23:32

...
O halde okunanın ya da görünenin düz haliyle (zahiri) anlaşılması başkadır, ardında yatan diğer anlamların (Batıni, içrek, ezoterik) anlaşılması bambaşkadır. Batıni kapsam düz bir gizlilik anlamına gelmez, hele şifre anlamını hiç taşımaz. Batıni daha çok "başka bilgilerle anlaşılabilecek" bilgileri kapsar. Bilgi vardır, aslında aşikardır. Ancak onu anlamlandırmak bambaşka bilgilerin varlığına bağlıdır. Harfleri herkes bilir, bu Mısır hiyeroglif alfabesinden, Latin biçimine kadar kavramlar bütünü olarak farklı değildir, ancak o harfin hangi sese karşılık geldiğini, o sesin ne anlam verdiğini kimse bilmez. Çünkü insanın doğuştan gelme zaafıdır, öğrense de unutur ya da kanıksar. Oysa çekilip bir kenara biraz kendi başınıza kaldığınızda ve hala mecaliniz varsa, olanın bitenin ne olduğundan öte, nereden gelip de nereye gittiğinizi anlamaksa emeliniz, alemlerin içinde bambaşka alemler olduğunu kavrarsınız. Garip bir duygudur bu, her ne olursa olsun anlamak istediğinizde nasıl var olduğunuzu, tıpkı üstünde yaşadığınız dünya gibi döner dolaşır yine aynı noktaya varırsınız. Gözlerinizin önünde apaçık uzanan ovalar ve nehirler, sadece siz tırmandığınızda birbirlerine göre konumlanır ve şekillenir. Ya da geçin bir mikroskobun başına, çıplak gözle göremediklerinizi koyun merceğin altına, büyütün de büyütün. Bu kez bambaşka bir dünyaya dalarsınız. Yükseklerden gördükleriniz size sunulmuş olan dünyanızdır, büyüterek görebileceğiniz sizi var eden detaylarınızdır. Bu anlattıklarım yeni bir şey değil, bilgiye bağlı yükselmedir. Amerika keşfedilmeden önce de vardı, mikropla mikroskop bulunmadan önce de yaşardı. İş ki, merak edin, sebat edin, öğrenin, birleştirin öğrendiklerinizi, nedensiz sandığınız ya da nedenini asla aramadığınız ipuçlarını birbirine bağlayın. Mesele derinleşmek olduğunda durum farklıdır.Ne yükselerek gördükleriniz, ne büyüterek bildikleriniz yetmez. Muhtelif binbir kimya, cihazlar, alet edevat; hülasa sadece düşündükleriniz halkimdir. Ama hükmetmek değil, hükme varmak olmalıdır amacınız. İşte o zaman ne söz, ne göz, ama töz (temel, taban, kurucu öz) açılır. On yıldır bakıp gördükleriniz, dahası bildiğinizi zannetikleriniz yerinden fırlar ve başmbaşka bir anlama oturur.

Mikroorganizmalar, bitkiler, hayvanlar ve biz; varoluşumuzu açıklayan iki temel kavram vardır. Bunlardan birincisi yaradılış, diğeri ise evrim, yani yapıtaşı dediğimiz maddelerin rastlantı sonucu bir araya gelerek bu düzeni oluşturdukları düşüncesidir. Birinci görüşün kendini ispat gibi bir kaygısı doğal olarak olamaz; yaratılmış olanların yaratıcının düşüncesini algılaması bile mümkün değildir, "İrade'nin vücuda getirdikleri, nedenlerini idrak edemezler." Evrimciler açısından ise açıklama kolaydır; "rastlantılarla ortaya çıkan yaşam, koşullar karşısında üstünlük gösterenlerin sağ kalmasını olanaklı kılar" (Dünyanın oluşumu sırasında karbon, azot ve oksijen, düşen yıldırımın etkisiyle birleşmiş, derken yaşam oluşmuştur). Bu yaklaşım biçimi olayların açıklanmasında yaradılıştan çok daha kullanışlıdır, çünkü "faydacılık" prensibi üzerine kurulmuştur ve kavramı milyonlarca yılın olasılıklar denizine bağlar. Basit bir örnekle açıklamaya çalışalım: "Gözünün üstünde neden kaş var?" "çünkü terin göze girmesi görmeyi bulandıracağından iyi görenler üstünlük sağlamıştır, kaşı olanlar sağ kalmıştır". Mantıklı görünüyor, üstelik güzel olabilecek kadar da basit (basit güzeldir ilkesi, ama her zaman geçerli değildir). Fakat fazla kolay bir açıklama, çünkü "tezahür edeni ilk göründüğü haliyle açıklamak" sığlığına düşüyor. Tekir'in yırtık yün kazağa yatmasının "babası olarak kabul ettiği benim kokumla ilişkili" olduğunu sanmak kadar basit (ama derin dostluğumuz açısından bir o kadar da güzel). Ne var ki kaş, ter bezi olmayan kedilerde de vardır. Velhasıl , biz varoluşumuz hakkında aslında çok az şey biliyoruz, bunun nedeni bilgi eksiği değil, aklın anlamlandırmaktaki kısıtlılığıdır.

Düz mantığın her zaman geçerli olmadığını açıklamak amacıyla (rasyonelizmin üzerine kurulduğu) matematikten bir örnek vererek devam edeyim: "İki boyutlu ortamın bir deseni olan kare, matematiksel olarak daireye dönüştürülemez." Yani bir kare alın, bunun alanına sahip bir daire oluşturmaya çalışın, bu durumun matematik olarak tam bir karşılığı yoktur, alan kesin olarak hesaplanamaz, aslında tanımsızdır (gönye ile çizilen, pergel ile oluşturulamaz ilkesi, başka bir geometriye geçtiğinizi anlatır). Oysa düz bakış açısıyla ikisi de iki boyutlu evrene ait iki şekildir. Pi sayısının da kesin bir karşılığı yoktur, hesaplar, hesaplar, hesaplarsınız, sadece virgülden sonra daha çok hane elde edersiniz, hiçbir düzenli tekrarı yoktur, üstelik kesinliği de yoktur. Benzer şekilde, bugün varılan genel bilim anlayışında biyoloji, daha çok kimyanın bir türevine oturtulmaya çalışılmaktadır. Oysa kimyanın kökeni bile simyaya dayalıdır. Sülfür ve en önemli bileşenlerinden sülfirik asit konusundaki kısa bir araştırmadan edindiğim bilgi, bugünkü üretim metodunun 1830'lara dayandığı ve bir ya da iki aşama ötesinin de simya olarak aldılandığı oldu. Sülfürik asit kimyada "vitriol yağı" ("oil of vitriol") olarak da geçer, bunun ne olduğunu anlamaya çalıştığınızda ise "tamamen mistik" bir algıya erişirsiniz; romantizmin bugünden ne zaman koptuğunu tarihlendirebiliyorsunuz.
 ...

yavuz dizdar - yemezler !