şeyi her hâliyle bilen Alîm ve her şeyi kuşatan Muhît ve her şeyi hakkıyla gören Basîr, ey her şey her an müşahedesi altında olan Şehîd ve her şeyi görüp gözeten Rakîb ve ilmi her şeyin bütün inceliklerine nüfuz eden Lâtif ve her şeyden hakkıyla haberdar olan Habîr! Beni hiçbir şeyden hesaba çekmeyecek şekilde, günah ve hatâ olarak her neyim varsa hepsini bağışla. Hiç şüphesiz, Senin her şeye kudretin yeter. 5. Allah'ım, gafletten ve kötü arzularımdan Senin haşmetinin izzetine ve izzetinin haşmetine, Senin saltanatının kudretine ve kudretinin saltanatına sığınırım. 6. Ey kurtuluş isteyenlerin sığındığı zat olan Allah'ım! Beni şeytanî şehvetlerden kurtar; beşeriyetin kötü hallerinden temizle; Peygamberin olan Muhammed'i (s.a.v.) sıddıkiyet muhabbetiyle bana sevdirmek suretiyle beni gaflet paslarından ve cehalet vehimlerinden tertemiz kıl. Öyle ki, bencillik yok olsun ve Allah'ın minnet denizinde Allah'ın nimetlerine gömülmüş, Allah'tan alıkoyan her meşguliyete karşı Allah'ın kılıcıyla muzaffer olmuş, Allah'ın yardımına mazhar olmuş ve Allah'ın korumasıyla korunmuş mahfuz olarak her şey Allah için, Allah ile, Allah'a ve Allah'tan olsun. 7. Ey Nurların Nuru, ey bütün sırların Âlimi, ey gecenin ve gündüzün Müdebbiri, ey Melik, ey Azîz, ey Kahhâr, ey Rahîm, ey Vedûd, ey Gaffâr, ey gayb âlemlerini her hâliyle bilen, kalpleri ve gözleri dilediği gibi halden hâle çeviren, ey ayıpları örten ve ey günahları bağışlayan! Günahlarımı bağışla; sebeplerin baskısına mâruz ve bütün kapılar yüzüne kapanmış ve doğru yolda olanların yolundan gitmek kendisine zorlaşmış ve bir kazanç elde edemeden ömrünü ve nefsini gaflet ve günah meydanlarında boşuboşuna harcamış olan kuluna merhamet et. 8. Ey dua edildiğinde cevap veren, ey hesapları sür'atle gören, ey Kerîm, ey Vehhâb! Hastalığı büyük ve şifası zor, çaresi zayıf ve belâsı kuvvetli olan ve Senden başka sığınacak ve ümid edecek kimsesi bulunmayan kuluna merhamet et. İlâhî, derdimi, üzüntümü ve şikâyetimi Sana arz ediyorum. İlâhî, Senin dergâhında delilim, ihtiyaçlarımdır; azığım ise fakirliğim ve çaresizliğimdir. İlâhî, Senin cömertlik denizlerinden bir damla bana yeter; Senin af nehirlerinden bir zerre bana kâfi gelir. 9.Ey Vedûd, ey Vedûd, ey Vedûd, ey şan ve şerefi her şeyden yüce olan Yüce Arş'ın Sahibi, ey Mübdi', ey Muîd, ey her şeyi dilediği gibi yapan (Fa'âlün limâ Yürîd!) Arşının rükünlerini kaplayan nurun hürmetine, bütün varlıkları boyun eğdiren kudretin hürmetine ve her şeyi kuşatan rahmetin hürmetine Senden istiyorum. Senden başka ilâh yoktur, ey Muğîs, bize imdad et. Ve bütün ömrüm boyunca işlediğim bütün günahları ve lisanımın hatâlarını rahmetinle bağışla, ey Erhamü'r-Râhimîn. Âmin. Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah'ım Sana mahsustur. cevşen-i kebir
Posted in
|
0
Comments »
"Gayb"a imanı olmayanın "iyilik" üretmesi imkansızdır. Varlığı/nı bulduğundan ve bildiğinden ibaret gören birinin, kendisi dışında birilerini düşünmesi gerekmez. Elinde sadece "kendisi" vardır, "öteki"ler için bir şey yapmak, bir şeyler vermek zorunda değildir. Üstelik önünde bir "hesap günü" de yok sanıyorsa, niye kimselerin görmediği yerde de güzel işler yapsın, niye çıkarından vazgeçsin? Yüzünü Allah'ın vechine dönük bilmeyenin, ister istemez, iki yüzü olur. Biri "başkaları"nın gördüğü yüz, diğeri "kimsenin görmediği" yüz. Her an her yerde Allah'ın vechine yönelmiş bir yüz, her an her yerde bir yüz olur. Sözün özü; bir dünyası olanın iki yüzü olur, iki dünyası olanın yüzü bir olur. Ya nifak ehli (bir dünyalı iki yüzlü) oluruz ya infak ehli (iki dünyalı bir yüzlü)... senai demirci
Posted in
|
0
Comments »
Tedbir almaktan vazgeç! Başkasının -Allah'ın- senin için yerine getirdiği işi kendine yükleme. Zamanı belirlenmiş bile olsa verilen sözün yerine gelmemesi seni kuşkuya düşürmesin. Çünkü kuşku, basireti yok eder ve sırrın nurunu söndürür. Varlığını bilmezlik toprağına göm. Toprağa gömülmeyen tohum filizlenemez. Filizlense de tam sonuç vermez. Kalp için hiçbir şey kendisiyle tefekkür meydanlarına girilen yalnızlık (uzlet) kadar yararlı değildir. Sana Allah'ın kahrını bildirecek kanıt; indinde varlıkların hiçbir gerçekliği olmayan nesnelerle gözlerini perdeleyerek, seni, kendisini müşahede etmekten mahrum etmesidir. Allah'tan seni içinde bulunduğun bir halden başka bir hale aktarmasını isteme. Eğer o dileseydi, seni bulunduğun halden çıkarmaksızın dilediği diğer bir halde de bulundurabilirdi. Allah'a gidenler, O'na yönelmenin nuruyla hidayet buldular. Yüz yüze gelmenin nurları ise O'na ulaşanlar içindir. Allah'a gidenler nurlar için; nurlar ise ulaşanlar içindir, başka bir şey değil. " Allah de, sonra da onları bulundukları sapıklıkta bırak, oynasınlar." (6/91) Her türlü günahın, gafletin, şehvetin temeli nefisten razı olmak; olmamaksa her ibadetin, uyanıklığın, iffetin temelidir. Allah'ın gidereceği bir ihtiyaç için başkasına dilekte bulunma. O'nun senin için vermediğini başkası nasıl verebilir? Kendi ihtiyacını gidermekten aciz olan başkasına nasıl güç yetirebilir? Bir varlıktan diğerine gidip durma. Dolap beygirine dönersin. O ki, gittiği sandığı yerler az önce geçtiği yerlerdir. Varlıktan, onları yaratana doğru yürü. "Doğrusu son varış Rabbinedir." (53/42) Yapıp etiklerimizin güzelliği, hallerimizin güzelliğinin bir sonucudur. Hallerimizin güzelliği ise kalplere inen makamların gerçekleşmesinden dolayıdır. Kalbin ölüm belirtisi: Kaçırılan ameller için üzülmeme, işlenen suçlardan dolayı pişman olmamak… Alçaklık ağacının dalları ancak açgözlülük ve tamah çekirdeğinde boy atar. Sahip olmak için şiddetle istediğin nesnelerin tutsağı, istemediğin şeylere karşı ise özgürsün. Hiçbir şey kuruntuların kadar sürüklememiştir seni. Her sorulana cevap vereni, her gördüğünü anlatanı, her bildiğini söyleyeni görürsen onun bilgisizliğini anla. Ahiret evi mümin kulları mükâfatlandırmak için yaratılmıştır. Çünkü bu dünya Allah'ın onlara vermek istediklerini taşıyamaz. Hem de onların değerini, kalıcı olmayan dünyada mükâfatlandırmaktan yüce tutmuştur. Allah'tan dilediğin şeylerin en hayırlısı, O'nun senden istediğidir. Bu dünya yurdunda yapacağın iş, O'na perde olan evren konusunda düşünmendir. Öbür dünyada ise O'nun zatının yetkinliği sana gösterecektir. Her şey ilahî iradeye dayanır. O irade ise hiçbir şeye dayanmaz. İstikamet sahibi, istikametinde kemale ermemiş olsa bile, kerametle rızıklanabilir. hikmetler kitabı - ataullah iskenderi
Posted in
|
0
Comments »
Neden hıyarlar var dünyada? Yanıt basit: Dünya bir bostan. Peki, neden gülistân değil? Hiçbir zaman olmadı, belki. Kavga, güç elde etme savaşı, sahip olma kaygısı ile yaşanan çatışmalar. Ben merkezli, kültür merkezli, ırk merkezli dünya görüşleri… Yaşam kavgasının aman vermez zulmü altında ezilen insan, tarihi boyunca hıyarlığını inceltecek kültür ürünleri (sanat, bilim, din, düşünce alanlarında…) ortaya koysa da kendi yaşam alanını bostanların dışına çıkaramadı. Giderek acımasız kapitalist düzenin yarışmalarla varolmaya çabalayan insanı, hıyarlığını geliştirdikçe daha başarılı olacağını düşünüyor. Hıyar olmayan ‘yırtık’ olmayan, atılımlar yapıp, yatırımlar geliştiremez. Hıyar değilseniz, bu düzende varolamazsınız. Hıyarlardan çıkıyor iş adamları. Hıyarlardan çıkıyor iktidarı ele geçiren insanlar. Saldırgan, atılımcı, iş bitiricilerin önemsendiği, değerli görüldüğü bir dünyada, hıyarlardan rahatsız olunmuyor. Hıyarlar el üstünde tutuluyor. Hıyarlar sınav kazanıyor. İşe giriyor. ‘Yukarılara’ doğru tırmanıyor. Politika, hıyarların oyun alanı olmuş. Dünya hıyarların dünyası. Çevresel koşullardan, toplumsal, ekonomik, kültürel nedenlerden dolayı. Kaba, kendi kabalığını kabul edemeyecek kadar vahim bir gaflet içinde! Karanlık yanlarını fark edebilecek duyarlılıktan yoksun. Entel, bilgi küpü ama bilgisi iç dünyasına sızmamış. İç üzerine kitap yazıp, kendisini içinde göremiyor. Sözcük şaklatıyor. Felsefe yuvarlıyor. Bilgi kumkuması. Kibrinden, yüksek perdeden konuşmasından yanına varılamıyor. Ruhu kanıyor. Bakımsızlıktan iç dünyasını yaban otları bürümüş. Toplumsal, politik, ekonomik, kültürel çözümlemeler yapıyor. İçinden gelen sesleri dinlemesini bilmiyor. Kabalığı, hıyarlığı, yüksek düşünsel gücünden ve bilgisinden geldiği sanılıyor. Oysa, bilgisi ve düşünsel gücü, iç dünyasına ulaşamıyor. Hıyar böylece narşisist imgeler yaratıyor, kendisi hakkında. Bu imgeleri kendi sanıyor. Tapıyor bu imgelere. Bu, yarattığı kendi imgelerim ‘beslemek’ için, kendisini sevecek insanlar arıyor. Kimseyi sevemiyor. Teknoloji ve bilimin hıyarlarla ilgisi var mı? Olmaz mı? Çağdaş bilim ve teknoloji, hıyarları besliyor. Model kurmaya, deney yapmaya, sınamaya, yanılmaya ayrılmış bir yaşamın gündeminde hıyarlık yok. Peki, kimin sorunudur, hıyarlar? Hepimizin. Hıyarlığını fark etmiş insanların. Bütün dünya bostana dönmüş dediğimde elbette kendimi de azılı hıyarların arasında görüyorum. Sıkıntım, keskin Freudgillerden dostların sanabileceği gibi, bir ‘yansıtma’ sorunu değil. İçimin hıyarlığını dışa vurup, herkes hıyar demiyorum. (Biraz etkisi vardır elbette!) Hıyarlık, çağımızın en büyük sorunlarından biri. İlim irfan yoluyla, ‘hıyarsızlaştırma’ kampanyaları ya da eğitimleriyle tez elden giderilebilir bir ‘üst yapı’ sorunu değil! Bir yaşama sorunu. İnsan olma sorunu. ‘Sev’ denmiş, ’say’ denmiş. Bunların ince yaşam durumlarına nasıl uygulanacağı bilinmiyor. Nasıl seveceğim? Kendisi olabilen, kendi yaşamına sahip biri olarak nasıl seveceğim? Biricik bir insan olarak, biricik sevgilimi, yaşadığım biricik ortamlarda nasıl seveceğim? Biricikliğimizi yaşayabilme, genel ahlâk ilkelerinin özel durumlarda gerçekleştirilebilmesi, yaşama ustalığı burada. Yaşama ufukları dar; kendisiyle karşılaşmamış, giderek kendisine hiç rastlamamış insanların dünyasında hıyarlaşma hızlanıyor. Güçleniyor. Hıyarları önce dostlarımda gördüm. Sağolsunlar, bu konuda benim gözümü açtılar. Hıyarân diye bir kitap yazdım. Hıyarca yazılmış bir kitaptır. Sonra anladım ki ben de az hıyar değilmişim. Hıyar olmayanlara (gül mü diyeyim onlara?) rastladıkça yüreğim burkuldu. Hem kıvanç duydum, şükrettim, içimdeki sonsuzluğa: Hâlâ güzel insanlar var. Bu çirkin yaşam çarkının kirletemediği. Biliyorum, insan, hâlâ onlar var diye insan. Dünyanın yönetiminde yerleri yok. Belli etmiyorlar kendilerim. (Eski deyimiyle, ‘mahviyet mesleğine mensup’lar!) Hem içimin bir yerleri sızladı. Kalakaldım. Kendimin hamlığını görmekten. Dostlarım, bana her gün bostanda yaşadığımı anımsatıyorlar: “Ahmet, sakın kendini gökyüzünde sanma, burası bostan. Burada gücü gücü yetene bir kavga, entrika, stratejik davranışlar, kullanma ve sömürme ilişkileri egemen. Burası, Platon’un göğü değil! Burası Epikür’ün bahçeleri, Stoa’nın aradığı ‘âsûde bahar ülkesi’ değil. Burası sana göre değil. Silâhların, ağır iş makinalarının, güneş gözlüklerinin arkasına ruhlarını gizleyebileceklerini sanan, kendine, dünyaya, geleceğe, doğaya, evrene karşı acımasız, kaba odunlaşmış insanların dünyası. Elinde bastonu, iki büklüm yürüyen huysuz bir yaşlı adamın dünyadan yakınması değil bu söylediklerim. Teknoloji, birçok yaramızı sararken hıyar olma potansiyelimizi hızla arttırıyor. Bizden sonrakiler, belkide bizi şöyle anacaklar: “Yirminci yüzyılın sonları, yirmi birinci yüzyılın başları mı? Çok hıyar vardı dünyada, hem de çok”. Bir zamanların ‘Kahramanlar Çağı’ gibi, çağımız belki de ‘Hıyarlar Çağı’ olarak anılacak. Hınzırlar Teknoloji yoğun dünya değişiyor hızla. Akıl diye bildiğimiz, 'tek' olduğunu sandığımız gücümüz bileşenlerine ayrılıyor: Ben yazılarımda adlarını anıp duruyorum, teorik akılın yanında, denetleyen, anlayan, şiirleyen, erotik, bağlanan, eleştiren akıllar, ortak akılla düzenleniyor. Akıl bölünmesi ya da çoğalmasının ardında, farklı boyutlarıyla çeşitli insan tipleri oluşuyor! Bunlardan biri de 'hınzır' insan tipi! Hınzır, zeki, çok zeki insandır. Zekâsı, onu seçeneklere, bulduğunla yetinmemeye götürür. Kendisine öğretileni, verileni hızla kavrar, çerçevesini çizer kafasında. Bu çerçeveyi irdelemeye başlar, didikler. Sorgular. Eski Yunan'da sofistler hınzırdılar. İnançsız hınzırlar! Her savı çıkar karşılığında savunabilirlerdi. Tartışmayı, araştırmayı bir oyun olarak görenlere 'hınzır' diyemeyiz. Hınzır, bir hedefin, bir kaygının, bir inancın ardındadır. Sokrates bir hınzırdı. 'Hakikat'ın peşine düştüğü için! Toplumunun inançlarıyla yetinmediği, onları sorgulamayı seçtiğinden. Üstelik, kullandığı ironi, hınzırlığını pekiştiren bir özelliğidir: 'Bilmiyorum' der, örneğin. Amacı, bildiğini sanan insanların, bilgi sanılarını çürütmek, onları araştırmaya itmektir. Her araştırmacı hınzır değildir. Her aydın, her entelektüel, her bilim adamı, her sanatçı. Hınzır, çağından, çağındaki kültürel ve bilgi ortamından rahatsız olanlardır. Memnun, yetinen, hoşnut kalan, kabul eden, verileni irdelemekten kolayca vazgeçen hınzır olamaz. Hınzır, zoru olandır. Derdi olan. Taklit eden, basmakalıp görüşler içinde kalakalan, memur zihniyetli insan hınzır değildir. Basmakalıp insan kurnaz olabilir ama hınzır olamaz. Benim hüsnü kuruntularımdan biri de hınzır olduğumu sanmamdır. Hınzır insanları severim. Onların seçenekli dünya arayışlarına vurgunumdur. (Örneğin Fayerabend! , Nietzsche!) Hınzırın ahlaksızına domuz diyorum. Zekâsı dünyayı çabuk kavramaya götürür onları; düzenin zayıf yanlarını çabucak görüverir, bu zayıf yanlarından yararlanmaya çalışırlar. Ülkemizde bunlardan çok sayıda vardır. Bankaları, kurumları soyanlar, ticarette farkedilmeyeceğini düşündükleri hilelerle para kazananlar, hınzırın ahlaksızıdırlar. Bilim ve sanat alanlarında da ahlaksız hınzırlar vardır. Kurnazlıkla doktora tezi yazan, insan ilişkilerini başarabildiği için akademik merdivenleri tırmanan akademisyenler bu gruba girer. Zekâ ve kurnazlıkla sanki 'ustaymış' gibi şiir yazan şairler var edebiyatımızda. Adı ünlüye çıkmış nice ahlaksız hınzıra her çağda rastlayabilirsiniz. Hınzırları severim, domuza dönüşmemişlerse. Masum hınzırlar, dünyamızın kokuşmasını engellerler. Tez elden, basmakalıp, üstünkörü çözümleri sevmezler. Hınzır kuşkuyla bakar önerilere: Kandırılmaktan, aldatılmaktan korkar. Kuşkusu, sağlıksız bir kuşku değildir. Araştırmayı, yeniden gözden geçirmeyi sağlar. Söylediklerimden, filozofun, saygın sanatçının hınzır olması gerektiği sonucunu çıkarabilirsiniz. Karşı çıkmam bu görüşünüze. Ben filozofun hınzırını, sanatçının hınzırını severim. Saf, çocuksu, tertemiz, pırıl pırıl olanlarına da (örneğin felsefede Spinoza, bizim şiirimizde Behçet Necatigil!) saygı duyarım, hayran olurum. (Örneğin, yine felsefede Husserl böyle bir masum, çocuksu filozoftur! Rousseau, Derrida hınzırdır! Nedense Einstein bana çocuksu yanlarına karşın hınzır biri gibi gelir!) Hınzırın Türkçemizde olumsuz çağrışımları yok değil! Bu çağrışımların olumsuz etkilerini azaltmak amacıyla, bir hınzırlık ahlakından, adâbından söz edebiliriz. Hınzırlıkla, daha önce söylediğim gibi kurnazlığı birbirinden ayırmak gerekir. Hınzırla domuzu. Hınzır, olumlu yorumuyla erdemli biridir. Çerçeveleri kıran, çerçeveler içindeki tutarsızlıkları farkeden, eleştiriyi, bakış genişliğini seven insanlardır. Hınzırların zekâsı, teknoloji ve bilimin gelişiminde çok gerekli. Sakın yalnız bıkakılmamalı. Hınzır insana, duygu zenginliği, bakış genişliği, sevgi coşkusu gerekli. Hınzırlığımızı geliştirelim. Her insanın hınzırlık donanımı var. İnsan olma çabamızda, diğer yetilerimizle birleştirilip, terbiye edilebildiğinde insanlığa katkısı olabilir. Yoksa, bu savımda da bir kurnazlık olmasın? Garip, garip duruyor hayatımızda! Garipler her çağda azdılar. Çağlarındaki haksızlığı, zulmü, kabalığı anladılar. Hıyarları tanıdılar, onlara tahammül ettiler, anladılar. Garipler, tuhaf insanları olarak kaldı, çağlarının. Sınıflandırılamadılar. Saraydan da gelebiliyorlardı, sokaktan da. Bu dünyanın yabancılarıydılar; dikiş tutturamayanları. Elbette tutunamadılar. Her tutunamayan garip değildir ama, her garip, tutunamayandır. Zekâları, yetenekleri yetmediği için değil yaşam mantıkları bu dünyanın yaşam mantığına uymadığı için 'dışarıda' kaldılar. 'Marjinal' değillerdi. Marjinallik 'entelektüel' vıdı vıdıcıların kendilerine yakıştırdığı rütbeydi; entelektüel ise daha baştan garipliği yitirendir. Garip, harbî insandır, olduğu gibi olandır. Daha başka nasıl olunduğunu bilmeyen. Kendiliğindeni öylece. Yalnızlığı belki ondandır. Yapayalnızdır. Çevresindeki insanlarla, birlikte. İçine kapanık, uyumsuz, suratsız biri gibi gelmez garip bana. İnsanlar arasında dolaşır. İşi gücü de vardır. Kravat bile takabilir. Kendini belli etmeyenlerdendir. Sıradan, basmakalıp görünür. (İsteyerek değil, görüntüsü makyaj değildir.) Bildiğini zorlanmadıkça söylemez. İki de bir kendini ileri sürmez. Kendisiyle karşılaştığı için, kendisiyle diyaloğu, iletişimi, muhabbeti, hesaplaşması olduğu için hıyar insanın tam zıttıdır. Hıyarlar çoğaldıkça garipler azalır. Az oluşları elbette, hıyar nüfusunun artışı değildir, yalnızca. Garip, hıyarı, hıyar gibi göremez. Olgunlaşmamış, ham, sevilesi bir varlıktır hıyar. Garibin hıyarlarla bir zoru, bir derdi, bir alışverişi yoktur. Dünya bir gurbettir. İçinde gurbeti taşır garip. Hep yabanda, hep uzakta, hep bir başına, hep yapayalnızdır. İnsanları kırmamak için, istemediği görüntülere bürünebilir zaman zaman. Ticaretle uğraşabilir. Sporcu olabilir. Memurluk yapabilir. Hep iğreti durur, girdiği işlerde. Kendi gibi olanlara rastlarsa, yalnızlığını paylaşmak isteyebilir. Büyük beklentileri, hırsları, tutkuları olmadığı için, hayal kırıklıkları yaşamaz. Kendini terkeden, sözünde durmayıp onu aldatan dostlarının ardından ilenmez. Kızmanın anlamsızlığını bilir. 'Bütün insanlar nankör', 'Herkes hıyar', 'Türkiye batıyor' demez. İyimserdir. Umudu, iyimserliği ahlakıdır onun. Evrenin, tüm çirkinlikleri, çelişkileri, haksızlıkları, sömürüleri, içine alıp, yeni soluklarla yeni canlar ortaya koyacak mucizeler taşıdığına inanır. İnsana güvenir. Güveni, çaresizliğinin son durağıdır. Evrendeki varoluş hırsının yarattığı hasarı bilir. Bilinçlidir. Bilinçsiz garip olamaz. Garip, elbette garip edebiyatı yapmaz. Açık oturumlarda, konferanslarda, televizyonlarda 'garip' üzerine konuşup, geçimini sağlamaz. Garip, garip olduğunu, 'kendiliğinden' bilir. Benim gibi entelektüel bozuntularının anlattığı gibi anlatmaz kendini. Çok satan kitapları imzalayan, ünlü insanlardan değildir. Bu düzenin elinden nasıl kurtulmuştur? Kurtulmamaya çalışarak! Düzenle, 'garip', bir uyuma girmiş görüntükleri için, düzen onları farkedememiştir. Nara atıp, karga etmedikleri; kendilerini, inançlarını, bilgilerini abartmadıkları; sevgilerin sıcaklığını duyup, hesabî yanlarını görmezden geldikleri; herkesi kendi farklılıkları içinde 'öyle' kabul ettikleri; içlerindeki sonsuzluğu keşfedebildikleri; sıradanlığı, basitliği, sığlığı, abartılmış bilgiçlikleri, kabalığı farkederek, içlerindeki sonsuzluğu, dışlarındaki sonsuzlukla birleştirebildikleri; günlük tartışmaların, moda olmuş geçici görüşlerin, paranın (yoksuldur garip!) ünün, her türlü darlaştırıcı bağımlılığın uzağında kaldıkları için gariptirler. Kendilerinden bakabilirler. Kendi pencerelerinden. Kendi varoluş zeminlerinden. Kavramlara bulanmış, yaşamda onlarla birlikte yaşamayan bilgileri, bilim adına, felsefe adına, teknoloji adına yapılan nice ukalakları ince bir gülümsemeyle önemsemezler. Garipler ne bankalarda yönetici ne yüksek düzeyde devlet memuru ne herhangi bir üniversitede akademisyen olabilirler. Olmak istemezler. Elbette hiçbir gazetede köşe yazarı olmak akıllarından geçmemiştir. Hiç garip gördünüz mü? Tarihte ve zamanımızda. Varlar. Belki bazılarımız onları uzaylı sanıp, taşlıyor olabilirler. MahzunHüzün 'biz'e özgüdür. Osmanlı'nın yaşadığı, Cumhuriyet'te yaşamakta olan bir ruh durumudur. Batı dillerine, olanca derinliğini vererek çevrilebileceğini sanmıyorum. Hüzün, bir 'ardından bakma'dır. Yaşanana. Yaşananın tortusuna. Yaşanmış gerçeklikle birlikte titreşmektir. Yaşanmış üstüne bir yoğunlaşmadır. Yaşanmışın yarı belirsiz değerlendirilmesidir. Kaçırılanlar, yanlışlıklar, acılar, çaresizlikler, geçip giden zamanın bir daha geri gelmeyeceği... Bir pişmanlık, derin bir melankoli değildir. Tutku, kızgınlık, nefret, öfke, coşku (geleceğe yönelik) , yoktur hüzünde. Hüzün, gerçekliğin, geçmiş zaman dilimini, dingin bir tatla değerlendirme yaşantısıdır. Çığlık yoktur hüzünde, çılgın bir sevinç de. Hüzün bir talep değildir. Bir beklenti. Bir doyurulması gerekli arzu. Hüzün 'olduğu gibilik'le çıkılan bir geçmiş yolculuğudur. Yaşanmışın belli bir ışıkla aydınlatılmasıdır. Turuncu bir ışıkla belki. Rengi hüznü yaşayanın yaşadığına yönelik yorumundan kaynaklanacak ışıkla. Hüzün, giderek seyrek yaşanır oldu. Gerçeklikle girdiğimiz bir ilişki türü olarak, nasıl yaşanacağını bilenlerin sayısı azalmakta. Mahzun insan bu çağın insanı olarak görünmüyor. Çağımızda üzülen, bunalan, 'depresyona' giren insanların sayısı pek çok. Hüzünde, yaşanan sarsıntıların, tutkuların, sevinçlerin, tadların sessiz, telaşsız, insanın iç dünyasında bir yerlerini sızlatan yorumu var. Mahzun, garip değil. Garip, garipliğinin farkında değil; tıpkı hıyarın hıyarlığının farkında olmayışı gibi. Mahzun: Garipliğinin yarı bilincinde olan biri. Mahzun, garibin geçmişte yoğunlaşanı. Geleceğe kapalı değildir yine de. Geleceğin, gelip geçeceğini duyar. Hüzün, yaşanmış olandaki acı ya da sevincin arasındaki ayırım üzerine odaklanmaz. Yaşanmış sevinç dolu da olsa, bıraktığı tortu hüzündür. Belki, sevinçlerin hüznü, acıların hüznünden daha yoğundur: 'Ağlarım hatıra geldikçe gülüştüklerimiz.' Sevinçlerin uçuculuğu, biricikliği, bir daha 'aynı' olarak geri gelmeyeceği... Yine de hüzün, umutsuzluğu, küsmüşlüğü barındırmaz içinde: Dünyadan vazgeçme, geri çekilme değildir. Hüzünde çok alttan alta işleyen bir sevinç bileşeni vardır. Üzüntünün kabalığını hüzne çeviren de bu sevinçtir. Yaşanmış önünde soğukkanlı bir tebessümle durabilmek! Sanki, 'yaşanmış olan, sen neredesin bilmem ama, ne denli yüreğimi burkarsan burk, ben buradayım' deriz, hüzünde. Acı bizi savurmaz, sevinç hoplatmaz, öfke titretmez: Hüzün dingin bir ruh müziğidir: İçinde kıpırtılı sevinçler taşıyan. 'Şöyle ya da böyle, ne yaşadım ama! ' Yitirdiklerimiz önünde, derin acıların hüzne dönüşebilmesi, bizim mahzunluk duyarlılığımızla ilgilidir. Hüzün, kabalığı, hesabı, kıskançlığı, çıkar hesaplarını kaldırmaz. Onlar gelince, o gider. Geçmişe hüzün bakışı bir 'ders alma' bakışı mıdır? Değildir. Hüzün, 'vaaz veren', kürsüde ders notlarını okuyan bir öğretmen değildir. Hüznün öğrettiğini anlayabilmek, hüzün üstüne hüzün yaşamakla olur. Çifte hüzün, hüzünlenmenin hüznüdür. Hüzün, 'kullanılacak' yararlanılacak, sömürülecek bir yaşantı değildir. Bir hâl dir. Hâlde (stimmung!) gerçeklikle girdiğimiz ilişki sonucunda, gerçekliğin farkedemediğimiz boyutları çıkar ortaya. Hüzünde, gerçeğin diğer yaşantılarla tanıyamayacağımız 'yüzleri' görünür. Kendimizi bu yaşantıyla yeniden farkeder, yeniden keşfederiz. Düz bir 'keşif' değildir bu; hüzünle dönüşürüz. Saldırganlığın, kabalığın, kurnazlığın, insanları kullanmanın egemen olduğu bir çağda, bir kendini geçmişe bırakarak, geçmişle dingin ilişkiye girme yaşantısı olan, içinde üzüntüyle sevinci bir arada taşıyan hüzün ortaklıkla görünmüyor. Mahzun insan, savaşın, çıkar kavgasının, politik oyunların uzağındadır. Dünyanın çirkinliği, dünyadaki haksızlıklar, kabalıklar ona acı verir. Bu acı, içindeki gariplikle birleştiğinde hüzne dönüşür. Garip mahzun değildir. Garipliğini hüzünsüz yaşar. Mahzun insanın arada kalmışlığı, bir kıyısında garipliğin diğer kıyısında acıların, yaşam kavgalarının olduğu iki kara parçası arasında, ağır ağır akan derin, geniş, sessiz bir nehir oluşundandır. Hüzün şairleri, giderek kurumakta olan bu nehiri canlandırabilecek şiirler yazabilecek mi? Yoksa hüzün, bir zamanlar hüzün diye yaşanan bir yaşantının hatırlanmasıyla ortaya çıkan ikinci dereceden bir duyguya mı dönüşecek? Çelebi Çelebi, tarihsel, kültürel çağrışımları yoğun olan bir sözcük. Çağımın insanlarını tanımada, belli özellikleri olan bir grup insana 'çelebi' sözünü yakıştırmaktan çekinmiyorum. Garipler ve mahzunların yanında yer alırlar. Garipler kadar yalnız, mahzunlar kadar yoğun hüzün yaşayan insanlardan değildirler. Çelebilerin dikkat çekici özelliklerinden biri içtenliğidir. İnsanlara güvenmesi. 'İnsan sıcaklığı' ile dolu olması. İyimserliği. İyimserliği elbette, bilgi ve zekâ eksikliğinden kaynaklanmaz, duyarsız, kaba bir insan değildir çelebi. Eksikliklerinin, sorunlarının, yetersizliklerinin, perişanlığının, dünyanın gidişindeki haksızlığın farkındadır. Derinden derine duyduğu acı, ruhunun 'çok diplerinde' yaşanır. Çelebiyi hep gülümserken görürsünüz. Gülümsemesi yüzüne yapıştırılmış bir yama gibi durmaz. Çektiği acılar yaşam karşısındaki duyarsızlığından gelir. Acıları onu güzelleştirmiş, sevimli kılmıştır. Bir anlamıyla 'acıların çocuğu'dur çelebi, oysa acıdan hiç söz etmez. Acı çekmekten övünen, karamsarlık, asık yüzlülük, saldırganlık şampiyonu 'entellere' hiç benzemez. Acının şirin kıldığı bu sevimli insan uzatıverir avucunu avucunuza, tutmazsanız, kızmaz; anlar, geri çeker. Saldırganlık duygularını mizahın, sporun, dansın, müziğin yoğunluğunda eritebilmiştir. Öfkelenmez. Hınç duymaz. İntikam duyguları taşımaz. Kendinden memnundur. Neden? Çelebi yaşam enerjisini nereden alır? İnsan sevgisinden. Nasıl olup da insanları sevebilmektedir. Kendini sevebildiği için. Peki, neden kendini sevebiliyor? Çünkü güvenebiliyor. İnanabiliyor. Bağlanabiliyor. İnsanlara, geleceğe, kendisine güveninin ardında ne var? Hiç düş kırıklığına uğramıyor mu? Uğramaz olur mu? Bu denli duyarlı bir insanın, bağlanıp, kendini duygularına, düşüncelerine, inançlarına, sevdiklerine, söz verdiklerine adayabilen insanın sık sık umutsuzluklara düşebildiğini beklentilerinin gerçekleşmediğini gözlemleyebilirsiniz. Çelebi, bunca sıkıntıya, çileye katlanmayı bilendir. Neden? Sıkıntılardan kaçmadığı, onları kabul ettiği için. Yitirdiklerini görür, karşılaşır onlarla. Çaresizlikleriyle muhabbete geçebilir: 'Elbette, ben buyum. Artılarım ve eksiklerimle böyle biriyim ben. Böyle biri olarak yaşayacağım. Böyle biri olarak gökyüzünün altında yeryüzünün üstündeyim. Acılarımı bir paratoner gibi çeker, gökyüzüyle yeryüzü arasında bir köprü olduğumu duyarım. Acılarım yalnız bana özgü değildir. Diğer insanlarla birlikte yaşıyorum. Acılarım beni güzelleştirmek, olgunlaştırmak, beni yaşadığım dünyada öteki insanlara karşı daha sorumlu kılmak içindir. Bir anlamı vardır, başıma gelenlerin. İnsanlara daha yararlı olmak, daha güzel duyguların kurulması için, çekilen bu çileler. Benim ve insanlığın çektikleri daha güzel bir dünyayı oluşturmak için adımlardır. Kişisel varlığımın bu evrenin bütünlüğü içinde kendi başına bir anlamı yoktur, ben herkes içinim, insanlık içinim. Acılarım insanlığa armağan olsun.' Çelebi, kendi varlığının bir 'aşama' olduğunu düşünür. Gelişmeye, eleştiriye açık ruhu ile günlük dünya içinde, günlük dünyanın uzağındadır. Toplumsal ilişkileri başarabildiği için, siyasal, yönetimsel roller alabilir. İlkelerini içselleştirdiği için, ikide bir insanların yüzüne vurmaz. 'Adalet, insan hakları, demokrasi, yüksek etik değerler, sanat, edebiyat, felsefe' gibi kavramları kullanmayı pek sevmez. Yaşar ve örnek olur insanlara. Dünya görüşünü ve inançlarını da insanların yüzüne tokat gibi vurmayı sevmez. Çelebi'nin siyasal görüşlerini ancak eylemlerinden çıkarabilirsiniz. Çalışmayı sever. Sevmeyi sever. Hınzırlardan farkı, sorgulamayı fazlaca sevmeyişidir. Sorgulamanın, irdelemenin, olur olmaz eleştirinin insanı geliştiremeyeceğini düşünür. Çelebi, eleştirilerini dolaylı olarak yapar, satır aralarında anlatır. Gelecek korkum azalıyor, çelebilere rastladıkça. Hışır: Bir hüzün yoksulu İnsan aklının çok boyutlu yapısıyla, insan karakteri arasında ilişkiler var. İnsan aklının teorik, denetleyen, anlayan, şiirleyen, erotik, bağlanan, eleştiren akıllardan oluştuğunu söylemiştim, yazılarımda. Teknoloji-yoğun çağımızda bu akıllar, çevreden ve ortamdan gelen etkilerle, çeşitli insan ''tip'''leri ya da ''karakteri'' oluşturuyor. Çevre, fiziksel, toplumsal, ekonomik, kültürel özellikleriyle etkiliyor insanı. Ortamsa, düşünsel etkilerden oluşuyor. Denetleyen akıl, diğer akıllarla uyumunu yitirip, kendi başına ''büyümeye'', etkili olmaya başladıkça hıyarlar ortaya çıkıyor. Hıyar, yarışmacı, satışa, pazarlamaya dayalı kapitalist dünyanın insanıdır. Çevre ve ortam dünyayı bostana çevirmiştir. Çağımız, sayıları hıyara göre az da olsa, çeşitli karakterleri barındırıyor içinde. Benim ilgimi çeken, yazılarımda ele alacağım ''tip''ler arasında şunlar var: Hıyar, Hışır, Hınzır, Ulu, Ermiş, Çelebi, Mahzun, Garip. Belli bir dizilim içinde verdim ''tip''leri. Hıyar, Garip ve Mahzun'u anlatmıştım. Şimdi hışırlardan söz edeceğim. ''Hışır'', kavun ve karpuz içinin sert kalan kabuk tarafı, olgunlaşmamış kavun karpuz anlamlarına geliyor. Elbette, bu anlamlarla birlikte kaba ve görgüsüz insan anlamı da var. Ben hışırı bir ''hıyar'' türü olarak görüyorum. Hışır, uyanık, anlayan, entellektüel hıyardır. Hıyar kendinin farkında değildir. Hışır ise farkına varmıştır, hıyarlığının. Bu farkındalığını örtmeye çalışır. Dahiyane kılıflar bulur hıyarlığına. Hıyarlığını ''estetize'' eder. Entellektüel biçim verir ona. Dinsel, psikolojik kılıflar da giydirebilir hıyarlığına. Düşlerinde hıyarlığını, farketse de, uyanınca hıyar olmadığını söyler. Ahlaklılık örneği kesilir. En büyük bilim adamı ya da en iyi dindar, en iyi vatansever, en iyi solcu, en iyi ressam, en iyi psikiyatrist, en iyi filozof,en iyi şair, en iyi sanatçı olduğunu iddia eder. Bilinç dışındangelen ''sen aslında hıyarsın'' tehdidini duymamak için çırpınır. Kitaplar yazar, yardım yapar, hacca gider, parti kurar, felsefeyle uğraşır, kendini spora verir. Çiçek yetiştirir. Kedi köpek besler. Sergi açar. Vakıf kurar. Hıyar, derin çelişkiler ve çatışmalar yaşamaz. Düz yaşar, genellikle yaşamını. Hışır ise huzursuz ve acılıdır. Tasavvuftaki ''nefs-i levvâme'' olan, ''levm eden'', azarlayan nefsi, ona sürekli olarak acı verir. Hıyarlıktan kurtulmak ister, kurtulamaz. Kurtulamadığı için, çektiği acıyı dışına yansıtır, insanlara acı verir, zulmeder. Çok hassas, kırılgan biri olduğunu söyler, herkesi kırar geçirir. Kendini eleştiremediği için yüzünü öteki insanlara çevirir, boyuna onlarla uğraşır. Hıyar gibi, hıyarca değil belki, daha ince, daha kurnazca uğraşır. Onlara acı verdiğini gördükçe, kendi çelişkilerinden, acılarından, çatışmalarından kurtulabileceğini sanır. Oysa, ''sen hıyarsın'' sesi, düşlerini karabasana çevirmektedir. Kendisiyle karşılaşmayı kabul etse, kendisiyle görüşebilse, bu depremi yaşayabilecek yürekliliği gösterebilse yaşadığı sıkıntılardan kurtulabilecektir. Hışır, Jung'cu anlamıyla gölgesinden korkmakta, gölgesini ışığa taşıyabilecek atılımı yapamamaktadır. İçindeki çirkinliği dışarıya yansıtmakla kurtuluşu elde edebileceğini sanmaktadır. Yarı bilinçli bir hıyar olarak, dünyanın tadını çıkarabilmeyi, güç kazanmayı, saygın bir insan gibi değerlendirilmeyi istemektedir. Kendisine hıyar olduğunu hatırlatacak davranışlarla karşılaştığında, çok kızmakta, ısrarla asıl hıyarın bu hatırlatmayı yapanlar olduğunu söylemeye çalışmaktadır. Hışır, tüm yarı bilinçliler gibi tehlikededir: Güvenilmez bir kişiliği, kolayca tersine çevirebileceği savları, sık sık mızıkçılıkla son bulan ilişkileriyle, kendisine acı veren gerçekleri kolayca çarpıtabilse de, dünya ona cehennemdir. Hışırlardan yaratıcı insanlar çıkabilir, birçok bilim adamının, filozofun, sanatçının komutanın hışırca özellikleri vardır. Hışırın acısını, biraz tuhaf gelebilir ama, hüzün dindirebilir. Hışır, hüznü yaşayamayan biridir. Nasıl gariple hıyar iki zıt kutupta duruyorsa, mahzunla da hışır ayrı kutupların insanlarıdır... Eren Hangi yaşamın erenleriyiz? Hangi yaşamın yolcuları? Nereye doğru yürüyoruz? Böyle sorular tuhaf mı geliyor size? Öyleyse gerenler densiniz. Durup yaşamınızı seyredecek, onu yeniden gözden geçirecek gönlünüz yok. 'Sırası mı böyle soruların? ' diyorsunuz belki. Peki, bu gerginlik niye? Neden geriyorsunuz kendinizi? Yaşamınızı? Günlük yaşamın sorunlarının örtüp, kararttığı gerçeklerin olabileceği hiç aklınıza gelmedi demek ki. Öyle insanlar var: Efsanelerde, kutsallığın yoğunlaştığı destanlarda, din merkezli kültürlerde. Günlük yaşamın vıdı vıdısından, pılı pırtısının dışında anlam deren insanlar. Çağdaş dünyada da var. Erenler. Yolda olduğunu farkedenler. Bir yere doğru yürüdüğünü farkedenler. 'Yolda bir hedefe doğru yürümek' sözü, çoğunluk dinsel öğretilerin yaslandığı anlatım kalıplarından. Erenlik dinsel kültürün tekelinde değil ki! Evrenin gizlerine doğru yürümenin sınırsız, bitimsiz yolları var. Yürünecek yolların çeşitliliği, insan olabilmenin önemli olanaklarından. İnsanın kendini gerçekleştirmesinin, bu dünyada varolabilmesinin, evrene sesini duyurabilmesinin o denli çok yolu var ki! Sorun insanın bu yollar zenginliğini kavrayamayışında, kavrasa da gerçekleştiremeyişinde. Dönem dönem yaşadığı derin sarsıntılarda (savaşlar, doğal afetler, salgın hastalıklar, yoğun siyasal cinayetler, zulümler gibi...) kendini çaresiz, yoksul olarak algıladığına tanık oluyoruz. O dönemlerin yolda olan, yolda yürüyenleri yollar sunuyorlar birlikte yaşadıkları insanlara. Zenginlikler sunuyorlar. 'Yollar bitmedi, çare tükenmedi' diyorlar. İnsan yaşadıkça çare hep vardır, ölüm de olsa. Teknoloji, bir çare arayışı idi. 'Bitmedi daha, yürünecek yollar var, çözebiliriz' iletisi idi, insanın insanı. Ölümle yaşam bitmiyor. Ölen bireyler, hatta türler ölüyor, yaşam sürüyor. Yaşamı öldüremezsiniz. Bütün şiddeti ve dehşetiyle kayaların, lavların içinden çıkar gelir. Erenin demek istediği belki de odur: Yaşamın sunduğu olanakları tanıyalım ve yürüyelim. Yaşamak yolda olmaktır. (Felsefe yolda olmaktır diyen, dayım Jaspers'in kulakları çınlasın!) Yolu, bindiği taşıdın yolu olarak anlayan çağdaş insana yürüdüğü yolları anımsatmalı: Yürüyorsun. Yoldasın. Belediyelerin döşediği bu yaşam içine batmış, yollarda değil, ötede bir yolda. Dünyan bu kadar değil, sen bu kadar değilsin. Yolunu tanı. Yolunu tanıyıp, yürüyebilene, yürümeyi göze alabilene 'eren' diyorum. Neden 'eren'? Nereye ermiş? Yol hangi yol? Belki de o bir ceren. Öylesine saf, yolunda yürümekten. 'Ermiş' değil, eren. Erememiş, ermeye çabalayan, ermeye, erişmeye doğru yürüyen. Döşenmiş yollardan değil. Hiçbir eren asfaltta yürümez. Erenin yolu arkasındadır. Önü yürünmemiş bilinmezliklerle doludur. Eren, izleyen, ardında giden değildir. Elbette kültürünün, toplumunun değerlerini tanır, sayar. Onları, onlara zenginlik getirecek biçimde yorumlar, onların yürüneceği yeni yollar sunar. Erenlere ne çok gereksinimimiz var! Sıkışmışız daracık yaşamlarımızda! Yaşamımıza temiz hava getirecek, pencerelerimizden içeriye taze kır havası dolduracaklar. Kim olursan ol, eren ol! Böyle bir buyruk, belki hiçbir kitapta yazmıyor. Havalandıralım yaşamlarımızı. Daracık, sıkışmış, çoğu kez pis kokan. Yaşam var evrende. Yaşama dönelim. Yeni yollar arayalım. Yürüyelim. Erişmeye çabalayalım. Varamazsak, bir daha. Aynı yolu ya da yeni yolları. Yollar bitmez. Yaşamak yolda olmak demektir. Umut tükenmez. Sakın ola, umut dangalağı değiliz. İktidarın aldatmaya çalıştığı iyimser enayilerden asla değiliz! Yol çetin. Yol zor. Ama hiçbir zulüm, hiçbir güç içimizdeki varolma aşkını ortadan kaldıramaz. Erebiliriz. İçimizin özgürlüğü ile. Bilimle. Teknolojiyle. Kültürümüzün, yaşam biçimimizin olanca zenginliği ile. İnsanız biz. Tükenmeyiz. Yaşam tükenmez. Tarih tüketmeye çalışanların mezarlarıyla dolu. Taze yaşamların, canlı düşüncelerin, heyecanlı duyguların erenleriyiz. Her iktidar bizden korkmalı. Yaşam adına hesap sorarlar. Bilimden. Teknolojiden. Şiirden. Yoldayız. Sakın ola, korkmayalım. Bir gün varacağız. Yaşamanın, has yaşamaların erenleriyiz. ahmet inam - insan yüzleri
Posted in
|
0
Comments »
|