13:06

Kaliforniya, bir zamanlar Meksika'nın, Kaliforniya toprakları da Meksikalılarındı. Sonradan bir sürü aç, serseri Amerikalı Kaliforniya'ya akın etti. Bunlar toprağa susamış insanlardı. Sutter'in, Guerrero'nun topraklarını çaldılar, kendilerine kiralanan topraklara sahip çıktılar, bu toprakları parçaladılar, bu topraklar için birbirleriyle hırlaştılar ve kavga ettiler. Bu kudurmuş, aç adamlar; çaldıkları toprakları silâhlarıyle korudular; üzerlerinde evler ve ahırlar yaptılar. Toprağın altını üstüne getirdiler, ekin ektiler. Ve bu ekinler maldı ve mal, mülkiyet demekti. Meksikalılar güçsüzdüler ve toktular. Karşı koyamadılar, çünkü dünyada hiç bir şeyi Amerikalıların toprağı özlediği kadar hırsla özlemiyorlardı. Toprağa yerleşenler, zamanla, birer göçmen olmaktan çıktılar, mal sahibi oldular. Çocukları büyüdü, sonra bu toprak üzerinde onların da çocukları oldu. Onlarda açlık, yabansı açlık, insanın içini parçalayan, ısıran, yeşil ve verimli bir toprak açlığı, su açlığı ve üzerinde güzel bir gökyüzü açlığı, fışkıran yeşil ot açlığı, şişkin kökler açlığı artık kalmamıştı. Bütün bu şeyler o kadar bol bol vardı ki, artık bunların farkında bile değillerdi. Zengin bir toprak için, bu toprağı sürecek pırıl pırıl pulluk ve bu toprağa serpilecek tohum için, kanatları havada dönecek bir yeldeğirmeni için mideyi koparırcasına duyulan hırstan artık iz kalmamıştı. Sabahleyin uyanan kuşların cıvıltısını duymak için, ya da sevgili topraklarının üzerinde parlayacak ilk ışığı beklerken, evin çevresinde esen sabah rüzgârını dinlemek için artık karanlıkta kalkmıyorlardı. Bütün bunlar geçmişte kalmıştı. Ve ürün, artık dolarla hesaplanıyordu. Toprak da konulan para ile elde edilen kâra göre değerlendiriliyordu. Ürün daha ekilmeden alınıp satılıyordu. Artık kötü bir ürün yılı, kuraklık, sel felâketi, yaşamın birer küçük ölümü olmaktan çıkmıştı: Bunlar, yalnızca birer para kaybıydı. Bütün sevgileri para ile birlikte ufalmış, hırsları faiz halinde damla damla süzülmüştü. Ve sonunda birer çiftçi olmaktan çıkmışlardı. Artık küçük küçük birer ürün esnafı, yapmadan satmak zorunda bulunan birer tüccardılar. Sonra, iyi esnaf olmayan çiftçiler, topraklarını kaybettiler. Bu toprakları iyi esnaf olanlar aldı. Bir adamın toprağı ve ürünü tanıma konusunda ne kadar zekâsı olursa olsun, toprağı ve ürünü ne kadar severse sevsin, iyi bir esnaf olmadığı süre, yaşamasına olanak yoktu. Yıllar geçtikte çiftliklere tüccarlar sahip oldular ve çiftçiler büyüdü, sayıları da azaldı. Şimdi artık çiftçilik bir sanayi olmuştu. Çiftliklerin sahipleri bilmeyerek, eski Roma'nın yolundan gidiyorlardı. Onlar da dışarıdan tutsak getiriyorlardı. Ama bunlara tutsak demiyorlardı; bunların adı, yalnızca Çinli, Japon, Meksikalı, Filipinliydi. Tüccarlara göre, bu adamlara pirinç ve fasulye yeterdi. Bunlar, fazla bir besine muhtaç değillerdi. Fazla gündelik verilince ne yapacaklarını şaşırıyorlardı. İnanmazsan işte bak. Yediklerine bak. Eğer biraz kafa tutmaya başlarlarsa., sürüp atarsın kerataları, olur biter. Zaman geçtikçe çiftlikler büyüdü ve sahiplerinin sayısı azaldı. Ve toprakta çok az çiftçi kaldı. Dışarıdan getirilen tutsaklar dövülüyor, korkutuluyor, aç bırakılıyordu. Ve sonunda içlerinden bazıları yeniden yurtlarına dönmek zorunda kaldı. Bir kısmı da yabanlaştı; bunlar, ya öldürüldü, ya da memleketten atıldı. Ve çiftlikler büyüdükçe büyüdü, sahipleri azaldıkça azaldı. Ürünler de değişti. Meyve ağaçlan ekin tarlalarının yerini aldı; toprağa bütün dünyayı besleyecek kadar sebzeler yayıldı; marul, karnabahar, enginar, patates; yumuşak saplı ürünler yetiştirildi. İnsan bir tırpanı, bir pulluğu, bir beli ayakta kullanabilir. Ama marul sıraları arasında böcek gibi sürünmesi, pamuk sıralarının arasında eğilerek uzun torbasını taşıması, karnabaharların önünde bir günahkâr gibi diz çökmesi gerekir. Ve öyle bir zaman geldi ki, toprak sahipleri artık çiftliklerinde çalışmaz oldular. Çiftçiliklerini kâğıt üzerinde yapıyorlardı: Toprağı, toprağın kokusunu, duygusunu unutmuşlardı; ve yalnızca toprağa sahip olduklarını, yalnızca topraktan kazanıp kaybettiklerini hatırlıyorlardı. Kimi çiftlikler o kadar büyümüştü ki, bir adamın bu kadar büyük bir çiftliği kavraması imkânsız olmuştu; o kadar büyümüştü ki, faizleri, kâr ve zararları hesap etmek için sürü sürü muhasebeci kullanmak gerekmişti. Toprağı incelemek, gücünü artırmak için kimyagerler tutulmuştu; sıralar arasında çalışan adamların vücutlarındaki maddelerin dayanabileceği kadar süratle hareket edip etmediklerini kontrol edecek adamlar vardı. Böylece esnaf haline gelen çiftçi, çiftliğini gerçekten bir dükkân işletir gibi işletmeye başladı: Çalıştırdığı adamlara para veriyor, onlara yiyecek satıyor, böylece verdiği parayı yine geriye alıyordu. Sonra sonra artık işçilerine de para vermemeye başladı. Böylece muhasebe masraflarından da tasarruf ediyordu. Bu çiftliklerde kredi ile yiyecek satılıyordu. Çalışan bir insan, ancak kendisini besleyebilmekteydi ve iş bittiği zaman şirkete borçlu olduğunu görüyordu. Ve çiftlik sahipleri, yalnız çiftliklerinde çalışmamakla kalmıyorlar, birçokları çiftliklerini görmüyorlardı bile ömürleri boyunca. Ve sonra mallarını kaybedenleri çekti batı... Kansas'tan. Oklahoma'dan, Texsas'tan, New Meksiko'dan; Nevada ve Ar-kansas'tan, tozun ve traktörün yerlerinden atıp sürdüğü aileler, kabileler geldiler. Kamyonlar dolusu, kervanlar halinde, yersiz, yurtsuz ve aç. Yirmi bin, elli bin, yüz bin ve iki yüz bin kişi. Dağlardan aşağı aktılar. Aç ve tedirgindiler. Karıncalar gibi tedirgindiler; bir iş bulmak, bir iş yapmak... Herhangi bir şeyi, herhangi bir yükü kaldırmak, çekmek, itmek, toplamak, kesmek için, bir lokma ekmek için didinip duruyorlardı. Çocuklar açtılar. Başımızı sokacak bir yerimiz yok. îş ve yiyecek bulmak için ve bunların hepsinin üstünde, toprak için, karıncalar gibi, koşuşup duruyorlardı.

Biz yabancı değiliz. Yedi göbek Amerikalıyız; ondan önceki kuşaklarımız da İrlandalı, İskoç, İngiliz, Alman. Bizlerden biri, Devrim'de bulunmuştur. İş Savaş'ta da bizden birçok adamlar vardı, her iki yanda da. Amerikalıyız... Açtılar, aç kurt gibiydiler. Bir yurt bulacaklarını ummuşlar, oysa tiksintiyle karşılaşmışlardı. Okieler!.. Mal sahipleri onlardan hoşlanmıyorlardı; çünkü kendilerinin yumuşak, Okielerin güçlü olduklarını, kendilerinin rahat içinde ve tok, Okielerin ise aç olduklarını biliyorlardı. Belki de, mal sahipleri, gözüpek, aç ve silâhlı insanların yumuşak insanlardan toprağı ne kadar kolayca alacağını büyükbabalarından dinlemişlerdi. Mal sahipleri, Okieleri sevmiyorlar ve şehirlerdeki dükkân sahipleri de onlardan hoşlanmıyorlardı; çünkü Okielerde harcayacak para yoktu. Bir dükkâncının nefretini kazanmak için bundan daha iyi bir neden olamazdı, onların hayranlığını ve takdirini kazanmak için, insanın cebinde parası olması gerekirdi. Şehirliler, küçük bankacılar da Okielerden hoşlanmıyorlardı; çünkü Okielerden bir kâr çıkarmak mümkün değildi. Okielerin hiç bir şeyleri yoktu. Ve çalışan halk da Okieleri sevmiyor; çünkü aç bir adam, çalışmak zorundadır ve muhakkak çalışması gerektiğine göre, elbette ki ona az gündelik verilecektir ve o zaman hiç kimse yüksek gündelik alamayacaktır. Ve iki yüz elli bin, üç yüz bin yoksul göçmen, Kaliforniya'ya akın etti. Arkalarından toprağa yeni traktörler geliyor ve ortakçıları topraktan atıyor. Yeni bir dalga, yeni bir malsız ve yersiz yurtsuzlar dalgası... Yeni bir dik kafalı, gözüpek, tehlikeli insanlar dalgası geliyor. Kaliforniyalılar, para ve mal biriktirmek, toplumda başarıya ulaşmak, eğlenmek, lüks içinde yaşamak, garip bir banka teminatı elde etmek gibi bir sürü şeyler istedikleri halde, yeni barbarlar yalnızca iki şey istiyorlardı: Toprak ve yiyecek. Ve onlar için bu iki şey bir tek şeydi. Kaliforniyalıların istekleri hayalî ve belirsiz olduğu halde, Okielerin istekleri çok belirli, elle tutulacak, gözle görülecek kadar canlıydı, yolların kenarlarında, elini uzatsan alıverecekmişsin gibi, oracıkta durup duruyordu: İçinden su çıkarılmayı bekleyen güzel tarlalar, güzel yeşil tarlalar, elde ufalanıp muayene edilecek topraklar, koklanacak otlar, boğazda keskin bir tatlılık bırakıncaya kadar ağızda çiğnenecek yabanî yulaf sapları. İnsan boş bırakılmış bir toprağa baktığı zaman, eğilen bir belin, gergin kolların nasıl lahanalar ve sapsarı mısırlar, turp ve havuçlar yaratacağını görür gibi oluyor. Arabasında, karısı yanında, sıska çocukları arkada, yoldan geçen yersiz yurtsuz kalmış aç adam, kâr değil, gıda yetiştirebilecek, ekilmemiş tarlalara bakar; bu adam, toprağı boş bırakmanın ne kadar büyük bir günah, ekilmeyen bir toprağın sıska çocuklara karşı işlenmiş nasıl bir cinayet olduğunu bilir. Ve bu adam, otomobilini yolda sürdükçe her tarlanın çağrısını duyar; bu adam, tarlaları almak, tarlayı, çocuklarını güçlendirmek, karısına biraz oh dedirtmek özlemini duyar. İstek, çağrı, her zaman gözünün önündedir. Tarlalar onu dürtmektedir; içinde güzel suların aktığı, şirketlerin malı olmuş hendekler, onu dürten birer değnektir sanki. Ve güneyde, ağaçlar üzerinde sallanan sapsarı portakalları, koyu yeşil ağaçlarda sallanan küçücük, sapsarı portakalları görür. Bir kimsenin, sıska çocuğuna bir portakal koparma-ması, fiyatlar düştüğü zaman denize dökülecek olan bu portakalları çalmaması için her sırada eli silâhlı bir adam nöbet beklemektedir. Külüstür otomobilini bir kasabaya sokar. Çiftliklerde iş arar. Bu gece nerede yatacağız? Nehrin kıyısında Hooverville diye bir yer var. Bir sürü Okieler orada. Hurda otomobilini Hooverville'e çeker. Bir daha; burası nedir? diye sormaz, çünkü her kasabanın kenarında bir Hooverville vardır. Bu harap kasabalar suya yakındırlar; evler, çadırlardan, otlardan yapılmış, çardaklar ve mukavvalardan oluşmuş, büyük birer hurda yığınıdır. Adam, ailesini buraya sokar ve onlar da Hooverville'in bir vatandaşı olurlar. Elden geldiği kadar suya yakın bir yere kurar çadırını. Eğer çadırı yoksa, kasabanın çöplüğüne gider. Oradan mukavvalar alıp getirir, oluklu mukavvalardan bir ev yapar. Ve yağmur yağdığı zaman ev erir, evi alıp götürür. O, artık Hooverville'de yerleşmiştir, iş ' bulmak için boyuna çiftlikleri taramaktadır ve elinde kalan az bir parası da iş aramak için harcadığı benzine gider. Akşamları erkekler toplanır, hep birlikte çömelirler, konuşurlar; gördükleri toprakları anlatırlar. Orada, buranın batısında otuz bin dönüm toprak var. Orada öylece durup duruyor. Ah Yarabbi! Bunun beş dönümü benim olsaydı, neler yapmazdım. Bütün yiyeceğimi oradan çıkarırdım. Bir şeye dikkat ettin mi? Çiftliklerde ne sebze, ne tavuk, ne de domuz var. Tek şey yetiştiriyorlar... Meselâ, yalnız pamuk, ya da şeftali, ya da marul. Bir de bakıyorsun, başka bir yerde yalnız tavuk besleniyor. Bahçelerinde yetiştirebilecekleri şeyleri dışarıdan alıyorlar. Ah Yarabbi, iki domuzum olsaydı, bak ne yapardım! İyi ama, o senin değil, senin de olmayacak. Peki, biz ne yapacağız? Çocuklar bu gidişle büyüyemeye-cekler. Kamplarda bir fis-kostur gidiyor: Shafter'de iş varmış. Geceleyin otomobillere eşya yüklenecek, yollar otomobillerle ve kamyonlarla dolacak... İşe hücum var... Halk, Shafter'e yığılacak, işe gerekenden beş misli insan. İşe hücum var. Geceleyin gizlice hırsızlar gibi yola çıkmışlar. İş diye deli oluyorlar ve yol kenarlarında çağıran, besin yetiştirilecek tarlalar bomboş. Onun sahibi var. Bizim değil. Eh, belki küçük bir parçası bizim olabilir. Belki., küçücük bir parçası. Şuracıkta. Küçücük bir parsel. Şimdi üstünde otlar bitmiş. Ah, ah, şu küçücük toprak parçasında bütün ailemi geçindirecek patates yetiştirebilirim.
Bizim değil. Ne yapalım, üstünde otlar bitecek. Arada sırada bir adam çıkıp dener; topraktan küçük bir zenginlik çalmaya çalışan bir hırsız gibi toprağa girer, otu temizler. Otların arasında gizli bahçeler. Bir paket havuç tohumu ve birkaç turp... Patates kabukları ekilmiştir. Geceleri i lice gidip toprak çapalanır. Tarlanın kenarında otları, yoncaları olduğu gibi bırak..J Kimse yaptığımızı görmesin. Ortasında da bir parça yonca sın, uzunlarından. Akşamları yapılan gizli bahçıvanlık. Paslı tenekelerle su taşmıyor. Bir gün muhtar görür: Sen ne yapıyorsun orada bakayım? Bir şey yapmıyorum. Ben deminden beri seni gözetliyorum. Burası senin toprağın değil. Başkasının malına tecavüz ediyorsun! Toprak, sürülmemişti ve ben toprağa bir zarar vermiyorum. Allahm belâsı göçmenler! Bu işe göz yumayım da üç gün sonra bu toprak benimdir deyin, değil mi? Aklınız, başınıza gelsin. Siz bu toprağı kendi toprağınız mı sandınız? Defolun buradan bakalım! Ve küçük küçük baş veren havuçlar çiğneniyor, havuçların yaprakları eziliyor. Sonra otlar yeniden büyümeye başlıyor. Ama polis haklı. Bir ürünün yetişmesi, mülkiyet demektir. Toprak çapalanmıyor ve sonra havuçlar bitiyor... İnsan kendisine yiyecek veren bir toprak için dövüşebilir. Çabuk defedin bunları! Sanki kendi toprağı. Bu adam şu küçücük ot bürümüş toprak parçası içni bile dövüşerek ölebilir. Turpları çiğnediğin zaman herifin yüzünü gördün mü? Suratına bakan, bir adamı rahat rahat öldürebilir sanır. Bu adamları buralara sokmamalıyız. Yoksa memleketi ellerine geçirirler. Memleketi ellerine geçirirler. Yabanın ayıları... Evet, gerçi onlar da bizim dilimizi konuşuyorlar ama, onların dili bizimkinin aynı değil. Bak nasıl yaşıyorlar. Biz hiç onlar gibi yaşayabilir miyiz? Asla! Akşamları çömelmeler ve konuşmalar. Heyecanlanmış bir adam konuşuyor: Niçin, meselâ yirmimiz bir olup bir toprağı _ ele geçirmiyoruz? Silâhlarımız da var. Toprağa el koyalım, sonra da: "Sıkıysa bizi buradan atın!" diyelim. Niçin bunu yapmıyoruz? Bizi köpek gibi temizlerler. Peki ama, hangisi daha iyi, ölmek mi, burada böyle yaşamak mı? Toprağın altında mı, yoksa çuval parçalarından yapılmış bir kulübede yatmak mı? Çocuklarımızın şimdi ölmesiyle iki yıl sonra «gıdasızlık» denilen hastalıktan ölmesi arasında ne fark var? Bütün bir hafta ne yediğimizi biliyor musunuz? İçyağında pişmiş ısırgan otuyla kızarmış bazlama!.. Bazlamanın ununu nereden bulduk, biliyor musunuz? Bir marşandiz vagonunun döşemesini süpürmüştük, oradan. Kamplarda konuşmalar, sonra koca göbeklerine asılı tabancalarıyle şişman, koca götlü muhtarların gelerek kamplarda dolaşması: Bunların akıllarını başlarına getirmeli. Onlara hiç göz açtırmaya gelmez, yoksa başımıza belâ olurlar. Ah, siz onları bilmezsiniz. Güneydeki zenciler kadar tehlikeli yaratıklardır. Eğer, birleşecek olurlarsa, onları kimse durduramaz. Not: Lawrenceville'de bir muhtar, bir göçmeni başkasının malından çıkarıp atmak istedi. Göçmen karşı koyunca memur şiddet kullanmak zorunda kaldı. Göçmenin on yaşındaki oğlu, 22'lik bir silâhla ateş ederek muhtarı vurdu. Yılanlar! Bu yılanlara göz açtırmaya gelmez, eğer kafa tutmaya kalkarlarsa hemen ateş edeceksin! Küçücük bir çocuk, muhtarı vurursa, büyükleri ne yapmaz? Aklınızda olsun, siz onlardan daha sert davranmalısınız. Onlara sert davranmalı. Onları korkutmalı. Peki, ya korkmazlarsa? Ya karşı koyar, ilk ateşi onlar açarlarsa?.. Bu adamlar daha çocukken silâh kullanmasını öğrenirler. Silâh onların eli ayağı gibi olmuş artık. Ya korkmazlarsa? Ya Lombardların İtalyan topraklarına, Almanların Gal'e ve Türklerin Bizans'a yürüdükleri gibi, onlar da topraklarımıza yürürlerse? Onlar toprağa susamış serseri sürüleri, jandarmalar onları durduramazlar. Onları kesmekle veya terörle durduramayız. Açlığı, yalnız kendi büzülmüş midesinde değil, çocuklarının da büzülmüş karınlarında duyan bir adamı nasıl korkutabilirsiniz? Onu sindiremezsiniz. Çünkü o, her korkuyu aşan bir korkuyu tatmıştır. Hooverville'deki adamlar konuşuyarlar: Büyükbabamız toprağını kızılderililerden almıştı. Ama şimdi doğru olmaz bunu yapmak!.. Söz aramızda: Senin söylediğine düpedüz hırsızlık derler. Ben hırsız değilim. Değil misin? Daha geçen akşam bir sundurmadan bir şişe süt çaldın. Sonra bakır tel çaldın da bir parça et almak için satmadın mı? Evet. Doğru. Ama çocuklar açtı. Ne olursa olsun, çaldın ya. Fairfield çiftliğinin nasıl alındığını sen biliyor musun? Bak anlatayım sana: O zamanlar arazi hükümetindi ve dağıtılacaktı. Fairfield, San Francisco barlarına gitti, yüz kadar ipten kazıktan kopma serseri topladı. 6u serseriler toprağa yerleştiler. Fairfield onları yiyecek ve viskiyle besledi. Toprak onlara geçer geçmez, Fairfield de toprağı ellerinden aldı. Fairfield toprağının kendisine dönüm başına bir şişe içkiye mal olduğunu söylerdi. Bu, hırsızlık değil de nedir? Evet, yaptığı iş doğru değildi, ama bundan dolayı hapse de girmedi. Doğru, bundan dolayı hapse atılmadı. Bakarsın bir adam, sandalı arabaya yükler de, alıp giderken sandal battı diye rapor verir. Bundan ötürü de hapse girmez. Milletvekillerine, kanun yapıcılara para yedirir, yine hapse girmez. Bütün Kaliforniye içinde, Hoorville'de hep bu sözler. Ve sonra akınlar., silâhlı muhtarların göçmen kamplarına hücumları: Defol! Sağlık müdürlüğünün emri var. Bu kamp sağlığa aykırı. Nereye gidelim? Bize ne! Nereye giderseniz gidin! Emir aldık, sizi buradan atacağız! Yarım saat sonra kampı ateşe vereceğiz! Bu taraflarda tifo var. Her yana tifo mikrobunu yaymak mı istiyorsunuz? Emir aldık. Sizi buradan atacağız. Haydi! Yarım saat sonra kamp ateşe verilecek. Yarım saat sonra mukavva evlerin, ot çardakların dumanları göğe yükseliyor; halk başka bir Hooverville aramak üzere otomobil ve kamyonlarla yollara dökülüyor. Ve Kansas'ta, Arkansas'ta, Oklahoma'da, Texas ve New Mexico'da traktörler toprağa saldırıyor, ortakçıları yerlerinden atıyor. Kaliforniya'da üç yüz bin kişi var ve daha da geliyor. Ve Kaliforniya yolları, çekmek, itmek, kaldırmak, çalışmak için karıncalar gibi oradan oraya koşuşan tedirgin halkla dolu. Bir adamın kaldıracağı bir yükü kaldırmak için beş çift kol uzanıyor; bir mideye yetecek yiyecek için, beş ağız açılıyor. Ve herhangi bir ayaklanma halinde topraklarını kaybedecek olan büyük mal sahiplerinin tarihe bakacak, tarihi okuyacak ve şu büyük gerçeği öğrenecek gözleri de var: Mal, birkaç kişinin elinde birikti mi, ellerinden alınır. Başka bir gerçek daha: Halkın büyük bir kısmı aç ve çıplak olunca, istediğini zorla alır. Ve bütün tarih boyunca haykıran küçücük bir gerçek daha: Baskı, ancak baskı altmdakileri güçlendirir ve birbirine bağlar. Büyük mal sahipleri, tarihin bu üç haykırışına kulaklarını tıkamışlardır. Toprak birkaç kişinin eline düşüp de topraksızların sayısı arttı mı, büyük mal sahiplerinin her çabası, baskıya doğru yönelir. Ellerindeki paraları, büyük malikânelerini koruyacak silâhlar ve gazlar almak için harcarlar; isyan mırıltılarının önüne geçmek için her yana casuslar gönderirler. Ekonomik gelişme, reform projelerine kulak asan olmaz; baş kaldırmanın nedenleri kaldığı halde, yalnızca baş kaldırmanın bastırılması düşünülür. İnsanları işlerinden eden traktörler, yükleri taşıyan transmisyon kayışları, üretimi yapan makineler., bütün bunlar boyuna çoğalıyor; her gün biraz daha çok aile büyük yollara dökülmekte, büyük holdinglerden atılacak ekmek kırıntılarını aramakta, yolların kenarındaki toprakları özlemektedir. Büyük mal sahipleri kendilerini korumak için birlikler, dernekler kurmakta ve korkutma, öldürme, gaz atma usullerini konuşmak üzere toplanmaktadırlar. Ve hep bir sayının korkusu al-tmdalar: Üç yüz bin., hele bir önder bulurlarsa... O zaman tamam. Üç yüz bin aç ve sefil; eğer bunlar kendilerinin ne kadar güçlü olduklarını anlarlarsa toprak onların olur ve dünyanın bütün gazları, silâhları bir araya gelse onları durduramaz. Ve malları yüzünden hem insandan üstün ve hem insandan aşağı bir duruma gelmiş olan büyük mal sahipleri, kendi yıkımlarını hazırlıyorlar, kendilerini eninde sonunda yok edecek çarelere başvuruyorlar. Her küçük tedbir, her şiddet, Hoover-ville'e yapılan her akın, sefil bir kampta muhtarın her dola-şışı, o günü biraz daha uzaklaştırmakta, ama bu sonu daha kaçınılmaz hale getirmektedir. Adamlar. Sert yüzlü, açlıktan ve açlığa karşı koymaktan sıskalaşmış, dalgın bakışlı, sert çeneli adamlar, çömelmişler. Çevrelerinde zengin bir toprak var. Şu ileride, dördüncü çadırdaki çocuğun başına geleni işittin mi? Hayır, daha şimdi geldim. Çocuk uykusunda bağırıp çağırıyor, debeleniyormuş. Anası babası, çocukta solucan var sanmışlar. Müshil vermişler. Çocuk öldü. Oysa çocuğun dili kapkaraymış. Pellagra olmuş dediler. Bu hastalık açlıktan olurmuş. Zavallı yavrucak. Evet ama, ailesi çocuğu gömemiyor. Belediye mezarlığına götürülmesi lâzım. Hay Allah kahretsin! Ve eller ceplere gidiyor, bozukluklar çıkıyor. Çadırın önünde küçük bir gümüş yığını birikiyor ve aile, parayı orada bulup alıyor. Bizim halkımız iyidir. Bizim halkımız iyi yüreklidir. Tanrıya dua edelim, iyi insanların yoksul olmayacağı günler gelsin. Tanrıya dua edelim, çocuklarımız bir gün yiyecek bulabilsin. Ve mal sahipleri, dernekleri bir gün gelip duanın da sona ereceğini biliyorlar. İşte o zaman tamam, tamam..

john steinbeck - gazap üzümleri