| 20:41 |
|
|
...
Çağlayanlar gibi dökülüyordu cümleler ağzından ama alfabenin daha ilk harfinde takılıp kalmıştı. Çünkü kavradığı ancak kendi kendisi kadar tamdı. Onu da evrenin gövdesinden koparıp ayırmıştı, kör bir bıçakla oyup çıkarmıştı. Bütünü değil parçayı görüyordu. Bunu ona nasıl anlatmalıydı?
Öyle sağlam kuruyordu ki mantığını, bu mantıktan aldığı güçle, temelden kusurlu bir davayı ayrıntıda üstün ehliyetle savunuyordu. Ayrıntıda akıllı, bütünü kavramada yetersiz. Şu haliyle, açıklarda kolaylıkla yol alıp da sığ sularda dengesi bozulup kırılan okyanus dalgaları gibiydi.
...
Ama gel, varsayalım ki kaderin böyleymiş, o zaman da kaderine koşma. Kaç ondan, kaçamasan da. Kaç, ölü dağlardan kaçan bulutlar gibi kaç, kaçmak için attığın her adım seni kaderine yaklaştırsa da. Acını bilincinle oluştur. Kaderinin hiç olmazsa elinde kalan kısmını zorla.
Bunun adı niyet ve gayret. Kader dediğin bu işte.
Çünkü kaçmak: Niyet.
Adım: Gayrettir.
İnsanın gayreti ve niyeti içindeki Tanrı nefesinin iradesidir.
Tanrı nefesi içindeyse, adımların da artık senindir.
...
Babasının o kadar anlattığı, bilindik ateşlerin dışındaki farklı ateşler, bilinmedik cehennemler, yeniden yansın diye yenilenen tenler nasıl olurmuş, aklı da kalbi de ilk kez anladı. İlk kez babasını sadece bir baba değil bir peygamber olarak da yalanladığını anladı. Ruhundaki yangını bir parça unutmak için, bütün bedeninin bir çam dalı gibi çıtırdayarak yanmasına razıydı. Öyle bir gördü ki kendisini Kabil, bir kuban seçilmemişliğinde simgelenen inançsızlığı boyutunda, aşk adına Sidre'ye perdelenmiş kibri, hasedi ve azgınlığıyla göze aldığı ateş bunun yanında hiçti. Cehenneme düşmedi, cehennem içindeydi, o da kan revan içindeydi.
nazan bekiroğlu - la
Çağlayanlar gibi dökülüyordu cümleler ağzından ama alfabenin daha ilk harfinde takılıp kalmıştı. Çünkü kavradığı ancak kendi kendisi kadar tamdı. Onu da evrenin gövdesinden koparıp ayırmıştı, kör bir bıçakla oyup çıkarmıştı. Bütünü değil parçayı görüyordu. Bunu ona nasıl anlatmalıydı?
Öyle sağlam kuruyordu ki mantığını, bu mantıktan aldığı güçle, temelden kusurlu bir davayı ayrıntıda üstün ehliyetle savunuyordu. Ayrıntıda akıllı, bütünü kavramada yetersiz. Şu haliyle, açıklarda kolaylıkla yol alıp da sığ sularda dengesi bozulup kırılan okyanus dalgaları gibiydi.
...
Ama gel, varsayalım ki kaderin böyleymiş, o zaman da kaderine koşma. Kaç ondan, kaçamasan da. Kaç, ölü dağlardan kaçan bulutlar gibi kaç, kaçmak için attığın her adım seni kaderine yaklaştırsa da. Acını bilincinle oluştur. Kaderinin hiç olmazsa elinde kalan kısmını zorla.
Bunun adı niyet ve gayret. Kader dediğin bu işte.
Çünkü kaçmak: Niyet.
Adım: Gayrettir.
İnsanın gayreti ve niyeti içindeki Tanrı nefesinin iradesidir.
Tanrı nefesi içindeyse, adımların da artık senindir.
...
Babasının o kadar anlattığı, bilindik ateşlerin dışındaki farklı ateşler, bilinmedik cehennemler, yeniden yansın diye yenilenen tenler nasıl olurmuş, aklı da kalbi de ilk kez anladı. İlk kez babasını sadece bir baba değil bir peygamber olarak da yalanladığını anladı. Ruhundaki yangını bir parça unutmak için, bütün bedeninin bir çam dalı gibi çıtırdayarak yanmasına razıydı. Öyle bir gördü ki kendisini Kabil, bir kuban seçilmemişliğinde simgelenen inançsızlığı boyutunda, aşk adına Sidre'ye perdelenmiş kibri, hasedi ve azgınlığıyla göze aldığı ateş bunun yanında hiçti. Cehenneme düşmedi, cehennem içindeydi, o da kan revan içindeydi.
nazan bekiroğlu - la