| 13:04 |
|
|
İki insan arasındaki mesafenin hiç kapanmayacağını ve bir insanın başka bir insanı mutlak olarak anlayamayacağını fark edince, kalbini O’na açtı. İstediği şeyi insanlar veremeyecekti. İnsanların kötü niyetinden kaynaklanmıyordu bu. İstediği şeyi vermiyor değillerdi. Veremiyorlardı. Onu mutlak olarak ancak Mutlak Varlık anlayabilirdi. O’nun kendisini mutlak olarak anladığını hissedince, içindeki uzaklıklar kapandı; Mutlak Varlık, ona mutlak yakındı.
...
Nasıl oldu da bütün bunlar başımıza geldi? Gizli kalmaması, açığa çıkarılması gereken şeyin hayatın hakikati olduğu ve bunun için de çok fazla zamanımızın, enerjimizin, ikinci bir fırsatımızın olmadığı bir hayatta; hakikatin gizini bizlere hayatıyla sunan en sevgili, en insan insan olan Resulü (a.s.m.) unuttuk. Onun hayatındaki hakikatlerin peşine düşmek yerine, nefsimizin alçak meraklarına takıldık. Ve nefsimize zulmettik. Yaşarken ya insanları anarız, ya da kainatın Rabbi'ni. Kainatın Rabbi yerine bir insanı anmak onun her bir esmasına zulümdür. O'nun esması sonsuz olduğuna göre, sonsuz bir zulümdür.
...
Uykuyla ilgili çok sayıda bilimsel araştırmada sonuç şu: Uyku zamanı güneşin ritmine göre ayarlanmalı. Beyin, güneş doğmadan önce çalışır hale gelmeli. Yani beynini kullanan kişi güneşten önce uyanmış olmalı. Uyku, bedenin ve özellikle beynin dinlenebileceği bir zaman dilimi. Fazla uyumakla dinlenme arasındaysa doğrusal ilişki yok. Yani cumartesi geceleri kurulan "Yarın şöyle iyi bir uyku çekelim de dinlenelim" cümlesi aslında bir tür kendini kandırma, bir aldatmaca. Çağdaş yaşamın bize sunduğu bir hile, yalan.
...
En sağlıklı uyku, güneş doğmadan önce uyanmakla elde edilebiliyor. Güneş doğduktan sonra uykuda geçen her bir saat, dinlenmek yerine yorgunluk, halsizlik, hatta psikolojik olarak depresif bir ruh hali, çökkünlük ve isteksizlik getiriyor.
Uyku laboratuvarlarında yapılan çalışmalarda, güneşin doğumundan sonraya sarkan uykunun REM denilen dönemi uzamış görünüyor. Biz buna REM uzaması diyoruz. REM uzaması "beyin ödemi" denilen bir durumun ortaya çıkmasına yol açıyor. Beyin hücreleri arasında sıvı birikimi oluyor. Yani beyin şişiyor ve genişliyor. Bu da hücrelerin normal işleyişine mani oluyor. Beynin kimyasal işleyişi bozuluyor. Bu yüzden insanlar, pazar günü veya başka bir gün gün doğumundan sonra uyandıklarında baş ağrısı, yorgunluk, isteksizlik gibi belirtiler hissediyorlar. Bu da tam olarak depresyona uyuyor. Yani insanlar, pazar günü dinleneceğim beklentisiyle çağdaş dünyanın oyununa gelerek geç kalkıyor ve depresyona giriyorlar.
Bu arada küçük bir ayrıntıyı ilave edeyim. Güneşten önce uyanıp epey bir süre geçtikten sonra tekrar yatıldığında, beyin için bu yeni bir uyku hükmüne geçtiğinden REM uzaması dediğimiz durum ortaya çıkmıyor ki bu da, Hz. Peygamberin güneşin doğumundan 45 dakika sonrasına kadar uyumama uygulamasına tekabül ediyor.
Nasıl yaşayacağımız konusunda önümüze çeşitli tercihler sunuluyor. Önümüzde nereye gittiği anlaşılmayan sayısız yol var. Her yol bir tercihi gerektiriyor. Tercihleri ikiye indirgemek mümkün. Ya Yaratıcı'nın istediği gibi yaşayacağız ya da arzularımızın davet ettiği gibi. Kainatın içindekilerin ve bedenimizin Yaratıcısı, bütün bunları birlik ve ahenk içinde yaratıyor. Ve bizden bu ahengi gözetmemizi istiyor. Bedenimizin çalışma prensipleriyle kainatın çalışma prensiplerini ancak Yaratıcı bilebilir. O'nun istek ve arzularını en iyi anlayan ve uygulayan ise Hz. Peygamber (s.a.v.) olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.) ahenkli yaşamış, en doğru yaşamıştır.
Sadece bir gün dışında, Hz. Peygamber güneşten sonra uyanmamıştır. Onun gündoğumlarının seyrini kaçırdığını hiç sanmıyorum. Ve gündoğumuna bir gün bile Rabbini anmadan baktığını sanmıyorum.
Bu yüzden O gerçekten yaşıyordu. Çünkü Rabbinin istek ve emirlerine tam olarak uyuyordu. Yaşadığı hayat, kainatla, kainatın düzeni ve ritmiyle, bedeniyle ve bedeninin düzeni ve ritmiyle tamı tamına uyumluydu.
Hayatımıza katacağımız tek bir sünnet; sabah namazını eda etmek üzere güne güneşten önce başlama sünneti, hayatımızı aydınlatabilir. Onun her bir sünneti hayatımıza anlam katar zaten. Arzularımızın önümüze koyduğu kof ve yalan isteklerden, mesela pazar günü geç kalkmaktan yakamızı sıyırıp bize hayatı kolaylaştırır.
...
Aşk insani bir durum. Ve aşk iradi bir yaşantı değil. Bir de bakıyorsunuz ki aşık olmuşsunuz. Kanaatimce, aşk insanın sevilmek ve değerli olmak istediğini, bu yönde büyük bir ihtiyacı olduğunu anlaması için Yaratıcı tarafından verilmiş insani bir yaşantı. Her aşk düş kırıklığıyla biter. Aşk, insanın, bir başka insanı doyurmasının mümkün olmayacağı kadar büyük bir sevilme ve kendini değerli hissetme ihtiyacı duyduğunu anlaması ve bu ihtiyacı gerçekten karşılayabilecek tek varlık olan Yaratıcı'ya yönelmesi için bir araçtır. Sanki, aşık olunca insandan beklenen, kendisinde aşkın kaldıramayacağı kadar çok sevilme ve değerli hissetme ihtiyacı olduğunu anlaması ve bunu karşılayabilecek tek Varlığa yönelmesidir. Eğer aşka varoluşsal bir anlam yüklenirse, insanın kendisini mutlak değerli hissetmesi aşka bağlanırsa, işte o zaman, aşk sadece bir yanılgı ve düş kırıklığı olur.
...
mustafa ulusoy - yakınlık
...
Nasıl oldu da bütün bunlar başımıza geldi? Gizli kalmaması, açığa çıkarılması gereken şeyin hayatın hakikati olduğu ve bunun için de çok fazla zamanımızın, enerjimizin, ikinci bir fırsatımızın olmadığı bir hayatta; hakikatin gizini bizlere hayatıyla sunan en sevgili, en insan insan olan Resulü (a.s.m.) unuttuk. Onun hayatındaki hakikatlerin peşine düşmek yerine, nefsimizin alçak meraklarına takıldık. Ve nefsimize zulmettik. Yaşarken ya insanları anarız, ya da kainatın Rabbi'ni. Kainatın Rabbi yerine bir insanı anmak onun her bir esmasına zulümdür. O'nun esması sonsuz olduğuna göre, sonsuz bir zulümdür.
...
Uykuyla ilgili çok sayıda bilimsel araştırmada sonuç şu: Uyku zamanı güneşin ritmine göre ayarlanmalı. Beyin, güneş doğmadan önce çalışır hale gelmeli. Yani beynini kullanan kişi güneşten önce uyanmış olmalı. Uyku, bedenin ve özellikle beynin dinlenebileceği bir zaman dilimi. Fazla uyumakla dinlenme arasındaysa doğrusal ilişki yok. Yani cumartesi geceleri kurulan "Yarın şöyle iyi bir uyku çekelim de dinlenelim" cümlesi aslında bir tür kendini kandırma, bir aldatmaca. Çağdaş yaşamın bize sunduğu bir hile, yalan.
...
En sağlıklı uyku, güneş doğmadan önce uyanmakla elde edilebiliyor. Güneş doğduktan sonra uykuda geçen her bir saat, dinlenmek yerine yorgunluk, halsizlik, hatta psikolojik olarak depresif bir ruh hali, çökkünlük ve isteksizlik getiriyor.
Uyku laboratuvarlarında yapılan çalışmalarda, güneşin doğumundan sonraya sarkan uykunun REM denilen dönemi uzamış görünüyor. Biz buna REM uzaması diyoruz. REM uzaması "beyin ödemi" denilen bir durumun ortaya çıkmasına yol açıyor. Beyin hücreleri arasında sıvı birikimi oluyor. Yani beyin şişiyor ve genişliyor. Bu da hücrelerin normal işleyişine mani oluyor. Beynin kimyasal işleyişi bozuluyor. Bu yüzden insanlar, pazar günü veya başka bir gün gün doğumundan sonra uyandıklarında baş ağrısı, yorgunluk, isteksizlik gibi belirtiler hissediyorlar. Bu da tam olarak depresyona uyuyor. Yani insanlar, pazar günü dinleneceğim beklentisiyle çağdaş dünyanın oyununa gelerek geç kalkıyor ve depresyona giriyorlar.
Bu arada küçük bir ayrıntıyı ilave edeyim. Güneşten önce uyanıp epey bir süre geçtikten sonra tekrar yatıldığında, beyin için bu yeni bir uyku hükmüne geçtiğinden REM uzaması dediğimiz durum ortaya çıkmıyor ki bu da, Hz. Peygamberin güneşin doğumundan 45 dakika sonrasına kadar uyumama uygulamasına tekabül ediyor.
Nasıl yaşayacağımız konusunda önümüze çeşitli tercihler sunuluyor. Önümüzde nereye gittiği anlaşılmayan sayısız yol var. Her yol bir tercihi gerektiriyor. Tercihleri ikiye indirgemek mümkün. Ya Yaratıcı'nın istediği gibi yaşayacağız ya da arzularımızın davet ettiği gibi. Kainatın içindekilerin ve bedenimizin Yaratıcısı, bütün bunları birlik ve ahenk içinde yaratıyor. Ve bizden bu ahengi gözetmemizi istiyor. Bedenimizin çalışma prensipleriyle kainatın çalışma prensiplerini ancak Yaratıcı bilebilir. O'nun istek ve arzularını en iyi anlayan ve uygulayan ise Hz. Peygamber (s.a.v.) olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.) ahenkli yaşamış, en doğru yaşamıştır.
Sadece bir gün dışında, Hz. Peygamber güneşten sonra uyanmamıştır. Onun gündoğumlarının seyrini kaçırdığını hiç sanmıyorum. Ve gündoğumuna bir gün bile Rabbini anmadan baktığını sanmıyorum.
Bu yüzden O gerçekten yaşıyordu. Çünkü Rabbinin istek ve emirlerine tam olarak uyuyordu. Yaşadığı hayat, kainatla, kainatın düzeni ve ritmiyle, bedeniyle ve bedeninin düzeni ve ritmiyle tamı tamına uyumluydu.
Hayatımıza katacağımız tek bir sünnet; sabah namazını eda etmek üzere güne güneşten önce başlama sünneti, hayatımızı aydınlatabilir. Onun her bir sünneti hayatımıza anlam katar zaten. Arzularımızın önümüze koyduğu kof ve yalan isteklerden, mesela pazar günü geç kalkmaktan yakamızı sıyırıp bize hayatı kolaylaştırır.
...
Aşk insani bir durum. Ve aşk iradi bir yaşantı değil. Bir de bakıyorsunuz ki aşık olmuşsunuz. Kanaatimce, aşk insanın sevilmek ve değerli olmak istediğini, bu yönde büyük bir ihtiyacı olduğunu anlaması için Yaratıcı tarafından verilmiş insani bir yaşantı. Her aşk düş kırıklığıyla biter. Aşk, insanın, bir başka insanı doyurmasının mümkün olmayacağı kadar büyük bir sevilme ve kendini değerli hissetme ihtiyacı duyduğunu anlaması ve bu ihtiyacı gerçekten karşılayabilecek tek varlık olan Yaratıcı'ya yönelmesi için bir araçtır. Sanki, aşık olunca insandan beklenen, kendisinde aşkın kaldıramayacağı kadar çok sevilme ve değerli hissetme ihtiyacı olduğunu anlaması ve bunu karşılayabilecek tek Varlığa yönelmesidir. Eğer aşka varoluşsal bir anlam yüklenirse, insanın kendisini mutlak değerli hissetmesi aşka bağlanırsa, işte o zaman, aşk sadece bir yanılgı ve düş kırıklığı olur.
...
mustafa ulusoy - yakınlık