00:20

Bir gölgenin başında durduğunu hissetti. Başını kaldırmaya çalıştı, yapamadı. Bir ses duydu:” Ölümün resmini çiz bana.” Konuşmaya çalıştı, olmadı. Ses yinelendi:” Ölümün resmini çiz bana.” İçi acımaya başladı, sesin sahibi bir yanıt alamayınca daha şiddetli: “Ölümün resmini çiz bana.” Gölge başından çekildi, bir hafiflik hissetti başını kaldırdı. Karşısında üstünde eski bir aba olan, sağ elinde bastonuyla ihtiyar bir derviş duruyordu.

Derviş:” Kalk gidiyoruz.” Bir şey sormadan takıldı dervişin peşine. Yürüdüler, menzili olmayan yolcular gibi yürüdüler. Bir çölün ortasında olduklarını fark etti. Derviş bir kuyunun başında durmuş kendisini bekliyordu. Yanına vardığında derviş:” Bu kuyuyu tanıyor musun?” diye sordu. Olumsuzca salladı başını. Devam ettiler nice yıldızlı geceler ve yıldızsız sabahlar bıraktılar arkalarında. İleride bir parlaklık gördü, yanına vardıklarında bunun bir deniz olduğunu anladı. Derviş:” Bu denizi tanıyor musun?”. Buna da olumsuzca başını salladı. Hayretler içinde günlerdir yürüdüklerini, ne bir şey yediklerini ne de bir şey içtiklerini hatırladı. Bunları düşünürken bir kentin kapısından girdiklerini gördü. Bir topluluğun önünde durdular, derviş bir adamı işaret etti:” O adamı tanıyor musun?”. Yine olumsuzca salladı başını. Kentten çıktılar. Yaşadıklarına bir anlam veremiyordu,o kadar yol yürümelerine rağmen üstünde yorgunluk hissetmiyordu. O bunları kendine sorarken dervişin bir ateşin önünde durduğunu gördü. Derviş:” Bu ateşi tanıyor musun?” diye sordu. Buna da diğerlerine verdiği cevabı verdi. Biraz daha yürüdükten sonra derviş adamın elinden tutup gözlerini kapamasını söyledi. Gözlerini açtığında dervişle ilk karşılaştığı yere gelmişlerdi. Derviş:” Dört gün beni burada bekle, dördüncü günün gecesinde geri döneceğim.” deyip kayboldu. Olduğu yere çöktü ve her şeyi baştan düşünmeye başladı.

I. Gün: Yanına gittikleri kuyuyu düşündü. Kuyunun etrafında gözyaşları vardı. Ve rüzgar eşliğinde belli belirsiz uluma sesleri çalınıyordu kulaklarına. Çölün kavurucu sıcaklığına rağmen kuyudan dışarı çıkan güzel kokular ve kuyunun taşlarına akseden aydınlık gördüler.

II. Gün: Denizi düşündü. Sanki denizin üzerinde evvel zamanlardan kalma bir bıçak izi vardı. Yanına yaklaştıklarında saf tutup dua eden ölüler gördü. Hepsi ağlıyordu, onlar ağladıkça yarasını hatırlayan yılan gibi kabarıyordu deniz.

III. Gün: Kapısından içeri girdikleri kenti düşündü. Kent dışarıda alımlı görünmesine rağmen, içeri girdiklerinde içerinin dışarısı gibi olmadığını fark ettiler. Kentin üzerinde melekler hep bir ağızdan bu kente lanet ediyorlardı. Çarmıhtaki adamı düşündü, onun gözlerini bulmaya çalışıyordu. Onun gözlerini bulduğunda o çoktan gitmişti.

IV. Gün: Kor ateşi düşündü. Uzağında durmalarına rağmen ateşin harı tenlerini yakıyordu. Ateşin içinde biri vardı, ellerini göğe doğru açmıştı. Ateş adama bir şey yapmıyordu. O anda ateşin su, odunların balık olmasına tanık oldu gözleri.

Dördüncü günün gecesi, bu olanları düşünürken bedenin ağırlaştığını hissetti. Çok geçmeden dervişin sesini duydu:” Ölümün resmini çiz bana.” Konuşamadı.” Ölümün resmini çiz bana.” diye tekrarladı. Derviş yanıt alamadığını görünce elini adamın göğsünden sokup, kalbini buldu ve kalbini sıktı. Bu sefer daha şiddetli:” ölümün resmini çiz bana.” Derviş elini çekti. Adamın gözlerinin önünden kuyu, deniz, çarmıh ve ateş geçti. Adam ayağa kalktı, şehadet parmağını göğe kaldırıp haykırdı: “Otları ve taşları koklayan derviş kılıklı bir adam dedi ki: Allah yoksa özgürlük de yok.”