| 23:03 |
|
|
İki gündür bir kaç saatin dışında hep arazideyiz. Dinlenme aralarında denize, ve kıyıya yakın iki küçük adaya dönük ve kapüşonu başına geçirerek oturuyor yine sigara içiyorum. Sıcak sevimli bir lokantada istekle buluşmuşuz. Yöremizde insanlar gelip gitmeler. Yalnız ikimizin arasında gelişen, ikimizlik bir masanın yamaçlarına alınıyoruz. Oturuyoruz, bakıyor ve kımıldıyoruz ve hayat bizi önemsemeye başlıyor. Varoluş bize görünen bir kapı aralıyor. Varlığı kendi benliğimizi bilmekle algılıyorken, şimdi iki benliği birden iki posta pulunu birbirine yapıştırıyor gibi, duyarak, ayrıcalığımız olduğuna kapılmaya başlıyoruz. Bu durumu kelimelerle anlatamayız. Burada işe yarar kelimeler mahduddur. Sıra çabucak kullanacağımız ilk kelimeye gelir. Kullanırız o da eskir.
- İnsan da dahil eşyaya duyulan sevgi kelimeyledir. Onunla başlar, "birden sevdim" deriz, bakın kelimesiz anlayamıyoruz bu sevgiyi, ve bu sevgi kelimeleri hangi terkip içinde kullanırsak kullanalım, yüksekliği kelimenin yüksekliği kadardır. Ve "sevgi öldü", "artık sevmiyor" dediğimizde, sevgi kelimeyle çekip gider.
Fakat çocuğa duyulan bağlılık böyle değil. "Kızımı çok seviyorum" diyorsam ona duyduğum bağlılığı anlatmak için elimde, bu iyice eskimiş, yetersiz sözcükten başka araç yok. Çocuğa olan bağlılık ölmez. İçerisine onarılmaz düşmanlıklar girmiş ailelerde bile, evlat bağlılığı, baba ve analarda, kalbe bağlı bir urgandır ve içinde kan deveran eder.
Yakın kan bağını aşan bağlılıkları anlamakta bile büyük zorluk var. Tasavvufi yaşantının zaman zaman anlatılması zorunluluğu, 'dil'e sayısız terimler,terkipler ve açılımlar kazandırmıştır.Ama birçok eserde, benim korku ve hürmetle okuduğum şu cümleye rastlanır: "anlatmakla olmaz." Bu cümle öyle bir paragrafın sonuna gelir ki sır'rın eşiklerindeki esintinin, alev ucu kadar bir kıpırtısına bir tek an dokunur ve haşyetle alnınızın derisi genleşir.O zaman ruhumuz bir tazı gibi geri döner.Süratle geri çekilir ve içinde rahatça yaşadığımız fındık kabuğu büyüklüğündeki dünyamıza oturur, kıvır kıvır ilişkiler içinde, kan ter içinde yaşar gideriz. İşte buyurun: Sıcak sevimli bir lokantada istekle buluşmuşuz. Duygularımız ne güzel. Tam da garson gelir gider.Tekrar görünür sonra bir şeey uzatır yok yere güler sonra da eğilir. Ve gider yine gelir. Onu bir kaç yemek kelimesi ile sıkı sıkı sarar, 'salçası az olsun', 'iyi pişsin olmaz mı' gibi cümlelerle üzerine bir iki de düğüm atar yollarız.Fakat yine gelir. Çözülür dünyamız. Altındaki toprak kımıldatılmış bir asma merdiven gibi (bakın bakın) kaymaktasın şimdi. konuşmak gerekir o zaman bunu engellemek için. ama o ilk kelimeyi bulamazsın. Fakat vazgeçilmez; bu fırsat bir daha ne vakit gelir. Gözle ileri atılır merdiveni tutar. Artık bakışmaktayız. Huzurlu bir gülümseme başlar. Bu bakışlara zaman zaman şeytanca bir ifade karışır ve kaybolur. Ve Markiz'den çıkıyoruz. Ve sevmeye (bekliyordum bu kelimenin geleceğini) ve korkmaya başlıyorum. O gün, aylar sonra bugün başımıza gelenler (ayrılık) gelebilir ve gelirse n'olabilir nasıl dayanır zavallı yüreğim diye korktum.
- Ve o gün böbürlendim. çünkü duygularımı kalabalığa rağmen fısıldıyor ve onaylıyordum. Yer toprak beni kabulleniyor, eğri ve eksik kaburga kemiğimi elime teslim ediyordu. Böylece ayağımı yeryüzüne basmaya başladım.
Evet, daima bir başlangıç vardır, gayet açık.
Fakat başlangıcı da devamı da "lüzumsuz soruya faydasız cevap" gibi sürüp gidiyorsa neye yarar.
Kendime ilk kez ayrılmayı önerdiğim zaman bunları düşünmüyordum bile. Sadece gururumdu. "Erkekliği ve kadınlığı hükumet ettik" diye bir mısra yazdım. Ne güzeldi ama, bundan daha açık olabilir miydi ruhumun hapisleri.
- Dünya ilişkilerindeki aşk, araştırmakla ilerler. Çok yakında bir menzil vardır. Her şey orada ne bulacağına bağlıdır.Kişiye ya yol verirler sahrasına varsın, ya da ipini bir taşa bağlarlar, önüne inci boncuk koyarlar. Oraya varıncaya dek en onarılmazı; kalbin ucu, hesap yapmaya başlamışsadır.O zaman mutluluklar bir başağrısı gibi gelir, ev yıkılması gibi de çekip gider.
Kalbin çıkarı yücelerden olur.
Gelin bir zaman kollayalım. Kalbimizle helalleşelim. Görelim nasıl çıkarlar peşinde.
cahit zarifoğlu - yaşamak
- İnsan da dahil eşyaya duyulan sevgi kelimeyledir. Onunla başlar, "birden sevdim" deriz, bakın kelimesiz anlayamıyoruz bu sevgiyi, ve bu sevgi kelimeleri hangi terkip içinde kullanırsak kullanalım, yüksekliği kelimenin yüksekliği kadardır. Ve "sevgi öldü", "artık sevmiyor" dediğimizde, sevgi kelimeyle çekip gider.
Fakat çocuğa duyulan bağlılık böyle değil. "Kızımı çok seviyorum" diyorsam ona duyduğum bağlılığı anlatmak için elimde, bu iyice eskimiş, yetersiz sözcükten başka araç yok. Çocuğa olan bağlılık ölmez. İçerisine onarılmaz düşmanlıklar girmiş ailelerde bile, evlat bağlılığı, baba ve analarda, kalbe bağlı bir urgandır ve içinde kan deveran eder.
Yakın kan bağını aşan bağlılıkları anlamakta bile büyük zorluk var. Tasavvufi yaşantının zaman zaman anlatılması zorunluluğu, 'dil'e sayısız terimler,terkipler ve açılımlar kazandırmıştır.Ama birçok eserde, benim korku ve hürmetle okuduğum şu cümleye rastlanır: "anlatmakla olmaz." Bu cümle öyle bir paragrafın sonuna gelir ki sır'rın eşiklerindeki esintinin, alev ucu kadar bir kıpırtısına bir tek an dokunur ve haşyetle alnınızın derisi genleşir.O zaman ruhumuz bir tazı gibi geri döner.Süratle geri çekilir ve içinde rahatça yaşadığımız fındık kabuğu büyüklüğündeki dünyamıza oturur, kıvır kıvır ilişkiler içinde, kan ter içinde yaşar gideriz. İşte buyurun: Sıcak sevimli bir lokantada istekle buluşmuşuz. Duygularımız ne güzel. Tam da garson gelir gider.Tekrar görünür sonra bir şeey uzatır yok yere güler sonra da eğilir. Ve gider yine gelir. Onu bir kaç yemek kelimesi ile sıkı sıkı sarar, 'salçası az olsun', 'iyi pişsin olmaz mı' gibi cümlelerle üzerine bir iki de düğüm atar yollarız.Fakat yine gelir. Çözülür dünyamız. Altındaki toprak kımıldatılmış bir asma merdiven gibi (bakın bakın) kaymaktasın şimdi. konuşmak gerekir o zaman bunu engellemek için. ama o ilk kelimeyi bulamazsın. Fakat vazgeçilmez; bu fırsat bir daha ne vakit gelir. Gözle ileri atılır merdiveni tutar. Artık bakışmaktayız. Huzurlu bir gülümseme başlar. Bu bakışlara zaman zaman şeytanca bir ifade karışır ve kaybolur. Ve Markiz'den çıkıyoruz. Ve sevmeye (bekliyordum bu kelimenin geleceğini) ve korkmaya başlıyorum. O gün, aylar sonra bugün başımıza gelenler (ayrılık) gelebilir ve gelirse n'olabilir nasıl dayanır zavallı yüreğim diye korktum.
- Ve o gün böbürlendim. çünkü duygularımı kalabalığa rağmen fısıldıyor ve onaylıyordum. Yer toprak beni kabulleniyor, eğri ve eksik kaburga kemiğimi elime teslim ediyordu. Böylece ayağımı yeryüzüne basmaya başladım.
Evet, daima bir başlangıç vardır, gayet açık.
Fakat başlangıcı da devamı da "lüzumsuz soruya faydasız cevap" gibi sürüp gidiyorsa neye yarar.
Kendime ilk kez ayrılmayı önerdiğim zaman bunları düşünmüyordum bile. Sadece gururumdu. "Erkekliği ve kadınlığı hükumet ettik" diye bir mısra yazdım. Ne güzeldi ama, bundan daha açık olabilir miydi ruhumun hapisleri.
- Dünya ilişkilerindeki aşk, araştırmakla ilerler. Çok yakında bir menzil vardır. Her şey orada ne bulacağına bağlıdır.Kişiye ya yol verirler sahrasına varsın, ya da ipini bir taşa bağlarlar, önüne inci boncuk koyarlar. Oraya varıncaya dek en onarılmazı; kalbin ucu, hesap yapmaya başlamışsadır.O zaman mutluluklar bir başağrısı gibi gelir, ev yıkılması gibi de çekip gider.
Kalbin çıkarı yücelerden olur.
Gelin bir zaman kollayalım. Kalbimizle helalleşelim. Görelim nasıl çıkarlar peşinde.
cahit zarifoğlu - yaşamak