23:17

Varlıklarında bunca yok iken, yokluklarında bunca var olan tanıdıklarını hatırladı teker teker. Ve böyle bir yığın acıyı bulup çıkardı ömründen.
...
Benim gerçeğim sensin, diye fısıldadı, benim gerçeğim sensin ve padişahım. Beni bir tek sen anlarsın. Sen beni tam anlarsın. Hiç boşluk kalmadan. Aşinamsın Hünkârım. Beni anla, bana vakıf ol, beni oku. Sesim sana ulaşsın, sende çoğalayım, sende yankılanayım, sana bölüneyim. Daha ne isterim, ne olsun daha.
...
... musaade buyur âşinan olayım, vâkıfın olayım sultanım. Aç gönlünün örtülerini, göster bahçelerini bana hünkârım. Seni bir tek ben görebilirim, bu kabiliyet bende var padişahım.
...
Yalnızlığı gösterecekti hattata. Kalabalık arasındaki yalnızı. Ölümü sevebilmenin eğitimini. Iztırabı gösterecekti. Gözyaşı ve kanı. Ter ve aşkı sonra. Aşkı ve güzelliği. Kalıcı olamayan geçici ve anlık aşkı. Hattattan bir tek şey isteyecekti. Kalıcı olanı.
...
İçimdeki denizden kaç dalga geçtiğini kim saydı? Bütün kalelerimin neden her defasında böyle savunmasız düştüğünün sebebini kim merak etti? Her çıkışımda kalelerimden, biraz daha nasıl olup da bu kadar küçülebildiğimin nedenini kim anladı? Mutlak olanda var olmak için yaptığım her şey, yazdığım her yazı, var olmak ve toplanmak için attığım her imza biraz daha dağılmama ve küçülmeme yol açtı.
...
Ne kadar isterdim, ne kadar isterdim bir akşamüzeri müjdeci bir ses kapımı çalsaydı ve gözlerimi kamaştıran bir kuyruklu yıldız suretinde nefesimin artık kesildiği bir an içinde saltanatıyla odamı aydınlatsa idi. Ona saatlerce içimdeki ülkeden bahsedebilseydim ve o ışığıyla bana içimdeki ülkenin de içindeki cevheri anlatsaydı. Ona içimdeki ülkenin aslından ödünç alınmış bütün bulutlarını ve akşamlarını gösterebilseydim. Ve sonra ona şimdi bana bütün bunları yorumla ve bana gerçeği kalıcı ve mutlak olanı aydınlığında göster diyebilseydim.
Ne kadar isterdim bir akşamüzeri müjdeci bir sesin kapımı çalmasını ve kocaman kuyruğundan ışıltılar saçarak gerçeği odama bırakmasını. Bunca emanetini bunca yangının gömleği ile sırtlandığım halde bütün gölgelerini olmayan gözlerimle buğular sisler ardından gördüğümü vehmettiğim o asıl ülkeye hiç ulaşamadım. Ben yaklaştıkça o ödünç ve pahalı bir tüy bırakarak arkasında eskisinden daha fazla uzaklaştı. Çünkü bende sadece onu uzaklaştırmak için kabiliyet vardı. Çünkü ben sürekli dağılıyor ve parçalanıyordum. Bir türlü birleşecek ve görecek kabiliyetim olmuyordu.
...
Ya sen hattat o kadar içimdeki ülkeden gelme olduğun halde bana fazla değil sadece bulutlarımın esrarını söyleyecek güçte bile hiç olmadın. Oysa içimdeki alemin bütün unsurlarını ödünç aldığım o asıl ülke hakkında benden fazla bir şey bilmeni istedim hep. Ve bunun böyle olduğunu da zannettim. Bu yüzden değil mi arka arkaya hep seni yazdım ve sen beni hiç bırakmadın. Bu vefa ne kadar çok şey vaat ediyordu. Seni o ülkenin bir parçası zannediyordum. İçimde o kadar güzeldin.

İçimizde hep hüzün filizlendi ve içimizde hep ağlamaya ilişkin bir şeyler vardı. Hep yanlış kalelerin burçlarına bayrak çekmeyi düşledik. Tükenmemek için gerekli olan tılsımı bir türlü bulamadık. Çıktığımız yolculuklar hep yanlıştı ve bunu neden sonra fark ettik.

gerçek o kadar yakınımızda duruyorken, gerçeği o kadar berrak görmenin adım başı yakınıma düştüğünü zannederken. gerçek bulutların arkasında, gerçek baharın ilk çiçeğinin açımında, gerçek rüzgarda ve yağmurda zannediyorken. O kadar yakınımızdayken gerçek sen ve ben bir gün buluşacağımıza ve birbirimizden razılık dileyeceğimize dair hala inancım var.

nun masalları - nazan bekiroğlu