| 22:41 |
|
|
...
Birdenbire bir şey hatırlamış gibi:
- Sakın anneni uyandırma, dedi, bütün gece burada yanımda uğraştı durdu, ama hiç gürültü etmedi, tıpkı bir sinek gibi... Şimdi galiba yattı. Ah, hasta, yaşlı bir insanın hali çok kötü, ruh kimbilir nereye takılmış, hala takılıp duruyor, hem de hayattan memnun. Hem galiba geçmiş hayatı da başından tekrar yaşamak mümkün olsa, belki ruh bundan da çekinmezdi. Hoş, belki böyle bir düşünce günahtır.
- Neden günah olsun?
- Bu tip bir düşünce olsa olsa hayaldir. Bir yaşlı ölümü yakınmalarla, hoşnutsuzluklarla karşılamamalı, gurur duyarak ruhunu teslim etmelidir, yoksa Tanrı'yı gücendirir. Eğer ruhunu neşeli tutarsan, hayatı sevebilirsen Tanrıyı çok sevindirirsin. Bir insanın neyin sevap neyin günah olduğunu bilmesi çok güçtür. Bu Tanrı tarafından bir örtü ile gizlenmiştir. Kısacası ölüme yaklaşan bir insan durumundan hiç yakınmamalıdır. Aklı başında olarak yaşadığı günlere doymuş, gururla mutlu bir halde son saatini gelmesini özlemle bekleyerek, bir başağın ekin demetine devrilmesi gibi, sevinçle, kendi gizemine ererek ölmelidir.
- İkide bir "gizem" diyorsunuz; "kendi gizemine ererek" ne demek? diye sordum.
...
- Gizem ne mi? Her şey gizemdir dostum her şeyde yalnız Tanrı'nın bildiği bir gizem vardır. Her ağaçta, her küçük olayda bu gizem gizlenir. Küçük bir kuşun ötüşü, geceleyin gökyüzünde yıldızların toplu bir halde parlaması, hepsi bir çeşit gizemdir. Hepsinden büyük sır da insan ruhunu öbür dünyada bekleyen şeyin nasıl bir şey olduğudur. İşte Böyle, dostum!
- Bunu hangi niyetle söylediğinizi bilmiyorum... Sizi asla kışkırtmak için söylemiyorum, hem inanın ki Tanrıya inanıyorum; ama bütün bu gizemleri insan zekası çözmüştür, henüz çözülmeyenler de herhalde bütünüyle, belki de en kısa zamanda çözülecektir. Botanikçi ağacın nasıl büyüdüğünü tam anlamı ile biliyor, fizyologlarla anatomiciler, hatta kuşların niçin öttüğünü biliyorlar yahut yakında öğrenecekler. Yıldızlara gelince hepsi sadece sayılmakla kalmamış hatta bütün hareketleri ince bir doğrulukla hesaplanmıştır. Öyle ki yeni bir yıldızın ortaya çıkacağını bin yıl önceden dakikası dakikasına söylemek mümkündür...Şimdiyse en uzaktaki yıldızların hangi maddelerden olduğu bile biliniyor. Mesela mikroskobu örnek alın, onunla bir damla suyu gözden geçirirseniz, orada bütün bir alem, bir sürü canlı yaratıkların yaşadığını görürsünüz. Oysa, bu da bir gizemdi, ama bakın çözdüler işte!
- Bunu duydum dostum, bir çok kez insanlardan duydum. Doğrusu büyük, güzel bir şey. Tanrı'nın emriyle insanoğluna her şey verilmiştir. Tanrı ona hayat verirken boş yere "Yaşa ve öğren!" dememiş.
- E bunlar genel ve bilinen şeyler. Ama siz bilim düşmanı, yobaz değilsinizdir herhalde? Yani bilmem ki bunu anlar mısınız?....
- Hayır yavrum, küçüklüğümden beri bilime karşı saygı besledim, gerçi kendim cahilim ama bundan şikayetçi de değilim. Bana nasip olmadıysa başkasına oldu. Bunun böyle olması belki de iyidir, herkesin hakkı ne ise onu alır. Çünkü sevgili dostum,bilim herkese iyilik getirmez. Herkes kendini tutmasını, elindekiyle yetinmesini bilmez, herkes bütün dünyayı şaşırtmak ister. Bense elimden gelseydi, belki herkeste fazla böyle yapardım. Şimdiyse mademki elimden gelmiyor, hiçbir şey bilmediğim halde kendimi nasıl herkesten üstün tutarım? Sana gelince hem genç, hem zekisin. Mademki kaderin böyle imiş sen de oku. Her şeyi öğren, öğren ki karşına bir dinsiz yahut düzenbaz çıkarsa cevap vermesini bilesin, o da seni soru yağmuruna tutarak henüz olgunlaşmayan düşüncelerini çelmesin. Anlattığın adama gelince onu yakından görmüştüm.
...
- Dostum, diye sözüne devam etti. Gennadiy Çölü'nde oldukça akıllı birisi var. Kendisi soylulardan, rütbesi de yarbay, çok da zengin. Dünyada yaşarken evlenmek istememiş ıssız, sessiz yerleri severmiş. Tam on yıldan eri dünyadan el ayak çekmiş, bütün duygularına gem vurmuş. manastırın bütün emirlerini ve kuralarını yerine getirmekle birlikte tam bir keşiş olmak için saçlarını kestirmek istemiyor. Öyle de çok kitapları var ki bu kadarı kimsede görmedim. Kendisi bana sekiz bin rublelik kitabı olduğunu söylemişti. Adı, Pyotr Valeriyanoviç'tir. Arada sırada bana bir çok şeyler öğretirdi, ben de onu dinlemekten zevk duyardım. Bir gün kendisine:"Böyle zeki bir insan olduğunuz, işte tam on yıldır manastırda yaşadığınız halde daha kusursuz bir keşişi olmak için saçınızı kestirmeyi neden kabul etmiyorsunuz?" diye sormuştum. Buna karşılık o da bana:"Benim zekamdan ne diye söz ediyorsun, yaşlı, aklıma gem vuramıyorum, onun elinde bir tutuklu gibiyim. Keşişliğimden ne diye konuşuyorsun, belki çoktan ölçü denilen şeyi yitirdim? İrademe hakim olduğumu ne biliyorsun? Bak mesela paramı hemen şu anda harcayabilirim. Rütbemi de bırakırım, nişanlarımın hepsini şu dakikada çıkarır masanın üstüne koyarım, ama o kadar uğraştığım halde tütün çubuğumu bir türlü bırakamıyorum! Böyle olunca nasıl bir keşiş adayı olabilirim, sen de benim irademe sahip olduğumu nasıl söyler, översin?" demişti. O zaman onun bu alçak gönüllülüğüne şaşmış kalmıştım. İşte geçen yaz, Petrovka bayramında yine o manastıra uğramıştım, Tanrı nasip etti, baktım onun hücresinde o şey yani mikroskop duruyor, bir çok para vererek Avrupa'dan getirtmiş."Dur ihtiyar sana şimdi şaşılacak bir şey göstereceğim, çünkü şimdiye kadar ömründe böyle bir şey görmemişsindir. Şu gözyaşı kadar temiz bir damla suyu görüyorsun ya, eh imdi gel de bak içinde neler var. Göreceksin ki bilimadamları yakında Tanrının bütün gizemlerini çözecekler, seninle bana bir tane bırakmayacaklar." Böylece söyledi hiç unutmam. Bense bu mikroskobu daha otuz beş yıl önce Andrey Petroviç'in dayısı, beyimiz Aleksandr Vladimir Malgasov'da görmüştüm. O öldükten sonra da mülkleri Andrey Petroviç'e kalmıştı. Saygıdeğer bir beydi, koskoca bir generaldi, bir sürü av köpeği vardı, uzun yıllar onun yanında avcılık etmiştim. İşte o aman getirdiği bu mikroskobu ortaya koydurdu, sonra kadın, erkek bütün köy halkına mikroskoba yaklaşıp bakmalarını emretti. Yine, pire, bit, iğne ucu, saç bir damla suyun içindekileri göstermişlerdi. Ne kadar da eğlenceli olmuştu. Mikroskoba yaklaşmaktan çekiniyorlardı ama beyden de korkuyorlardı çünkü pek sinirliydi. Bazıları nasıl bakılacağını bilmiyor, gözlerini kısıyor, bir şey de göremiyorlar; bazıları korkudan bağırıyorlardı.Muhtar Savin Makarovsa iki eliyle gözlerini kapayarak: "Bana ne isterseniz yapın, gelmeyeceğim işte!" diye bar bar bağırıyordu. Oradaki bütün halk kahkahadan kırılmış kalmıştı. Pyotr Valeriyanoviç'e bu görülmemiş nesneyi bundan otuz beş yıl önce gördüğümü söylemedim. Çünkü baktım adamcağız içten gelen bir istekle gösteriyordu. tersine şaşırmaya, korktuğumu belirtmeye başladım. Bir zaman bakmamı bekledikten sonra:"E, peki ihtiyar şimdi ne diyeceksin bakalım?" diye sordu Kulağına doğru eğildim: "Tanrı aydınlık olsun dedi, aydınlık oldu!" diye cevap verdim. Buna karşılık o da bana:"Salon karanlık olmasın?" dedi. Hem bunu öyle tuhaf söyledi ki! Gülmedi bile. O zaman ona bakarak şaşmıştım, o ise sanki kızmış gibi sustu.
- Sizin Pyotr Valeriyanoviç'iniz manastırda aşure yeyip secdeye varsa da Tanrıya düpedüz inanmıyor, siz de tam dinsizliği tuttuğu bir sırada kendisine uğramışsınız, işte o kadar, bundan başka da oldukça gülünç bir adammış doğrusu. Herhalde mikroskobu daha önce belki on defa görmüştür, on birinci defa görünce aklını mı oynattı? Sinirden gelme bir çeşit duygusallık... Anlaşılan bunu da manastırda benimsemiş.
İhtiyar inanmış bir sesle:
- Temiz ruhlu, zeki bir insan, hem dinsiz de değil, diye cevap verdi, oldukça akıllı ama kalbi huzursuz. Bu zamanda beylerin arasından böyleleri çok çıkıyor. Bir şey deha söyleyeyim, böyle bir insan kendi kendini cezalandırıyor demektir.
Sen onların yanından geç git, onlara bulaşma, gece duasında da böyleleri için dua et, çünkü Tanrıyı ancak insanlar arar. Uyumadan önce dua eder misin?
- Hayır bunu gereksiz bir adet sayıyorum, ama size şunu açıklamalıyım ki Pyotr Valeriyanoviç'inizi ben de beğeniyorum, hiç olmazsa bir saman yığını değil, bir insan, biraz da, ikimize de yakın, ikimize de benzeyen bir insan.
İhtiyar cevabımın ilk sözlerine dikkat etmişti.
- Niçin dostum, dua etmiyorsun; dua etmek iyi bir şeydir, insanın kalbine huzur ve rahat verir, uykuya yatarken, uykudan kalkınca, geceleyin uyandığın zaman hep dua etmelisin. Bak sana anlatayım, yazın temmuz ayında, bayram gününü Bogorodskiy manastırında geçirmek için acele ediyorduk. Oraya yaklaştıkça bizim gruba yeni yeni bir çok insan yaklaşıyordu, en sonunda aşağı yukarı iki yüz kişi kadar olmuştuk. Hepimizi büyük aziz Anikiy ile Grigoriy'in kutsal türbelerini ziyaret edip topraklarını öpmeye acele ediyorduk. Geceyi orada geçirdik dostum. Sabahleyin erkenden uyandım, henüz herkes uykudaydı, güneş bile ormanın arkasından çıkmamıştı. Başımı kaldırdım etrafa göz gezdirdim, derin bir nefes aldım! Her tarafta anlatılmaz bir güzellik vardı! Her şey sessiz, hava hafif; çimenler büyüyor. Büyüyün Tanrının çimenleri büyüyün. Kuşlar ötüyor, ötün Tanrının kuşları ötün. Bir kadının koynundaki çocuk viyakladı, Tanrı yardımcın olsun, küçük insan, bahtın açık olsun, büyü yavrucak büyü! İşte sanki hayatımda ilk defa bütün bunlar içime dolmuştu... Başımı yine yere koydum, öyle de rahat bir uykuya daldım ki! Dünyada yaşamak iyi bir şeydir dostum! Hastalığım geçseydi, baharda yine geziye çıkardım. Her şeyin bir gizem oluşuna gelince, bu daha iyi, çünkü insana hem korku, hem de hayranlık veriyor; bu korku da kalbin neşesini arttırıyor: "Her şey sende Rabbim, ben de senin içindeyim, beni de kabul et!" Hiç yakınma oğul!
İçlenerek:
- Bunun bir gizem olması daha güzel, diye ekledi.
- Bunun bir gizem olması daha güzel... Bu sözleri aklımın bir köşesinde tutacağım. Siz pek yanlış konuşuyorsunuz ama ben anlıyorum... Beni şaşırtan bir şey daha var, o da sözle anlatabildiğinizden daha çok bildiğiniz, daha çok anladığınızdır
...
- Biliyor musun, sevgili delikanlı, dedi, biliyor musun, ki bu dünyada insanın bıraktığı anının bir sınırı vardır? İnsan hatırasının sınırı yalnız yüzyıldır.Ölümünün yüzüncü yılında belki çocukları belki henüz yüzünü görebilmiş torunları onu hatırlayabilirler. ama ondan sonra hatırası devam etmekle birlikte bu ağızdan ağza yayılan hayali bir hatıra olur. çünkü onun canlı yüzünü görmüş olanların hepsi bu dünyadan göçüp gitmişlerdir.O zaman mezarlıktaki mezarını ot kaplar, beyaz mermer taşı çatlayıp dağılır. Bütün insanlar, bütün torunları onu unuturlar, daha sonra adını bile hatırlayamazlar, çünkü insanların pek azının hatırında kalır.Eh, varsın öyle olsun! Varsın sevdiklerim beni unutsunlar, bense sizi mezarımda da severim. Şen seslerinizi çocuklarım duyuyorum.Babanızın mezarını ziyaret etmeye geldiğinizde ayak seslerinizi duyuyorum. şimdilik güneşin ışığı altında yaşayın sevinin, ben de sizin için Tanrıya dua eder, rüyanıza girerim... Bence hepsi bir; ölümünden sonra bile yine sevgim sürer!...
-delikanlı, dostoyevski
Birdenbire bir şey hatırlamış gibi:
- Sakın anneni uyandırma, dedi, bütün gece burada yanımda uğraştı durdu, ama hiç gürültü etmedi, tıpkı bir sinek gibi... Şimdi galiba yattı. Ah, hasta, yaşlı bir insanın hali çok kötü, ruh kimbilir nereye takılmış, hala takılıp duruyor, hem de hayattan memnun. Hem galiba geçmiş hayatı da başından tekrar yaşamak mümkün olsa, belki ruh bundan da çekinmezdi. Hoş, belki böyle bir düşünce günahtır.
- Neden günah olsun?
- Bu tip bir düşünce olsa olsa hayaldir. Bir yaşlı ölümü yakınmalarla, hoşnutsuzluklarla karşılamamalı, gurur duyarak ruhunu teslim etmelidir, yoksa Tanrı'yı gücendirir. Eğer ruhunu neşeli tutarsan, hayatı sevebilirsen Tanrıyı çok sevindirirsin. Bir insanın neyin sevap neyin günah olduğunu bilmesi çok güçtür. Bu Tanrı tarafından bir örtü ile gizlenmiştir. Kısacası ölüme yaklaşan bir insan durumundan hiç yakınmamalıdır. Aklı başında olarak yaşadığı günlere doymuş, gururla mutlu bir halde son saatini gelmesini özlemle bekleyerek, bir başağın ekin demetine devrilmesi gibi, sevinçle, kendi gizemine ererek ölmelidir.
- İkide bir "gizem" diyorsunuz; "kendi gizemine ererek" ne demek? diye sordum.
...
- Gizem ne mi? Her şey gizemdir dostum her şeyde yalnız Tanrı'nın bildiği bir gizem vardır. Her ağaçta, her küçük olayda bu gizem gizlenir. Küçük bir kuşun ötüşü, geceleyin gökyüzünde yıldızların toplu bir halde parlaması, hepsi bir çeşit gizemdir. Hepsinden büyük sır da insan ruhunu öbür dünyada bekleyen şeyin nasıl bir şey olduğudur. İşte Böyle, dostum!
- Bunu hangi niyetle söylediğinizi bilmiyorum... Sizi asla kışkırtmak için söylemiyorum, hem inanın ki Tanrıya inanıyorum; ama bütün bu gizemleri insan zekası çözmüştür, henüz çözülmeyenler de herhalde bütünüyle, belki de en kısa zamanda çözülecektir. Botanikçi ağacın nasıl büyüdüğünü tam anlamı ile biliyor, fizyologlarla anatomiciler, hatta kuşların niçin öttüğünü biliyorlar yahut yakında öğrenecekler. Yıldızlara gelince hepsi sadece sayılmakla kalmamış hatta bütün hareketleri ince bir doğrulukla hesaplanmıştır. Öyle ki yeni bir yıldızın ortaya çıkacağını bin yıl önceden dakikası dakikasına söylemek mümkündür...Şimdiyse en uzaktaki yıldızların hangi maddelerden olduğu bile biliniyor. Mesela mikroskobu örnek alın, onunla bir damla suyu gözden geçirirseniz, orada bütün bir alem, bir sürü canlı yaratıkların yaşadığını görürsünüz. Oysa, bu da bir gizemdi, ama bakın çözdüler işte!
- Bunu duydum dostum, bir çok kez insanlardan duydum. Doğrusu büyük, güzel bir şey. Tanrı'nın emriyle insanoğluna her şey verilmiştir. Tanrı ona hayat verirken boş yere "Yaşa ve öğren!" dememiş.
- E bunlar genel ve bilinen şeyler. Ama siz bilim düşmanı, yobaz değilsinizdir herhalde? Yani bilmem ki bunu anlar mısınız?....
- Hayır yavrum, küçüklüğümden beri bilime karşı saygı besledim, gerçi kendim cahilim ama bundan şikayetçi de değilim. Bana nasip olmadıysa başkasına oldu. Bunun böyle olması belki de iyidir, herkesin hakkı ne ise onu alır. Çünkü sevgili dostum,bilim herkese iyilik getirmez. Herkes kendini tutmasını, elindekiyle yetinmesini bilmez, herkes bütün dünyayı şaşırtmak ister. Bense elimden gelseydi, belki herkeste fazla böyle yapardım. Şimdiyse mademki elimden gelmiyor, hiçbir şey bilmediğim halde kendimi nasıl herkesten üstün tutarım? Sana gelince hem genç, hem zekisin. Mademki kaderin böyle imiş sen de oku. Her şeyi öğren, öğren ki karşına bir dinsiz yahut düzenbaz çıkarsa cevap vermesini bilesin, o da seni soru yağmuruna tutarak henüz olgunlaşmayan düşüncelerini çelmesin. Anlattığın adama gelince onu yakından görmüştüm.
...
- Dostum, diye sözüne devam etti. Gennadiy Çölü'nde oldukça akıllı birisi var. Kendisi soylulardan, rütbesi de yarbay, çok da zengin. Dünyada yaşarken evlenmek istememiş ıssız, sessiz yerleri severmiş. Tam on yıldan eri dünyadan el ayak çekmiş, bütün duygularına gem vurmuş. manastırın bütün emirlerini ve kuralarını yerine getirmekle birlikte tam bir keşiş olmak için saçlarını kestirmek istemiyor. Öyle de çok kitapları var ki bu kadarı kimsede görmedim. Kendisi bana sekiz bin rublelik kitabı olduğunu söylemişti. Adı, Pyotr Valeriyanoviç'tir. Arada sırada bana bir çok şeyler öğretirdi, ben de onu dinlemekten zevk duyardım. Bir gün kendisine:"Böyle zeki bir insan olduğunuz, işte tam on yıldır manastırda yaşadığınız halde daha kusursuz bir keşişi olmak için saçınızı kestirmeyi neden kabul etmiyorsunuz?" diye sormuştum. Buna karşılık o da bana:"Benim zekamdan ne diye söz ediyorsun, yaşlı, aklıma gem vuramıyorum, onun elinde bir tutuklu gibiyim. Keşişliğimden ne diye konuşuyorsun, belki çoktan ölçü denilen şeyi yitirdim? İrademe hakim olduğumu ne biliyorsun? Bak mesela paramı hemen şu anda harcayabilirim. Rütbemi de bırakırım, nişanlarımın hepsini şu dakikada çıkarır masanın üstüne koyarım, ama o kadar uğraştığım halde tütün çubuğumu bir türlü bırakamıyorum! Böyle olunca nasıl bir keşiş adayı olabilirim, sen de benim irademe sahip olduğumu nasıl söyler, översin?" demişti. O zaman onun bu alçak gönüllülüğüne şaşmış kalmıştım. İşte geçen yaz, Petrovka bayramında yine o manastıra uğramıştım, Tanrı nasip etti, baktım onun hücresinde o şey yani mikroskop duruyor, bir çok para vererek Avrupa'dan getirtmiş."Dur ihtiyar sana şimdi şaşılacak bir şey göstereceğim, çünkü şimdiye kadar ömründe böyle bir şey görmemişsindir. Şu gözyaşı kadar temiz bir damla suyu görüyorsun ya, eh imdi gel de bak içinde neler var. Göreceksin ki bilimadamları yakında Tanrının bütün gizemlerini çözecekler, seninle bana bir tane bırakmayacaklar." Böylece söyledi hiç unutmam. Bense bu mikroskobu daha otuz beş yıl önce Andrey Petroviç'in dayısı, beyimiz Aleksandr Vladimir Malgasov'da görmüştüm. O öldükten sonra da mülkleri Andrey Petroviç'e kalmıştı. Saygıdeğer bir beydi, koskoca bir generaldi, bir sürü av köpeği vardı, uzun yıllar onun yanında avcılık etmiştim. İşte o aman getirdiği bu mikroskobu ortaya koydurdu, sonra kadın, erkek bütün köy halkına mikroskoba yaklaşıp bakmalarını emretti. Yine, pire, bit, iğne ucu, saç bir damla suyun içindekileri göstermişlerdi. Ne kadar da eğlenceli olmuştu. Mikroskoba yaklaşmaktan çekiniyorlardı ama beyden de korkuyorlardı çünkü pek sinirliydi. Bazıları nasıl bakılacağını bilmiyor, gözlerini kısıyor, bir şey de göremiyorlar; bazıları korkudan bağırıyorlardı.Muhtar Savin Makarovsa iki eliyle gözlerini kapayarak: "Bana ne isterseniz yapın, gelmeyeceğim işte!" diye bar bar bağırıyordu. Oradaki bütün halk kahkahadan kırılmış kalmıştı. Pyotr Valeriyanoviç'e bu görülmemiş nesneyi bundan otuz beş yıl önce gördüğümü söylemedim. Çünkü baktım adamcağız içten gelen bir istekle gösteriyordu. tersine şaşırmaya, korktuğumu belirtmeye başladım. Bir zaman bakmamı bekledikten sonra:"E, peki ihtiyar şimdi ne diyeceksin bakalım?" diye sordu Kulağına doğru eğildim: "Tanrı aydınlık olsun dedi, aydınlık oldu!" diye cevap verdim. Buna karşılık o da bana:"Salon karanlık olmasın?" dedi. Hem bunu öyle tuhaf söyledi ki! Gülmedi bile. O zaman ona bakarak şaşmıştım, o ise sanki kızmış gibi sustu.
- Sizin Pyotr Valeriyanoviç'iniz manastırda aşure yeyip secdeye varsa da Tanrıya düpedüz inanmıyor, siz de tam dinsizliği tuttuğu bir sırada kendisine uğramışsınız, işte o kadar, bundan başka da oldukça gülünç bir adammış doğrusu. Herhalde mikroskobu daha önce belki on defa görmüştür, on birinci defa görünce aklını mı oynattı? Sinirden gelme bir çeşit duygusallık... Anlaşılan bunu da manastırda benimsemiş.
İhtiyar inanmış bir sesle:
- Temiz ruhlu, zeki bir insan, hem dinsiz de değil, diye cevap verdi, oldukça akıllı ama kalbi huzursuz. Bu zamanda beylerin arasından böyleleri çok çıkıyor. Bir şey deha söyleyeyim, böyle bir insan kendi kendini cezalandırıyor demektir.
Sen onların yanından geç git, onlara bulaşma, gece duasında da böyleleri için dua et, çünkü Tanrıyı ancak insanlar arar. Uyumadan önce dua eder misin?
- Hayır bunu gereksiz bir adet sayıyorum, ama size şunu açıklamalıyım ki Pyotr Valeriyanoviç'inizi ben de beğeniyorum, hiç olmazsa bir saman yığını değil, bir insan, biraz da, ikimize de yakın, ikimize de benzeyen bir insan.
İhtiyar cevabımın ilk sözlerine dikkat etmişti.
- Niçin dostum, dua etmiyorsun; dua etmek iyi bir şeydir, insanın kalbine huzur ve rahat verir, uykuya yatarken, uykudan kalkınca, geceleyin uyandığın zaman hep dua etmelisin. Bak sana anlatayım, yazın temmuz ayında, bayram gününü Bogorodskiy manastırında geçirmek için acele ediyorduk. Oraya yaklaştıkça bizim gruba yeni yeni bir çok insan yaklaşıyordu, en sonunda aşağı yukarı iki yüz kişi kadar olmuştuk. Hepimizi büyük aziz Anikiy ile Grigoriy'in kutsal türbelerini ziyaret edip topraklarını öpmeye acele ediyorduk. Geceyi orada geçirdik dostum. Sabahleyin erkenden uyandım, henüz herkes uykudaydı, güneş bile ormanın arkasından çıkmamıştı. Başımı kaldırdım etrafa göz gezdirdim, derin bir nefes aldım! Her tarafta anlatılmaz bir güzellik vardı! Her şey sessiz, hava hafif; çimenler büyüyor. Büyüyün Tanrının çimenleri büyüyün. Kuşlar ötüyor, ötün Tanrının kuşları ötün. Bir kadının koynundaki çocuk viyakladı, Tanrı yardımcın olsun, küçük insan, bahtın açık olsun, büyü yavrucak büyü! İşte sanki hayatımda ilk defa bütün bunlar içime dolmuştu... Başımı yine yere koydum, öyle de rahat bir uykuya daldım ki! Dünyada yaşamak iyi bir şeydir dostum! Hastalığım geçseydi, baharda yine geziye çıkardım. Her şeyin bir gizem oluşuna gelince, bu daha iyi, çünkü insana hem korku, hem de hayranlık veriyor; bu korku da kalbin neşesini arttırıyor: "Her şey sende Rabbim, ben de senin içindeyim, beni de kabul et!" Hiç yakınma oğul!
İçlenerek:
- Bunun bir gizem olması daha güzel, diye ekledi.
- Bunun bir gizem olması daha güzel... Bu sözleri aklımın bir köşesinde tutacağım. Siz pek yanlış konuşuyorsunuz ama ben anlıyorum... Beni şaşırtan bir şey daha var, o da sözle anlatabildiğinizden daha çok bildiğiniz, daha çok anladığınızdır
...
- Biliyor musun, sevgili delikanlı, dedi, biliyor musun, ki bu dünyada insanın bıraktığı anının bir sınırı vardır? İnsan hatırasının sınırı yalnız yüzyıldır.Ölümünün yüzüncü yılında belki çocukları belki henüz yüzünü görebilmiş torunları onu hatırlayabilirler. ama ondan sonra hatırası devam etmekle birlikte bu ağızdan ağza yayılan hayali bir hatıra olur. çünkü onun canlı yüzünü görmüş olanların hepsi bu dünyadan göçüp gitmişlerdir.O zaman mezarlıktaki mezarını ot kaplar, beyaz mermer taşı çatlayıp dağılır. Bütün insanlar, bütün torunları onu unuturlar, daha sonra adını bile hatırlayamazlar, çünkü insanların pek azının hatırında kalır.Eh, varsın öyle olsun! Varsın sevdiklerim beni unutsunlar, bense sizi mezarımda da severim. Şen seslerinizi çocuklarım duyuyorum.Babanızın mezarını ziyaret etmeye geldiğinizde ayak seslerinizi duyuyorum. şimdilik güneşin ışığı altında yaşayın sevinin, ben de sizin için Tanrıya dua eder, rüyanıza girerim... Bence hepsi bir; ölümünden sonra bile yine sevgim sürer!...
-delikanlı, dostoyevski