15:27

Sanmaktadır insan. Kendine eşyayı, bilgisini ve bu bilgiyi nasıl kullanacağını öğreten bir
'olduran'a rağmen, gücü, kendinde içkin varsayarak yahut vehmederek dünyadaki duruşunu
kutsamaktadır. Onun bu 'aceleci kibri'yle kurduğu uygarlıkların zamana yenik düşeceği kaç kere
ayan olmasına rağmen 'sanmaktadır'. İnsanın 'beşer olmak' münzeviliğinden 'adem-adam' olmaya
yükselten değerleri aşındıkça gösterdiği hırçınlık onu dünyevileştirmekte, basitleştirmekte ve
tüketmektedir. Bu, gittikçe çukurlaşan ivme, 'modern dünya paganizmi'nin dayattığı değerleri
'doğal'laştırarak meşru kılmaktadır. Bu bir simülasyon, Baudrillard dediği gibi. O'nun yerinde
tespitiyle Avrupa'nın içine girdiği kısır döngü, bu uygarlığa kayıtsız şartsız teslim olmaya adanmış
diğer toplumlara sirayet etmektedir. Bu simülasyon evrenin ortaya çıkışını II. Dünya savaşı'nın
sonuçlarıyla başlatan Baudrillard, Batı'da başlayan durağanlığın, onu, kendi ekseni etrafında
dönmeye hapsettiğine ve bu sürecin kavramların içinin boşaltılmasıyla sonuçlandığına vurgu
yapar;"Artık kavramlar televizyonlardan akmakta, insanlar teknolojinin onlara sağladığı bu
rahatlık sayesinde herhangi bir şeyi derinlemesine düşünememektedir. İletişimi sağlamak adına
yaratılan cansız kitle iletişim araçları kendilerine yüklenen işlevden, yani aracı olma konumundan
çıkıp bağımsız bir kendilik haline gelmiştir. Birey ise bu durumu çaresizlik içinde izlemektedir; her
şeyin farkındadır, fakat konformizminden de da taviz vermek istememektedir." Modern insanın
olaylara ve olgulara karşı tutumu şöyle de özetlenebilir; "Birey televizyonda Sudan iç savaşını,
herhangi bir tuvalet kâğıdı reklâmıyla aynı duyarsızlıkla izlemektedir. Televizyonu kapattıktan
sonra Sudan'daki iç savaş devam etse bile onun için bitmiştir. İşte bireyin yaşadığı bu evren
simülasyon evrenidir. Her şey görüntülerden ibarettir ve cansızdır."
"Sanmak" eyleminin Batı dışı toplumların zihinlerinde oluşturduğu deformasyona
bakıldığında neler olup bittiği daha açık bir biçimde görülebilir. Efsaneleştirilerek insanlığın gelmiş
olduğu son ve mükemmel nokta olarak propaganda edilen 'Batı Uygarlığı', bir çok tarihi ve bilimsel
çarpıtmalarla 'öteki' toplumlara kayıtsız-şartsız teslim olunması gereken değerler biçiminde
enjekte edilmektedir. İnsanın serüvenini 'ilkel insan'la başlatıp belli evrimsel süreçlerden sonra
bugünkü 'modern insan' noktasına açıklık getirmeye çalışan bir tarih algılaması ülkemizde de
yıllardır genç beyinlere kusulan aşağılayıcı bir yalandır. Bütün bilimsel ve fesefi alt yapısını
Mezepotomya (Sümer ve Mısır'dan) devşirdiği bilgilerle oluşturan ve bir Fenike kolonisi (bugünkü
Lübnan civarı) olmaktan öte tarihte hiçbir etkinliği olmayan bir şehir devletleri sistemi olarak eski
Yunan'la uygarlık tarihini başlatmanın ve bu sahtekarlığı çocuklarımıza okullarda tedris
ettirmenin vahim sonuçlarından biri, kültürel ve toplumsal olarak aşağılık kompleksidir. Dünyada
tek genel geçer uygarlığın köklerini Grek-Roma ve Yahudi-Hıristiyan sistematiğiyle paketleyerek,
diğer medeniyet havzalarını tarih ve sistem dışı olarak gören bir anlayış, son tahlilde bütün
insanlığı Batı'nın kapısında dilenci konumuna düşürmektedir. Sömürge dönemi paradigmasıyla
oluşturulan, sonradan antropoloji/ oryantalizm/ sosyoloji gibi bilimsel yöntemler adını alan
çalışmaların, bugün küresel bir kasırgaya dönüşen vahşi kapitalizmin entelektüel yapısını vareden
'kurgulanmış masalları' beslediğini biliyoruz. Ülkemiz üniversitelerinde okutulan uygarlık tarihi
kitaplarına göz attığımızda bunu açıkça görebiliriz. İnsanlığın ulaştığı son aşamanın köklerini
Yunan paganizminde sabitleyen, medeniyetin kurucu ırkını 'Ari ırk' olarak belirleyen, inanış
noktasını tevhidden soyutlanmış-putperestleşmiş Hıristiyan ve Yahudi anlayışında odaklayan,
kesif bir doğu-batı ayrımı yaparak Batı'nın zihinlerdeki karşılığını 'akıl, bilim, teknoloji, birey,
özgürlük ve ilerleme', Doğu'nun ise 'cehalet, geri kalmışlık, metafizik ve despotizm’ biçiminde
algılatan çok amaçlı bir saplantıdır bu. Öyleyse onlara göre yapılması gereken nedir, ya da
yapılması gerekenlere meşruiyet kazandırmak nasıl olur? Verilen cevap açıktır; Cahil, geri kalmış,
dinsel çürümüşlük içinde yaşayan doğuyu 'akıl, bilim, sözde özgürlük ve ilerleme' kırbacıyla adam
etmek! Liberalizm adı altında sunulan ince ve sağmal sömürge yöntemi, alışkanlıkları,
davranışları ve refleksleri görüntüde çoğulculuk adı altında tek tipleştirerek devşirmeyi
amaçlamaktadır. Bu gün dünyanın bir çok yerinde kitlelerin bir olaya bakışı, davranışı ve verdiği
tepkiler hemen hemen aynileşmiş durumdadır. Her türlü değer 'nedensiz'lik sürecinden geçirilerek
anlamsızlaştırılmakta, yeniden tasarlanmakta ve tüketim nesnesi haline getirilmektedir. Dünya
tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar detaylandırılan liberalist saldırganlık, her şeyin
metalaştırıldığı, kullanılabildiği ölçüde bir değer ifade ettiği yönündeki söylemleriyle bakış açılarını
bulanıklaştırmaktadır.
Zamanın işleyişine daha sahici ve yakından bakıldığında bu gün olagelenleri yani,
farklılaşma, başkalaşma, modernleşme çabalarını dünyanın çevrimsel düzeneğinde geçmiş
kültürlerin yeniden reorganizasyonu olarak görürüz. Tarihteki birçok paganist uygulamaların
yeniden tanımlanarak insanlığa genel geçer ilkeler olarak sunulmasını bugünün dünyasının karar
vericilerinin entelektüel çabası olarak anlamak gerekir. Genel anlamı itibariyle İbrahimî dinler
dışındaki inançlar olarak tanımlanan paganizm, bu gün insanın tanrılaştırılmasına dönük bir işlev
görmektedir. Salt aklı genel geçer olarak gören ve tabulaştıran bu anlayış, maddi kurgularla
hareket etmekte, gündelik hazlarla yaşamı geçiştirmekte ve görülmektedir ki insanın kendisine
tapması toplumsal cinneti çağırmaktadır. Bu tür bir 'sanma' biçiminin, yani kendisini yaratanı
hayatın dışına çıkarıp, gücü kendisinde vehmederek kendine tapma halinin oluşturduğu kaos
ruhsal parçalanmayı beraberinde getirmektedir. Eski zamanlarda taşı yontarak putlaştıran ve
buna tapan insan, modern zamanlarda, ruhunu, aşkını ve bilincini yontarak, soyutlayarak kendini
putlaştırma çabasındadır. Hümanizma adı verilen bu kendini sevicilik, yücelticilik ve kibir; 'başkası
cehennemdir' mantığıyla hareket etmektedir. Hümanizmanın bireyleştirerek yalnızlaştırdığı insan,
elbette simülasyon (gerçeğin dönüştürülerek yeniden ve sanal olarak organize edilmesi)
tarafından kolayca devşirilebilecektir. Bu insanın, kapitalist sürecin sıradan tüketim ögesi
olmaktan başka bir anlamı da kalmayacaktır. Bu tür bir anlam ya da anlamsızlık paradoksu
kırılmadığı takdirde gelecek için hiçbir umut yoktur.

ferhat kalender - yolcu dergisi