| 14:20 |
|
|
...
Mü'min, değerlerini, düşüncelerini insanlara dayandırmaz ki, insanlar beğenmediğinde üzülsün. Bunları yalnızca insanların Rabbinden alır. O, ona kafidir, yeterlidir. Onları, yaratıkların arzularına da dayandırmaz ki, arzularıyla birlikte bunlar da değişsin. Onları yalnızca değişmeyen, sapmayan hakkın ölçüsünden alır. Şu geçici sınırlı alemden almaz onları. Gönlündeki varlık pınarlarından alır onları. İnsanların Rabbine, hakkın ölçüsüne, varlık pınarlarına bağlı olan mü'min nasıl kendinde bir zayıflık, kalbinde bir hüzün hissedebilir?
O, "hak" üzeredir. Haktan başka, sapıklığın dışında başka bir şey var mıdır? Varsın, sapıklığın gücü olsun, kuvveti olsun, toplulukları, grupları olsun. Bu hakkı değiştiremez. Çünkü o, "hak" üzeredir. Ve haktan başka sapıklığın dışında bir şey yoktur. Hiç bir mü'min, mü'min iken sapıklığı hakka tercih etmez. Şartlar ne olursa olsun, kesinlikle hakkı sapıklıkla değiştirmez.
...
Her konumun, her durumun ardında Allah-u teala'nın bir hikmeti vardır. O, bütün bu varlığı evirip çeviren, onun başlangıç ve sonunu bilen, olayları ve ilişkileri düzenleyendir. O, gayb bilgisinde saklı olanı uzun seyir çizgisinde İradesi'ne boyun eğen hikmeti bilendir.
Nesiller sonra, çağlar sonra; çağdaşlarının hikmetini kavrayamadıkları, bir olayın hikmeti, bazen bizce bilinebilir. Belki onlar "niçin" diye soruyorlardı? "Ya Rabbi niçin bu böyle oluyor?" Bu sorunun bizatihi kendisi, mü'minin uzak durması, sakınması gereken bilgisizliktir. Çünkü o daha başlangıçta, her kaderin ardında bir hikmetin olduğunu bilir. Çünkü düşünce alanının genişliği, zaman, mekan, değer ve ölçülerdeki geniş boyutluluk daha işin başında onu böyle soruları düşünmekten alıkor. Teslimiyet ve huzurla kadere boyun eğer.
Kur'an, emaneti yüklenecek kalbler hazırlıyordu. Bu kalblerin o derece sert, güçlü ve dayanıklı olması gerekiyordu ki, her şeyini harcarken, her şeye katlanırken, şu yeryüzünde hiç bir şeye yönelmeyecek, bakışlarını ancak ahirete çevirecek, Allah-u teala'nın rızasından başka bir şey istemeyecekti. Bu kalbler, dert, güçlük, yoksunluk, işkence ve ölümle bile olsa bütün bir yeryüzünü terk etmeye hazırlanıyorlardı. Şu dünyada, davetin galibiyeti, İslâm'ın ve müslümanların üstün gelmesi gibi yakın bir mükafatı olmayan bir hazırlıktı bu. Bu mükafat, önceki yalanlayıcılara yaptığı gibi, Allah-u teala'nın onları kahr-u perişan etmesi şeklinde olsa bile.
Bu hazırlık, o kalblerin yeryüzü yolculuklarında yapacakları şeyin karşılıksız vermek olduğu, Hak ile Batıl arasında hükmün verileceği ahireti beklemek olduğu bilinç yerleşinceye kadar sürer. Allah, yaptıkları biat ve anlaşma üzere niyetlerinin doğruluğunu bilince, yeryüzüne zafer gelir. Emanet teslim edilir. Bu hassasiyet onların kendileri için değil, ilahî yöntem emanetinin hakim kılınması içindir. Bu kalbler, dünyada kendilerine bir pay, bir ganimet sözü verilmeden, alacak-verecek araya girmeden bu emaneti yerine getirecektir. Allah-u teala'nın rızasından başka bir şey gözetmemişler, kendilerini Allah-u teala'ya vermişlerdir.
Zaferi, ganimetleri, müşriklerin yeryüzünde müslümanların eliyle öldürülmelerini zikreden ayetlerin hepsi Medine'de inmiştir. Bu işler müslümanın programının, beklentisinin dışına çıkınca zafer gelmiştir. Çünkü Allah-u teala'nın iradesi, bu yöntemin insan hayatında görünür hale gelmesini gerektirir. Sonraki nesillerin göreceği belirli bir biçimde pratik olarak yerleşmiştir. Yorgunluk, dert, ölüm ve acılara karşılık değil, ancak şu anda (kendisini) görmeye çalıştığımız, ardında gizli bir hikmet bulunan Allah-u teala'nın kaderi gereği olmuştur.
Bütün bir yeryüzünde, bütün nesillerde, Allah-u teala'ya davet erlerinin düşünmesi gereken bir özelliktir bu.
O, Yoldaki İşaretleri göstermek, sonuç nasıl olursa olsun, yolun sonuna dek yürümek isteyenlerin adımlarını sabitleştirmeye yeterlidir. Sonra davete ve onlara Allah-u teala'nın kaderi doğrultusunda bir şeyler olur. Kafatasları, et parçaları, ter ve kanla düzenlenen yolda gözlerini zafere, galibiyete ya da yeryüzünde Hak ile batılın, arasının ayrılmasına çevirmezler. Bunlarla Allah, davet ve dinine bir şey yapmak isterse Allah-u teala'nın istediği bu şey gerçekleşecektir. Acılara, verilen canlara karşılık değil. Hayır, dünya mükafat yeri değildir. Bu, ancak Allah-u teala'nın dilediğini gerçekleştirsinler diye seçtiği bazı kulları aracılığıyla davet ve dini konusunda Allah-u teala'nın takdirinin, kaderinin tecelli etmesidir. Onlara, dünya hayatı ve yeryüzündeki bu yolculuklar sırasında karşılaştıkları her darlık ve bolluğun küçük ve güdük kaldığı bu "seçilme onuru" yeter.
...
yoldaki işaretler - seyyid kutup
Mü'min, değerlerini, düşüncelerini insanlara dayandırmaz ki, insanlar beğenmediğinde üzülsün. Bunları yalnızca insanların Rabbinden alır. O, ona kafidir, yeterlidir. Onları, yaratıkların arzularına da dayandırmaz ki, arzularıyla birlikte bunlar da değişsin. Onları yalnızca değişmeyen, sapmayan hakkın ölçüsünden alır. Şu geçici sınırlı alemden almaz onları. Gönlündeki varlık pınarlarından alır onları. İnsanların Rabbine, hakkın ölçüsüne, varlık pınarlarına bağlı olan mü'min nasıl kendinde bir zayıflık, kalbinde bir hüzün hissedebilir?
O, "hak" üzeredir. Haktan başka, sapıklığın dışında başka bir şey var mıdır? Varsın, sapıklığın gücü olsun, kuvveti olsun, toplulukları, grupları olsun. Bu hakkı değiştiremez. Çünkü o, "hak" üzeredir. Ve haktan başka sapıklığın dışında bir şey yoktur. Hiç bir mü'min, mü'min iken sapıklığı hakka tercih etmez. Şartlar ne olursa olsun, kesinlikle hakkı sapıklıkla değiştirmez.
...
Her konumun, her durumun ardında Allah-u teala'nın bir hikmeti vardır. O, bütün bu varlığı evirip çeviren, onun başlangıç ve sonunu bilen, olayları ve ilişkileri düzenleyendir. O, gayb bilgisinde saklı olanı uzun seyir çizgisinde İradesi'ne boyun eğen hikmeti bilendir.
Nesiller sonra, çağlar sonra; çağdaşlarının hikmetini kavrayamadıkları, bir olayın hikmeti, bazen bizce bilinebilir. Belki onlar "niçin" diye soruyorlardı? "Ya Rabbi niçin bu böyle oluyor?" Bu sorunun bizatihi kendisi, mü'minin uzak durması, sakınması gereken bilgisizliktir. Çünkü o daha başlangıçta, her kaderin ardında bir hikmetin olduğunu bilir. Çünkü düşünce alanının genişliği, zaman, mekan, değer ve ölçülerdeki geniş boyutluluk daha işin başında onu böyle soruları düşünmekten alıkor. Teslimiyet ve huzurla kadere boyun eğer.
Kur'an, emaneti yüklenecek kalbler hazırlıyordu. Bu kalblerin o derece sert, güçlü ve dayanıklı olması gerekiyordu ki, her şeyini harcarken, her şeye katlanırken, şu yeryüzünde hiç bir şeye yönelmeyecek, bakışlarını ancak ahirete çevirecek, Allah-u teala'nın rızasından başka bir şey istemeyecekti. Bu kalbler, dert, güçlük, yoksunluk, işkence ve ölümle bile olsa bütün bir yeryüzünü terk etmeye hazırlanıyorlardı. Şu dünyada, davetin galibiyeti, İslâm'ın ve müslümanların üstün gelmesi gibi yakın bir mükafatı olmayan bir hazırlıktı bu. Bu mükafat, önceki yalanlayıcılara yaptığı gibi, Allah-u teala'nın onları kahr-u perişan etmesi şeklinde olsa bile.
Bu hazırlık, o kalblerin yeryüzü yolculuklarında yapacakları şeyin karşılıksız vermek olduğu, Hak ile Batıl arasında hükmün verileceği ahireti beklemek olduğu bilinç yerleşinceye kadar sürer. Allah, yaptıkları biat ve anlaşma üzere niyetlerinin doğruluğunu bilince, yeryüzüne zafer gelir. Emanet teslim edilir. Bu hassasiyet onların kendileri için değil, ilahî yöntem emanetinin hakim kılınması içindir. Bu kalbler, dünyada kendilerine bir pay, bir ganimet sözü verilmeden, alacak-verecek araya girmeden bu emaneti yerine getirecektir. Allah-u teala'nın rızasından başka bir şey gözetmemişler, kendilerini Allah-u teala'ya vermişlerdir.
Zaferi, ganimetleri, müşriklerin yeryüzünde müslümanların eliyle öldürülmelerini zikreden ayetlerin hepsi Medine'de inmiştir. Bu işler müslümanın programının, beklentisinin dışına çıkınca zafer gelmiştir. Çünkü Allah-u teala'nın iradesi, bu yöntemin insan hayatında görünür hale gelmesini gerektirir. Sonraki nesillerin göreceği belirli bir biçimde pratik olarak yerleşmiştir. Yorgunluk, dert, ölüm ve acılara karşılık değil, ancak şu anda (kendisini) görmeye çalıştığımız, ardında gizli bir hikmet bulunan Allah-u teala'nın kaderi gereği olmuştur.
Bütün bir yeryüzünde, bütün nesillerde, Allah-u teala'ya davet erlerinin düşünmesi gereken bir özelliktir bu.
O, Yoldaki İşaretleri göstermek, sonuç nasıl olursa olsun, yolun sonuna dek yürümek isteyenlerin adımlarını sabitleştirmeye yeterlidir. Sonra davete ve onlara Allah-u teala'nın kaderi doğrultusunda bir şeyler olur. Kafatasları, et parçaları, ter ve kanla düzenlenen yolda gözlerini zafere, galibiyete ya da yeryüzünde Hak ile batılın, arasının ayrılmasına çevirmezler. Bunlarla Allah, davet ve dinine bir şey yapmak isterse Allah-u teala'nın istediği bu şey gerçekleşecektir. Acılara, verilen canlara karşılık değil. Hayır, dünya mükafat yeri değildir. Bu, ancak Allah-u teala'nın dilediğini gerçekleştirsinler diye seçtiği bazı kulları aracılığıyla davet ve dini konusunda Allah-u teala'nın takdirinin, kaderinin tecelli etmesidir. Onlara, dünya hayatı ve yeryüzündeki bu yolculuklar sırasında karşılaştıkları her darlık ve bolluğun küçük ve güdük kaldığı bu "seçilme onuru" yeter.
...
yoldaki işaretler - seyyid kutup