19:25

Gerçek acı, insanı yapay sevinçten daha çok canlandırır.

Kayıtsız şartsız merhamet, ne kadar besleyici, doyurucu bir gıdaymış meğer. (nuh tufan ferruh ferman kılığında iken ve anne ziyareti sırasında)

Bir sözün doğruluğu ile inandırıcılığı arasında hiçbir bağ yoktur.

Daha çok düşünüp daha yavaş hareket etmek gerekir. Terbiyenin ilk şartı budur.

Hedefe ulaşan, her şeyi ıskalamıştır! Çok paraya sahip olanların o acayip huzursuzlukları bundan.

Kimilerinin hayatı öylesine monotondur ki, insan, dünyaya ilk kez geldiklerine inanamaz: İbrahim Kurban kitap okumak, kahve içmek ve namaz kılmak dışında pek az şey yapıyordu.

Bütün bunları biraz da sıkılarak anlatıyorum. Çünkü, çağımızda, bir şey anlatmanın önemi kalmadı. Sır dönemi kapandı. Alenilik salgını yüzünden, medyatik ifşaat ve teşhir çılgınlığı yüzünden, monotonluğun sistemleştirilmesi yüzünden… her şey otomatikman pornografikleşti. Şeffaflığın ilkeleştirilmesi de yapılan işlerin faziletliliğine duyulan güvenin açığa çıkmasını kolaylaştıracağı yerde, arsızlığın rahatça ilanına vardı. Merak preslendi, bereketini yitirdi. Her şey uluorta olunca, sebepsizlik ve sonuçsuzluk neşet etti ve kanıksandı. Görünmek de saklanmak da büyük birer mesele haline geldi. Meşhur mu oldunuz, demek ki yanlış anlaşıldınız. Kayıplara mı karıştınız, bu sizin sorununuz.

“Karşılaştığımız herkes, biz beğenelim beğenmeyelim, bizi icat eder.” [Adam Philips]

Mevcudiyetinin hakkını vermek, hiç değilse mazeretini bulmak isteyen insan yalnızca aşka müracaat edebilir…

“Geçmişin bana neler hazırladığını bilmiyorum.” [Abdülhak Ebî Reydâ]

“Hayatta her şeyi elde etmekten başka şeyler de olmalı.” [Hafız Hazma el-Hayatî]

…hiç kimse ‘Ne güzel mezar, keşke benim olsa’ demez…

Aziz kardeşlerim! Allah’ın razı olduğu kişiye tufan bile bir sığınaktır… İlahî emirle yükselen sular göğün çizgisiyle birleşse bile müminler korkudan emin, o gemide sıcak rüyalar içinde uyurlar… Tufanın kabaran dalgaları Cehennem alevlerinin yeryüzündeki sudan izdüşümleridir… İnananlar için her çağda bir Nuh’un Gemisi vardır… Her an tabiatın içinde ve uzayın derinliklerinde; mikro ve makro alemlerde nice tufanlar cereyan etmekte, olup bitmekte, fakat insanoğlu bunu değerlendirmeye bir türlü yanaşmamakta…

Hiçbir aşkta umuda yer sebebe lüzum yoktur.

Aşk hayalin çocuğu, hayalkırıklığının annesidir.

Gençler olmayacak şeylere heveslenirler, yaşlılarsa hiç vuku bulmamış şeyleri hatırlarlar.

İnsan hayatının geri kalan kısmını birisiyle geçirmeye karar verdiğinde hayatının geri kalan kısmının bir an önce başlamasını ister.

Yanılgılarımızın çoğu, düşüneceğimiz yerde duygulanmak ve duygulanacağımız yerde düşünmekten doğar.

hatip güzel söylemişti: inananlar için her çağda bir nuh’un gemisi vardır… amenna. acaba yüzümüzdeki bu tuhaf maskelerle, bizi kurtaracak bir gemiye binebilecek miydik!…

ya rabbim, senin huzuruna bu kılıkta çıktığım için beni bağışla. haddimi aştığımı seziyorum allahım. kabalık ettiğimin farkındayım, üzgünüm. sana bu yapay elleri açarak dua ediyorum. fakat bunu küstahlığımın değil, acizliğimin delili say. tarumar yüreğime bak ya rabbim: senin lütfunla (sanırım) hala bana ait olan yüreğime bak… ortaköy camii karadan koptu ve boğazın sularında yüzmeye başladı. belki de senin nazarında sevimliliğimi gitgide kaybediyorum allahım. ne olur ferruh fermanın günahlarının cezasını bana çektirme. benimkilerin yeterince çok olduğu malum… 150 yaşındaki cami az kalsın bir şilebe tosluyordu. eğer çarpsaydı herhalde 1894 depremindekinden çok daha büyük bir hasara uğrardı. allahım hiçbir zaman sana kulluk etmeye gereken özeni gösteremedim. şu sıralar içinde bulunduğum belalı tuhaflıkta bunun payı olduğunu anlayabiliyorum. galiba kendime hem fazla acıdım hem fazla güvendim. bilinçli ya da bilinçsizce işlediğim bütün günahlarla ilgili olarak, affına sığınıyorum. göğsümü samimiyetle, ümitle ve ferahlıkla doldur… kulağıma bir kibrit sesi çalındı ve ortaköy cami denizin ortasında yanmaya başladı. bu ilk defa olmuyordu, 1894′de de yanmıştı! çırağan sarayı gibi bu cami de, mimar nikoğos balyanın ‘yanıcı’ eserlerindendi. ya rabbim bizi hazreti muhammed’in hatırına yarattın, onun hatırına yaşat. bizi bu ünyanın kabuslarından koru. biz diyorum fakat hemen hiç kimsem yok allahım, içimi karartan bu kimsesizlik duygusundan beni kurtar. rabbim vaktiyle bu küçük caminin zemini boşaltılmış ve da tam 80 Bin ton harçla doldurularak sağlamlaştırılmış. sen de beni sağlamlaştır. yardımın olmadan ayakta duramam allahım… alevlerin arasında suyun üzerinde gezinen gemi kız kulesinin çevresini dolandıktan sonra ait olduğu yere dönüyordu. allahım dilara dilemmaya aşık olmakla iyi etmedim galiba. her konuda olduğu gibi bu konuda da inayetine muhtacım. beni çok zor bir durumda bıraktı fakat ona sahiden kızamıyorum allahım sen de kızma… vapur gibi tüten cami kor haline gelmişti ve ben sıcaktan erimek üzereydim. “az önce kimsesizlikten söz ettim, fakat ibrahim kurbana haksızlık etmiş olmak istemem ya rabbim, o çok klas bir adam; varsa eğer, onun da günahlarını affet… allahım uzun zamandır dua etmiyordum şimdiyse çenem açıldı; yine de doğru ve elzem konulara girememiş olabileceğimden kuşkulanıyorum. geçmiş de gelecek de senin elinde allahım. bilgi sana ait. şu halde hakkımda hayırlı olanı vermen için yalvarıyorum…” cami tekrar kıyıya yanaşırken, dev bir kitabın sayfası gibi açılan büyük bir dalga yangını söndürdü.

İhanetin hakiki eleştirisi mezar taşlarına yazılır. Gelgelelim kendi acılarımız bizi başkalarının yalanlarından daha çok yanıltabilir. Aptallığın konsantrasyonu ve özeti, cezalandırma konusundaki ataklıkta ortaya çıkar. Şimdi ben de bilgece düşüncelerin yükünü sırtımdan atıp kendimi inkar edercesine dehşet saçmak istiyorum. Oysa vahşet neden acelecilikle birlikte yürüsün ki! Vahşetin tabii niteliğini göz ardı etmemek gerek. Beşeri sükunet ise, çoğu zaman, otomatik bir erteleme düzeneğinin işlemesinden elde edilir. Ayrıca, ben de mesleğimin temeline pürüzsüz hileleri koymamış mıydım! İnsanların amatör desiselerinden ötürü böylesine tahrik olmaya hakkım var mıydı?

Gerçi zamanla esnekleştim. Ulaşılması ve vazgeçilmesi en zor nimetin sükunet olduğunu anladım galiba.

Teknoloji öncelikle kötülerin, muzırların, cellatların, madrabazların, açgözlülerin, sahtekarların, hımbılların, dubaracıların, çirkinlerin, nobranların… hizmetindedir.

- Zaten Baudrillard bir felaket telllalı sayılmaz. Kanserden, cinayetten, cinsel sapmalardan ölümcül virüslerden, ekonomik çöküşlerden, komplolardan filan bahseder. Buna karşılık, söylemesi ayıp, mesnetsiz bir akademik tevekkülle, bir kaz çobanı neşesiyle ve komadaki bir dilencinin nesnelliğiyle vaziyeti idare eder. Adeta herşey için geç kalınmıştır. 'Olay' giderilmiş, geriye yalnızca 'durum', başka bir deyişle hasar tespiti yapma vazifesi kalmıştır. Bu da diyelim enkaz altındaki herkes çoktan ruhunu teslim ettiği için baştan savma da yapılabilir, manyaklığa varan bir titizlikle de.
- Seni anlamıyorum Nuh, Baudrillard sence tam olarak ne yapıyor?
- İbrahimciğim, Baudrillard'a kalırsa felaket zaten içinde bulunduğumuz sıradan koşulların adı. Ufukta daha büyük yıkımlar var, tamam; gelgelelim yaklaşan belaları karşılamamız asla gerekmeyecek çünkü halihazırda zaten ölüyüz
- Ölü müyüz?
- Evet, Tıbben ölmemiş olabiliriz fakat mesela sosyo-politik bakımdan ölüyüz işte. Bir tür zombiyiz yani.
- Bunu baudrillard mı söylüyor, sen mi söylüyorsun?
- Bilmiyorum.Baudrillard felaketlerin envanterini çıkarıyor fakat iş direnmeye geldi mi sus pus oluyor.

İtiraf etmeliyim ki, aziz okur, benim ömrüm herbirini gebertmek istediğim insanlarla aramdaki buzdağlarını eritmekle geçiyor. Mesela zenginlerden nefret ediyorum, ne yapayım, elimde değil. O restoran sürüngenleri, fiyaka kumkumaları, yapmacık kasvetin mıymıntı bekçileri, ticari bir şiveyle konuşan zehirli papağanlar, hileli bir neşe içinde geviş getiren bunak vampirler, modanın ipiyle kuyuya inen kibirli cambazlar, tatile gebe fırlamalar, alaturka bir sadizmle zıvanadan çıkanlar, alafranga bir mazoşizmle yılışıklaşanlar...

murat menteş - dublörün dilemması