| 20:56 |
|
|
Batılı olmayan ülkelerde, hakiki bir büyümenin, yani gayri safi milli hasılanın değil de insanın büyümesinin temel ilkelerini keşfetmek için çözülmesi gereken en zor problemlerden biri, beş asırlık sömürgecilik yüzünden gelişmeleri durdurulmuş kültürlerde, onlara ilk büyüklüğü kazandırmış olan şeyi ve bugün bize tabiatla, insanlarla ve Allah ile başka münasebetler üzerine kurulmuş bir medeniyet inşa etmemiz için onların bize öğretebilecekleri şeyleri bulup çıkarmaktır.
İlkin tabiatla olan münasebetlerimizde, tabiatı sadece bir hazine ve bir çöplük, yani kendisinden sonsuza dek fosil enerjileri ve hammaddeleri çıkarabileceğimiz bir çöplük olarak görmek yerine, tabiatın bize ait olmadığı, aksine bizim tabiata ait olduğumuz duygusuna yeniden kavuşmak.
Afrikalı siyahi bir dostum bir gün bana şöyle dedi:"Yeryüzü,bazı üyeleri çoktan ölmüş, bazıları henüz yaşayan, bazıları da henüz doğmamış çok büyük topluluğa aittir. Bizler her şeyden ve hepsinden sorumluyuz."
Ya biz? Bir kaç asır sonra hala bizim nükleer artıklarımızın radyasyonlarından korunmaya çalışacak olan torunlarımızı düşünüyor muyuz?
Topraklarının terkedilmesi için kendisini bir "sınır antlaşması" imzalamaya zorlayan Amerikan istilacılarına, Montana sınırlarına yakın Milk River bölgesinin bir Kızılderili şefi şu cevabı veriyordu:
"Güneş parıldamaya ve su akmaya devam ettiği müddetçe, bu toprak insanlara ve hayvanlara hayat vermek için burada olacaktır. Belki sizler Yaradan'ın sizi bize keyfinizce sahip olmaya gönderdiğini düşünüyorsunuz... Fakat benim de toprağa olan sevgimin sebebini iyi anlayın. Ben hiçbir zaman canımın istediği gibi kullanmak üzere toprağın bana ait olduğunu söylemedim. Bu toprak buraya Büyük Ruh tarafından konulmuştur ve bize ait olmadığı için, biz onu satamayız."
Her şeyin alınıp satıldığı bir sistemde, ne oldu bizdeki bu tabiat ve Tanrı saygısı?
...
Kurtuluş ilahiyatçıları şu en önemli sorunu ortaya koydular: Eşitsizlikleri (ve bundan kaynaklanan şiddetleri) aşmak için dünyanın ihtiyaç duyduğu köklü değişiklik, determinist bir ideoloji üzerine kurulamaz. Bu determinist ideoloji, ister liberallerin "ilerleme"si olsun, isterse onun bir değişik şekli olan ve "bilimsel" (gerçekte pozitivist, çünkü bilimler bize harikulade araçlar temin edebilir, fakat bize nihai amaçları belirleyemezler) denilen sosyalizmin entegristlerinin savundukları "diyalektik"i olsun...
Yeni sapmalarımızı tersine çeviren her değişim umudu, determinizme zıt olan şu temel ilkeyi içerir: Aşkınlık, yani sistem tarafından dayatılmış hedeflerle -veya daha ziyade hedefsizlikle- insanın bağlarını koparması imkanı.
Aşkınlığa iman bir bahistir, bir postulattır (bir temel ilkedir), tıpkı evrensel bir determinizme inanmak gibi; nitekim bu evrensel determinizmin çarkı içinde insanın eylemi, nesnelerin hareketinin özel bir halinden ibaret kalır.
Yalnız bu tercih, çağımızın korkunç sapmalarını altetme sorumluluğunu yükleyerek hayatımıza bir anlam kazandırabilir.
Her türlü kurtarıcı eylemin ana ilkesi olarak bu aşkınlığı, kurtuluş ilahiyatları, bir dışarıdalık olarak değil, aksine geçmişten kopmanın ve geçmişi aşmanın sabit imkanı olarak tarif ederler. Hz. İsa, kutsallaştırılmış egemenliklere karşı hayatını ve ölümünü vakfederek bunun mutlak modelini vermiştir. Ne var ki bu ilahi mesajın geleneksel okunuşu, "yukarıdan", yani iktidarlar tarafından yapılmıştır.
Kurtuluş ilahiyatlarının okunması ise, "alttan", yani dışlanmışlardan, yani çalışmalarının, ıstıraplarının, hayatlarının ve ölümlerinin neye yaradığını bilmeden çalışan, ıstırap çeken, yaşayan ve ölen kimselerden hareketle yapılan bir okumadır. İşte bu kimseler için istikbal, dirilişin yegane umududur, yani ölümden gerçek hayata geçişin, yani anlam taşıyan bir hayatın tek umududur.
roger garaudy - çöküşün öncüsü abd
İlkin tabiatla olan münasebetlerimizde, tabiatı sadece bir hazine ve bir çöplük, yani kendisinden sonsuza dek fosil enerjileri ve hammaddeleri çıkarabileceğimiz bir çöplük olarak görmek yerine, tabiatın bize ait olmadığı, aksine bizim tabiata ait olduğumuz duygusuna yeniden kavuşmak.
Afrikalı siyahi bir dostum bir gün bana şöyle dedi:"Yeryüzü,bazı üyeleri çoktan ölmüş, bazıları henüz yaşayan, bazıları da henüz doğmamış çok büyük topluluğa aittir. Bizler her şeyden ve hepsinden sorumluyuz."
Ya biz? Bir kaç asır sonra hala bizim nükleer artıklarımızın radyasyonlarından korunmaya çalışacak olan torunlarımızı düşünüyor muyuz?
Topraklarının terkedilmesi için kendisini bir "sınır antlaşması" imzalamaya zorlayan Amerikan istilacılarına, Montana sınırlarına yakın Milk River bölgesinin bir Kızılderili şefi şu cevabı veriyordu:
"Güneş parıldamaya ve su akmaya devam ettiği müddetçe, bu toprak insanlara ve hayvanlara hayat vermek için burada olacaktır. Belki sizler Yaradan'ın sizi bize keyfinizce sahip olmaya gönderdiğini düşünüyorsunuz... Fakat benim de toprağa olan sevgimin sebebini iyi anlayın. Ben hiçbir zaman canımın istediği gibi kullanmak üzere toprağın bana ait olduğunu söylemedim. Bu toprak buraya Büyük Ruh tarafından konulmuştur ve bize ait olmadığı için, biz onu satamayız."
Her şeyin alınıp satıldığı bir sistemde, ne oldu bizdeki bu tabiat ve Tanrı saygısı?
...
Kurtuluş ilahiyatçıları şu en önemli sorunu ortaya koydular: Eşitsizlikleri (ve bundan kaynaklanan şiddetleri) aşmak için dünyanın ihtiyaç duyduğu köklü değişiklik, determinist bir ideoloji üzerine kurulamaz. Bu determinist ideoloji, ister liberallerin "ilerleme"si olsun, isterse onun bir değişik şekli olan ve "bilimsel" (gerçekte pozitivist, çünkü bilimler bize harikulade araçlar temin edebilir, fakat bize nihai amaçları belirleyemezler) denilen sosyalizmin entegristlerinin savundukları "diyalektik"i olsun...
Yeni sapmalarımızı tersine çeviren her değişim umudu, determinizme zıt olan şu temel ilkeyi içerir: Aşkınlık, yani sistem tarafından dayatılmış hedeflerle -veya daha ziyade hedefsizlikle- insanın bağlarını koparması imkanı.
Aşkınlığa iman bir bahistir, bir postulattır (bir temel ilkedir), tıpkı evrensel bir determinizme inanmak gibi; nitekim bu evrensel determinizmin çarkı içinde insanın eylemi, nesnelerin hareketinin özel bir halinden ibaret kalır.
Yalnız bu tercih, çağımızın korkunç sapmalarını altetme sorumluluğunu yükleyerek hayatımıza bir anlam kazandırabilir.
Her türlü kurtarıcı eylemin ana ilkesi olarak bu aşkınlığı, kurtuluş ilahiyatları, bir dışarıdalık olarak değil, aksine geçmişten kopmanın ve geçmişi aşmanın sabit imkanı olarak tarif ederler. Hz. İsa, kutsallaştırılmış egemenliklere karşı hayatını ve ölümünü vakfederek bunun mutlak modelini vermiştir. Ne var ki bu ilahi mesajın geleneksel okunuşu, "yukarıdan", yani iktidarlar tarafından yapılmıştır.
Kurtuluş ilahiyatlarının okunması ise, "alttan", yani dışlanmışlardan, yani çalışmalarının, ıstıraplarının, hayatlarının ve ölümlerinin neye yaradığını bilmeden çalışan, ıstırap çeken, yaşayan ve ölen kimselerden hareketle yapılan bir okumadır. İşte bu kimseler için istikbal, dirilişin yegane umududur, yani ölümden gerçek hayata geçişin, yani anlam taşıyan bir hayatın tek umududur.
roger garaudy - çöküşün öncüsü abd