| 11:06 |
|
|
...
semih kaplanoğlu - yusuf'un rüyası
Yaptığımız meslek, uğraştığımız işler, gündelik hayatımız, çevremizdeki insanlarla ilişkilerimiz, bütün bunlara materyalist bir algı ve yorumla yaklaşıyoruz. Seküler bir hayat sürdürüyoruz. Belli bir inancınız varsa bile fiiliyata dökülmüyor, sadece arada sırada aklına gelen, örneğin bayramlarda kendini gösteren, folklorik bir malzemeye dönüşmüş oluyor. Söz ettiğimiz sürecin başlarında ben bu seküler ve materyalist bakış açısıyla dünyayı yorumlamaya çalışmaktan rahatsızlık ve sıkıntı duyduğumu, bunun beni son derece kısır bir alana hapsettiğini, sorduğum suallerin hiçbirine esaslı cevaplar alamadığımı ve bu yüzden ister yazı, ister senaryo, ister sinema olsun, uğraştığım işlerin hiçbirinde derinleşemediğimi fark ettim. İnsan ilişkilerinde de belli klişelere saplandığımı, belli tanımlamaların arkasına saklandığımı ve giderek, yaşadığım ülkenin ve şehrin inancını, geleneklerini birtakım filtreler aracılığıyla algıladığımı düşünmeye başladım. Üstelik bunlar dışardan ödünç alınan filtreler. Oryantalist bir duruş...
Hayatın tümüyle rasyonalize edildiği, günlerin, ayların, mevsimlerin, yani zamanın bile rasyonalize edildiği, pozitivist bir dünyanın içinde yaşıyorsun ve bu dünyanın bir huzursuzluk ve köksüzlük yarattığını fark ediyorsun. Köksüzlük derken illa bir yere bağlanmak anlamında söylemiyorum; eşyayı ve mekanı algılamada bazı ön kabullerimin olduğunu, kalbin devre dışı kaldığını ve bu nedenle eşyayı yekpare göremediğimi, hayatımın tamamını değilse bile bir kısmını nefsani olanın yönettiğini hissettim. Bunları farkettikçe ve hissettikçe, çocuklukta temeli atılmış bazı şeylerle yeniden karşılaştıkça, Tarkovsky, Bresson, Ozu gibi yönetmenlerin filmlerine, Sezai Karakoç'un şiirlerine de yeni bir gözle bakmaya başladım. O zaman, içine doğduğumuz coğrafyanın, kültürün ve değerlerin bizden uzaklaştırılmış, çekip alınmış olduğunu da gördüm. Sözgelimi, sadece Ahmet Haşim'in denemelerini okumak bile insana bambaşka bir ufuk açabilir.
Hayatın tümüyle rasyonalize edildiği, günlerin, ayların, mevsimlerin, yani zamanın bile rasyonalize edildiği, pozitivist bir dünyanın içinde yaşıyorsun ve bu dünyanın bir huzursuzluk ve köksüzlük yarattığını fark ediyorsun. Köksüzlük derken illa bir yere bağlanmak anlamında söylemiyorum; eşyayı ve mekanı algılamada bazı ön kabullerimin olduğunu, kalbin devre dışı kaldığını ve bu nedenle eşyayı yekpare göremediğimi, hayatımın tamamını değilse bile bir kısmını nefsani olanın yönettiğini hissettim. Bunları farkettikçe ve hissettikçe, çocuklukta temeli atılmış bazı şeylerle yeniden karşılaştıkça, Tarkovsky, Bresson, Ozu gibi yönetmenlerin filmlerine, Sezai Karakoç'un şiirlerine de yeni bir gözle bakmaya başladım. O zaman, içine doğduğumuz coğrafyanın, kültürün ve değerlerin bizden uzaklaştırılmış, çekip alınmış olduğunu da gördüm. Sözgelimi, sadece Ahmet Haşim'in denemelerini okumak bile insana bambaşka bir ufuk açabilir.
...
Adaletsizlik nasıl bir şey biliyor musun? Bir şeyin olması gerektiği yerde olmaması. Bu insanın kendine zulmü ve adaletsizliğidir. İnsan sadece başkalarına karşı suç işlemez çünkü, kendine karşı işlediği suçlar da vardır... Bizde 1920'lerde, daha doğrusu Tanzimat'la başlayan Batılılaşma hareketi, gelenekle modern, Batı'yla Doğu arasında kalan aydın tipi yaratıyor. O adamın, belki ailesinden başlayarak maruz kaldığı etkiler; daha sonra eğitimin, özellikle de Batılı okullarda verilen eğitimin etkileri; ardından, entellektüel faaliyetin ancak Batılı bir bakış, rasyonalite ve felsefeyle ilintili bir şekilde kurgulanması... İşte zulüm dediğim, adaletsizlik dediğim şeyin başlangıç noktası bunlar. Batılı değerleri ödünç almakla yetinip, kendimize ait olan ve aslında tüm insanlıkla paylaştığımız değerleri hakir görmeye başladık. "Batı'ya bakmayalım" demiyorum tabii ki. Her şey bir yana, örneğin Fransız Kültür Merkezi'nde izlediğim filmlerin beni nasıl etkilediği ve şekillendirdiğinden bahsetmişken böyle bir şey diyemem, bu katkıları elbette inkar edemem. Demek istediğim, sadece bununla yetinmemeli. Çünkü o kadar tuhaf bir tablo çıkıyor ki ortaya: Senin, bu kültürün, toplumun ve maneviyatın içinde doğmuş olmandan kaynaklanan bir dünyan var, onu yok sayıyorsun. Onun yerine bambaşka bir bakışın ve dünyanın verilerini kabulleniyorsun. Ve kendi toplumuna oradan bakıyorsun. Resmi ideoloji de seni zaten bu yönde şekillendirmek için her şeyi yapıyor. Tanpınar bütün romanlarında bunu anlatmıyor mu?
...
içimizdeki o huzursuzluğa, o eksikliğe garip bir şekilde bir türlü dokunamamamız, onu tam anlamıyla ifade edemememiz, dilimizin, kalbimizin, aklımızın yarısının boşluğundan kaynaklanıyor. Yarısı var; okumuşsun, öğrenmişsin, Batılı bir donanım edinmişsin. Ama bir de burada başka bir hayat var. Gelenek var, İslam var, sözlüsüyle, yazılısıyla koca bir edebiyat var, halk müziği var, klasik Türk müziği var, var da var. Ama senin hayatında bunların hiç biri yok. Bir kenarda duruyorlar, onlarla ne yapacağını bilmiyorsun, o tarafı yaşamıyorsun veya yaşarmış gibi yapıyorsun. Bu şehrin sokaklarında yürürken bu şehri görmüyorsun aslında, başka bir yeri görüyorsun. Beğenmiyorsun, çirkin buluyorsun ama burada yaşıyorsun. Belki New York'u, Paris'i ya da Roma'yı beğeniyorsun ama buranın asla oralar gibi olmayacağını da biliyorsun, bu korkunç bir şey. Adaletsizlik, zulüm bu işte... Sonra Oğuz Atay'ı okuyorsun; o kara mizah, o acı tat, Türk aydınının hali... O okuduğumuz şey biziz işte. Okuyoruz, gülüyoruz ve sonra hayatımıza devam ediyoruz. Nasıl yapıyoruz bunu? Nasıl devam edebiliyoruz? Onlar biziz... Sonra Orhan Pamuk geliyor. Orhan 90'lardan bu yana aynı huzursuzluğu anlatıyor. Keza Yusuf Atılgan, Nahid Sırrı Örik...
150 senedir aynı hikayeyi anlatıyoruz. Tanzimat'la başladığını söylediğim durumun yarattığı duygusal ve akli blokajı, yarılmayı anlatıyorlar... Bundan hepimiz muzdaribiz aslında. Kendini, işini, toplumunu bilen herkes bunu biliyor. İyi de bu neden oluyor, bunu anlamamız lazım... Bu soruları sorarken, bunları düşünür ve okurken 11 Eylül ve sonrasında yaşananlar bizi bir anlamda kendi toprağımıza, kendi köklerimize geri çekti. Bu hikayede Irak'taki işgalin büyük etkisinin olduğunu düşünüyorum. Oradan artık vicdan devreye girdi; insanın en önemli bileşenlerinden biri. Batı ile Doğu arasındaki ayrışma ve saflaşma keskinleşince, bizim kendimizi yeniden tanımlama zorunluluğumuz ortaya çıktı. Biz kimiz? Batı'nın kategorilere ayırdığı, onlardan devraldığımız ve 150 yıldır, belki daha da uzun zamandır uğraşıp durduğumuz, bizi huzursuz eden, aklımızı karıştıran bu suni ikilemin sonuna geldik bence. Biz bunların her ikisiyiz. Hem Doğulu hem Batılı, hem modern hem geleneksel. Zıtmış gibi görünen bu uçları birleştirip kendiyle barışık yeni bir terkip yaratıyoruz, yaratmaktayız diye düşünüyorum.Bize özgü, bize ait yeni bir hayat...
...
Rene Guenon, Martin Lings... Hristiyanken sonradan Müslümanlığa geçmişler. İslam'ı ve İslam Tasavvufu'nu ele alışları, orada gördükleri derinlik ve zenginlik etkileyiciydi... Sonra onların referans verdiği ve kendi dönüşümlerinde etkili olduğunu söyledikleri İbn Arabi, Mevlana, İmam Gazali... Dante'nin "Yeni Hayat"ının İbn Arabi'nin eserleriyle parallelliklerini farketmek... Rönesans düşüncesinin oluşumunda İslam etkisini görmek... Bu şekilde ilerlerken şöyle bir noktaya geldik: Bütün bunlar tarikat yolları, biz bir de şeriata, yani Kur'an-ı Kerim'e, peygamberimizin hayatına, onun bu hayatı insan için nasıl inşa ettiğine, oradaki ilkelere, meselelere bakalım, okuyalım... Bunu dediğimiz andan itibaren inanılmaz bir kapı açıldı önümüzde. Bütün taşlar, o adaletsizlik deyip durduğum şey yerli yerine oturdu ve benim dilim çözüldü. O zamana dek eşyaya eşya, nesneye nesne olarak baktığımı anladım. Zaten ancak bunu gördükten sonra bunun arkasıyla, hakikatiyle ilgili düşünmeye ve konuşmaya başlayabilirsin. Bu süreç bana öncelikle bunu kazandırdı.
...
İslam'ın ortaya çıktığı döneme baktığın zaman, Peygamber Efendimiz, vahiy gelmesinin ardından insanları İslam'a davet ediyor ve isteyenler belli kurallar çerçevesinde kendilerini teslim edip dine, İslam'a giriyorlar. Ben ya da Leyla gibi insanlar, hayatımızın belli bir dönemine kadar İslami kurallara uygun bir hayat sürmediğimiz için bir noktada bunu kabul edip, tasdik edip, kendi rızamız ve gönlümüzle girmiş olduk. Tabii bu asla "Ben anladım", "Ben oldum" denebilecek bir durum değil. Bunu gönlünüzle söyleyebilirsiniz ama öyle bir hayat sürüyoruz ki hep farkında olmamız, hep bir dengede durmamız gerekiyor.
...
Hayatta hiçbir şey çok önemli olmamalı, film yapmak bile çok önemli olmamalı. En önemlisi O'nun rızası için çaba göstermek olmalı. Ve bu ancak aşk ile olmalı. O zaman başka tür bir öncelikler sırası oluşmaya başlıyor.
...semih kaplanoğlu - yusuf'un rüyası