21:20

Ne ben Şehrazattım, ne o sultan. Aramızda, binbirincisini yaşadığımla kuracağım masallar da anlatılmıyordu. Ama günleri sayıp duruyordum. Üçüncü sabah incir ağacının acı gölgesinde bir tabak altın rengi zeytinyağı, üzerine kekik ve nane yaprağı serpilmiş bir tabak zeytin. Olsa da. Hiçbir şey eskisi gibi değildi.
Hala dönüp de hem ileriye hem geriye bakan ben. Aşkın büyüklüğünü terk ettiğinin çokluğuyla ölçmeyi öğrenmiş olan ben, masumiyetiyle fedakarlık, safiyetiyle aşktım ben. Aşkım saf aşktan ibaret kalsaydı böyle dağılmayacaktım. Bu kadar sormayacak ve kelamın muammasında bu kadar boğulmayacaktım. Ama aşkın masumiyeti bozulmuştu. Çünkü hiçbirisini daha evvel farketmediğim darbeler yağmur gibi yağıyordu. Aşkın esası bozulup, asli düzlem ayağımın altından kaymadığı zamanlarda. Aşkın masumiyetinin bozulmadığı, kalbin aklı ikna edebildiği o zamanlarda kolayca savuşturabileceğim küçücük darbeler bu yüzden sağılmaz yaralara dönüşüp duruyordu. Her defasında bir uzvu koparıp atmam gerekiyordu. Her şey bir şeyi alıp götürüyordu. Üstelik her defasında, sağalttığımı sandığım yaralar da yeniden yeniden açılıp duruyordu.
Bütün yollarım şurada tıkanıyordu ki bütün eksik parçalarıma denk düşen ve bütün boşluklarımı dolduran Nihade, şimdi nasıl olup da kabil olduğu halde bu ölümcül boşluğu doldurmuyordu? Yoksa varlığı gibi yokluğunun da mı bilgisinde değildi? İçine düştüğüm ve giderek daralan bir dehlizin ne ileri gidilip ne geri dönülen ışığa iyice uzak karabasanında. Bunalıyordum.
Böyle zamanlarda sıkışan ruh belli ki ne ileri ne geri gidebilince, ya düşer ya yükselirdi. Belli ki böyle zamanlarda aşk, sırtından kanlı bir gömleği sıyırıp da atar gibi gözden çıkararak geçmişi, ileri doğru yürümekti. Aşkın kalbe indiği makama doğru yükselmekti. Böyle zamanlarda aşık, kendisine görüntü veren sevgilinin aşkıyla mutlak olanın aşkı arasında bir bağlantı kurunca, Sevgilinin ismiyle O'nun ismi arasındaki binlerce ismi yol, durak, menzil, aşmayı başarınca. Belli ki bu yükselmeyi başaran âşıkın gönlüne; muazzam yangınlardan sonra başlayan bir yağmur, lanetlenmiş kavimleri yok eden ve dinmek bilmeyen rüzgarları kesen bir yağmur, denizin yüzünden gökyüzünün katlarına yükselen şiddetli hortumları bölen bir yağmur gibi, serinlik ve selamet dökülüverirdi. Ama ben, bu kemter kul.Yapamadım. Eşiğin bir adı da acıydı, aşamadım. Ödünç aldığı ışığın safiyetini kaybedince kayboldu aşkımın masumiyeti. Keşke aşkı saf olmayana da rıza olarak tanımlasaydım.
Nihade'nin çocukluk cennetinden çıkışın ilk haberini bile umarsızlıkla karşılayan bir çocuğun yüzü kadar çocuk kalmış yüzünü ve içindeki, ihtimal kendisine de karanlık oluşları düşününce merhametle doldu kalbim. Kendisine de karanlık kalan yanları masumiyeti anlamına gelmekteydi Nihade'nin. Lakin merhametim onu anlamaya sevk ederken kalbimi, adaletim aşka ve bana yönelikti. Merhametim sükunet, adaletim muamma, merhametim kalp, adaletim fikirdi. Merhametim rıza, adaletim öfkeydi. Öfke ile rızanın sapağında duruyordu aşk. Aşkla uyumu imkansızdı öfkenin. Oysa aşk razılık demekti. Eşyanın hükmünün, sahibinin tasarrufunda olduğunu bilmekti razılığın dairesi. "Neylerse güzel eyler". Rızayı kaybettim.
Bedeli olsaydı aşkın, Nihâde’yi kurtarmak için fidyeyi gözden, göz kırpmaksızın çıkartacaktım. Ama anladım ki aşk tarihçesi olmayan bir eş zamanlılıktı. Ne dünü vardı ne de yarını. Bütün hükümleri an üzerinden mühürleniyordu. Bütün birikimleri an gelip hükümsüz kalıyordu. Teminatı yoktu. Peşinatı yoktu. Telafisi yoktu. Aşkın bedeli yoktu. Yoktu, hiçbir şeyi yoktu. Aşk o ki bir kez karanlık düşünce hikâyenin orta yerine, yok oluyordu. Sürekli kayan bir zemin üzerinde dik durmak mümkün olmuyor, gökten yıldızlar kayıp kayıp gidiyordu. Öyle bir an geliyordu ki durdurmak istese bile insan kendi içindeki işleyişlere söz geçiremiyordu. En acısı da parmaklar arasından kayıp giden bu bir avuç suya tanıklıktı. Çare yok; aşk onu yaratan tarafından, hikmet işte, mükemmelliği azaltılarak yaratılmıştı.
Eyüp oyuncakları satan yaşlı oyuncakçıyı hatırladım. Nur’a uykunun sularına düşerken eşlik etmesi için, müzikli bir salıncak alırken, bir vidasının gevşek olduğunu fark etmiştim. Usta şunu bir sıkıştırıver, demiştim, yoksa iki gün sonra dağılacak. Gülümsemişti. Bırak gevşek kalsın, demişti, ki dönüp yine bana gelesin. Aşk, yaratılmışların içinde kusursuz görünse de en kusurlu olanıydı kuşkusuz. Hiç dağılmayacak zannedilen bir bütünün ansızın darmadağın olmasının mantığa gelir bir nedeni yoksa, bu sadece kusurlu yaratılmış olmakla izah edilebiliyordu. Bilerek ve isteyerek. Onu yaratana, rakip sıfatıyla araya girme hakkını versin ve ki kulları onu bırakıp da aşka tapmasın diye Aşkı ve dahi onu kalbinde taşıyacak olanların tümünü yaratan kuşku yok ki; aşıklar, gerçek aşkın mahiyetini ve kaynağını önünden bulutlar çekilen dolunay gibi fark etsinler diye, birbirlerine bitimsiz bir aşkla bağlanmasınlar diye, aşkı bitimli kılmıştı. Bitmemesi aşkın, ancak onu yaratanın fark edilmesi anlamına geliyordu. Çünkü bitimsiz olan sadece O'ydu. Fakat kaderi öfke ve rıza arasında sallanıp duran aşkın beşeri yanı ruhani yanını tedirgin edip duruyordu. Ve ben, aklımla öfkemle, beşeri yanımla tedirgin olup duruyorken; Nihade hala her şey olup da hiçbir şey olmamış gibi yaşayaduruyordu.
Bir isim! Bazen insanı nerelere kadar getiriyordu!

nazan bekiroğlu - isimle ateş arasında